Aylık arşivler: Aralık 2018

Bir İstanbul Masalı – Avrasya Maratonu 5. 6. Gün

18 Kasım 2016 Cuma

Yalova – Bursa

(Kör arkadaşlarım için resimlerde betimleme yapılmıştır.)

 

Ayışığı renginde kar,
keçe çizmeIerim ağır.
İçimde çaIınan ısIık
beni nereye çağırır?

MemIeket mi, yıIdızIar mı,
gençIiğim mi daha uzak?
KayınIarın arasında
bir pencere, sarı, sıcak.

Ben ordan geçerken biri :
“Amca, dese, gir içeri.”
Girip yerden seIâmIasam
hane içindekiIeri.

Eski takvim hesabıyIe
bu sabah başIadı bahar.
Geri geIdi Memed’ime
yoIIadığım oyuncakIar.

KuruImamış zembereği
küskün duruyor kamyonet,
yüzdüremedi Ieğende
beyaz kotrasını Memet.

Kar tertemiz, kar kabarık,
yürüyorum yumuşacık.
Dün gece on bir buçukta
öImüş Berut, tanışırdık.

Bende boz bir haIısı var
bir de kitabı, imzaIı.
EIden eIe geçer kitap,
daha yüz yıI yaşar haIı.

Yedi tepeIi şehrimde
bıraktım gonca güIümü.
Ne öIümden korkmak ayıp,
ne de düşünmek öIümü.

En acayip gücümüzdür,
kahramanIıktır yaşamak :
ÖIeceğimizi biIip
öIeceğimizi mutIak.

MemIeket mi, daha uzak,
gençIiğim mi, yıIdızIar mı?
BayramoğIu, BayramoğIu,
öIümden öte köy var mı?

GeceIeyin, karIı kayın
ormanında yürüyorum.
KaranIıkta etrafımı
gündüz gibi görüyorum.

Şimdi şurdan saptım mıydı,
şose, tirenyoIu, ova.
Yirmi beş kiIometreden
pırıI pırıIdır Moskova…

 Nazım Hikmet Ran

 

Öne çıkan görsel, bisikletim KUZ bariyer yanında park etmiş. Arkada dağ silsilesi uzayıp gidiyor.

Yeğenimin evinde kahve içerken üç kişi resim çekiliyoruz. Kocası tiyatro eğitmeni, Güldür Güldür Show oyuncularının hocası. Oyuncuları yetiştirmiş. Akrabası olan oyunculardan Aziz Aslan yanımıza gelince o da kahvemin tadına baktı. Urim Baba’nın kahvesinin patentini almak için sattığım havlulardan iki tane aldı, Kendisine desteği için teşekkür ederim

Yeğenimin evinde bir gece kaldım, ertesi gün Kağıthane dolaylarında oturan diğer yeğenime gitmek için yola düştüm. Yanımda sadece sırt çantası ve yeğenimin oğluna hediye olarak vereceğim tahta bisiklet var. Sırt çantamda da kahve takımı ve geceliklerim. Yoğurtçu parkından Kadıköy iskelesine kadar araç kullanmadan yürüyerek gittim. Zaten hangi araçla gideceğimi bilmiyorum. Kadıköy iskelesinden Beşiktaş vapuruna biniyorum. Beşiktaş iskelesinden inip az yürüyerek Kağıthane dolmuşuna bindim. Yeğenimin tarifine göre hareket ediyorum. Dolmuşun son durağında inip oturduğu apartmana gelip eve giriyorum. Yeğenim ve biri kız, biri oğlan, çocuklarla tanışıyorum. Henüz küçükler. Oğlan biraz yabani, yabancılara pek yanaşmıyor ama kız henüz bir yaşında. O farkında değil, sadece gülücükler dağıtıyor. Henüz yürümüyor, örümceği sayesinde evin içinde dört dönüyor. Yeğenimin oğluna hediyesini veriyorum, sevinçle tahta bisiklete biniyor. Yeğenimin evinde bir gece kaldım. Sabahın erken saatlerinde kalkıp kahvemi yaparak kitabımı okuma fırsatı yakalamışken biraz okuyorum. Ev halkı hala uyuyor.

Mutfağın masasının üzerinde kahve ocağım, kahve cezvesi üzerinde pişiyor. Yanında boş fincan ve kitabım. Binalar yüksek olunca manzarayı seyrettiğim yer de yüksek oluyor. Mutfağın penceresinden görünen manzara sadece binalar, apartmanlar ve devasa yükselmiş tek bir gökdelen. Nedense bulunduğum sitenin önü yeşil bir bayır, binalar henüz kaplamamış.

Artık dönüş yoluna geçmeliyim. Yeğenim ve çocukları ile vedalaşıp dolmuşa binerek Beşiktaş’a geldim. Beşiktaş iskelesinin önünde Ozan ile buluşacağım. Ozan’ı beklerken iskele önündeki meydanda anıt heykel ve eski topların resmini çekiyorum. Üç tane top çaprazlamasına art arda kaidelerin üzerine konmuş. Toplar büyük boyutta olmasına karşı sanırım Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u alırken döktürdüğü toplar değil. Cumhuriyet anıt heykelinin yanlarında iki direkte Türk bayrakları dalgalanıyor.

Ozan geliyor, ilk önce iskelenin üstünde olan yerde birer çay içiyoruz boğaz manzaralı. Çay pek ahım şahım bir şey değil. Sonra yakınlarda olan Beşiktaş çarşısına giderek Ozan’ın istediği çadırı aldık. Hazır Beşiktaş’ın meşhur çarşısına geldik Beşiktaş’ın sembolü Karakartal heykelinin önünde bir hatıra resmi çekilmek gerek. Çarşıda iki Karakartal heykeli var. İlk önce modern heykeltraş örneği olan kartalın önünde resim çekiliyorum tek başıma. Ozan beni çekiyor. Kartal küçük bir meydanda, etrafında dükkanlar sıralanmış. Kartal heykeli kanatlarını iyice geride olarak yapılmış. Sadece kartalın başı ve geriye doğru olan kanatlarının bir kısmı anlaşılıyor. Pençeleri görünürde yok. Heykelin yanında da Kalp şeklinde büyük bir Beşiktaş arması var. Kalpte BJK, Türk bayrağı arması ve 1903 yazısı var. Yukarıdan aşağıya şerit halinde siyah, beyaz olarak boyanmış. Bu heykel yeni yapılmış.

Daha eski olan heykel çarşının başka bir meydanında. Bu heykel kartal görünümünde, kanatlarını açmış durumda, sağ pençesi şampiyonluk kupasının üzerine koymuş. Kartal yüksek bir kaidenin üzerinde. Ozan ile elçek resim çekiliyoruz, arkamızda kanatlarını açmış Karakartal.

Çarşıda bir süre gezip dolanıyoruz Ozan ile. Ozan beni iskeleye getirip uğurluyor. Vapurla Kadıköy’e geçip Sabiha Gökçen hava alanına giden belediye otobüsüne biniyorum. Uzun bir yolculuktan sonra hava alanının giriş kapısında iniyorum. Beni Dilek karşılamaya gelmiş. Ev yakın bir yerlerde o yüzden yürüyerek eve vardık. Akşam hoş beş sohbet ederek dönüş için plan yaptık. İstanbul’un bir köşesindeyiz, otobüs garajı diğer köşelerde ve gitmek bir dert, otobüse bisikleti bindirmek ayrı bir dert. Ne yapalım diye düşünürken aklıma Bursa’ya kadar bisikletle gitsem de oradan rahatça otobüse binsem daha iyi olur. Güzel ve mantıklı bir fikir. Hem daha ucuza gelecek. Çünkü İzmit körfezine yapılan köprü geçiş ücretleri astronomik. O yüzden otobüs ücretleri de ona göre iyice artmış. Akşamdan eşyalarımı çantalarıma yerleştirip hazırlandım. Ertesi sabah erkenden kalkıyorum. Hava sıfırın altına düşmüş geceleyin. Çimenlere bembeyaz kırağı yağmış. Hava soğuk, Pendik iskelesine Oğuz beni bırakıyor. Yalova’ya giden vapura binerek karşıya geçiyorum.

Vapurdan İzmit körfezinin üzerine vuran sabah Güneşinin ışıltılarını çekiyorum güverteden.

Yalova’ya varınca vapurdan inerek yola çıktım bisikletimle. Hava soğuk olmasına karşı açık ve güneşli. Benzin istasyonunun birinde üzerimdeki kalın giyecekleri çıkarıp kısa pantolonumu ve kısa kollu formamı giyiyorum. Üzerim hafif olunca daha rahat bisiklet sürüyorum. Zaten Yalova dan çıkışla beraber 12 Kilometrelik bir tırmanış var. Tırmanışta fazla efor sarf edeceğimden iyice ısınacağım. Kalın elbiseler içinde terlerim, inişte de soğuk rüzgar hasta eder. Ağır tempoda 12 Kilometrelik tırmanışı hiç mola vermeden zirveye çıktım. Zirve 332 metre yükseklikte. Zirveden uzaklar görünüyor, daha da uzakta Uludağ tüm haşmetiyle beyaz gelinliğini üzerine giymiş. Dün gece yağan kırağının nedeni belli oldu. Uludağ’a kar yağmış ve tamamıyla beyaza bürünmüş. Kar sıcak olan yerlere doğru soğuk rüzgarların esmesine neden oluyor. Zirvede soğuk rüzgar birden esmeye başlayınca hemen içime yeleği, üzerime de deri ceketi giyiyorum. Bir süre dinlenip biraz su içiyorum.

Rüzgar isimlerinin nereden geldiğini bilir misiniz? Türkiye’de daha çok Osmanlı döneminde ve Cumhuriyet döneminde denizcilik merkezi İstanbul olması nedeni ile denizcilik terimleri, isimleri, rüzgar isimleri İstanbul merkezli olarak verilmiştir. Türkiye’de denizcilerin kullandığı rüzgar isimleri ; Keşişleme, Kıble, Lodos, Karayel, Yıldız, Poyraz, Gündoğusu ve Günbatısı. https://www.tech-worm.com/kesisleme-kible-lodos-karayel-yildiz-poyraz-gundogusu-gunbatisi-nedir/

Şimdi bulunduğum yerden görünen Uludağ ve esen soğuk rüzgarın adı Keşişleme. İzmir’de esen Keşişleme rüzgarı soğuk esmez. Aksine ılık ve sıcak eser. Çünkü güney doğudan esen bu rüzgar bulunduğum yerde neden soğuk esiyor? Eskiden Uludağ‘ın ismi Keşiş Dağı olarak isimlendirilmiş. İstanbul konum itibarı ile güney doğudan esen bu rüzgara Keşiş dağı tarafından estiği için Keşişleme ismini kullanmış. Dün gece yağan yoğun kar Uludağ’ı tamamen beyaza boyadığı için iyice soğumuş. Uludağ’ın soğuk havası dört bir yanda olan sıcak hava taraflarına rüzgar olarak esmeye başlar. İstanbul’a Keşişleme esen rüzgar İzmir tarafına da aynı zamanda estiği için Poyraz rüzgarı olarak eser. Çünkü Poyraz soğuk eser.  Uludağ’a yağan kar çevresindeki geniş bir coğrafyayı iklim bakımdan bir süre etkiler. Bazen, çoğu zaman hava tahmincilerini yanıltır Keşiş Dağı yani Uludağ. Nedendir bilinmez hava tahmincileri Uludağ’a yağan karın yarattığı soğuk havayı pek dikkate almazlar o yüzden yanılma oranları hep yüksek olmuştur. Yağmur beklersiniz yağmaz, hava açık dersiniz yağmur gelir. Uludağ’ın o anki şartları ne ise çevresinde atmosfer olayları değişebilir. Kısaca özetlersek “Uludağ’ın kafasına göre.”

Yol kenarında bariyerlere yakın bisikletim KUZ ve arkasında sıra dağlar uzanmış. Daha da ilerde Uludağ bembeyaz olarak görünüyor. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Yolda pek bisiklet üzerindeyken resim çekmedim. Zaten resim çekmek için herhangi bir şey de yok. Bildiğiniz duble karayolu, emniyet şeridinde rahat şekilde gidiyorum. Etrafta dağlar, kışa hazırlanmış ağaçlar yapraklarını dökmüş. Yaz güneşinde sararmış otların yerine yağmurların yağmasıyla çimenler çıkmış ve ortalık yeşile bürünmüş. Tırmanış uzun sürdü ama iniş çabuk oldu. Orhangazi’ye yaklaşınca karnım acıkmaya başladı. Orhangazi de durup öğle yemeği olarak kelle paça yiyorum bol ekmekle. Paça dizler için bulunmaz bir yiyecek. Hem karnımı doyuruyorum hem de dizlerdeki eklemlere jelatin takviyesi yapıyorum. Karnım doyunca tekrar yola çıkıyorum, Gemlik’te durmadan tırmanışa başladım.  Sadece ilgimi çeken bir tabelanın önünde durup resim çekiyorum. Köyün girişinde tabelasını görmemiştim, köyün çıkışında karşıma çıkınca duruyorum. Köyün ismi Kurtul, yani İstanbul ne kadar güzel olsa da aşırı kalabalıktan kurtulduğuma seviniyorum. Hem evime, İzmir’e kavuşacağım. O yüzden bir an önce Bursa’ya varmaya çabalıyorum.

Bu gün doğru dürüst sabah kahvesinden sonra hiç kahve içmediğimin farkına vardım Bursa giriş tabelasında. Yemekten sonra ikinci molamı Bursa şehrinin tabelasının dibinde veriyorum. Kendime şöyle okkalı, bol köpüklü bir kahve pişiriyorum. Kahve fincanından kahvemi keyifle içerken Bursa tabelasını çekiyorum. Bursa’ya varmanın sevinci var içimde. Kendi aracım olan bisikletimle, kendi gücümle buraya kadar geldim. Yanımda uyku tulumu, mat ve çadır olmadığı için İzmir’e kadar bisiklet süremeyeceğime üzülüyorum. Olsun başka sefere sürerek ve kamp yaparak giderim. Sağlık olsun.

Bursa tabelasında yazanlar; Bursa Nüfus : 2100000 Rakım : 155  Resimde sol elimde kahve fincanı.

Bursa’ya vardım ama otogar nerede diye aklımdan geçirirken henüz girişte olmamıza karşı otogara giden tabelayı görünce şaşırdım. Hemen haritayı açıp bakınca otogarın dibinde olduğumu gördüm. Buna çok sevindim, çünkü Bursa trafiği korkunç ve tehlikeli. Sürücüler de çok kaba. Arabaya binince yollar benim deyip kimseye saygı göstermiyorlar. Bunu biliyorum, sevincim o yüzden. Hemen otogarın içine girip Kamil Koç firmasından biletimi aldım. Bisikleti sorunsuzca otobüsün bagajına yerleştirip biniyorum. Otobüs hareket saati 17:00 de. 6 Saatlik bir yolculuk yaparak İzmir’e vardık.

Yolda kitap okuyarak ve İstanbul da yaşadığım günleri, dostları, yeni tanıştığım arkadaşları aklımdan geçiriyorum. Hazine torbama yeni insanlar, dostlar ve hikayeleri doldurdum. Yine de hazine torbam dolmak bilmedi. Bunun yanında hayallerimi gerçekleştirmenin mutluluğu var içimde kıpır kıpır. İçimdeki kıpırtılarla gecenin ilerleyen saatlerinde iyice azalan trafikte bisiklet sürerek Alsancak çimenlere vardım. Hava serin sadece üzerimde ceketim var, kısa pantolon üzerimde.

Alsancak ta vapur iskelesinin önünde İ harfi üzerindeki nokta merkezde kalacak şekilde nazar boncuklu İzmir yazısı önünde bisikletim KUZ ile resmini çekiyorum. Nazar boncuğun ortasındaki İ harfinin noktası lacivert renkli, kalın halkalar şeklinde dışa doğru sarı, beyaz, açık mavi ve en dışta lacivert renkte boyanmış. İzmir yazısı iki tümsek şeklinde kaidenin üzerine harfler lacivert renkte. Arkada yapraklarını dökmüş bir ağacın dalları sokak lambaları aydınlatmış. Daha akada geniş alanlar yeşil çim ekili. Kıyıları çiçek dikilmiş.

Bisiklet yolundan, trafikten uzakta aheste aheste gece serinliğinde eve vardım.

Bu gün yaptığım yol yaklaşık Yalova dan Bursa’ya kadar 61 Kilometre civarı. Toplamda 72 Kilometre.

Aşağıda yaptığım yolun haritası

Powered by Wikiloc

Bir İstanbul Masalı – Avrasya Maratonu 4. Gün

14 Kasım 2016 Pazartesi

Büyükada Turu

(Kör arkadaşlarım için resimlerde betimleme yapılmıştır.)

 

En güzel deniz:  
Henüz gidilmemiş olanıdır.  
En güzel çocuk:  
Henüz büyümedi.  
En güzel günlerimiz:  
Henüz yaşamadıklarımız.  
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:  
Henüz söylememiş olduğum sözdür… 

Nazım Hikmet Ran

 

Öne çıkan görsel, ben, Gökay ve Dilek kahve içiyoruz tepenin üzerinde. Arkamızda Marmara denizi ve ada.

Sabah erkenden kalkıp kahvaltıyı yaptık, bu gün Büyükada’yı bisikletle gezeceğiz. Oğuz bizi arabası ile Bostancı iskelesine bırakıyor. Dilek ben ve Android Gökay bu turu yapacağız. Bisikletlerimizle vapura binip iskeleden ayrıldık. Sessizce “Kaptan bizi Büyükada’ya götür” diye bağırıyorum. Haliyle sessizce bağırdığım için kaptan duymuyor, yolcular da. Hava bulutlu, tamamen kapalı. Deniz hafif çalkantılı. Marmara denizinin en büyük adası olan Büyükada adından da anlaşılıyor büyük olduğu. Adalara kalkan vapurların iskelesi nedense en yakın yerden değil de epey uzak olan yerden kalkıyor. O yüzden ilk başlarda adaları göremedim. İlk olarak Heybeliadaya yanaşacağız. Adaya iyice yaklaşmadan kadraja girecek şekilde resmini çekiyorum. Adanın sol tarafı evler, sağ tarafı yeşil alan olarak görünüyor. Deniz rengini gri bulutlardan almış.

Adaya iyice yaklaştık.

Adanın iki sırt biçimindeki tepenin yamacına yapılmış evler deniz kıyısına kadar inmiş. İskelede biri mavi, biri kırmızı renkte iki yük gemisi yan yana bağlı duruyor. Gemiler küçük.

Heybeliada da inecek yolcuları bıraktıktan sonra tekrar denize açılıp Büyükada’ya geldik. İki ada birbirine çok yakın. İskelede iki yolcu vapuru yanaşmış durumda. Evler 4 yada 5 katlı olarak yapılı, yüksek bina yok.

Vapur iskeleye yanaştıktan sonra karaya ayak basıyoruz. Karşıma ilk olarak Osmanlı zamanından kalan bir çeşme görüyorum. Çeşmenin olduğu bölüm bir kaide şeklinde dikdörtgen blok olarak yapılı. Altında yalak var, suyun kirecinden bir kısmı beyaz leke olarak görünmekte. Kaidenin üzerine 6 adet sütun konulup  üzerine de revak yapılıp tamamlanmış. Revak kenarları ve çeşme kaidesi işlemeli. Bu çeşmeden su akıyor buna sevindim. Yer dikdörtgen beton taş döşeli. Çeşmenin yanında da ters dikili bir dut ağacı var. Dutun dalları yukarı yerine aşağıya doğru büyüdüğünden salkım saçak görünümü var. Aynı söğüt ağaçları gibi. Gerçi onlar da ters dikilince salkım saçak görünümüne bürünüyor. Dut ağacı yukarı doğru büyüyemediğinden insanlar rahatça dut yiyebilir elleriyle koparıp.

Bisikletim KUZ ile iskele binasının ön cephesini çekiyorum. İskele binasında yazan Mavi Marmara şehit Murat Yüksel yazısının altında daha büyük harflerle Büyükada İskelesi yazılı. Geçmişte Mavi Marmara gemisinde ölen birisini şehit olarak  Büyükada iskelesine adını yazmışlar. Ben şehit olarak kabul etmiyorum o gemide ölen birisini. Zaten o dönemde başbakan olayı üstlenmişti. Sonradan bana mı sordunuz diye inkar ederek orada ölen bu şahsa ve diğerlerinin ruhuna hakaret etmiştir. Belki de o ismi kaldırmışlardır şimdi.

Bisikletim KUZ’un yakınında bir köpek yerde yatmış dinleniyor. Bagajda turuncu çantalarım ve üzerinde mat bağlı duruyor.

Bisikletlere binip Büyükada turumuza başlıyoruz. Yarısı asfalt, yarısı Arnavut kaldırımı döşeli caddede dükkanların ve evlerin arasından gidiyoruz. Caddede elektrik telleri, telefon telleri görünmüyor. Hepsi yer altına alınmış sadece aydınlatma direkleri var.

Uzun bir sütun yeşil bir alana dikilmiş duruyor. Etrafı demir çitlerle çevrili olduğundan sütunda neler yazılı olduğunu okuyamıyorum. Yeşil alanda iki tane ağaç dikili. Birisinde mor çiçekler açmış. Arkasında da uzun, tepesi görünmeyen palmiye ağacını gövdesi.

Büyükada tarihi bir yer, burada yeni binaların yanında eski ahşap evler de görmek olası. İki katlı tamamen ahşap bir ev, Evden öte köşk gibi yapılmış. Tüm pencereleri kanatlı kapaklarla yapılmış. Büyük bir olasılıkla Marmara denizinde oluşan fırtınalardan korunmak için binayı tamamen izole ediyorlar. Ev biraz bakımsız gibi, oturan yok sanırım. Üst katta olan balkonların korkulukların bazıları düşmüş. Pencerelerin kimisinde cam yok. Bahçede tele asılı halı, yanında da paspas kurumak için konulmuş. Kaldırımda kazı çalışmaları yapıldığından döküntüler öylece duruyor.

Tarihi ahşap köşk manzaralı bir resim çekiliyoruz otomatik olarak. Resimde Gökay, Dilek ve ben. Üzerimizde uzun kollu giysiler sıkı olarak giyilmiş durumda. Buralarda havalar serin, kış erken başlıyor. Arkamızdaki ahşap ev boyasız, üstteki ev beyaz boya ile boyalı ama boyalar yer yer kalkıp dökülmüş. Kaldırım kırık beton parçaları ile kaplı.

Evler bitti, çam ağaçları ile kaplı ormanın içindeyiz. Orman piknikçilere uygun olarak mesire yeri yapılmış. Büyükada da yaşayanlardan çok ana karadan gelen Aşıkların gelip burada koklaştıklarından Aşıklar Tepesi denmiş. Kanlıca orman müdürlüğü de bu tepeyi aşıklara kaptırmamak için Aşıklar mesire yerine çevirmiş. Mesire yeri demek mangalcıların bir araya gelip ortalığı yanık et ve duman kokusu salması. Elbette insan aşık oldu mu kendilerine yeni tepeler bulur.

Girişte tahtadan bir tabelanın en üstüne Aşıklar Tepesi siyah boyalı levhada ayrı yazılmış. Tahta kısma da Aşıklar mesire yeri İstanbul orman bölge müdürlüğü Kanlıca orman işletme müdürlüğü. Altına da şikayet ve öneriler için telefon ve e – posta adresi yazılı. Çam ağaçlarına bağlanmış bir hamak duruyor.

Adanın en yüksek yerine doğru tırmanışa başladık. Çam ormanında sonbaharın son günlerinde Aşık bir çift yürüyerek yukarıya doğru gidiyor. Nasıl olsa kendi tepeleri.

Doğal taşlardan yapılmış küçük bir çeşme ama çeşmeden su akmıyor. Orman müdürlüğünce kayaya çakılmış kırmızı renkli levhada Orman 177 çeşmesi yazılı. Çeşmenin arkasından gelen mavi renkli su borusu çalıların arasında.

Kurumuş bir ağacın gövdesine siyah zemine “Çevreyi kirletmenin cezası ahirette ödenir” yazılmış. Bu yazıyı kilise yönetimi yazmış ve kilise resmi de basılı. Altında da başka bir tabelada beyaz zemine kırmızı harflerle “Bisiklete binmek yasaktır” hem Türkçe hem de İngilizce yazılmış. Tabelayı koyan da yazan da orman müdürlüğü. Alo 177 yazısından anlıyorum. Arkada taş duvar örülü.

Sonlara doğru biraz sert yokuşu çıktıktan sonra adanın tepesine geldik. Burada Aya Yorgi kilisesi, diğer bir adıyla Aziz George Koudonas Manastırı tam karşımda. Kilisenin giriş kapısı küçük bir çan kulesi şeklinde yapılıp kubbenin altına çanı da yerleştirmişler. Kubbenin üstüne de haç konulmuş. Ayin yeri içeride yüksen bir yapıda, çan kulesinin yanında da iki katlı bir ev var. Sanırım papazın evi olsa gerek.  Kilisenin önü parke beton taş döşeli. Bisikletim KUZ da sehpanın üzerinde duruyor.

Yüksekte olunca manzara güzelleşiyor. Ben de hazır seyrederken manzarayı çekiyorum. Karşıda Asya kıtası ana kara, İzmit’e doğru gidiyor. Sağda küçük adalardan birisi olan Sedef adasının bir parçası görüntüye girmiş.

Dilek önde Gökay arkada yokuşun sonlarına gelmişken resimlerini çekiyorum. Gökay’ın android olduğunu biliyorum. Böyle yokuşları saniyede çıkar ama Dilek yokuşlarda iyi olmadığı için yalnız bırakmıyor.

Kiliseni içine girmeden kapısında şöyle bir iç kısmı olan avlu ve ayin yapılan binayı çekiyorum. Çatıda ve kapıda birer haç kondurulmuş. Binanın cephesi kırmızı renkte boyalı. Ortada kapı, iki yanda da birer pencere. Pencereler dar ve uzun, Kapı da öyle. avlu karo plaka döşeli beyaz renkte. Binaya yakın yerde oturan bir de kedi var avluda.

Bu tarafı da Marmara denizi, karşı kıyı görünmüyor, çok uzak. Sadece Heybeliada ve biraz da Burgazadası görünmekte.

Sert geçen Marmara denizinin kış şartlarına ayak uydurmaya çalışan çam ağacı göğe fazla yükselmeden yere paralel büyümüş dalı. Ada üç başlı bir yönetim ile baskı altına alınarak yasakçı zihniyetle yönetildiği bu çam ağacını aracı yaparak kendilerini belli etmiş. Yere paralel uzamış kalın çam dalına üç tane tabela çakılmış. Birinde “Ağaçlara çaput ve ip bağlamak yasaktır Ay Yorgi yönetimi” (Aya daki A harfi sökülmüş). Bu yazıyı yazmalarının nedeni her yıl 23 Nisan ve 24 Eylül de yapılan Hristiyan Ortodoks inanışına göre dileklerinin gerçekleşmesi için ağaçlara çaput ve makara ipi salmaları. Vapur iskelesinden kiliseye kadar makaradan salınan ip yalınayak olursa dilekler gerçekleşiyormuş. Hemen yanında da başka bir levhada “Bisiklete binmek yasaktır No bicycle alo 177” (Nedense ormancılar bisikletçilere düşmanlıklarını her yerde gösteriyor. Ağaca binmek, ateş yakmak, çevreyi kirletmek yasaktır yazsa anlarım ama bisikletle çevreyi kirletmeyen bir aracı yasaklamalarını anlamış değilim). Bunu ormancılar çakmış ağaca. Biraz ötede de “Mangal yapmak yasaktır  Ada belediyesi.” Yasakçı zihniyet oldukça insanlar inadına tersini, yasaklara karşı gelmeyi zevk haline getirmiş. Yasak yerine “çaput bağlamayınız, dinimize aykırı” dese, “Ormanda mangal yapmak ormanın yanmasına neden olur” yazsalar belki okuyanlar anlayabilir. Yasak kelimesi ters tepki veriyor her yerde.

Allahtan kuşların ağaç dallarına konmasına yasak yok. Gerçi bu kuş biraz büyük olsa da gelip dala konmuş.

Dilek ağacın dalına oturmuş bana arkası dönük olarak poz veriyor. Başında kırmızı buff, sırtında kırmızı çantası ile uyumlu olarak poların siyah  rengi ile bütünleşmiş.

Adanın en yüksek yeri olan yerdeyiz. Doğal olarak erozyon sonucu kayalar meydana çıkmış. Buradaki kayalar yontulup düz hale getirilmiş. Burasının rakımı 189 metre.

Kahveyi her yerde içebilirsiniz, kahvede, cafede, lüks restoranda yada çay ocağında. Ama bizim gibi Büyükada’nın en yüksek iki tepesinden birisi olan Yüce Tepe de içmek bir ayrıcalık. Ben de zaten böyle yerlerde kahve içmenin keyfini yaşarım. Her zaman bisikletimin çantalarında bulunan kahve takımını çıkarıp cezveyi ocağa sürüyorum. Kahve kokusu tüm adayı sarıyor birden bire. Büyükada şimdiye kadar böyle bir koku duymadı. Kahve kokusunu içimize çekip özel fincanlarda yudumluyoruz. Kahve manzara ile birlikte daha anlamlı ve tadı bir başka oluyor.

Elimizde fincanlar, kayalara oturup Marmara denizi ve Heybeliada manzarasını izleyerek kahvemizi içiyoruz. Ben, Gökay ve Dilek İstanbul’un sert iklimine ayak uydurup sıkı giyinmiş olarak poz veriyoruz kameraya. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Kahve içerek manzarayı izlerken adanın güneyinde birden bire gök delindi. Delinen yerden Güneş ışıkları denize vurunca garip bir şekil ortaya çıktı. Gökteki bulutlarda kalp şeklinde olan delik ışık hüzmesi gözle görülür biçimde denize kadar ulaşıyor. Denize yansıyan ışık ise kanatlarını açmış uçan bir kartal görünümünde.

Daha belirgin olması için resmin renkleriyle biraz oynayınca iyice anlaşılıyor. Işık olan yerleri kızıl renge bürününce buluttaki kalp, ışık hüzmesi ve denizdeki kartal gri fonda muhteşem bir kızıl renge bürünüyor. Hani dilek tutsan böyle bir görüntüyü yakalamak bir mucize olsa gerek. Sağ tarafta, ufukta dağlar ve bulutun sonundan öte güneş olan yerler kızıl renkte. Resim renkleriyle oynanınca kızıl görünüyor ufukta.

Gördüğümüz görüntüyü dijital zom yaparak biraz yakınlaştırdım. Madem karşımıza böyle bir görüntü çıktı belki bir nedeni olsa gerek diyerek dileklerimi tutuyorum. Aslında dilek tutmaya gerek bile yok. Çünkü dilekler gerçekleşiyor. Zaten yanımda da Dilek canlı olarak duruyor. Yaşadığımız an, doğal güzellik ve manzara bize dileklerimin gerçekleştiğinin ispatı. Anı yaşamamızın bedeli.

Kahve fincanlarını yıkayıp kutusuna yerleştirdikten sonra kahve takımlarını çantaya koyup yola çıkıyoruz. En zirveden başladığımız için iniş çabuk oluyor. Deniz seviyesine kadar inip yol düzleşiyor. Yamacın kenarları taş duvar örülü küçük bir alanda yürüyenlerin oturup dinlenmesi için banklar konulmuş. Taş duvara da siyah renkte bu yılın şampiyonu olan Beşiktaş futbol takımının yazısı yazılmış. Yazı; “Şampiyon Beşiktaş” siyah büyük harflerle yazılmış. Yanında da yazıyı yazanın ismi olsa gerek “Feda” yazılmış. İşin ilginç tarafı da çöp tenekesinin anlına “Sola bak” yazısı ve solu gösterir ok işareti. Düşünce güzel ve anlamlı. Önde de bisikletim KUZ duruyor.

Yol kıyısında biraz altı boşalmış çam ağacı fırtınada devrilip yana yatmış. Köklerinden yeterli su alamayan ağaç kurumuş durumda. Arkada servi ağaçları ve bir zeytin ağacı. Ötesi deniz.

Büyükada’nın güneyinde kalan Sedef adası manzarama giriyor. Çalıların arasından resmini çekiyorum.

Büyükada’nın en önemli ulaşım aracı faytonlar. Daha çok gelen turistler ve ziyaretçilerin adayı yorulmadan gezebilmeleri için. Karşıma bir fayton çıkıyor ve tam o anda üç tane yılkı atı da resme giriyor. Atlar adada serbestçe dolaşıyor.

Rum Ortodoks mezarlığına gelince Türk futbolunun unutulmaz ismi Lefter Küçükandonyadis’in mezarını görüyorum. Mezarının başında küçük bir direğe oynadığı kulüp olan Fenerbahçe bayrağı asılmış.

İstanbul Büyükada’da 25 Aralık 1925 tarihinde doğan Lefter Küçükandonyadis , 2 yıl Taksimspor forması giydikten sonra 1947’de Fenerbahçe’ye transfer oldu. 1951-1952 sezonunda İtalya’nın Fiorentina ve 1952-1953 sezonunda Fransa’nın Nice takımlarında oynayan Lefter Küçükandonyadis, 1964 yılına kadar Sarı-Lacivertli forma altında 615 maçta 423 gol attı. İstanbul Ligi’nde 1953-1954 sezonunda gol krallığına ulaştı. Futboldaki ustalığından ötürü ‘Ordinaryüs’ lakabıyla anılan Lefter Küçükandonyadis, kariyeri boyunca 832 gol atarak rekor kırdı ve üstün golcülüğü dolayısıyla, “Ver Lefter`e, yazsın deftere” sloganı ile Türk futbol tarihinin unutulmazları arasına girdi.

Türkiye Futbol Federasyonu tarafından 50. milli maçını oynaması nedeniyle “Altın Şeref Madalyası” ile ödüllendirilen ilk futbolcu olarak tarihe geçen Lefter Küçükandonyadis, 46 kez A, 1 kez B, 3 kez 21 yaş altı olmak üzere toplam 50 kez milli formayı giydi. A Milli Takım’da 21 golle en çok gol atan oyuncu unvanını uzun yıllar elinde tuttu, 9 kez de Milli Takım kaptanlığını yaptı. 1954 FIFA Dünya Kupası’nda forma giyen efsane oyuncu, turnuvada 2 de gol attı.

Lefter Küçükandonyadis, 1964 yılında Fenerbahçe formasıyla jübile yaptıktan sonra Yunanistan’ın AEK Egaleo ile Güney Afrika’nın Johannesburg takımlarında antrenör futbolcu olarak görev aldı. Daha sonra ise Samsunspor, Boluspor, Orduspor ve Mersin İdman Yurdu takımlarında teknik direktör olarak çalıştı. Uzun yıllar spor yazarlığı yapan ve 3 Mayıs 2009`da Kadıköy`de Kuşdili Parkı’na heykeli dikilen Lefter Küçükandonyadis, 13 Ocak 2012 tarihinde aramızdan ayrıldı. ( Kaynak : İnternet haberleri )

Sedef adasını daha yakından görünce resmini çekiyorum ağaçların arasında.

Sonunda yerleşim yerine geldik. Sağda solda iki katlı evler, önümde giden bir fayton ve kenarları mavi boyanmış yuvarlak bir levhada inişi gösteren bir eğim ve eğimde bisiklet resmi. Altında da ” Tehlikeli İniş” uyarısı yazılı. Uyarı acemi bisikletçiler için. Daha önce bisikletten düşen olduğu için uyarı levhası takılmış yol kenarına.

Büyükada’nın sokakları temiz ve kaldırımlarda ağaçlar dikili. Evlerin bahçelerinde de ağaçlar, çiçeklerle süslenmiş. Sokakta sonbahar yaprakları toplanmaya başlamış kışın geleceğini müjdeliyor. Arsızın birisi Büyükada’nın mimarisine karşı gelerek evini üç katlı yapmış. Bu arsızlık giderek ülkemizi yaşanılmaz hale getirecek.

İskeleye gelip vapura binerek Büyükada dan ayrılıyoruz. Oğuz bizi arabası ile almaya geliyor iskele yakınına. Bisikletleri arabaya yükleyip eve geliyoruz. Beni evlerinde misafir eden Dilek ve Oğuz Koçyiğit çiftine çok teşekkür ederim. Bir anı olarak Oğuz, Dilek ve ben kanepede oturup resim çekildik. İyi ki varsınız dostlar.

Oğuz beni otobüs durağına bırakıyor. Otobüs ile Kadıköy iskelesine kadar geldim. İskeleden sonra yürüyüp etrafı seyrederek yeğenimin evine ulaşmaya çalışıyorum. Bu gece dolunay var ve dünyaya en yakın konumunda. Sokak arasından ayın bir resmini çekiyorum. Hava bulutlu olsa da ay kendini belli ediyor gecenin karanlığında. Üstümde ağacın yaprakları, pembe boyalı apartmanların arasından dar bir gökyüzünde ay kocaman parıldıyor.

Yeğenimin oturduğu Yoğurtçu Parkı yakınındaki apartmanı bularak eve giriyorum. Daha önceden haberleri vardı, beni bekliyorlardı. Hoş beş sohbet eşliğinde zaman geçiriyoruz. Yeğenimin küçük kızı ile oyunlar oynayıp durduk yatasıya kadar.

Bu gün yaptığımız Büyükada bisiklet turu yaklaşık 10 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

Bir İstanbul Masalı – Avrasya Maratonu 3. Gün

13 Kasım 2016 Pazar

Avrasya Maratonu – Anadolu – Avrupa

(Kör arkadaşlarım için resimlerde betimleme yapılmıştır.)

 

Annelerin ninnilerinden

spikerin okuduğu habere kadar,

yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,

anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,

anlamak gideni ve gelmekte olanı.

Nazım Hikmet Ran

 

Öne çıkan görsel, İstanbul boğaz köprüsünde kaşarken çekilmiş resmim. Üzerimde sarı tişört, altımda kısa pantolon, gri renkte. Göğsümde koşu numarası.

İstanbul’un havası bir garip, ne yapacağı ne olacağı belli değil. Sanırım Karadeniz’in hırçınlığına bağlı. Bir bakıyorsun yaz gibi, arkanı dönüyorsun kış gelmiş. Gece yarısı başlayan yağmur ve fırtına 12. katta daha şiddetli hissediyorsun. Ara sıra şiddetlenen rüzgar yağmur damlalarını kırbaç gibi camlara vuruyor. Rüzgar sesi, yağmurun camlara vurması beni uyandırıyor ve alarm çalasıya kadar bölük pörçük bir uykuya neden oldu. Alarm çalmadan uyanıyorum, hava fırtına ve yağmur olmasına karşı güne iyi başlama dilekleri ile pencereden dışarısını izledim bir süre. Rahman ve Başak ta uyanıyor. Kahvaltıyı hazırlıyoruz bana kadar. Her zamankinden az yiyorum sabahın köründe. Pek iştahım olmasa da.

Yanıma sadece kimliğimi, biraz para ve Rahman otobüse binmem için kartını veriyor. Üzerimde şort pantolon, maraton tişörtü ve yağmurluk var. Cep telefonum da yan cebimde. Böylece Rahman beni otobüs durağına kadar götürüyor. Yağmur yağıyor inceden, üzerimde yağmurluğu giymişim ıslatmıyor yağmur ama hava biraz serin. Otobüse ücretsiz bindim çünkü Avrasya maratonuna katılan sporculara belediye kıyak yapmış ücretsiz olarak. Rahman bana ineceğim durağı söylemişti. Başka bir otobüse daha binecektim. Dediği durakta indim. Merdivenlerden üst yola çıkıp durakta otobüs beklemeye başladım. Yağmur durdu ve bulutlar üzerimden geçmeye başladı. Şöyle bulutlara çepeçevre kuvvetlice üfledim bir kaç kez. Belki bulutlar dağılır diye. Ben beklerken birkaç sporcu yürüyerek gidiyorlardı. Uzun beklememe rağmen otobüsün geldiği yok ve gelmeyecek anlaşılan. Cep telefonumdan konum ve haritayı açarak ne kadar uzakta olduğumu görünce yürümeye karar verdim. Boğaz köprüsü fazla uzak değil, hızlı bir yürüyüşle yetişebilirim start yerine. Bir taraftan da navigasyona bakıp yürüyorum. Sonunda köprü yoluna geldim ve Avrasya maratonuna katılacak sporcuları görünce içim rahatladı. Yol trafiğe kapatılmıştı, sadece yaya olarak yürüyenler var. Ben de aralarına katılıp ıslak  yolda yürümeye başladım.

Yolda ilerledikçe kalabalık artmaya başladı, yol kıyısında seyyar tuvaletler sıralanmış. Boğazın mavi denizi bir parça görünüyor. Havaya üflemem işe yaradı, bulutlar dağılmaya başlamış. Avrupa tarafı tamamen açılmış durumda.

Start yerine vardım, insan kalabalığı iyice arttı. Neredeyse iğne atsan yere düşmeyecek. Kıyılara beyaz uçan balonlar ip ile bağlanmış bir kaç tane.

Benim koşacağım çeyrek maraton 10 Km start yerine geldim. Start verilmesine daha zaman var. 10 Km starttaki hava ile şişirilen büyük boru balon. Başlama yeri yolun sağında demir parmaklıklı bariyerle ayrılmış.

Start yerinde insanlar toplanmış start verilmesini bekliyorlar. Bir kişinin elinde Türk bayrağı var. Üç tane sarı uçan balon iple bağlanmış kıyıda. Balonlar kocaman.

Avrasya maraton koşusu 4 kategoride yapılacak. En önde 42 Km tam maratoncular var. Arkasında 15 Km koşucuları. En sonda 10 Km koşucuları. Start verildikten sonra belirli aralıklarla koşular başlayacak. Koşucu sporcular koşusu başladıktan sonra halk koşusu başlayacak. En başa 42 Km maratonculara kadar geldikten sonra geriye dönüp benim koşacağım 10 Km start yerine doğru yürümeye başladım. Star zamanı da yaklaşmakta. Bu arada Trabzonlu arkadaşım Orhan Şentürk aradı neredesin diye. Yerimi belirtmeme rağmen buluşamadık bir türlü. Orhan halk koşusuna katılacağından daha gerilerde. Ortalık ana baba günü, insan kaynıyor. Buluşmamız pek kolay olmayacak gibi.

Koşacağım start kapısına gelerek yerimi aldım. Önümde kalabalık sporcu grubu var.

İlk önce 42 Km tam maratoncular start aldı. Sonra 15 Km koşucular, normalde saat 10:00 da 10 Km koşucuları başlayacaktı ama on binlerce sporcuyu koşuya başlatmak pek kolay olmadığından zamanı biraz geçirdik. Neyse biraz gecikmeli de olsa start verildi. Start kapısından geçerken çipleri okuyan cihazdan da geçmiş olduk. Geçiş anında yüksek frekansta bir vızıltı sesi duydum. Start verildi verilmesine ama koşuya henüz başlayamadık. O karar çok insan var ki koşmanın olanağı yok. O yüzden bir süreliğine yürüdük.

Önümde insan kalabalığı, köprü geçiş gişeleri ve köprünün Asya kıtasında ki ayağı görünüyor. Kırmızı renkli uçan balonlar ip ile bağlanmış.

Asya kıtasının sonundayım, durup bir resim çekiyorum Marmara denizi tarafını. İki yakayı da görüyorum. Avrupa yakasında bazı çirkin dev binalar İstanbul’un siluetini bozmuş.

Köprü tamamen bize ait. Anca köprü ayaklarına gelesiye kadar yürüdüm. İnsan kalabalığı azalınca koşuya başlıyorum. Bu biraz  iyi oldu, koşuya başlamadan hafif tempolu yürüyüş iyi oldu. Köprünün Asya kıt’asındaki ayağı iki tane. İki tane taşıyıcı kalın halat ayakların üzerinde karşıdaki ayaklara doğru gidiyor. Aralıklı halatlar yukarıdan aşağıya düz inerek köprüyü taşıyor. Durup resim çekenler de var.

Resim çekenlere cep telefonumu vererek beni koşarken çekmelerini rica ettim. Böylece köprü üzerinde koşarken çekilmiş bir resmim oldu. Uzun saçlarım rüzgarda dalgalanmış olarak savruluyor. Üzerimde sarı koşu forması. Kısa pantolonum, spor ayakkabım, sol ayakkabımın bağcığında koşu çipi bağlı. 22743 yeşil renkli göğüs numaram da formamın önünde. Köprü kıyıları demir parmaklıklı bariyerle tamamen kapatılmış. Bariyerlerin ardında polisler nöbet tutuyor insanlar geçip aşağıya atlamasın diye. Avrupa dan Asya’ya doğru giden bulutlar ve iki kalın taşıyıcı halat tam üzerimde. Asya kıtası tarafı parçalı bulutlu. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Tam köprünün ortasına gelince durup Karadeniz tarafını çekiyorum İstanbul boğazını. Uzakta 2. köprünün ayakları da görünüyor. Boğazdan geçen gemiler, Asya ve Avrupa kıyıları, binalar ve havada bulutların geçişini izliyorum. Durup hareketsiz kalınca köprünün sallandığını hissediyorum. Onbinlerce ayak koşarken yere vurunca enerji birikimi koca köprüyü titretip sallayabiliyor. Bunu geçtiğimiz yüz yılda Çin lideri Mao Zedong fark ederek Amerikayı deprem felaketiyle yıkmayı planlıyordu. Plan kısaca şöyle;

Atlayan Ejderha Planı

CIA bu kez fena uçtu. Amerikan istihbaratına göre Mao, 1 milyar Çinli’yi zıplattırarak California’da bir deprem yaratmayı planlamış.

1976 yılında ölen Çin Lideri Mao ZeDong’un, bir milyar kişiyi zıplatarak ABD’nin California Eyaleti’nde deprem felaketine yol açmayı planladığı ileri sürüldü.

CIA kaynaklarına dayanılarak verilen bir haberde, ABD’den nefret eden Pekin’deki yöneticilerin bu inanılmaz sabotaj planlarını hala rafa kaldırmadıkları belirtildi.

ZIPLAMA DERSLERİ

Kod adı ‘Atlayan Ejderha’ olan inanılması güç ama korkunç plana göre, 12 Ekim 1976 günü yerel Pekin saatiyle 11.15’te bir milyar Çinli mümkün olduğu kadar yükseğe zıplayacaktı. MaoKızıl Ordu’dan köy köy dolaşarak herkese en yükseğe nasıl zıplanacağını eski Çin sporlarından örneklerle öğretmelerini de planlamıştı.

Buna göre, bir milyar Çinli’nin havaya zıplaması sonucu, yer altında şok dalgaları meydana gelecek ve bu da zincirleme sismik reaksiyonlara neden olacaktı. CIA’nın korkunç planı öğrenmesinden sonra, Washington’da yapılan ve bilgisayar modelleriyle gerçekleştirilen simulasyonlarda, Mao’nun planının ‘büyük olasılıkla işleyeceği’ sonucuna varıldı.

İSYAN BEKLİYORLARDI

Mao ZeDong, Kuzey Anadolu fay hattı ile ‘en çok benzeştiği’ ifade edilen California’daki San Andreas fay hattının kırılması sonucu, Los Angeles ve San Francisco’nun belli bölümlerinin Pasifik Okyanusu’na gömüleceğini de düşünmüştü. Depremin, birkaç milyon Amerikalının ölümüne yol açması ve ABD’de bir halk isyanının başlaması da umut ediliyordu.

Bir milyar kişinin zıplaması sonucu, Çin’de de sarsıntıların olacağı, ancak Mao’nun beş on bin kişinin ölümüne çok fazla önem vermediği de ileri sürüldü.

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/mao-1-milyar-cinli-yi-ziplatarak-abdde-deprem-planlamis-39141469

Şu anda  Asya – Avrupa kıt’alarının birleştiği yerdeyim. Tam da Avrasya dedikleri yerde. Ben de Asya dan Avrupa’ya koşuyorum.  Hayallerimin peşinden koşuyorum anlayacağınız. Hayallerimin peşinden koşarken aynı zamanda hayallerimi de gerçekleştiriyorum bir yandan.

Köprünün ortası, kenar korkuluklar, İstanbul boğazı, geçen gemiler. İki yaka da görünüyor, binalar ve boğazın ilerisinde 2. boğaz köprüsü. Avrupa dan Asya’ya geçen bulutlar.

Tekrar koşuya başladım, köprüyü geçip Avrupa’ya ayak basıyorum. Sağa dönen yoldan köprünün altına yokuş aşağı inip deniz seviyesine geldim. Burada su istasyonu kurulmuş. Koşuyu rahat yapıyorum, henüz terlemedim bile. Sadece bir şişe su alıp bir yudum su içtim. Su biraz rahatsız edince gerisini içmedim. Aynı yerde serinlemek için su içinde tutulan süngerlerden de veriyorlardı. Terini silip serinlemek için. Ben de bir sünger alıp suyunu iyice sıkarak yanıma aldım hatıra olsun diye. Su şişesi elimde koşmaya başladım tekrar. Az ilerde yol kıyısında ve yolda yüzlerce, belki de binlerce içilen su şişeleri yol boyunca atılmış. Sporcu ahlakı gelişmemiş kimisinde, çevreyi kirletmenin gereği yok. Kötü bir alışkanlık elindekini yere atmak. Nasıl olsa temizleyen, toplayan var diyerek utanmadan çevreyi kirletiyor insanlar. Şimdiki nesle bir şey anlatmaya, öğretmeye gerek yok. Alışkanlıkları kırmak, değiştirmek çok zordur. Bu kabuk o kadar sert ki matkapla delemezsin. Yapılacak tek şey çocuklar bu kötü alışkanlıklara başlamadan çevre bilinci ve elindeki her şeyi çevreye atmadan çöp tenekesine atma alışkanlığını öğretmek. Anca gelecek kuşaklar bunu yapabilir.

Yol kıyısında koşanlar, kaldırım kenarında pet su şişeler, Kaldırımda çınar ağaçlarının gövdeleri, çimenler pet şişelerinde nasibini almış.

Geçtiğimiz yer kıyıda ki çınar ağaçlarının gölgesi. Koşan insanlar, ağaç gövdelerine bağlanmış İstanbul büyükşehir belediyesinin bayrakları. Flamalar ve Türk bayrakları ipe asılmış. Geçtiğimiz günlerde anılan 10 Kasım Atatürk’ün ölüm yıl dönümü pankartı.

Ve Siyah Beyaz renkleri, Kara Kartal simgesi olan sevdiğim ve tuttuğum takım olan Beşiktaş futbol stadına geldik. Belki bir daha fırsat olmaz diyerek durup stadın resmini çekiyorum. Beşiktaş yazısı, bir kısmını çalı kapatmış. Stadın kenar kolonlarının tuttuğu seyirci oturma yerlerinin arka kısmı görünüyor.

Artık Haliç’e yaklaşıyorum, birazdan bitiş yerine varacağım. O yüzden tempoyu artırdım biraz. Durup resim çektiğim ve başlangıçta koşamadığım zamanı kazanmalıyım. Tam tempoyu artırdım ki yanımda koşan birisi “Urim Baba kahve var mı?” diyerek sorunca vay be burada da beni tanıyan çıktı, hem de koşuda kahve isteyerek. Gerçi koşan arkadaş öylesine espri yaptığını biliyorum. Bitişe doğru koşmaya başladık tanımadığım kahve dostu ile.

Yolda koşanlar, dört katlı taş bir bina, karşıda İstanbul yarımadası, camiler görünüyor.

Fotoğrafçı Barış Gider tam Galata köprüsünün üzerinde beni ve kahve var mı diye soran arkadaşı koşarken resmediyor. Arkamızda güzel görünümüyle Galata kulesi. Resim gerçekten harika, profesyonelce çekilmiş. Usta fotoğrafçı olduğu çekeceği yeri bilmesinden belli. Sağ elimde su şişesi, sol elimde sünger var.

Haliç’i Galata köprüsünden geçip Eminönü’ne geldik. Yol sağa döndükten sonra finiş kapısı göründü. Cep telefonumu çıkarıp bir resim çekiyorum. Önümde koşanlar ve ilerde finiş kapısı.

Finiş kapısını geçerken sanki dev bir eşek arısı yuvasından geçiyormuş hissine kapıldım. Yüksek perdede vızıltı sesi kulakları rahatsız ediyor. Bu vızıltı koşucuların çiplerini okuyup zamanı kaydediyor.

Tam geçerken kendimi ve geçiş zamanını gösteren tabelayı çektim. Geçiş zamanım 1:09:18 olarak yarışı tamamlamış oldum. Saniyeleri yazmaya gerek yok. 1 saat 9 dakika gibi bir zaman bana yeter de artar bile. Koşarken durum resim çektiğim zamanı düşersem 1 saatin altında bir zaman koşmuşum demektir. Her ne kadar sondan birinci olup Dünya rekoru kırmasam da bir hayalimi gerçekleştirmeni gururu bana yeter. Yarışı hiç zorlanmadan bitirdim, nefesim yerinde, ağrım sızım yok. 10 Km koşsam da henüz terlemedim bile. 15 Km hatta tam maraton olan 42 Km bile koşabileceğimi hissediyorum. Ama 10 Km bana yeter, fazlasına gerek yok. Zorlamanın anlamı da yok bence. Her şey kararında olmalı.

Elçek yaparak çektiğim resimde Finiş yazısı, altında 10 Km olarak belirtilmiş. 38. İstanbul maratonu sağında yazıyor. Elektronik tabelada çip okuyucusunun yakaladığı zamanı gösteriyor. Yeşil renkli zaman  göstergesi 1:09:18 olarak yazıyor. Sağda da sponsor isimleri logolarıyla beraber yazılmış kolona.

Koşu bitiminde sporculara dağıtılan torbalardan birini alıyorum. İçinde kaybettiğimiz enerjiyi tekrar yerine koymak için meyve suyu, çikolatalı gofret, yarım litre su, bir adet muz ve terli tişörtü değiştirmek için başka bir tişört. Ben henüz terlemediğim için üzerimi değiştirmedim. Kendime yiyecekleri yemek için bir yer ararken Ozan Yılmaz ile karşılaşıyorum. Daha önceden katılacağını bildiğim için karşılaşmamız iyi oldu. Ozan 15 Km koştu bu gün. Aldığımız yiyecekleri bir kenarda afiyetle yedik.

Beraber elçek resim çekildik Ozan ile. Ozan’ın üzerinde naylon yağmurluk var, bende ise sarı forma. Arkamızda İstanbul’un evleri.

Arkamızda göremediğiniz Karaköy ve tepesindeki Galata kulesi.

İstanbul da cami çok, onlardan birisi ve güneşin parlak ışıkları arkadan vurmuş.

Ozan Beşiktaş ta kalıyor, ben de Beşiktaş stadına kadar yürüyelim, oradan vapura biner Kadıköy’e giderim teklifini kabul edince henüz trafiğe açılmamış yolda yürümeye başladık.

Sonunda Beşiktaş stadının olduğu yere geldik. Gönlümün takımı olan Beşiktaş Jimnastik Kulübü yeni haliyle görmek güzel. Türkiye’nin ilk futbol kulübü olan Beşiktaş’ın kuruluşu kısaca şöyle;

1902 sonbaharında Beşiktaş Serencebey Mahallesi’nde, o zamanın Medine Muhafızı olan Osman Paşa’nın konağının bahçesinde, 22 kişilik genç grup, haftanın bazı günlerinde toplanıp jimnastik hareketleri yapmaktaydı. Başta Osman Paşa’nın oğulları Mehmet Şamil ve Hüseyin Bereket ile mahellenin gençlerinden Ahmet Fetgeri, Mehmet Ali Fetgeri, Nazımnazif, Cemil Feti ve Şevket Beyler’in aralarında bulunduğu gençlerin ilk ilgilendikleri spor branşları, özellikle barfiks, paralel, güreş, halter, aletli ve aletsiz jimnastikti. O sıralarda siyasi hareketler dolayısıyla her türlü toplanmadan ürkerek hafiyeler dolaştıran 2. Abdülhamit’in adamları Serencebey’deki bu toplanmaları haber alınca, spor yapan gençler bir baskınla karakola götürüldü. Bu sporcu gençlerin bir kısmının saray erkanına yakın olması, ayrıca o dönemlerde kötü gözle bakılan futbol oynamadıkları ve sadece beden hareketleri yaptıklarını belirtmeleriyle gergin durum yumuşadı. Hatta saray çevresinden Şeyhzade Abdülhalim bu sporcuları destekledi ve sık sık antrenmanları seyretmeye başladı. Ünlü boksör ve güreşçi Kenan Bey de antrenmanlara gelerek güreş ve boks hareketleri göstermeye başladı.

1903 Mart’ında ise özel bir izinle Bereket Jimnastik Kulübü kuruldu. 1908’de Meşrutiyet’in ilanıyla sportif hareketler biraz daha serbestlik kazandı. 31 Mart 1909’daki siyasi olaylardan sonra Edirne’de bulunan Fuat Balkan ve Mazhar Kazancı, Hareket Ordusu ile İstanbul’a geldi. Siyasi olaylar yatıştıktan sonra iyi bir eskrim hocası olan Fuat Balkan ile başta güreş ve halter sporlarını yapan Mazhar Kazancı, Serencebey’de jimnastik yapan gençleri bularak birlikte spor yapma fikrini kabul ettirdi. Fuat Balkan, Ihlamur’daki evinin altındaki yeri, kulüp merkezi yaptı ve Bereket Jimnastik Kulübü’nün adı Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Kulübü olarak değiştirildi. Böylece jimnastik, güreş, boks, eskrim ve atletizmin ön planda tutulduğu güçlü bir spor kulübü meydana geldi. Fuat Bey’in arkadaşları Refik ve Şerafettin Beyler de iyi birer eskrimciydi.

Bu arada Beyoğlu Mutasarrıfı Muhittin Bey’in teşvikiyle Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Kulübü, 26 Ocak 1911 tarihinde tescil edilen ilk Türk spor kulübü oldu. Semtin gençlerinin bu spor kulübüne ilgisi büyüdü ve spor yapan üyelerin sayısı bir anda 150’ye yükseldi. Kulübün merkezi de Ihlamur’dan Akaretler’de 49 numaralı binaya taşındı. Bir süre sonra bu bina da küçük gelince, yine Akaretler’de 84 numaralı binaya geçildi. Bu binanın arkasındaki bahçe de bir spor sahası haline getirildi.

http://bjk.com.tr/tr/cms/tarihce/2/73

Büyük harflerden yapılmış Beşiktaş JK yazısı önünde kartal pençesi pozu ile resim çekiliyorum. Kollarımı iki yana açıp ellerim pençe gibi.

Cep telefonunu birisine verip Ozan ile birlikte çekiliyoruz. İkimiz de birer elimizi pençe olarak yaptık. (Kimse duymasın Ozan Fenerbahçeli, hatırım için beş dakikalığına Beşiktaşlı oldu. Yani Beş dakikada Beşiktaş)

Beşiktaş stadının türbinleri ve dev sütun da Beşiktaş arması ile resim çekildim.

Resim çekim işi bitince yürümeye başladık. İstanbul eskiden İstanbul idi. Herkesin İstanbul’a gelmesi ve her şeyin bir arada bulunması İstanbul’un güzelliklerