Aylık arşivler: Ocak 2018

Antalya Manavgat – Mersin Bisiklet Festival Sonrası

İskenderun Tatili

14 -15-16 Ekim 2015

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
Yanlış adresteydik, kimsesizdik belki
Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar
Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı
Üşür müydük nar çiçekleri ürpeririken

Gidersen kim sular fesleğenleri
Kuşlar nereye sığınır akşam olunca

Ahmet Telli

 

Öne çıkan görsel, bahçede futbol oynadığım çocuklar ile elçek resim çekiliyorum. Arkamda beş çocuk var, birisi başımın üstünde kulak işareti yapmış eli ile.

Uzun zamandır hasret çektiğin sevenlerine kavuşmanın salgıladığı mutluluk hormonları tüm gövdeme yayılmış  olarak rahat ve huzurlu bir düşle uyudum. Bu sabah daha da erkenden uykumu almış olarak kalkıyorum. Ev halkı henüz uyanmamış. Kahve takımımı ve kitabımı alarak arka bahçeye bakan balkona çıktım. Kuşlar ve benden başka kimse yok ortalıklarda. İlk iş olarak kahvemi pişiriyorum, kahvem piştikten sonra kitabımı açarak okumaya başladım. Çocukluğumdan itibaren binlerce kitap okudum ta emekli olasıya kadar. İlk okulda sınıfımızda ki kitaplıktaki tüm kitapları bir çırpıda okumuştum. Çizgi roman kitapları, hikaye kitapları, mizah dergileri. Hele 70 li yıllarda Gırgır dergisi çıkardı. Karikatürist Oğuz Aral yönetiminde genç çizerlerden oluşan ekibin çizimleri ve her hafta oluşan politik olayları karikatürize ederek çizilmesi muhteşemdi.

En beğendiklerimden bir karikatür anlatımı şöyleydi ; Solcu gençlerden birisi elinde boya kovası ve boya fırçası ile yere slogan yazmaya başlamış. “Kahrolsun Fa” diye yazarken elini arkaya bağlamış ve copu ile toplum polisi arkasında beliriveriyor. Bunu gören genç, yazısını yazmaya devam ediyor ; “Kahrolsun Fasulyenin Pilav Üzerindeki Faşist Baskısı Ve Onun İşbirlikçisi aşçılar”

Bir diğeri de Karikatür dizisi ; Parkta insanlar köpeklerini tasması ile birlikte gezdiriyor. Her birinde bir köpek, köpekler de mutlu şekilde başlarını dikerek sahibinle geziniyor. Bunları seyreden cılız bir sokak köpeği, gözünde bir damla yaş, ağlamaklı olarak gezinen köpekleri seyrediyor. Sahibi olmadığı için üzgün. Bunları seyrederken kafasının üzerinde bir ampul parlıyor. Sokak köpeği kasaptan, ordan burdan kemikleri topluyor. Sonrasında şerit bezlerle sarıyor sarmalıyor kemikleri. Başlıyor yalamaya, yalıyor yalıyor yalıyor. Derken sevgiden olsa gerek yaladığı sargılı nesne mumya gibi canlanıp köpeğin sahibi olarak bir ipe bağlı şekilde başı dik diğer köpeklere nispet yapar gibi geziniyor diğer köpeklerin şaşkın bakışları arasında.

Her pazar sabahı kalkar kalkmaz doğruca gazeteciye giderek Gırgır dergisini alırdım. Sabah kahvaltısını dergi önünde açarak tüm karikatürleri, mizah yazılarını tek tek okurdum. En çok kitap okuduğum yerlerden birisi de işe gidip gelirken serviste geçen zamanlar. İş yerim uzakta olduğu için 2 saate yakın yol gidiyordum. Bir de dönüşü toplam 4 saat kitap okuma zamanım vardı.

Emekli olup bisiklet binmeye başladığımdan beri kitap okumayı bıraktım. Pek zaman ayıramıyordum kitap okumaya ama artık başlamalı diyerek okumaya çalışıyorum zamanım oldukça. Yeni girdiğimiz bilgi çağının ataları olarak “Kitapların şarjı hiç bir zaman bitmez” diyoruz.

Sabahın erken saatleri, masanın üzeri kareli kırmızı renkli muşamba ile örtülmüş. Okuduğum kalın kitap açık durumda. yanında pişirdiğim kahve fincanı dolu, içilmeye hazır. Kokusu da bahçeye yayılmış durumda. Masanın ucunda bir saksı, içinde fesleğen, ara sıra fesleğene dokunarak mis gibi fesleğen kokusunu koklamak gibisi yok. Beyaz boyalı balkon demirleri arasında yeşil çim bir alan. Kocaman okaliptüs ağaçları, Bir kaç portakal ağacı, ağaçta henüz olgunlaşmamış yeşil portakallar var. Güneş henüz kendini göstermedi daha.

Akşama kadar tembellik hakkımı kullanıyorum hiç bir iş yapmadan. Halamın oğlu erkenden işe gidiyor, yeğenimin büyüğü okula, küçük yeğen, halam ve yengem ile baş başa kalıyoruz. Sevgili halam ile sohbet ederek ve hasret gidererek günü değerlendiriyoruz. Bana soruyorlar ne yemeği yapalım diye. Ben de ne yaparsanız yapın ben yerim, özel bir şey istemem diyorum. Akşam üzeri, saat 5 civarı çocuklar okuldan geldiler ve gelir gelmez spor kıyafetlerini, tuttuğu takımın formalarını giyip bahçeye çıktılar. Yeğen de futbol topunu çıkardı ortaya. Ben de aralarına katılıp beşerli takımlara ayrıldık. Başladık çılgınlar gibi top oynamaya.

10 deli bir topun peşinde koşturuyoruz.

Bağrış çığrış top nereye biz oraya.

Müthiş bir enerji patlaması var çocuklarda. Bütün gün okulda ders yapıp zaman geçirdikten sonra geniş bahçede deli danalar gibi bir topun peşinden koşturmaktan geri kalmıyorlar. Enerjileri bitmek bilmiyor. Ben onlar kadar koşturamıyorum. Bazen bir iki çalım atıp gol atıyorum. Hep beraber gol sevincini kutluyoruz. Duruma göre de karşı takımın gol atmasına göz yumuyorum. Tüm çocuklar halinden mutlu, neşeli ve gol atmanın sevincini yaşıyor. Ben de sevinçlerine ortak oluyorum.

Karşı takım atak yapıyor, çalım yiyorum, beni geçiyorlar. Arada resimlerini çekiyorum çılgın çocukların.

Mutluluğun resmini çekiyorum ama resimler net değil. Çocukların hareketleri o kadar hızlı ki cep telefonumdaki kameranın sensörleri yetişemiyor.

Futbol topumuzun rengi mavi, biraz laciverte kaçıyor.

Çoğu kez arkalarından koşturamıyorum. Benim onlar kadar enerjim yok. Onları izlemek bile anlatılmaz bir duygu.

Kaleci ile karşı karşıya, vurdu ve kaleciyi ters köşeye yatırdı. “Beş dört biz galibiz” Diğeri “Hayır beş beş berabere” Derken tartışma başlıyor. Ben araya girerek durumu eşitliyorum “Beş beş berabereyiz şimdilik” diye ortamı yumuşatıyorum.

Ceza sahasında birini düşürüyorlar. Hakem penaltı diyor. Düşen çocuğu kontrol ediyorum herhangi bir şeyi var mı diye. Şükür ki yok, bazen oyun sertleşiyor. Çocukları zapt etmek kolay değil. Sarı lacivert formalı çocuk yerde ama mutluluk gülümsemesine yansımış.

Ve penaltı atılıyor, penaltıyı atan geriliyor geriliyor koşarak topun üzerine gelip topa bir vuruyor ve goooool.

Eşitlik bozuldu gol atmak gerek. Çalım atmayı çok seviyor çocuklar. İlla çalım atacak pas vermek yerine. Diğeri ellerini açarak “Pas ver pas ver” diye bağırıyor. Ayağında top olan ise illa çalım atıp geçecek. Arkadaşını duymuyor bile.

Fazla çalım atınca topu kaptırıyor ve arkadaşları kızıyor haklı olarak. Topu kapan o da çalım atmaya başlıyor ve pas vermeye niyeti yok.

Hava kararmadan maçı bitiriyoruz. Her anne baba çocuklarına “Akşam ezanı okunmadan eve gel” diye söyler ya öyle oluyor. Bizim takımı elçek ile resim çekiyorum. Arkamda beş gülümseyen çocuk ve biri başımın üzerinde kulak yapıyor. Bu şerefe bile erişebilmem bana sonsuz bir mutluluk veriyor. Sevince ortak olmak, hele çocuklarla müthiş bir bahtiyarlık olsa gerek. Çocuklar her zamankinden daha mutlular bu gün. Nedeni ise uzun saçlı bir adam kendileri ile top oynaması. Hep beraber çocukça koşturup gol atmak, gol sevinci yaşadılar bu akşam üzeri.

Anladığım kadarı ile her evde ya bir yada iki çocuk var. Her çocuğun babası demir çelik fabrikasında çalışıyor ve şef yada müdür pozisyonunda. Bunların hepsi çocukluklarını kaybetmiş. İşleri de yoğun olunca tamamen iş odaklı olarak yaşıyorlar. Babalar sadece işe odaklı olunca çocuklarınla oynama fırsatları yok. Hal böyle olunca çocuklar okuldan döndükten sonra kendi kafalarına göre futbol oynuyor. Hiç bir çocuk babası ile futbol oynayamıyor maalesef. Benim halamın oğlu da dahil. Sadece dünyanın parasını özel okullara vererek çocuk yetiştirdiklerini sanıyorlar. Bu durum büyüyünce belli olacak. Ben aralarına girince daha neşeli oynadılar ve sevinçleri yüzlerine gülümseme olarak yansıdı.

Resimde beş çocuk, renkli formaları ile gülümsüyoruz kameraya. Birisi de başımın arkasından kulak işareti yapmış eliyle. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Bu kez yengeme rica ediyorum bizi çeksin diye. O da ricamı kırmıyor ve çocuklarla beraber resim çekiliyoruz.

Çocuklar mutlu, ben onlardan daha mutlu olarak uyuyorum. Mutlu uyumanın verdiği enerji ile sabah erkenden kalkıyorum. Kitabım, kahvem ve bir bardak suyum masanın üzerinde. Fesleğen saksısı, dip tarafta da bisikletim KUZ sakince duruyor.

Bu gün yeğenimin okuduğu özel koleje gidiyoruz. Veli toplantısı var okulda. Yengem veli toplantısı için öğretmenin yanına girince okulun koridorunda camekan raflarda sergilenen madenler, kristaller, böcekler sergisini merakla bakıp hepsinin resmini çekiyorum baştan başa.

İlk olarak kule biçiminde beyaz mat renkli bir kristal. Yukarıya doğru inceliyor.

Solda içinde mermi çekirdeği gibi fosilleşmiş canlılar barındıran beyazımsı kayaç. İngiltere’nin Bivalvia bölgesinden 50 milyon yıllık fosil. Sanki mermi çekirdekleri gibi fosiller. Sağda ise gümüş renginde topaç biçiminde Hematit madeni. Güney Afrika dan.

Adamit madeni Meksika da bulunmuş.

Balıkesir ilinde bulunan madenler. Solda taşın bir bölümünde kar yağmış gibi beyaz kristaller olan Hemimorfit. Sağda ise siyahımsı kristal filizi Antimonit.

Madagaskar da bulunmuş Ammonit diye adlandırılan 135 milyon yaşında taşlaşmış salyangoz fosili. Salyangozun üç kısmından alt kısmına doğru helezonik genişleyen  gövdede bej renginde, iç kısımdan arkaya doğru dalgalı siyah şerit olarak görünüyor.

Bolu da bulunmuş 45 – 55 milyon yıllık taşlanmış ağaç fosili. Yanında da Madagaskar dan bir fosil. Taşlaşmış ağaçta yaş halkaları yok.

Aydın yöresinde bulunmuş Dumanlı kuvars. Beyaz kristallerin içinden köşeli, altıgen kesitli siyah renkte kristal filizleri uzamış.

Yine Aydın ilimizde bulunmuş yüzeyleri düz, yedi yüzeyi olan şeffaf kristal biçiminde.

Kongo dan getirilmiş Malakit madeni. Yeşil renginde biraz kristalimsi yapıda.

Taşın içinde fosilleşmiş ilkel bir canlıya ait izler. 500 milyon yaşlarında.

İki harika görümlü maden filizi. Soldaki Belçika dan Bizmut madeni.  Bizmut öyle bir yapıya sahip ki eski zaman tapınaklarına benziyor. Kademe kademe yükselen merdiven basamaklı, kıyılarda bina biçimli. Alt ön kısmında tapınak benzeri tek katlı bina. Basamaklar 90 derece köşeli yükseliyor. Diğeri ise Peru dan getirilmiş Pirit madeni. Gümüş yapısı ve rengi ile güneş ışınlarının dağılması biçiminde ortada merkezi, etrafa genişleyerek yayılan görünüm.

İzmir de bulunmuş Kalsid Jeod. Dış kısmı bej renginde taş görünümlü. Taşın içi ise belli bir kalınlıkta  beyaz Kalsit iç kısma yapışmış. Kalsit kristalleri beyaz kristalimsi. İç kısmında ise boşluk var.

Küçük ölçekte kehribar fosili. Bizlerin rahatça görebilmesi için önüne sabitlenmiş bir büyüteç konulmuş. Zaten büyüteç olmazsa içinde kalmış böceği görmek olanaksız. Milyon yıl önce çam reçinesinin içinde kalmış böcek şimdiye kadar bozulmadan olduğu gibi kalmış günümüze kadar. Çektiğim resimden böcek pek anlaşılmıyor.

Fas tan getirilmiş kalsit örneği. Sanki gökyüzünde pamuk bulutu gibi bembeyaz. Yada yeni yağmış karı toplamışsın da kartopu yapmadan önceki hali.

İspanya dan Fluorit kristali. Mor rengi ile insanı büyülüyor adeta.

Sütlü kahve karamela renginde kristal bir yapıda taşın içinde küp şeklinde küçük filizler.

Pirit, Peru

Başka bir kristal örneği. Bej renginde kayanın içinde turuncu renkli yaprak biçiminde filizler fışkırmış düzensiz olarak.

Bal renginde lokum gibi küp şeklinde yarı şeffaf kristaller.

Turuncu renkli, yaprak kristaller.

İki örnek, soldaki kaya içinde eflatun renkli ve dış kısmı gümüş renkli damarlar oluşmuş. Sağdaki örnek ise koyu mavi renkte kristal, orta göbekte öbekleşmiş yeşil kristaller. Renkler o kadar canlı ki seyretmeye doyum olmuyor.

Aşağıdaki resimde görünen nesneyi nasıl anlatmalı bilmem. Üçgen görünümünde bir yapı, setlerden oluşmuş çıkıntıları labirent biçiminde ama çıkar yolu yok. Setler düzgün bir şekilde değil, gelişi güzey birbirine bağlantılı. Asıl setlerin içindeki mini minnacık küçük odalar. Odalar arasında ince duvarlar sanki bir hücre yapısının bir bütününü oluşturmuş gibi. Benim tahminim deniz canlıların oluşturduğu doğal filitre gibi.

Deniz kabuğu fosili, kayanın içinde taşlaşmış. Yapısı boynuz ucu gibi üçgen. Geniş kısmından uca doğru açık renkten mor renge dönüşmüş.

Fosilleşmiş deniz canlısı. Deniz kurduna benziyor. Bir kısmı taşın içinde kalarak fosilleşmiş.

Tam şekilde bir balık iskeleti taşlaşarak fosil olmuş. Balığın ana omurgası, kılçıkları, yüzgeçleri ve avını yakalamak için ağzını kocaman açmış, gözleri yuvalarından fırlamış durumda. En ince ayrıntısına kadar görünüyor

Yuvarlak bir taş tam ortadan ikiye kesilmiş. İçinde ise harika bir şekil oluşmuş durumda. İçi boş bir güneş biçiminde, etrafına ışık saçar gibi.

Kayanın içinde kalmış salyangoz örnekleri.

Çıyanın önden görünümlü fosil. Diğer bir kayanın içinde kurbağa fosili. Üçüncü kayada ise böcek fosili görünmekte.

Mor renkte bir kristal ve 4 tane pembe renkli kristal filizleri. Kristaller kare prizma şeklinde

Kristal bir taşın üzerinde sanki bitki tohumları serpiştirilmiş.

Kahverengi bir kayaya tutunmuş iki farklı renkte kristal yapılar. Birisinin rengi koyu mavi, diğerinin rengi ise yeşil. Bunlar kristal yapıda kayaya yapışmış durumda.

Alt kısmı kirli pembe beyaz açık renkte kristal, ortası beyaz kristal ve üst kısmı pembe renkte şeker gibi kristallerden oluşmuş ilginç bir örnek.

Kayanın üzerinde kahverengi renkte kristal kaplı.

Açık mor renkte kristal bir taşın üzeri yeşil benekler. Diğer bej renkli taşta da aynı yeşil benekler. Sanki ekmeğin üstünde yeşil küf oluşmuş gibi.

Madenler ve kristal bölümü bitti, sıra kelebek ve böcek bölümüne. Soldaki iki kelebek siyah renk ağırlıklı birisinde mavi diğerinde kırmızı boya fırçası değmiş gibi renkli. Sağdaki iki kelebek ise sarı renkte sadece kanat uçları siyah. O da fazla değil. Kelebekler Peru da yakalanmış.

Üç kelebek üste olan siyah ağırlıklı iki kanatta beyaz benekler kondurulmuş. Peru da yakalanmış. Başka bir kelebek küçük karışık renkli, Orta Afrika Cumhuriyeti, diğer kelebek ise koyu lacivert, beyaz kalın bir çizgi çekilmiş. Bu da Peru da yakalanmış.

Peru da yakalanmış siyah ağırlıklı kanatlarında üç yeşil kalın çizik. Gövde kısmından kanatlarının ortasına kadar turuncu renkte, sonrası ise siyah. Orta Afrika dan. Bali de yakalanmış diğer kelebek ise siyah kanatlara bir kısmı turuncu uçlarına doğru koyu bordoyu andırır bir renk. Alt etek kısmı ise gölge beyaz.

Küçük bir kelebek Endonezya dolaylarında Lombok Adasında ta yakalanmış. Beyaz kanatları çifter, uçları siyah. Yine aynı bölgeden Sulawesi adasından başka bir kelebek. Koyu bordo renkli kanatları tam ortasında yukarıdan aşağıya doğru fırça ucu ile sarı boyanmış. Aynı renkte kanat uçları da daha küçük beneklerle bezenmiş.

İkisi Peru dan biri gövde tarafı sarı kanat uçlarına doğru siyah. İki renk oranı aynı. Ortadaki ise tamamen bordo, iki kanatta da turkuaz mavi sanki ressamın fırçası yatay olarak değdirilmiş. Soldaki üçüncü kelebek ise tam kelebek kanadı, iki parçadan oluşmuş. Siyah olan kelebeğin aydınlık tarafı alt kanadında iki turkuaz yeşil renk kondurulmuş. Bu kelebek batı Jawa da yakalanmış.

Hindistan da yakalanmış bu kelebek beyaz zemine siyah noktalar ile mozaik görünümlü, üçgen kanatları alt dar kışından başlayıp kenarlara paralel giden beyaz bir renk. Çin de yakalanmış siyah bir kelebek sanki üzerine pelerin atmış, pelerin rüzgarda açılarak uçuşuyor. İki ayağını da açmış öylece duran bir adam gibi. Üçüncüsü ise batı Jawa dan gövdenin ortasından alt kısma ve kanadın ortasına kadar kare olarak çok açık sarı. Diğer taraf ise siyah renkte ve sarı benekler serpiştirilmiş.

Üstte siyaha yakın mor renkte kanatları olan kelebek var. Kanatlarına iki ayak basmış sanki, mavi renkte. Üst kanat uçlarına doğru mavi renkte benek kondurulmuş. Alttaki kelebeklerden soldaki daha küçük minyon tipli, siyah gövde tarafının bir kısmı sarı, kanatların diğer kısmı sarı beneklerle bezenmiş. Diğer kelebek ise yaprak damarları, aralarına ince beyaz bir tülbent kaplanmış.

Burada dört kelebek var. Birisi üstteki damarlı beyaz kelebeğin aynısı. Yanında sapsarı bir kelebek. Lekesiz, duru. Alttaki iki kelebeğin belirgin ortak özelliği kanat alt uçları birinde tek kuyruk uzantısı, diğerinde çift kuyruk. Gövde ve kanatların büyük kısmı beyaz, diğer taraflar siyah. Etek kısmı sanki dantel örülmüş gibi. Diğerinde ise siyah ağırlıklı beyaz benekleri olan bir kelebek.

Bu kelebeğin tarifi olanaksız gibi. İkişer üçgen şekilli, üst kanatların yukarı uçları yana doğru çıkıntı yapmış. Alt kanatta bir, üst kanatta biri büyük diğeri küçük iki delik gibi ama delik değil. Kanatların yukarıdan aşağı doğru diş kısmına sonradan bir parça eklenmiş gibi. Rengi de kahverenginin her tonu var. Biri büyük biri küçük aynı kelebekten iki tane.

Kenarları koyu siyah, orta kısmında boydan boya şerit biçiminde sarı renk. Sarı ile siyahın renk uyumu şahane. Yanında ipek beyazı bir kumaş gibi renkte kelebek. Gövdesi sarı kanatları kahverengi küçük kelebek kanatları yukarı doğru kapalı. Küçük kanatları siyah, dar bir şerit çok açık mavi yeşil karışımı. İki tane siyah kanatları üzerine beyaz beneklerle donanmış kelebek. Kanat alt etek kısmında boynuzlar çıkıntılık yapmış. Yanında yarım olarak görünen mavi renkli bir kelebek. Kanat uçları siyah füme renginde.. Mavi ile siyah uyumlu bir renk.

Yine siyah  renkli bir kelebeğin kanatlarına açık sarı renkli martının gölgesi düşmüş gibi. Diğer bir kelebek ise baş tarafı az aşağıya doğru mavi renge boyanmış. Kanat uçları açık siyah diğer taraflar ise yukarıdan aşağı koyu siyah bir gölge gibi. İnce siyah çizgilerle belirlenmiş sarı kanatlı küçük bir kelebek. Yanında ise kıyıları siyah ortası sarı renkli bir kelebek.

Siyah zemine serpiştirilmiş kanat uçlarında açık sarı benekler, gövdeye doğru daha geniş turuncu kadife renginde. Yanında siyah kanatlarında sarı renkli sadece çoğu batmış güneş gibi. Etek kısmında sarı benekler sıralanmış.

Gövde ve kanat uçları siyah, geri kalan kısmı mavi renkte. İki kanadın alt kısmında ise mahmuzlar sarkıyor. Sanki ayakları üzerinde duruyormuş gibi. Yanında gövde  ve kanatların bir kısmı siyah. Kanat uçları da öyle. Yukarıdan aşağıya doğru mavi deniz görünümlü. Kanat uçları beyaz benekler konulmuş bir kaç tane. Beyaz gövdede sanki nakış işlemişler gibi desenli. Desenler de doğal oluşmuş çizgiler ve küçük yuvarlaklar. Yanında ise çok küçük bir kelebek ve önemli bir rengi de yok.

Yukarılardaki resimde yarım görünen mavi kelebek tam olarak burada görünüyor. Yanında ise kanatların alt kısmında mahmuzları bayağı uzun kıyıları siyah ortaları sarı renkte. Altta ise Alt kısmı turuncu açık, yukarılara doğru rengi gittikçe koyulaşmış. Neredeyse siyah, iki sarı renk deseni konulmuş her iki kanada. Diğer bir kelebek ise mahmuzlu siyah yeşile çalan koyu bir rengin üzerine sanki mavi bir balığın gölgesi düşmüş gibi.

Kelebekler bölümü bitti, şimdiye kadar gördüğüm kelebekler Güney Amerika, daha çok Peru da. diğerleri ise Endonezya civarı adalardan toplanmış. Görünümleri ve renkleri birbirinden o kadar farklı ki sanki evrimi anlatıyor gibi.

Sıra geldi böcekler dünyasına.

Üst solda enine siyah ve beyaz çizgili küçük bir böcek. Sağında biraz daha büyük sarı siyah enine çizgili. ama antenleri kendine ayrılan çerçeveyi taşmış. Gövdesinin üç katı uzunluğunda. Altta solda alacalı siyak küt bir böcek. Sağdaki ise kanatlı saf, lekesiz gümüş renginde.

Sağ üst tarafta küçük kelebek kanatları gibi olan böcek kanatların uçları sarı, diğer tarafı kırmızı renkte. Soldaki ise siyah giyinmiş kanatları gövdesini kapatan şövalye kalkanı gibi. Alt sağda çift kanatlı birisi alacalı renkte diğeri beyaz uçları siyah ilginç bir böcek. Solunda kuru dal parçası gibi gövdesi olan kanatları ise oval şeffaf siyaha çalan kahverengi böcek.

Burada ise dört tane küçük böcek yer almakta.

En ilginç böceklerden birisi karşımda. Boyu neredeyse bir karış, sarı gövdeli, kuru saman görünümlü bir böcek. Gövdesine oranla kanatları güdük kalmış. büyük bir olasılıkla uçmayı unutmuş olmalı. Esas kanatları kapalı duruyor.

Başka ilginç bir böcek, kolları tüylü bacakları gövdeden üç kat uzunlukta. antenleri hiç sormayın. Gövdesinin altı katı boyunda aşağıdaki böceklere erişmiş. Gövde kollara, bacaklara ve antenlere göre küçük kalmış. Altında ise iki böcek, aynı türden olmalı. Üsttekinin kanatları kahverengi kafası ve antenleri krom renginde metal görünümde. Sanki robot böcek gibi. Rengine bakarak erkek böceğe benziyor çünkü alttaki böcek tamamen metal krom renginde. Bu da dişi olabilir.

Solda iki kara bok böceği. Sağda ise bir çekirge türü.

Bok böceğini yeşil renkte olanı. yanında ise  gövdesi küçük kolları öne doğru uzun ve güçlü görünümünde. Altta solda iki oval gövdeli böcek. Biri kırmızı diğeri siyah. İkisi de aynı tür biri erkek biri dişi olabilir. Erkekler her zaman daha parlak ve göz alıcı renktedir. Sağda ise iki yeşil küçük böcek.

Sol üstte kanatları şövalye kalkanı gibi kısa. Gümüşi kahverengi renginde. Sağında kanatları daha uzun siyah bir böcek. Alt solda küt gövdeli siyah parlak renkli, kanatları ise sütlü kahve renginde. Sağında ise çift kanatlı, alacalı renkte iki böcek.

Solda siyah bok böceği, sağında ise çift kanatlı iki böcek. Üstteki böceğin gövdesi siyah kanatları kavuniçi, uçları siyah renkte. Alttaki böcek gövde gümüş renginde kanatları alacalı açık tonda.

Solda siyah bir akrep, çok zehirli olmalı. Kıskaçları kalın küt. Sağda ise kocaman bir örümcek.

Sağda iki metalik yeşil renkte böcek. Solda ise metalik alacalı gümüş renginde iki böcek. Diğer böceklerden daha büyük. Böceklerin üstte olanlar daha iri erkek olabilir. Altındakiler daha küçük. Bunlar da dişi olabilir.

Üstte at sineğine benzer bir böcek, kanatları şeffaf. Ortadaki böcek gövdesi siyah, kanatları beyaz, koyu sarı ve kahverengi ile alacalı. Alttaki ise cırcır böceğine benzeyen bir böcek. Kanatları şeffaf.

Buradaki böcek ise kocaman, gövdesi şövalye kalkanı gibi. Siyahın üzerine mat sarı renkte çizgilerle çok ilginç karmaşık desenler. Arka iki ayağı normal, ön ayakları ise anormal büyüklükte. Gövdesinin üç katı uzunluğunda. Altta ise iki sarı siyah enine çizgili böcek. Yukarı da aynısı var ama nedense ayrı isimler yazılmış!

Biri kahverengi, antenleri uzun, diğeri küt siyah, bacakları kısa böcekler. Sağdakinin kolları kısa ama güçlü görüntüsü var.

Solda büyükçe kanatlı, kanatları alacalı kahverengi sarı renkte. Sağda iki böcek siyah renkte biri büyük biri küçük.

Özel okul olunca böyle değerli koleksiyon parçalarını sergilemek müşterileri cezbediyor ve okulda bilimsel eğitim verildiğini göstermeye çalışıyorlar. Aslında neler öğrettiklerini bilmiyorum ama okul gayet düzenli, korumalı ve temiz binaları olması iyi para harcandığını gösteriyor. Ne de olsa yağlı müşteriler iyi para ödedikleri kesin. Hem de çok iyi para. Okulda veli toplantısı bitti ve dışarıya çıkıyoruz. Parkta dolaşmaya başladık

Halam ve küçük torunu ile gezi parkında resim çekiliyoruz.

Gezi parkının içinde uzun boyunlu kaz görünümlü beton köşeli üç heykel. Gagaları üstte birbirine değmekte. Tam altında renkli bir Dünya küresi. Ortada büyük bayrak direği ve Türk bayrağı göndere çekilmiş durumda. Etrafında da 17 Türk devletini temsil eden bayrakları.

Aaa ne güzel parkın içinde bisiklet yolu yapılmış. Bunu gösterir yuvarlak bir tabelanın içinde bisiklet resmi. Bir bisikletçi olarak bunu görmem beni sevindirdi. Yaşasın artık her yerde bisiklet yolları yapılmakta, giderek çoğalıyoruz demek ki.

Bisiklet yolu asfalt döşenmiş, yeşil çimenler ve ağaçların arasında uzayıp gitmiş. Yalnız garip bir durum var! bisiklet park yerlerinde motorları park etmişler.

İskenderun körfezi, dağlar ve fabrikalar buradan görünüyor karşımda.

Sevgili halam ile masada bir resim çekiliyorum. Halam benim bir tanem, zaten Türkiye de kalan tek halam.

Hazır buraya kadar gelmişken künefe yemeden olmaz deyip yeni pişmiş sıcak künefe yiyoruz hep beraber. Garson bizi çekiyor.

Künefeyi yedik afiyetle. Parkı tekrar dolaşmaya başladık. Parkın içinde beton kanal yapılmış, su durgun, akmıyor. Binaların gölgesi suya yansımış durumda.

Parkın meydanında Atatürk heykeli ve yanında bir kaç kişinin heykel konulmuş. Yakınına gitmediğim için kimlerin olduğunu bilmiyorum. Heykellerin arkasında daha yüksek bir blok var. Bronz ama Türk bayrağı renklerinde boyanmış, bayrağın önünde de bir heykel kolunu kaldırmış durumda. Heykellerin iki yanında iki dev bayrak direği ve dev Türk bayrağı göndere çekilmiş. Rüzgar olmadığı için bayraklar dalgalanmıyor.

Henüz ana okuluna giden yeğenim ile elçek resim çekiliyorum. Sevimli kerata. Biraz hasta olduğu için bu gün okula gitmedi. Bizimle geziniyor.

Şehrin parklarından birinde servi ağacı aşağı kısmı silindir biçiminde, arası boş. Üstü ise daha küçük yarım yuvarlak biçiminde tıraşlanmış. Yeşil çimenler üzerinde yuvarlak küme çiçek, ortasında kırmızı mor bordo renginde yapraklı bitki ile süslenmiş.

İskenderun demir çelik fabrikasında müdür olarak çalışan kuzenim hepimizi sakin bir restorana götürüyor. Akşam yemeğini ailecek yiyoruz.

Ertesi gün kuzenim beni fabrikalara götürüyor. Yollar temiz, palmiye ağaçları sıralanmış yol kıyısında. Yeşil çimenler sürekli biçiliyor. Resimi arabanın içinden çekiyorum giderken. Yol düz, ufukta fabrika bacaları görünmeye başladı.

Fabrikalara iyice yaklaşınca gaz kokuları ve gürültüler gelmeye başladı.

Kuzenim ilk önce bürosuna götürüyor beni. Yapması gereken işleri, imzalaması gereken evrakları ve talimatlarını yardımcılarına verdikten sonra arabası ile kompleksin içinde olan fabrikaları gezdirmeye başlıyor. Kok fabrikası ve demir cevherini eritmek için geçen işlemleri anlatıyor. Fabrikalarda bir çok ünite var, her yer kömür tozu ve gürültü içinde. Kuzenim ulaştırma müdürü. Fabrikalarda kullanılan tüm tekerlekli araçlar ve trenler onun sorumluluğunda. Fabrikaların gezisi bittikten sonra beni fabrika sınırları içinde olan bir binaya götürdü. Bina iki katlı, dışı sıvalı, çatısı döküntülüydü. Kuzenim bu binanın geçmiş yıllarda gümrük binası olduğunu söyledi.

Kısaca tarihte gelişen olaylar şöyle olmuştur;

Misak-ı Milli sınırları içerisinde bulunan Hatay ( İskenderun Sancağı ) Fransa ile yapılan 1921 Ankara Antlaşmasıyla Türkiye sınırları dışında kalmıştı. Bölge Suriye ile birlikte Fransız mandası altına girmişti. Ancak Türkiye Hatay’daki Türklerin haklarının korunması ve bölgeye özerklik verilmesi ile ilgili bazı maddeleri antlaşmaya eklemişti. Ankara Antlaşmasına göre bölgede özerk bir yönetim kurulacaktı. Türk kültürünün gelişmesi için her türlü imkan oluşturulacak ve Türkçe resmi bir niteliğe sahip olacaktı.

1920’li yıllarda Hatay ve çevresinin yönetimini idari olarak Suriye’den ayırmaya başlayan Fransa’ya Suriye’den ciddi tepkiler geldi. Buna rağmen Fransa, Hatay ve çevresini Kuzey Suriye Hükümeti olarak Milletler Cemiyetinde tescil ettirdi. Böylece İskenderun Sancağının özerkliği uluslararası alanda kabul edilmiş oldu.

Fransa 1935 yılında Suriye ve Lübnan üzerindeki mandasını kaldırdı. 9 Kasım 1936’da Suriye ile bir antlaşma yapan Fransa İskenderun dahil bölgedeki tüm haklarını Suriye hükümetine devretti. Türkiye bu durumu tepkiyle karşılayarak, Ankara antlaşmasının ihlal edildiğini ifade etti ve bu devir antlaşmasını tanımadığını ilan etti. Fransa’ya diplomatik yoldan konunun çözülmesini önerdi. Fransa bu teklifi reddetti. Ancak kısa bir süre sonra görüşmeye açık olduğunu ifade ederek diplomatik kanalları açtı. Fransa’nın tavır değiştirmesinde Almanya ve İtalya’daki totaliter yönetimlerin Avrupa’yı tehdit etmesi önemli rol oynamıştır. Fransa Türkiye’nin dostluğunun İskenderun’dan önemli olduğunu anlamaya başlamıştır. Bu gelişmeler üzerine 9 Ekim 1936 tarihinde Türkiye Fransa’ya bir nota vererek İskenderun’un da Suriye ve Lübnan gibi bağımsız bir devlet olması gerektiğini bildirdi. Bu durum üzerine konu Milletler Cemiyetine götürüldü. Milletler cemiyetinde İskenderun ve Antakya iç işlerinde tam bağımsız, dış işlerinde Suriye’ye bağlı özerk bir devlet olduğu kabul edildi.

Fransa Milletler Cemiyetinin bu kararının uygulamasını ağırdan alınca Türkiye Hatay sınırına asker yığarak kararlılığını gösterdi. Bu durum üzerine Fransa Hatay ile ilgili tavrını yumuşatarak Hatay’daki valisini çekerek yerine bir Türk vali atadı. Daha sonra iki ülke arasında anlaşma yapılarak Hatay’ın toprak bütünlüğü ve siyasi statüsünün ortaklaşa korunması kararlaştırıldı ve bu çerçevede 5 Temmuz 1938de Türk askeri Hataya girdi.

Ağustos 1938’de Türkiye ile Fransa’nın gözetimi altında Hatay Meclisi seçimleri yapıldı. 1938 Eylül’ünde ise Sancak Meclisi ilk toplantısını yaparak Hatay Cumhuriyetini ilan etti. Bu sırada Avrupa’da Nazi tehdidi artmaktaydı. Fransa Hatay’daki askerlerini çekerek bölgeyi Türkiye’ye bıraktı. Bu durum üzerine 23 Haziran 1939 tarihinde Hatay Meclisi oy birliği ile aldığı bir karar ile Türkiye’ye katıldı. Aynı gün Fransa ile bir antlaşma yapıldı. Fransa Hatay’ın Türkiye’ye bağlı olduğunu kabul etti.

Kaynak: http://www.dunyabulteni.net/tarihten-olaylar/118849/hatay-nasil-turkiyeye-katildi

O zamanlarda bu bina gümrük kapısı olarak kullanılıyordu.

2 Katlı gümrük binası, 4 pencere ve üst kata çıkan merdiven ve giriş kapısı. Öbür yan cephede üst ve alt katta dörder pencere. Bina terk edildiği için pencere ve kapılar yok. Çatısı kiremitli, saçakları dağılmak üzere. Önümüzde tren yolu geçiyor. Elektrikli tren kablosunu tutan beton direk, sarkan elektrik  telleri. Daha önde beton direk normal elektrik direği. Etrafı çalılar ve ağaçlar kaplamış durumda.

Akşam üzeri saat 17:00 civarı okul dönüşü. Servisler çocukları evlerine bıraktı ve her akşam futbol oynamak için formalarını giymeye başladılar. Evin arka kısmında bekliyorum çocukların gelmesini.

Çocukların okulda yarış atı gibi eğitim görmelerinden dolayı biriken enerjiyi ancak topu önüne katarak koşturunca atabiliyor. Dersler, kitaplar, kalem, silgi, öğretmen, kara tahta, ders başlangıç zili, verilen ödevler, alınan ders notları hepsi geride kalıyor. Hiç bir şey umurlarında değil, sadece topun peşinden çılgınca koşmak. Topa ayağı değmek bütün düşüncesi. Hele bir de gol atınca sevinçten havalara uçmaları yok mu. Dünyalar çocukların oluyor.

Abe şair,
bizim de bir çift sözümüz var
                                      «aşka dair.»
O meretten biz de çakarız
                                    biraz..

Deli çığlıklar atıp avaz avaz
      burnumun dibinden gelip geçti yaz
                               sarı
                                  tahta vagonları
                                       ter, tütün ve ot kokan
                                                           bir tren gibi.
Halbuki ben
      istiyordum ki gelsin o
          kırmızı bakır bakracında bana
                              sıcak süt getiren gibi…
Fakat neylersin,
          yaz böyle gelmedi,
                yaz böyle gelmiyor,
                     böyle gelmiyor, hay anasını… şey!..

EEEEEEEEEY…
     kızım, annem, karım, kardeşim
                                                  sen
                          başında güneşler esen
                              altın gözlü çocuk,
                                  altın gözlü çocuğum benim;
deli çığlıklar atıp avaz avaz
burnumun dibinden gelip geçti de yaz,
ben, bir demet mor menekşe olsun
                                               getiremedim
                                                                 sana!
Ne haltedek,
      dostların karnı açtı
                           kıydık menekşe parasına!

Nazım Hikmet RAN

Çocuklarla top oynuyoruz.

Düşüyor, kalkıyor tekrar topun peşinde çılgınca koşmaya başlıyorlar. Hiç birisi halinden şikayetçi değil. Yere düşünce canları acımıyor, çünkü mutlular. Mutlu olmak için basit bir şey yapmak yeterli. O da topun peşinde koşturmak. Tüm çocukları kontrol ederek hepsinin gol atmasını sağlıyorum ve sevinçlerine hep birlikte bağırarak ortak oluyorum. Benim onlarla beraber top oynamam hoşlarına gitmişti ve fena alışmışlardı. Bakalım gidince ne yapacaklar bensiz. Özleyeceklerini biliyorum ama eve dönmem gerek. Çocukların hepsinin anne ve babası kendileriyle bu kadar ilgilendiklerini sanmıyorum. Hele böyle top oynamalarını hiç tahmin bile edemiyorum. Çocuklar çiçektir, onları büyütürken ilgilenmek ister, kırmak, üzmek olmaz. Çocuklarla oynamamak, onları dinlememek içlerinde derin travmalar bırakabilir farkında olmadan. Çocukluk dönemleri çabuk geçer ve farkında olmadan büyüdüklerini görürsünüz. Ama iş işten geçmiştir. Çocuk ruhunu kaybeder ve sürekli stres altında çalışıp sürüye katılır. Çocukluğunu kimse kaybetmemeli. Yoksa çabuk yaşlanırlar ve hayatta mutlu olmazlar. Oysa çocuklar en mutlu olanlardır ve bu ruhu kaybetmeyenler her zaman mutlu yaşarlar ömür boyu.

Biz hep çocuk kalmalıydık aslında.
Üç taş, üç cam olmalıydı hayat.
En büyük kavgamız gazoz kapağından çıkmalıydı
ve en büyük acımız
öğretmenimizin başka şehre tayini olmalıydı.
Biz hep çocuk kalmalıydık aslında.
Büyümeğe özenmeliydik büyümeden…
İnsan dediğin,
yürüdükçe yorulan, yoruldukça ağlayan bir taş değil mi?
Çözmesi zor değil.
Sen ansın, yaşanan zaman…

 Erhan Güleryüz

Akşam yemeğimi yedikten sonra yeğenim bisikletimi ve eşyalarımı araba ile otobüs yazıhanesine bıraktı. Biletimi önceden aldığım için rahatım. Otobüs geldi, bagajda kendime bir yer bularak bisikletimi yerleştiriyorum. Her zaman olduğu gibi Kamil Koç firmasından alıyorum biletimi. Şimdiye kadar hiç sorun çıkarmadılar bana ve bisikletime. Koltuğuma oturup yayılıyorum. 14 saat sürecek yolculuğum başladı. Yolculuğumun bir kısmı kitap okuyarak bir kısmı da uyuyarak geçti. 14 saat boyunca 2 kitap bitti bile. Özlemişim otobüs yolculuğunda kitap okumayı.

Biraz da kafamda oluşan kahve olayını düşünüp durdum yol boyunca. İsmi hazırdı zaten”Urim Baba’nın Kahvesi.” Kahveyi hangi gün yapacaktım. Bisikletçi arkadaşların çoğu çalıştığı için en uygun gün olarak Cumartesi de karar kıldım. Sıra geldi yer konusuna, eve yakın bir yer olmalıydı ve kısa sürede varmalıydım kahve yapacağım yere. Artık İzmir’e varayım yer konusunda keşif yaparım artık. Öyle bir yer olmalı ki çatısı olmasın, duvarlara da gerek yor. Doğanın içinde bir yer. Bu yeri koltukta uyurken düşlerimde gördüm. Hadi hayırlısı.

Ertesi gün İzmir’e vardım, bisikletimi bagajdan çıkarıp eşyalarımı da yükledikten sonra aheste aheste kordonun yeşil çimenlerine ulaştım. Alsancak vapur iskelesini 29 Ekim Cumhuriyet bayramı kutlamaları için süslemişlerdi. Burada Atatürk ve Türk bayrakları altında bisikletim KUZ’u çekiyorum. Beni sürekli sorunsuz taşıyor. Ödülü hak etti sanırım.

Böylece bir yolculuğumun sonuna gelmiş oldum. Gezip gördüğüm yerleri sizlere anlatarak paylaşmak bana büyük bir mutluluk veriyor. Dilim sürçtüyse affola. İyi ki varsınız, sizleri seviyorum. Sonraki turlarımda görüşmek üzere güzelliklerle

Otogardan eve kadar yaptığım yol 17 Kilometre civarı.

Yaptığım yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc

 

Antalya Manavgat – Mersin Bisiklet Festivali Sonrası 12 – 13. Gün

12 – 13  Ekim 2015

11 – 12. Gün

Festivaller sonrası Osmaniye – İskenderun

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

Ey o büyük yolculukların ürperten heyecanı

Okyanus dalgalarının sesleriyle dol bu ömre

Ölüme ve aşka durmadan kement atan

Serüvenlerle geçsin yaşamak

Buz tutmuş bir dünya ortasında

Yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla

Önünde dağlar, uçurumlar

Sarsılan gök, yarılan toprak

Ahmet Telli

 

Öne çıkan görsel, bisikletim KUZ solda, tüyü gidonda. Karşıda su kemeri, yol su kemerinin sonundan, bir göz sağda kalacak şekilde geçmiş.

Evde, yumuşak yatakta uyumanı verdiği rahatlık, yaşadığım şehirdeki gün doğumundan 31 dakika daha erken doğması beni sabahın seherinde uyandırıyor. Elbette sıcak duşun faydası da var. Erken uyanınca kahve takımlarını çıkarıp cezveyi ocağa sürüyorum. Doktor da erkenden uyanmış. Kahveyi içtikten sonra kahvaltıyı hazırlamaya başladık. İnsan uyumlu olunca kahvaltı hazırlamak ta o derece zevkli oluyor. Haliyle sohbet  te birbirimize hikayelerimiz, yaşantımızı, yaptıklarımızı anlatmakla geçti. Doktor nükleer karşıtı yaptığı yürüyüşü anlattı. Fikirlerini yazıya döküp birine mektuplar diye anlatıyor. Bu yazıları matbaada kitapçık biçiminde harfleri biraz küçük olsa da bastırmış. Gerçi ben okuyabiliyorum ama gözlüksüz okunması zor. Bana elindeki basılı bir kaç kitapçık veriyor okumam için. Sohbet zamanın hızlı geçmesini sağladı.

Bu gün Pazartesi ve çalışanlar da Pazartesi sendromu yaşıyor. Doktor da çalışıyor ve işe gitmesi gerek. Evde işe giderken pek uğurlamayan olmayınca ben kapıdan uğurlayıp hayırlı işler diledim. Ben evde bulaşıkları toplayıp bir süre kitap okuyarak zamanın akmasını sağladım. Saat 10 civarı evden çıkarak Doktorun tarif ettiği iş yerine doğru yürümeye başladım. Osmaniye küçük bir şehir, il olmuş sonradan ama fazla göç alan bir yer değil. Antalya’nın Manavgat ve Alanya ilçeleri Osmaniye den daha kalabalık nüfusa sahip. Osmaniye de en meşhur olan şey yer fıstığı üretimi. Doktorun çalıştığı yeri çabucak buldum. Bürosunda Öğlene kadar oturup çay içere oyalandım. Öğle yemeğini çarşıda beraber yedik. Yemekten sonra Doktor işine ben de Osmaniye caddelerinde dolaşmaya başladım.

Fazla kalabalık olmayan caddelerde eski bisikletler dikkatimi çekti. Çift kadrolu bisan bisikletler çoğunlukta. Orijinal sehpasında kaldırıma park etmişler üç bisiklet.

Ankara garında yaşanan insanlık dışı terör olayında 97 insan hayatını kaybetti. O yüzden ülkemizde 3 günlük yas ilan edildi. Osmaniye kent meydanındaki dev bayrak yarıya indirilmiş. Bir kez daha terörü lanetliyorum, yapanları ve yaptıranları.

Ana cadde, caddenin sağında solunda dükkanlar, bankalar. Dükkanın önünde üç tane bisiklet, Osmaniye spor bayrağı ve meydanda dev Türk bayrağı yarıya indirilmiş.

Osmaniye’ye kadar gelmişken yer fıstığı almamak olmaz. Taş yerinde ağırdır diyerek yarımşar kilo paket yaptırıp aldım. Yarım kilosu İskenderun da halama. Diğer yarım kilosu de eve götüreyim. Öğle yemeğini Doktor ile beraber yedikten sonra ben eve gidip biraz daha dinlenmek ve kitap okumak için döndüm. Tembellik olunca şekerleme yapmadan olmaz deyip biraz uyudum. Akşam mesai bitince doktor geldi, kapıyı ben açınca sevindi. Evde pek kapıyı açan olmayınca hep anahtarla açmak zor. Beraber akşam yemeği için hazırlıklar yapıp görev dağılımı ile nefis bir sofra çıktı ortaya.

Yemeğin üstüne de kırmızı Ürgüp şarabı sohbete derinlik kattı. Doktor ile çok ortak yanımız, dertlerimiz ve hayallerimiz varmış. Bunlardan birisi Doktorda çok kitap var, kütüphane kitap dolu ve sığmadığından yerlerde de istiflenmiş durumda. Doktor bu kadar kitabın hepsini okumuş ve kütüphanenin rafında öylece duruyor. Bu kitaplardan başkaları da yararlansın diye bir yer açıp kitapları bedava dağıtacak. Aynı zamanda başkalarının da kitaplığında atıl olan kitapları toplayıp ihtiyacı olana vermek. Bunlar beleş olacak, öyle para pul istemez. Benim de bu turda iyice olgunlaşan kahve olayı. Kafamda beliren düşünce bir mekan yada dükkan değil. Dükkan olmayacak çünkü kirası, vergisi algısı bir ton para ve uğraş. Zaten parayla pulla işim olmadığında kahve beleş olacak her zaman yaptığım gibi. Doktor ile ortak düşüncemiz bir yerde o kitaplarını verecek ben de kahve pişirip sunacağım. Dur bakalım ne olacak. Şarap ta nefis yani, biraz daha içsek dünyayı kurtaracağız sanki. Ama işin gerçeği kimse şarap içerek dünyayı kurtaramamış şimdiye kadar. Şarap sadece güzel fikirler verip düşüncelerimin olgunlaşmasını sağladı. Yeni bir dost ile sohbet etmesi gibi yok. Doktor bana kitaplığından bir kitap veriyor. Kitaptaki kahramanı bana benzetmiş. Kitabın ismi “Zen Kaçıkları” Yazarı Jak Kerouac. Kitabı okuduktan sonra karaman benden çok dengesiz arkadaşım İrfan Özden olduğuna karar verdim. Çünkü kitabın kahramanı  her ne kadar beni anımsatsa da dağcı ve ben henüz dağcılık yapmadım. Sadece gezgin bir bisikletçiyim, o kadar. Bana Mersin nükleer santralına karşı yaptığı yürüyüşü anlatıyor. Çok engelle karşılaşmış, yürüyüşün sadece Osmaniye den geçen etabını yapmamış. Çünkü yöneticilerin saldırılarına ve işinin geleceğine karşı saldırı yaparlar endişesi ile pas geçmiş. Yürüyüşünün büyük bir bölümünü hafta sonları tatillerinde kısım kısım yaparak tamamlamış.

Doktorun evi bahçe ortasında iki katlı. Bahçede zeytin ağacı, meyve ağaçları ve koca bir çam ağacı. Kendi doğal gübresini solucanlar ile yapıyor ama solucanlar şu an yaşamıyorlar. Yok olmasının sebebi belli değil. Çatıda terasta da toprak taşıyıp ayrı bir bahçe yapmış. Uğraşı çok anlaşılan.

Evin balkonunda cam yuvarlak masa, tahta kahverengi sandalyeler. Masada mantarlı kırmızı Ürgüp şarabı, iki kadeh, tabağın birinde kırmızı ve beyaz üzüm salkımı. Diğer tabakta iki şeftali, iki yeşil ekşi elma.

Şarap iyi uyuttu beni, deliksiz uyuyunca sabahın erken saatlerinde birden bire zımba gibi uyanıyorum. Daha gün ağarırken uyanınca kahve yapmak için takımları balkona çıkardım. Sürahide suyu da getirip iki bardak ile masada yerini alıyor.

Cam masada yarım dolu sürahi, iki bardak içi su dolu durumda. Kahve ocağım LPG’li, bakır cezve, iki fincan ve çakmak. Kahve yapmaya hazır bekliyorlar.

Kahveyi pişirip fincanlara köpüklü olarak döküyorum, içmeye hazır. Doktor da benim gibi erkenden uyanmış kahveyi bekliyor. Kahveler hazır olunca sesleniyorum. Kahve sabah aç karnına içilmeli.

Masada iki su bardağı dolu, iki fincanda köpüklü kahve. Ve bakır cezve.

Kahvaltıyı birlikte yapıp Doktoru işine uğurlarken vedalaşıyorum. Ben hazırlığımı yapıp yola çıkacağımdan bir süre daha evdeyim. Sevgili Doktor Umur Gürsoy ile vedalaşıyorum işe yolcu ettiğimde. İşe uğurlanmayı unutmuş olmalı ki duygulandı. Kendisine iki gün misafir ettiği için teşekkürlerimi belirtmeden edemedim. Yeni bir dost, yeni bir kapı hazine torbama girmiş oldu. Sevgili Doktoru uğurladıktan sonra zaman geçirmeden eşyalarımı bisikletime yükleyip hazırlığımı bitirdim. Kapıyı anahtar ile kilitleyip Doktorun gösterdiği yere anahtarı bıraktım. Ardından yola çıktım. Osmaniye küçük bir il olduğu için çabucak şehirden çıkıyorum.

Tabelada Osmaniye den çıkış yazısı ve kalabalık bir araç trafiğindeyim.

Tabelalar gideceğim yönü bana bildiriyor. Ama tabelaları boş verip cep telefonumdaki navigasyonu açıp rotamı belirledim. Navigasyondaki kadın şaşırmış olmalı ki beni üç defa geri çevirdi. Bir gittim yanlış dedi döndürdü, bir süre gittim tekrar döndürdü. Bir daha döndürünce navigasyonu kapatıp güneşe göre doğru yolu buldum.

Karşıma, sağ tarafımda bir tepe ovanın ortasına sanki toprak yığmışlar gibi. Tepenin yüksekliği 75 metre civarı ve üstüne bir kale yapılmış. Yol tek şeride düştü, düşük banket toprak ve  emniyet şeridi yok. Tren rayları yol ile beraber gidiyor. Osmanlı zamanında Almanlara yaptırılmış demir yolu günümüzde de kullanılmakta.

Ovanın ortasındaki tepe ve kalesini daha yakından görüyorum. Kaleye çıkıp yakından görmek için ileri bir tarihe bırakıyorum. Buralara bir daha gelip görmek için bir neden olması gerek.

Toprakkale

Kale ilkçağlarda Çukurova’yı Suriye’ye bağlayan  Amanos / Demirkapı geçidini kontrol altında tutmak amacıyla inşa edilmiştir. Ceyhan Osmaniye Dörtyol ayrımına ve güneyindeki geçide hakim 75 metre yüksekliğindeki bir kayalığın ve buna eklenen yığma bir tepenin üzerindedir.

Girişin batı yönündeki kayalığın üzerinde bulunması önceleri bu kayalık alanda sınırlı olduğunu düşündürtmektedir. Doğu ve kuzey yönlerinin toprak dolgu olması ise, bu kısımların daha sonraki dönemlerde inşa edilmiş olduğunu ve kalenin bu yığma tepeden almış olabileceğini akla getirmektedir.

Kalenin ilk konumlandığı batı yakasındaki kayalıkta daha önceki dönemlere ait yerleşme izleri bulunmuyor ise, kaleyi MÖ 2000’li yıllara Hitit dönemine ait olarak görebiliriz. Bu durumda inşa gerekçesi güneyden gelecek Asur akınları olmalıdır.

Kalenin etrafında savunma hendeği bulunmamaktadır. Güney ve güneydoğu yönünde ikinci bir surla tahkim edilmiştir. Surlar ve 14 adet burç, bazalt taşından örülmüştür. Batı yakasındaki düzlükteki yerleşme (Kınık kasabası) ile kale arasında inşa edilmiş merdivenli bir geçidin kalıntıları bulunmaktadır.  Kale içerisinde cephanelik, ambar, sarnıç, tuvalet, hamam ve şapel kalıntıları mevcuttur.

Kaynak: http://www.hayat-hikayeleri.com/haber_oku.asp?haber=461

Yamaçları ağaç kaplı kale tepesi.

Alabildiğine uzanan tarlalar ve tepelerin üzerine toplu konut inşaatları ufukta siluet olarak görünüyor.

Erzin yol kavşağına geldim. Erzin ilçesi sol tarafta kalıyor ve bu kavşakta tren istasyonu var. Aynı zamanda antik İssos kentine giden yol tabelası da ilgimi çekti. Antik kent tabelası nedeni ile durup haritadan yerini görünce bir ziyaret edeyim dedim.

Erzin tren istasyonunu gösterir TCDD mavi boyalı tabelası, istasyon binası ve rayları ikiye ayıran makas. İstasyonda iki hat yapılmış. Aynı zamanda elektrikli tren için elektrik direkleri ve telleri çekilmiş durumda. Demek ki elektrikli tren çalışıyor bu hatta.

Antik kentte giden yol toprak. Karşıma çıkan ilk yapı su kemerleri gözüme çarpıyor.

Bazı yerlerde yıkık olsa da  az bir kısmı ayakta duruyor. Su kemerleri 1–2 km. uzunluğunda, yüksekliği ise yer yer 7–8 m olan ve hâlâ ayakta kalmayı başaran su kemerleri bulunmaktadır. Bu su kanalları Akdeniz’e Cenevizli gemicilere Nur Dağlarının eteklerinden su iletme kapsamında yapılmıştır. Su kanalları başlangıç yeri ve bitiş yeri ev yapımı nedeni ile alınıp yok edilmiştir.

Su kemerlerinin devamı. Ayaklarının kimisi tahrip edilse de kesme blok taşlarla düzgün örülmüş.

Tarlalarda ürünler toplanıp sürülmüş bile. Yeni ekimlere hazır durumda. Tarlaların bazı yerlerinde beyaz taşlar gözüme ilişmekte.

Tarla sınırlarını belirleyen yerlerde beyaz mermer sütunlar var. Büyük bir olasılıkla sütunlar olduğu yerlerden taşınarak tarla temizlenip ekilmeye başlanmış.

Zeytin ağaçları dibinde sütun ayakları olduğu belli olan blok yuvarlak mermer parçaları öylece duruyor.

Uzaktan belli olmayan antik kenti sonunda buluyorum ve ilk kalıntıları görüyorum. Bisikletimi sehpasına kaldırıp park ederek gezintime başladım.

İssos antik kenti geniş bir alana yayılmış ve az bir kısmı toprak yüzeyinde. Sol tarafımda ki yapılara doğru gidiyorum.

İki tarla arasında sınırı sütun parçaları ile belirlemiş tarla sahipleri. Köylüler geçim derdinde olduğu için önemli olan toprağı ekip biçmek. O yüzden kalıntılar onlar için önemli değil. Önemli olan karın doyurmak. Sistem zaten köylülerin sadece ırgat gibi çalışıp zar zor geçimini sağlamak. Yoksa okul, tarih, sanat, tiyatro yada burada Pers orduları ile Makedon orduları arasında M.Ö. 333 yılında yapılan İssos savaşı umurlarında değil. Kanla sulanmış savaş alanında bereketli ürünler almaya çabalamakta.

Dikkatimi çeken sütun parçalarından bazıları kırmızı mermerden olması.

Tarla sınırındaki taşların bazıları siyah tüf, süngerimsi taşlar da daha da ilginç!

Toprak üstünde kalan yapılardan birisinin içindeyim. 1.5 metre genişliğinde, 2.5 metre yüksekliğinde taştan örülü koridor. Koridorun taş duvarının dibinde plastik bir meyve kasası. Kasanın üstünde de bir parça karton. Belli ki birileri oturmak için kullanmış. Sırtını da duvara yaslamış anlaşılan. Belki de kazı ekibinden birisi oturmuştur güneşin sıcağından korunmak için. Akdeniz’in nemli ve bunaltıcı sıcağı küçük bir taş koridorda taşların serinliği doğal bir klima etkisi ile serinlenebilir.

Toprağın üzerinde kalan yapının dibinde kazı çalışmaları yapılmakta ve yeni yapılar bulunmuş.

Şimdiye kadar yapılan kazıdan anlaşılan büyük bir uygarlık yaşanmış. Kalıntılar bunu gösteriyor. Ama burası yani İssos yada İssus hakkında pek bir bilgi yok. Sadece M.Ö. 333 yılında yapılan büyük savaş bilgilerine ulaşabildim. Pers kralı III. Darius ve Makedon kralı Büyük İskender orduları arasında yapılan savaş ve Makedon kralı Büyük İskender’in savaşı kazanıp imparatorluğunu Hindistan’a kadar genişletmesi hakkında bilgi var.

Yapılan kazıda odalardan oluşmuş bir alan ve bir metre yüksekliğinde taş duvarlar örülerek kare odalardan bir yapı.

Toprak üstünde kalan tonozlu yapılar epey yıpranmış. Toprakla örtül kalan yapı ise dokusunu bozmamış.

Kazısı tamamlanmış odaların resmini daha yakından çekiyorum.

Yapıların arasında sütunlar da dik olarak, sadece 1.5 metre kısmı ayakta kalmış.

Toprak yüzeyinde bir kısmı kazılmış bir kısmı hala toprak içinde sütun kirişi olduğu belli olan ince taş olma işçiliği örneği karşımda duruyor.

Sütun ayağı dibi işlenmiş desenler ve daha ilginç olanı ön kısmı olduğu anlaşılan 60 santim civarı sütun dibi ile birlikte işlenmiş bir parça. Yatay duran parça kıyıları yuvarlak çember biçiminde ortasına doğru incelerek işlenmiş. İlk defa böyle bir sütun taş işlemesi görüyorum. Sütunun altında temel taşı ise ayrı işlenip yontulmuş.

Daha kalın ve yuvarlak bir sütün ve yanındaki duvarlar sonradan yapıldığı anlaşılıyor. Bu yapılar toprak 1.5 – 2 metre civarı kazılarak ortaya çıkmış. Kazı çalışmaları hala devam ediyor. Bir çok yer toprakla örtülü durumda.

Henüz bir kısmı kazılmış çeyrek yuvarlağı görünen, diğer kısmı toprak altında. Anladığım kadarı ile kent meclisinin toplandığı yer. Yarım yuvarlak oturma yerlerinden anlaşılıyor. Yukarıda girişi olan bir geçit görünüyor.

Kazısı bittiğinde muhteşem bir kent ortaya çıkacağı kesin. 1.5 metre kazılmış toprak ve ortaya çıkan yarım yuvarlak oturma yerleri.

Yapının giriş kapısı üstü kemerli bir koridor. Uzun dikdörtgen taş bloklarla örülmüş iç duvar yapısı.

Sol taraftaki yapıları gezip resimlerini çektikten sonra diğer tarafa giderken bisikletim KUZ üzerindeki tripoddan otomatik 10 saniye ayarlayıp kendimi çekiyorum tarlanın ortasında. Aramda antik kentin toprak üstünde ayakta kalan yapıların kalıntıları. Etrafta ve antik kentte benden başka kimse yok. Tarlaların ortasında tek başınayım. Tişörtümde de İzmir yazısı nereden geldiğimi belli ediyor.

Şimdi de sağ taraftaki kalıntılara geldim. Burada da kazı çalışmaları yapılmakta. Henüz bazı yerler kazılmaya başlanmış ve kazılacak alan çok. Kazılar da öyle paldır küldür kazılmıyor. Dikkatli, yavaş ve bir o kadar önemle kazılmakta. Toprağın içindeki buluntulara zarar vermeden.

Burada ise bir amfi tiyatro var ve beyaz mermerleri düzgün. Üstlerde de kırık taş kütleleri gelişi güzel yayılmış.

Bir zamanlar gelişmiş bir uygarlığın yaşadığı bu kentte sanatçıların eserlerini sergiledikleri amfi tiyatronun merdivenlerine oturarak o zamanlarda oynanan oyunları düşündüm. Acaba nasıl seyrediliyordu ve kimler seyrediyordu oyunları. Şimdiki tiyatro salonlarının boş koltuklar gibi değildi sanırım. Halkın tek eğlencesi tiyatro seyretmekti ve koltukları boş olmadığını düşünüyorum. Bilgi çağında insanların oyalanabileceği bir çok araç var ve tiyatrolara kimse önem vermiyor ve salonlar boş.

Tiyatro merdivenlerinde elçek kendimi çekiyorum.

Beyaz mermer taş parçaları arasında siyah taş parçaları da burada gözüme ilişiyor.

Aynı siyah sütunlar da yerin 1.5 metre altında çukur biçiminde kazılmış yerde bir parçası görünüyor. Yanında da beyaz sütun altlığı.

Buraları belli bir döneme kadar yaşam sürmüş. Kazı zemininden epey yukarılarda 10 metrede duvar kalıntıları. Duvar kireçli harç yapılarak taşlarla örülmüş ama Roma dönemindeki gibi düzgün değil.

Duvar yüksekte olunca bir kısmı kazılmış amfi tiyatronun beyaz mermerleri olan yerin resmini çekiyorum.

Daha ileride ilk olarak gezdiğim yapılar var. Arada tarlalar ve tarlalar sürülmüş ekime hazır durumda. Daha ilerisinde yüksekçe yapılmış Ceyhan – İskenderun otobanı. Otoban antik kentin yanından geçiyor.

Resimleri çektikten sonra tekrar aşağı indim. Siyah, sünger gibi delikleri olan taşın üstünde kazıda çıkan kiremit ve benzeri buluntular serilmiş. Anlaşılan bunların değeri yok. O yüzden kimse alıp götürmemiş.

Gezilecek yer kalmayınca yoluma devam etmek için bisikletimin yanına gelerek tarlaların içinden geçip yola çıktım. Toprak yol su kemerleri arasından geçiyor ve bisikletim KUZ kemerler ile güzel bir görüntüye ortak oldu. Mersinde bulduğum kartal tüyü de ayrı bir desen olmuş. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Küçük bir çayın üzerinden geçiyorum, çayda su var ve akıp gidiyor Akdeniz’e doğru. Dere kenarında sazlıklar kendine özgü tül çiçeklerini açmış. Bu çiçekleri koparıp evlerin salonunda vazoya konup dekor oluşturmakta.

Tren istasyonuna geliyorum, burası ve etraf kömür karası tozu ile kaplı. Etrafı incelerken bana biri seslendi. Yanıma gelerek “Hele gel bir çayımı iç” deyip durdurdu. Kömür taşımacılığı yapan bu yerde şantiye binasına benzer bir yerde tahta bankta oturup tanışıyoruz. İsmi Hanifi Tuygar. Bana kendi demledikleri çaydan bardak bardak ikram ediyor. Tam da çay içme zamanı ve Hanifi Hızır gibi karşıma çıktı. Beni antik kente giderken görmüş ve nasıl olsa geri dönecek diyerek beklemeye başlamış. Oradan geçerken de seslendi. Kendisi de bisikletçi ve bisikletle biniyor. Bir bisikletçi başka bir bisikletçiyi kolaylıkla görüyor. Samimi ve misafirperverliği ile sohbet ederek çaylarımızı içiyoruz. Bana Dörtyol da İlk kurşun müzesini görmemi söyledi. Ayrıca içmem için bir kaç paket sahlep, sıcak çikolata veriyor. Çaylar içildi, sohbet bitmiyor bitmez de. Artık yolcu yolunda gerek diyerek izin istiyorum Hanifi den. Beraber elçek ile resim çekiliyorum. Arkamızda dev kamyonlar. Kendisine teşekkür ederek vedalaşıp yola çıkıyorum.

Hazır gelmişken Erzin’e şöyle bir çıkıp görmeli. Kısa sürede Erzin’e gelerek sembolü olan üç portakal heykelini döner kavşağın ortasında çekiyorum. Portakallar birbirine değmiş durumda ve yuvarlak, geniş bir kulenin üstünde geniş bir tepsinin içinde. Burasının Erzin olduğunu belirtir bir de tabela yazısı var.

Kısa bir ziyaretin ardından ana yola çıkıp Dörtyol’a geldim. Dörtyol bayağı büyük bir ilçe, nüfusundan belli 116.000.

Deliçay’ın üzerinden, köprüden geçiyorum. Dedikleri gibi aktığı zaman deli gibi akıp gidiyormuş önüne ne katarsa.

Yatağından belli Deliçay’ın nasıl aktığı.

Yol kıyısında yön tabelaları var. Bir tanesi büyük, mavi boyalı. Düz olarak İskenderun – Antakya yönünü gösteriyor. Sol tarafa ise çerçeve içinde yeşil boyalı yerde ise İskenderun – Antakya – Adana otobanını yönlendirmiş. Bu tabela yurt içini gösterir bildiğimiz tabela. Bu tabelanın önünde ise sarı boyalı zeminde siyah yazılmış Antakya – Halep tabelası var. İlk defa böyle bir tabela gördüm. Savaş olmasa gitmeli Suriye’nin şehirlerinden Halep tarafına, ne güzel olurdu.

Dörtyol kasabasının merkezine çıkıyorum. Burada da meydanda kocaman portakal heykeli var. Buradaki portakal heykeli Erzin deki gibi yapılmamış. Portakallar daha ayrı duruyor. Burada da üç portakal var. Dörtyol belediyesi yaptırmış, tabelasından belli. Portakallar meydanın ortasına uç kısmı 1 metrekare den başlayan, 5 metrelik bir duvar. Uçtan ortaya doğru çeyrek bir yay biçiminde yükseliyor. Böyle duvar 4 taneden oluşup ortada birleşiyorlar. Portakallar da demir bir boruya üstten tutturulmuş dalı ve yaprağınla beraber.

Hedefim İlkkurşun müzesi, sora sora yerini buldum. Artık tabela bana yönümü gösteriyor.

İyi bir düzenleme ile park haline getirilmiş çimenli bir tümsek üzerine Fransızlara karşı atılan ilk kurşun heykeli. Park çeşitli ağaçlarla süslenmiş, Akdeniz’in bunaltıcı sıcağında insanların gelip gezebileceği yeşil bir alan olmuş. Heykeller üç kişiyi temsil ediyor. Biri tüfeği doğrultmuş düşmana ilk kurşunu atarken, diğeri tüfeği sağ eline almış yürürken, üçüncüsü ile elinde bir bomba pimini çekmiş işgal kuvvetlerine atmaya hazır. Adana ve yöresinde ilk direniş hareketleri böylece başlamış halk kahramanları ile.

Başka bir meydan ve ortasında su fıskiyesi ve üç portakal heykeli. Etrafında da 17 tane direk, direklerde de tarihte Türklerin şimdiye kadar kurdukları devletleri temsil eden bayraklar dalgalanmakta. Etrafta geniş caddeler boş, pek araç yok. Görünüm olarak benim için çok iyi.

Müzeyi sonunda buluyorum. Girişte Dörtyol ilçesini havadan gösterir resmini çekiyorum ilk önce.

Sonrasında yan yana duran iki resimden ilkinin resmini çekiyorum. Resimde iki buçuk katlı bir bina, yarım yuvarlak kiremitli, bakımsız sarı boyalı bir bina. Yol tarafında cumba çıkıntısı, bahçeye bakan tarafta ise daha çok balkon tipi açık bir biçimde yapılmış. Bahçe duvarı yüksek taş bir duvar ile kapatılmış durumda. Bahçede de küçük taş bir bina görünüyor. Resmin altında da “Dünden” yazıyor.

Diğer resimde ise şimdiki hali, yani restore edilerek müzeye dönüşmüş. Aslına uygun, alt katı tamamen taş dekorlu kaplama. Bahçe duvarı ile aynı. Üst tarafı da sıvalı sarı renge boyanmış. Resmin altında da “Bugüne” yazısı yazılmış.

Şimdiki halini de gördüğüm kadarı ile sokaktan çekiyorum. Hem sokak tarafında cumbaya asılmış Türk bayrağı, hem de müze giriş kapısı tarafı bahçeye bakan yanda bir Türk bayrağı asılmış. Bahçe duvarlarının üstü kırmızı renkte yarım yuvarlak kiremitle yağmurdan duvar üstleri korunmuş. Bayrağın yanında da bahçeye bakan bir cumba var.

Müzeye girip bahçenin bir köşesine bisikletimi bırakıyorum.

Bahçe epey geniş, çimen kaplı, yürüme yerleri demiryollarından sökülen ağaç travers döşeli.

Müzeye giriş yapıyorum. Giriş ücretsiz. Karşıma ilk olarak işgalci Fransız kuvvetlerine karşı ilk kurşunu atan ve dağlara çekilip ulusal direnişi örgütleyip savaşan dört kahramanın heykelleri. Soldan sağa Mehmet Kara, Kara Mustafa, Selim Çavuş ve Kara Hasan Paşa. Her heykelin altında da pirinç levhaya basılmış isimleri ve yaptıkları yazıyor.

Mehmet Kara 1894 – 1968

Kara Mustafa (Mustafa Girgeç) 1901 – 1978

Selim Çavuş (Selim Ergeri) 1884 – 1973

Kara Hasan Paşa 1891 – 1936

Başka bir köşede Milli Mücadele savaşıp düşman işgalinden kurtaran üç kişinin heykeli. Çifte tabancalı müftü Ali Rıza Yılmaz, Hacı Emin Hoca, Mustafa Deliağa.

Milli Mücadele kahramanlarından sonra diğer yerlere bakmaya başladım. Müze olunca İlkkurşun dışında çeşitli eşyaların sergilendiği bir yer olmuş. Elle çevrilen eski bir dikiş makinası. Kısa bacaklı tahta bir masanın üzerinde sergilenmiş.

Kurtuluş savaşında kullanılmış mavzerler cam bölmede sergileniyor.

Başka bir camlı bölmede yine mavzerler.

Mavzerler.

Uzun bir kama, el bombası, su matarası, alüminyum bardak, Türk bayrak işlenmiş bir tepsi. Bunların yanında neden konduğunu anlayamadığım biri küçük metal diğeri büyük taş İngiliz top gülleleri.

Devamında küçük bir Türk bayrağı ve alakası olmayan ekin biçmeye yarayan ellikler. Sapları keçi boynuzundan yapılmış.

Basma gömlek, boyuna çizgili, kısa kollu. 1900 yıllarına ait.

Küçük bir odada ise Türkmen yürüklerin dokuduğu kilim yerde serili. Saman duvar yastıkları ve minder. İki tane iki duvarda. Kilim ve minderler aynı renk tonları ve desenleri. Ortada semaver, duvarda saz ve rahle üzerinde açık Kuranı Kerim. Şark odasın benzetilmiş.

Başka bir cam bölmede bir kılıç, kamalar ve tabancalar sergilenmiş.

Tabancaların yanında mavzer mermileri beşli ve kütüklükte beşli olarak sıralanmış ceplere.

Pencere boşluklarına konulmuş elle taşınan fener.

Bakır bir sürahi, kapağı işlemeli.

Bu da değişik yapılmış bir sürahi.

Kurtuluş savaşında kullanılmış manyetolu telefon. Sağ tarafında kolu var ve kolu çevirip elektrik üreterek çağrı gönderip haberleşmeyi sağlıyorlarmış eskiden.

Eski, manyetolu telefon.

Tahta bir masa üzerinde eski bir daktilo ve büyükçe bir işlemeli heybe.

Adana, Dörtyol, İskenderun bölgesini gösterir Osmanlı haritası. Yazılar Osmanlıca. Türkçe yazıda 1320 (1904) yılına ait Adana vilayeti Cebel sancağı haritası.

Kurtuluş savaşında gazilere verilmiş İstiklal madalyaları. Madalyalarda kime ait olduğu yazıyor pirinç levhalarda.

Bir de camlı çerçevelenmiş İstiklal madalyası vesikası madalya ile beraber duvara asılmış. Madalya sahibinin vesikalık resmi de var. 24 Şubat 1969 yılında madalya verilip, vesika daktilo ile yazılmış.

Pencerenin birine koyacak bir şey bulamamışlar. Bir kare bükülmüş demin ne işe yaradığını anlayamadım ve yanında da bir orak.

Başka bir pencerede manyetolu eski bir telefon konuşmuş.

Evde pencere çok ve konacak eşya az olunca hapishaneden zincirli bir pranga sergilenmiş.

Eskiden evlerde dinlediğimiz ilk transistörlü radyo. Aynısından bende var. Rahmetli kayınpederden kaldı vitrinimde duruyor.

Evin içinde yukarı kata çıkan tahta merdiven. Kimi basamak eski orijinal tahta kimisi de çürüyüp dağılan basamak yenilenerek onarılmış. Eski ve yeni basamakların rengi değişik. Tahtalar cilalanmış pırıl pırıl.

Merdivenlerden üçüncü, yani buçuk kata çıkıyorum. Gözüme ilk ilişen duvarda asılı gaz lambası. Lamba gazdan arındırılıp elektrikli ampul takılmış. Gövdeden çıkan iki kıvrık lama ile lambanın şişesinin üst dar kısmında ortası delik ters bir kapak tutturulmuş. Belli ki lambadan çıkan ışığı aşağıya yansıtmak için konulmuş. Altta da Gizli Toplantı Odası yazılmış. Geceleri gaz lambası ışığında gizli toplantılar yapılmış kurtuluş mücadelesinde.

Odada dikdörtgen masa, masa örtüsü ile örtülmüş. Masanın üzerinde Türkiye haritası. Üç kişi toplantı yapıyor. Heykellerden birisi de Mustafa Kemal Atatürk. Mustafa Kemal’in burada toplantıya katıldığını sanmıyorum ama heykellerle canlandırılmış gizli toplantı anını. Belki de katılmıştır.

Eski Dörtyol iki katlı binaları. Bitişik binaların kimisi balkonlu, kimisi cumbalı. Balkon ve cumbalar alttan destekli. Resmin altında Dörtyol Konağı yazıyor.

Başka bir odada köy hayatı ve köy odalarında bulunan eşyalar. Duvarda asılı elekler, yerde küçük bir kilim. Yer minderi Türkmen dokuma işlemeli kırmızı renkli. Karşıda duvar dibinde ocak, ocakta bakraç. Altında odunlar konulmuş ama yanmıyor. Dört tane uzun sırık sıralanmış yerde. Yanında iki bakraç. Kapının girişinde ağaçtan yapılmış alt tarafı geniş, üstte doğru daralan 1.20 santim boyunda, tahtalar üç tane çember ile birbirine tutturularak oluşturmuş ayran yapımında kullanılan döğme yayık ayran fıçısı.

Köylü kadın heykeli döğme yayık ayran döğerken. Yer sofrası, üstünde küçük bir bakraç, bir sürahi ve üç bakır kap. Hepsi de kalaylanmış bir güzel. Dört yer minderi ve bir yastık dekoru tamamlamış. Ocağın üstünde ki çıkıntıda iki tane kahve değirmeni. Böyle bir yerde yaşamak ne de güzel olurdu. Taze mayalanmış yoğurdu yayık ayran döğerek mis gibi tereyağı toplamak. Yayık ayranı kabına soğuk su dökersen tereyağı daha çabuk çıkar üst kısma. Arada tereyağlarını toplamak gerek sarımtırak renginde. Bir taraftan akşam yemeği bakracın içinde odun ateşinde kaynamakta. Odanın içerisi az duman kokusu sarmış ama rahatsız edici değil. Akşam olunca sofra başında bakır sahanlarda mis gibi kokan yemek insana acıktığını hissettirir. Yemeğin üstüne de kahve değirmeninde taze çekilen kahve bakır cezvede köz üzerinde ağır ağır pişecek. Odaya yayılan kahve kokusu muhabbeti artırması içten bile değil.

Bu gün tarlada işlenen işler, toplanan sebzeler pazarda satılması. Yaylada taze otla beslenen ineklerin akşam sağılarak sütü ocakta bakraçta kaynatılıp ılıdıktan sonra yoğurt mayalanarak uyutulması. Ertesi güne yayıkta düğülerek tereyağı çıkarılacak. Tereyağının müşterisi hazır, hem iyi para bırakıyor. Ama artan mazot fiyatları çiftçinin belini bükmekte. Buna bir türlü çare bulamıyor, bulunamıyor. Bilinen en güzel muhabbet kokusu odanın içinde içilen fincanda saklı. Tadı ayrı bir lezzet.

Eskiden mutfaklarda dolap yoktu 40 – 45 yıl önceleri. Duvara asılı dört tahtadan yapılmış çerçeve. Ön kısımlarında ikişer çıta çakılarak, tabaklar, çanakların yatık durmasını sağlıyor. Bakır kaplar ve tabaklar sıralanmış. Metal bardaklar da alt dar rafta. En alt raf diğer raflara oranla daha dar. Burada bardaklar, fincanlar sıralanır. Raflar güzel görünsün diye uçları iğne dantel işlemeli örtülerle süslenmiş.

Pencere boşluğunda bir gaz lambası. Lambanın şişesi yok. İki tane de ispirtolu fener. Yanında da kömürlü demir ütü. O zamanlarda köylerde elektrik olmadığı için ütünün içine köz konularak ütü yapılırmış. İspirto fenerleri de haznesine ispirto konularak haznenin yanında bulunan küçük pompa ile pompalanıp basınçla iğne deliğinden geçirilerek yanan alev cam tüpün içinde parıldayarak etrafı aydınlatıyor. Bunlar eskiden çok değerliydi ve alınması zordu. Alınınca da bu işi yapacak yetişkin kişiler anca yakabiliyormuş fenerleri. Hele camını bulmak hiç te kolay değil. Camı kırılırsa pek işe yaramaz.

Sonunda müze gezim bitti. İçeride sanki çok uzun zaman geçirmişim gibi. Geçmişe zaman yolculuğu yaptım. Bunu dışarı çıkınca hissettim. Müzenin geniş bahçesinden müze binasını komple çekiyorum resmini.

Müzenin bahçesinde yeşil çimenler üzerinde bronz heykeller dikilmiş. Heykeller Kurtuluş savaşındaki kahramanları betimlemiş. Adana yöresine has şalvar pantolon, gömlek giydirilmiş. Üzerinde çapraz asılmış mermi fişekliği.  Ayağında körüklü çizme. Başında takke, alın kısmına bağlanmış poşu. Anlamadığım topuklardan biraz yukarıdan betona gömülü ayaklar. Ayaklar beton içinde kalmış.

Yol; yolda bir antik kent. Bir de müze gezisi öğleni buldu. Hatta öğleni bile geçti. Acıkmışım farkında değilim. Zaman yolculuğu uzun sürdü. Müze bahçesinde büfeden öğle için bir şeyler yaptırıp karnımı doyuruyorum. Yemekten sonra menüde gördüğüm ismi değişik makiato ısmarladım. Kosova da hep içerim. Gelen ise beni şaşırttı! Uzun bir cam bardak, yanında sapı var, özel yapılmış porselen tabla. İki kaşık, biri uzun paslanmaz metal kaşık. Diğeri de çikolatadan yapılmış kaşık. Kaşık rengi de kahverengi, çikolata renginde. Bardağın içinde aşağıdan yukarıya doğru görebildiğim kadarı ile en dipte kırmızı çilek renginde bir katman. Onun üstünde büyük bir olasılıkla kahvenin kendisi kalın bir katman. Onun üstü ise daha kalın köpük tabakası ve en üstte köpüğe gezdirilmiş çikolata. Neyse artık olan oldu, tadını çıkarmalı şimdiye kadar içmediğim bu içeceğin.

Müzeden ayrılıp yola çıktım. Sol tarafımda Nur dağlarının batı kısmı, dağ girintili çıkıntılı yapısı ilginç oluşumlar oluşturmuş. Yamaçtaki taş ocağı ise çirkin bir görünüme bürümüş manzarayı.

Şimdiye kadar sadece adını duyduğum ama ilk olarak gelip gördüğüm İskenderun demir çelik fabrikasına geldim. İlk göze çarpan fabrika bacaları uzun yapısı ile dikkati çekiyor. Kimisi dumanı salıyor ortalığa, kimisi de dumansız. Fabrika bölgesinde hava değişti birden bire. Hafif genzi yakan duman her nefes alışta kendini hissettiriyor. Temiz bir hava yok ortamda ve fabrika gürültüsü sessizliği bozuyor.

İskenderun Demir Çelik fabrikası ;

Türkiye`nin güneyinde İskenderun körfezinde bulunmaktadır. Tesisler İskenderun ilçesinin 17 km. kuzeyinde Yakacık yöresinde sosyal tesisleri ile birlikte toplam 16.757.238 m2 alan üzerine kurulmuştur. İsdemir Türkiye`nin kuruluş tarihi itibari ile üçüncü, uzun mamul üretimi açısından ise en büyük entegre tesisidir. Kuruluş çalışmalarına 1966 yılında başlanan İsdemir 25 Mart 1967 Tarihinde Sovyetler Birliği ile yapılan Teknik ve Ekonomik İşbirliği anlaşması kapsamında Tiajpromexprot firmasına projeler yaptırılmış, aynı firma ile 10 Ekim 1969 tarihinde fabrika kuruluş anlaşması gerçekleştirilmiştir. 1, 1 milyon ton/yıl blum kapasitesinde kurulması planlanan tesisin temeli 3 Ekim 1970 tarihinde atılmıştır. İnşaat ve montaj faaliyetlerinin tamamlanmasını müteakiben üretim üniteleri 1975 yılından itibaren kademeli olarak işletmeye alınmıştır. 1, 1 milyon ton/yıl kapasiteli tesislerin yapım faaliyetleri sürdürülürken 2, 2 milyon ton/yıl kapasiteye tevsi çalışmalarına başlanmış ve 24 Aralık 1972 tarihinde Sovyetler Birliği ile ikinci dilim kredi anlaşması imzalanmıştır. Tevsiat sonunda tamamlanan tesisler 1984 yılından itibaren kademeli olarak devreye alınarak kapasite 2, 2 milyon ton/yıl çelik bluma çıkarılmıştır.

https://www.turkcebilgi.com/iskenderun_demir_ve_%C3%A7elik_a.%C5%9F.

İskenderun Demir Çelik fabrikası içinde bir çok fabrika var. Her baca bir fabrika demek. Büyük bir kompleks olunca ana giriş kapısı iki tane. Kapılardan birisinin önünden geçiyorum. Kapının ismi İsmail Akçakmak Kapısı.

Fabrikanın cüruflarından da çimento üretiliyor. Bunlardan birisi Adana çimento fabrikası. Dağın yamacına kurulmuş ve bacasından çıkan dumanlar çevreye yayılıyor.

Az bir yolum kaldı, fabrika sahası henüz bitmedi. Yolun sağında, ileride kocaman uzun bir baca. Bacanın dumanı tütüyor, demek ki çalışma var.

Halamın oğlu İskenderun demir çelik fabrikasında çalışıyor. Fabrikanın lojmanlarında oturuyor. Lojman kapısına gelince yengem beni arabası ile kapıda karşılıyor. Kimlik bilgilerimi verip içeri giriş yaparak arabayı takip etmeye başladım. Lojman alanı bir kasaba gibi, ama yolları geniş, binalar birbirinden uzak ve fabrika kurulduğunda dikilen ağaçlar kocaman olmuş. Fabrikanın çıkardığı gürültü ve zehirli gazlar burada yok. Bir süre gidiyoruz yeşillikler arasında. Lojmana gelip eve bisikletimi yerleştiriyorum. Ev tek katlı, ağaçların arasında yeşil çimenlerle kocaman bir parkın içindeyim sanki. Halam ve torunları ile buluşuyorum yılların hasretiyle.

Bu gün yaptığım yol 61 Kilometre civarında.

Yaptığım yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc

Antalya Manavgat – Mersin Bisiklet Festivali 11. Gün

11 Ekim 2015  Pazar

11. Gün

Mersin Bisiklet Festivali 3. Gün

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

Ne zaman yollara düşse biterdi acılar

Gül yüzlü sular fışkırırdı toprağın karnından

Kavaklarsa oynak bir çingene kızı

Her kıpırdanışında açılıverir uzun ince bacakları

Mekan tutmak ve her akşam aynı ufukta

Güneşin batışını seyretmek ölümdür biraz

Ölümdür biraz hep aynı yatakta

Aynı kadınla sevişerek sabaha varmak

Kitapları hep aynı raflara sıralamak

Aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz

Soluk soluğa yaşamalı insan

Her sabah yeni bir şeyler görebilmeli

Ve cehenneme dönse de bir ömür

Mutlaka bir şeyler değişmeli her/gün
Ahmet Telli

 

Öne çıkan görsel, karşıda dik kayalıklar, çayım yüzeyine yansıması vurmuş.

Bu sabah dualarım kabul oldu. Kahve takımları ve kitabımı alıp deniz kıyısına gelince Güneşin doğacağı ufuk açık. Hiç bulut yok ve Güneşin muhteşem doğuşunu su yüzünde göreceğim. Güneş doğasıya kadar kitabımdan bir kaç sayfa okumakla geçti zaman. Güneşin doğum saatini bildiğimden cep telefonumda alarmı kurmuştum. Yoksa kitap okurken dalarsam doğum anını kaçırırım. Saatin alarm zamanı da kahveyi pişirip tam içerken olacak dakikayı hesapladım. Alarm çalınca hemen kahve cezvemi ocağa sürdüm. Kahve müdavimleri yine yanımda.

İki dalgakıranın tam ortasında bulutsuz bir ufukta güneş deniz yüzeyinden doğuyor. Güneşin üst kısmında hava kızıla boyanmış durumda.

Güneş muhteşem görünümü ile denizin yüzeyinde yükselmeye başladı. İnsan gözü ile güneşin doğuşunun en uzak mesafede görmek deniz yüzeyinde olur. Doğum anları normal görünümünden daha büyük olduğundan çıplak gözle seyredebiliyorum. Kahve içerek izlemek bana en büyük haz veriyor. Daha ne isteyebilirim ki?

Güneş yarım olarak denizden çıkmış. Digital zoom yaparak Güneşi daha da büyük görüyorum. Güneşin yarıdan azı çıkmış durumda.

Tam doğum esnasında küçük bir tekne sağda, önümüzden geçmeye başladı pata pata motor sesi ile.

Tekne güneşe iyice yaklaştı, ortalık kızıla boyanmış durumda. Güneş denizden henüz ayrılmamış. Yuvarlağın bir kısmı görünmüyor.

Denizi Çizmek

Buraya denizi çiziyorsun ya
Suları maviye boyuyorsun ya
Kayıkları martıları koyuyorsun üstüne
Sabahın serinliğini koyuyorsun ya

Buraya denizi çiziyorsun ya
Balıkların iri görüntüsünü
Ağları çiziyorsun martıları
Sonra martıların gürültüsünü

Buraya denizi çiziyorsun ya
Kayıkları çiziyorsun geride
Umudu çiz alınyazısını çiz
Ayazı da çiz alın terini de

Balıkçıları çiz balıkçıları
Geceyi de çiz doğacak günü de
Yoksulluğu çiz çaresini de çiz
Sömürüyü de çiz sömürüyü de

İlhan Demiraslan

Tekne tam Güneşin önüne geldi.

Sonrasında Güneşten uzaklaşmaya başladı tekne.

Tekne neredeyse 500 metre, dalgakıranların dışında gidiyor.

Tam Güneş tepsi gibi deniz yüzeyinde iken aynı tekne geri dönerek Güneşin önünden geçiş yapıyor.

Güneş denizden ayrılmış artık yükselmeye başlıyor çocuğun elinden kurtulmuş uçan turuncu balon gibi.

Güneş deniz yüzeyinden iyice yükseldi, kıyı kesiminde rüzgar yok. Güneşin ışınları altın bir yol çiziyor kendine doğru. Bu yolda yürümek istiyorum gün başlarken, Güneş tepeme çıkasıya kadar. Batarken de geri dönmek.

Güneş denize altın bir yol çizerken aynı zamanda gökte de yola düşmesin diye ışıktan bir şemsiye yaparak kendi yolunu koruma altına alıp doğa harikasını bizlere sunuyor.

Kahvaltı neşe içinde hep birlikte yapıyoruz. Ortaya III. ULUSLARARASI MERSİN BİSİKLET FESTİVALİ hatıra çerçevesi çıkıyor. Herkes hatıra resmi çekiliyor çerçevenin içinde. Hazır elime geçmişken ben de bir resim çekiliyorum hatıra olsun diye.

Kahvaltının ardından hareket için toplanmaya başladık. Bu arada bisikletçi arkadaşım Adana da oturan Müslüm ile konuşuyorum. Ben İskenderun’a gideceğimden akşam Adana’ya yarın da İskenderun’a arabası ile götüreceğini söyledi. Ben de olur gideriz birlikte deyip sözleştik.

Akşam ola hayrola.

Herkes toplanınca hareket verildi. Bir süre ana yoldan değil de Limonlu kıyı şeridinde yol alıyoruz. Trafiğe çıkmaktan iyidir.

Deniz kıyısı doldurulmuş toprak ve taşla. Rant olayı olunca insanın doğaya yapamayacağı kötülük yok. Deniz kıyısında yaşayan canlıların yaşam alanını böylece talan etmiş oluyorlar.

Deniz kıyısı ve dolgu alanı, karşı kıyıda dört katlı apartmanlar sahil boyunca.

Denize sıfır dedikleri yerde bisiklet sürüyoruz iyot kokusunu içimize çekerek.

Kilitli parke taş döşeli gezinti ve bisiklet yolu hemen denizin bittiği yerde. Araç girmiyor, sağda deniz küçük dalgalarla kıyıda kumsala vuruyor usulca. Yoldan kumsala inen korkuluklu demir merdiven. Yanında bir kadın kumsala oturmuş güneşin tadını çıkartmakta.. Bir çocuk ta denize girmiş yüzmeye çabalıyor. Yolun solunda araç yolu ve arada ağaçlar dikilmiş. Öte yanı apartmanlar.

Yolun bir kısmı toprak ve kum olunca ardımızda tekerlek izlerimizi bırakıyoruz. Önümde bir kişi kumlara tekerlek izini bırakırken.

Deniz kıyısı bir yere kadar önümüze bir dere çıkınca yol bitiyor. Kumda da gitmek zor olunca bisikletten inmek zorunda kaldık. Zaten fazla yürümedik, kısa bir mesafe kum vardı. Hemen de ana yola çıktık.

Bizden önce geçen bisikletlerin kumlara bıraktıkları izleri takip ediyoruz.

Bir süre ana yolda giderek Limonlu’ya vardık. Limonlu’dan yukarı doğru tırmanışa başlarken seraların olduğu yerde Devrim üç çocukla konuşmaya başladı. Babası da serada yetişen taze salatalık koparıp bize ikram ediyor. Teşekkür edip salatalıkları afiyetle yiyoruz. Resmi çeken kareye pek girmek istemeyen ergen bir çocuk. O yüzden “Hadi resmi sen çek” deyiverdik. O da bizi çekti.

Solda Devrim, bahçeci, yanında iki çocuk. Küçük olanı bana bakıp duruyor. Saçlarımı merak etmiş olmalı. Uzun saçlarımı bağlamadım, omuzlarımdan sarkıyor. En sağda da ben olduğu gibi poz vermişiz. Bir elimizi kaldırıp okey işareti vererek.

“Tarlalar Yine HALAY Çekecek” Yazılı pankart ilgimizi çekiyor.

Tırmanışa devam ediyoruz limon bahçeleri ve zeytinlikler arasından. Burada seralar yapılmış, serada yetişen sebzeler daha kazançlı oluyor sanırım.

Yol kıyısında tarihi eser kalıntıları gözüme çarpıyor. Kalıntılar hakkında bir bilgi kırpıntısı da yok.

Eğim fazla değil ama çıktıkça çıkıyoruz. Resim çekmekten geride kaldığımızdan grubun görevli artçısı bizleri bekliyor kaybolmayalım diye. Artçılığı iyi bildiğimden kendisini anlıyorum. Geride kalanları toparlamak kolay değil. Benim gibi buralara ilk defa gelenlere iyi sabır gösteriyor. Sessiz, sakin, bir şey demeden resim çekmemi bekleyerek hareket ettikten sonra ardımızdan geliyor.

Biz en gerideyiz ama çalıların ve keçi boynuzu ağacın dibinde sıcaktan bunalmış bisikletçileri görüyorum. Biraz yokuş çıkmak terletip yormuş anlaşılan. Selam verip geçiyorum.

Birden bire sağımda taş kemer çıkıyor karşıma. Altında bir kaç taş, kemerin üst bölümü toprak üstünde. Burası hakkında herhangi bir bilgi gösterir tabela yok. Neresi olduğunu bilmiyorum. Sanki hiç kazı yapılmamış görüntüsü içinde çalıların içinde kaybolmuş bir kent.

Bu da kapı girişi olarak ayakta kalmış taş yapı.

Biraz içerilere giriyorum, kalıntılar devam ediyor. Bilinmeyen bir yer olduğundan defineciler tarafından yıllardır talana uğramış sanki.

Büyük bir olasılıkla şimdiye kadar hiç kazı yapılmamış. Kalıntılar toprak altında, kimisi görünüyor. Çalı çırpı kalıntıları üzerini örtüp gizlemiş.

Kent yıkıntıları içerilere kadar gidiyor. Çalıların arasından ilerlemek te pek kolay değil. Henüz kazılmamış olsa da yerin altında büyük bölümü olduğunu tahmin ediyorum.

Daha fazla gitmenin olanağı olmadığından geri dönmeliyim diyerek yola dönüyorum.

Kemerin önünde Devrim bana poz veriyor.

Daha da yüksek duvarlı yapılar görünüyor adı sanı belli olmayan kentin.

Sonunda zirveye çıktık, rakım 488 metre yükseklikteyiz. Solumda Kayacı vadisi antik adı Lamos çayı.

Vadi uzayıp gidiyor Toros dağlarına doğru.

Kayacı vadisinin kıyısında duruyoruz. Aşağısı uçurum, derin. Dibi görünmüyor. KUZ park etmiş, duruyor.

Biri Antalyalı biri İzmirli iki güzel ile beraber resim çektiriyorum manzara eşliğinde.

Solda Devrim, ben ve Timukan Karaca.

Yüksekte olduğum aşağıya vadinin dibini görünce daha iyi anlıyorum. Bu durumda kuş olup vadiye süzülmek gerek hissi doğuyor.

Kanyon derin, denize doğru gidiyor. Tam karşı yamaçta tepeden aşağı doğru hidrolik santralın boruları iniyor. Aşağıda elektrik santral binası görünüyor. Buraya da HES yapılmış anlaşılan.

Akdeniz de mavimtırak silik bir görüntüsü ile uçsuz bucaksız.

Manzarada resim çekimi bitti, bulunduğumuz yerde bir gölet var. Gölette su yok, geniş bir çukur olarak kalmış. Çukurun etrafı düzeltilip toprak yol olarak yapılmış. Grup hareket edince ufukta bisikletlilerin geçişi ayrı bir görünüm oluşturmuş durumda.

Grup artçısı ile hareket edesiye kadar bekledim. En son bir resim çektikten sonra ben de peşlerine takıldım.

Bundan sonrası iniş ve toprak yolda gideceğiz. Dikkat ederek iniyorum.

Toprakta izlerimiz kalıyor, iz bırakmak her zaman iyidir. Geriden gelenlere yol gösterir aynı bilgi gibi.

Karaçam ormanı içinde inişteyiz. Etraf çam ağaçları ile dolu.

Artçımız beni bekliyor sabırla.

Toprak yol bitti artık asfalt yoldayız. Ama iniş devam ediyor.

İnerken en arkadayım ve yavaş iniyorum. Öyle kendimi bırakmadan. Etrafı iyice içime sindirmem gerek. İnerken yolda bir tüy görüyorum, kahverengi büyük bir kartal tüyü. Durup alarak bisikletimin gidonuna yerleştirdim. Artık kuşlar gibi uçabilirim. Kendimi öyle hissettim birden bire. Tüyün yanlarından geçen rüzgar bana özgürlüğümü anımsatıyor ve bundan sonra gidonumdan tüy hiç eksik olmayacak. Kendimi tüy gibi hafif, sanki uçacakmışım duygusu ile inişime devam ediyorum. Epey gerideyim, önümde kimseleri göremedim. Kaybolma korkum yok, tüyüm bana yolu gösterir nasıl olsa.

Issız yol, etraf ağaçlarla dolu. Karşı yamaç ağaçlarla dolu bir orman.

Az ilerde artçımız, Devrim ve Halil İbrahim beni beklerken buluyorum yol ayrımında. Artçıya biz gelmiyoruz sen devam et diyerek Devrim’in bildiği ve bize sürpriz yapacağı yere götürecek. Bakalım neler göreceğiz diyerek Devrim’in peşine takıldık. Yol bizi Kayacı vadisinin dibine çayın aktığı yere götürdü.

Az yüksekten çayın dibi çınar ağaçlarla örtülmüş. Çayın suyu iyi akıyor, debisi yüksek.

Buraları işgal edilmiş durumda çoğu yer. Bunlardan biri de doktorun yeri. Girişte insanlardan para alıyorlar. Devrim içeriden tanıdığı birine telefon ederek ücret vermeden giriş yaptık. Hepsi arabalı, utanmadan bisikletçilerden para istemeleri yok mu!

Çayın kenarında üstü kapalı çardaklar yapılmış. İnsanlar buraya piknik yapmaya geliyorlar. Çınar ağaçları gölgelik yapıyor.

Çayın aktığı yere geldik, bir çok yere beton ve ahşap yapılar yapılmış. Ama bu çirkin yapılardan çok akan suyun berraklığı ve rengi daha çok ilgimi çekti.

Yeşil beyaz karışımı akan çayın dibinde tek katlı bir bina karşı kıyıda. Bu tarafta ahşap çardak, az ötede piknik masası.

Bazı yerlerde köprüler yapılarak karşı tarafa geçiş sağlıyor. Köprülerin altındaki akan su beni cezbediyor. Hemen olduğum yerde çantalarımda bulundurduğum peştemal ve şortu çıkarıp şortumu giyiyorum kimseye çaktırmadan.

Çay burada geniş bir yüzey oluşturmuş, aktığı belli değil. Sağda çınar ağacının kalın gövdesi. Solda kayanın üzerinde bina, binadan bu tarafa  kırmızı boyalı korkuluklu tahta bir köprü bağlantıyı kurmuş. Köprü yüksekte. Binanın diğer yanından ileriye giden betondan yapılmış başka bir köprü. Biraz aşağıda da tahta bir köprü ama köprü çok alçak ve korkuluğu yok. Solda çınar ağacının gövdesi.

Hiç bir kimseye sormadan ve “Yasak hemşerim” demeye fırsat vermeden hemen suya bırakıyorum kendimi. Su buz gibi olsa da böyle yerde yüzmek harika. Çınar ağaçlarının gölgesi, aralarda güneşin ışınları suya vurarak suyun daha canlı görünmesini sağlıyor. Akıntı var ama beni götürmeye gücü yok. Devrim beni yüzerken çekiyor.

Suyun akıntısı var ama kuvvetli değil, yukarı aşağı rahatça yüzüyorum. Yüzdükçe suyun soğukluğuna alışıyorum. Masaj olmuş gibi rahatladım.

Kayaların arasından akan dar yerde iki kayaya tutunup çayın bütün suyu üzerimden akıp gidiyor. Vücudumda bütün su damlacıklarını hissediyorum. Bu müthiş bir an ve yaşamın akışını üzerimde hissediyorum. Suyun akışına bırakmadan akışı hissetmek. Kendimi bahtiyar hissediyorum,

Nazım’ın dediği gibi;

” Çok şükür, çok şükür bu günleri de gördüm, ölsem de gam yemem artık gayrı”

Beni bahtiyar eden Devrim süprizi ile kendini affettirdi. Resmimi de kendi makinası ile çekiyor.

Sağ ve sol elimle kayaya tutunup yatmış durumdayım. Uzun saçlarım suyun akışıyla dalgalanıyor usulca. Durduğum yer kayalarla bent oluşturarak suyun sakin akmasını sağlıyor. Su çok berrak ve tüm ayrıntılar görünüyor. Dizlerimden sonrası az yukarıdan dökülen suyun köpükleri coşkulu.

Rüyadan uyandıktan sonra sudan çıkıp peştamal ile kurulanıyorum, sonra elbiselerimi giyerek Devrim ve Halil İbrahim’in oturduğu altından su geçen çardağa doğru gidiyorum. Giderken de tahta köprüden geçerken karşı tarafın resmini çekiyorum.

Kayalardan yapılmış set sayesinde gölet oluşturulmuş. Gölette kazlar yüzüyor. Karşı tarafta su yüzeyinden bir karış yukarıda üstü açık çardaklar. Çardaklarda insanlar yer minderinde oturmuşlar.

İşte çardak ve yer minderleri. Saman yastıklar, alçak masa. Bağdaş kurarak oturduk. Dünyada en çok resim çeken garsona rica ederek bizi çekmesini rica ediyoruz. Garson da bizi kırmayıp akan çayın üzerinde yüzen kazlar ile birlikte otantik bir resmimizi çekiyor. Kendisine teşekkür ediyorum. Üzerimde bir rahatlık var, duşumu almışım. Derimde ki bütün gözenekler açılmış durumda ve içime daha çok oksijen girdiğini anlıyorum. Fazla oksijen acıktırdığımı anımsattı ve karnım guruldamaya başladı birden bire. Garson tabak, çatal ve ekmeği önceden getirip masayı donatıyor. Halil İbrahim ben gelmeden siparişi vermiş bile.

Solda Halil İbrahim, ortada Devrim, sağda da ben oturuyorum.

Çayda bir çok kaz var, doymak bilmez bir şekilde sürekli yiyecek peşindeler.

Kimisi de taşların üzerinde ıslanan tüylerini güneşte kurutup bir yandan da arka kısmında bulunan yağı bütün tüylerini yağlamakla uğraşıyor. Yağ bir süre suda ıslanmadan yüzmelerini sağlıyor. Güneşin parlak ışıkları suyun yüzeyinde yansıyor taşların üzerinden akan yüzeyde.

Gerçekten de gelinmesi görülmesi gereken yer ama gel gelelim işgal buralarda da var. Nerede bir güzellik varsa orasını ranta çevirmekle birebirler. Doktorun yeri dedikleri bir doktor, doktor mu bilmiyorum ama politikacı olduğu belli. Buranın tapusunu almış resmi olarak. Fotokopisini de panoya asmış. Panoda aynı zamanda politikacılardan Demirel, Özal ve Gül, bunlar Cumhurbaşkanı olmuş kimseler ve diğer politikacılarla çekilmiş samimi pozlar. Sadece tek dürüst Cumhurbaşkanı olarak gördüğüm Ahmet Necdet Sezer yok resimlerin arasında. Belki de yüz bulamadığındandır. Yani her devrin adamı. Tipine bakarak doktor olduğu belli ama doktorluk haricinde insanlara faydalı olması gerekirken kendine dünyalık yapmakla geçirmiş yaşamını. Aklıma Aziz Nesin’in bir romanı geldi; her devrin politikacısı “Zübük.” Normalde böyle yerlere tapu verilmez ama iş politika olunca durum değişiyor.

Yazık ülkemin güzelliklerine. Çok yazık.

Küçük bir bina üç pencereli, çınar ağaçları ve üstü kapalı çardaklar.

Çayın yukarılarına doğru şöyle bir gezinti yapıyoruz.

Çay sağda akıyor, üzerinde kırmızı boyalı korkuluklu tahta köprü. Çayın kıyılarında çınar ağaçlarının gövdeleri. Solda yürüme yolu, Devrim ve Halil İbrahim yürüyüş yapıyor.

İnsan yapımı küçük şelaleler suyun akışında bir görsellik ortaya çıkarmış. Şelaleler küçük te olsa suyun sesi ortaya çıkıyor. Su sesi de insana dinginlik veriyor.

İki kademe bent, bendi aşan su köpürerek beyaza dönüşüyor.

Çınar ağaçları güneş ışıklarını bir miktar tutarak yarı gölgelik bir ortam oluşturmuş.

Dört tane ağaç gövdesi, üçü çam, birisi çınar. Uzun ve ince gövdeler. Arkada yine bir bina görünüyor. Çay kıyısında piknik masaları. Karşı kıyıda üstü kapalı çardaklar.

Artık yola çıkma zamanı diyerek fazla gecikmeden yola çıktık. Grup öğle yemeğini başka bir yerde yiyecek.

Çayın dibi rakım olarak alçak, yol yukarıda olduğu için tırmanışa geçtik. Yol kıyısında keçi boynuzu ağaçları ve bir tane kavak ağacı.

Yol vadinin tabanından değil, biraz yukarılardan yapılmış. Zaten vadinin bazı bölümleri kanyon biçiminde dik ve derin kayalıklardan oluşmuş.

Kanyonu oluşturan dik kayalıkları karşı tarafta görüyorum.

Karşı tarafta kayalıkların bazı yerlerinde doğal oluşmuş oyuklar. Çam ormanı da kayalıkların üstünde.

Vadinin tabanı yol yapımı için uygun değil. Yapılsa bile çayın doğal güzelliğini bozacağı kesin. Kanyonun dibinde Lamos kale kalıntıları görünüyor. İnip yakından görmek bizim için imkansız. Hem geç kaldık gruba yetişmek için hem de iniş için yolu bilmiyoruz. Mutlaka bir iniş patikası vardır. Bir dahaki sefere deyip sadece resmini çekiyorum.

Kalıntılar devam ediyor kanyonun dibinde.

Arkamızdan gelen Mersinli bir grup bisikletçi ile karşılaştık. Kendileri özel tur yapıyorlarmış. Tanışıp hoş sohbet ederek bir resim çekildik anı olarak kalsın diye. Bazıları beni tanıyorlar sosyal medyadan ama ben hiçbirini tanımıyorum.

Resimde 10 kişiyiz Üç kişi yere çömelmiş, diğerleri ayakta.

Kanyonun içinde yüksek kayalıklar kale yapısı gibi kalmış. Çıkması zor tepesine kadar. Tepesi de düz masa gibi.

Kanyonun dibinde bir yol görüyorum, acaba nereye gidiyor?

Sonunda akan çayı görebildim. Yukarıdan bakınca geniş, kenarları dikine yükselen kayalıklar. 20 ila 30 metre katmanlı, merdiveni andırır bir kayaç oluşumu. Sol tarafta kayaların üstünde uçtan başlayan meyve ağaç bahçeleri görüyorum. Bahçe düz değil eğimli, sıralı dikilmiş ağaçlar buralarda tarım yapıldığını gösteriyor. Hem bu yüksek yamaçta yetişen meyveler daha kaliteli olacağı kesin.

Yukarıdan gördüğümüz çayın dibindeki yola giriyoruz. Grup buraya girmiş yemek için.

Kanyonun dibinde akan çayın su yüzeyine kayalıkların yansıması aksediyor gözüme.

Kanyonun güzelliğini burada insanın yaşlanmayacağını gösteriyor. Benzersiz güzellikler ve manzara dört yanımda ve ben bu güzelliğin içinde, tam da ortasındayım. Buna görerek yaşama denir, Güneşin ışınları kanyonun üstünden karşıya yansıması, ikindi zamanı güneşi ve suya ulaşmayan ışık. Belki de bu güzelliğin görünen en iyi saatine denk geldim. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Devrim ayakkabılarını çıkarıp çayın serin sularında yürümeye başladı. Bize en güzel yerde en güzel sesi ile bir türkü söylemeye başladı. Belki de ilk defa güzel bir ses yankılanıyordu kayalıklarda. Bu en güzel bir andı türkü içimde saklı.

Derken beyaz gelinliği ile bir gelin geldi, yanında yakışıklı damat. Buradaki manzarada düğün hatıra resmi çekilecekler. Devrim de güzel gelin ve yakışıklı damat için düğün hediyesi olarak “Suya gider allı gelin has gelin” türküsünü güzel sesi ile söylemeye başladı. Gelin, damat ve bizler sessizce dinledik bu güzel türküyü. Türkü sonunda resim çekerek mutluluklarının her daim olmasını diledik.

Suya gider allı gelin has gelin has gelin

Topukların nokta nokta bas gelin bas gelin bas gelin  amman

Bu güzellik sade sana has gelin has gelin

Bilmiyon mu benim sana yandığım yandığım yandığım amman

Ellerin köyünde garip kaldığım kaldığım kaldığım amman

 

Suya gider su testisi doldurur doldurur

Eve gelir gül benzini soldurur soldurur soldurur amman

Bu dert beni iflah etmez öldürür öldürür

Bilmiyon mu benim sana yandığım yandığım yandığım amman

Ellerin köyünde garip kaldığım kaldığım kaldığım amman

Sadık Ergun

Solda siyah takımları giymiş damat, beyaz gömleğine papyon takmış. Beyaz gelinliği giymiş gelin, yanında da Devrim.

Suda yalınayak yürümek ayaklarıma masaj yapıyor. Hani derler ya “Aynı suda iki defa yıkanılmaz” diye işte ben bunun tersini yaptım sanki. Yukarılarda çaya girip yıkanmıştım, şimdi de aynı suya tekrar ayaklarımla girip aynı suda ikinci defa yıkandım.

Kanyon oluşurken büyük yer hareketi olduğu kesin. Kayaların yapısı bunu gösteriyor. Tabi ki bu süreç milyonlarca yılda oluşmuş. Ben de zamanın tanığı olarak kaydediyorum.

Kanyonun yüksek kayalıkları, biz ufacık kalıyoruz kayalıkların dibinde.

Grubun kamp alanına döndüğünü öğreniyoruz telefondan. Biz de geri dönüyoruz aşağı doğru. Canımız kahve istedi durup dururken yol kıyısında. Su kanalına ayaklarımı sokarak kahveleri yaptım. Kahveyi afiyetle içerken cep telefonum çaldı. Arayan beni Adana – İskenderun’a götürecek arkadaşım. Benden özür dileyerek hemen yola çıkması gerektiğini belirtti. Ben de önemli değil zaten kendim gidebilirim deyip telefonu kapattım. Benim programımda yoktu arkadaşla gitmek. Kendisi teklif etmişti kendisi vaz geçti. Özür dilemeye gerek yok ki.

Kanalette akan suya ayaklarımı sallandırmışım. Bacaklarım güneşten yanmış, sadece ayakkabılarımın kapladığı yerler beyaz renkte.

Kahve keyfinden sonra kamp alanına geldik. Kampta herkeste bir dönüş telaşı sarmış. Kimi gitmiş, kimi çadırını eşyasını alel acele özensiz topluyor. Eve dönme telaşı, vedalaşmalar, tekrar buluşmak üzere sıkı sıkı kucaklaşmalar. Bir hüzün kapladı kamp alanını. Arkadaşlarımdan görebildiğim kadarı ile tekrar bir yerlerde buluşma dileği ile vedalaşıyorum. Sevgili Doktor Umur Gürsoy arabası ile 2 kişi Osmaniye’ye gideceğini sohbet anında söyleyip beni de Osmaniye’ye evine davet etti. Akşam saati düşünecek zaman yok deyip teklifini kabul ederek bisikletimi ve bagaj çantalarımı arabaya yükledim. Bizle gelen arkadaş ismini unuttum Adana da inecek. O yüzden en son onun bisikletini yükledik taşıyıcıya. Biz de yola çıktık, fazla sürmedi Adana’ya geldik bile. Zaten Mersin Adana arası fazla yok. Bir de otoban olunca çabucak varmak olanaklı. Arkadaşı Adana da indirdikten sonra Doktor ile birlikte Osmaniye’ye vardık.

Doktorun evi dört tarafı bahçeli müstakil bir ev. Nedense giriş katı kolonlar üzerinde duvarlar örülmemiş, üst kat yapılmış. Merdivenlerden üst kata çıkarak eve giriyoruz. Evde kimse yok bizden başka. Akşam bir şey yemediğimizden çabucak makarna pişirerek karnımızı doyurduk. Ev geniş ve ferah, bir odası çalışma alanı olarak kendine ayırmış. Odada binlerce kitaptan oluşmuş kütüphane var. E ne de olsa okur yazar ve de Doktor olunca kitaplığı da olmalı. Geniş balkonuna oturup Ürgüp ten gelen şaraplardan birini açarak taze meyve sohbet ederek birbirimizi anlatmaya başladık. Anlatacak çok şeyler var ve bitmiyor bir türlü. Şarabın nefis tadı zamanı unutturdu nedense. Doktor bir gün daha kalmamı istedi. Zaten yalnız tek başına koca evde oturuyor. Osmaniye gündüz gözü ile görmeli diyerek kalmaya karar verdim. Muhabbeti kahve ile kapatıp yatıyoruz. Doktor yarın iş başı yapacak.

En güzel günlerimden birini yaşadım. Bir güne sığmayacak kadar hem de….

Bir olanın sevdası ile yandım,
Aşk suyundan içip sevgiyle bandım.
Gönül dergahında aşkla yıkandım,
Sevdanın içine düştüm de geldim.

Yusuf Tuna

Bu gün yaptığım yol 39 Kilometre civarı.

Yatığımız yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc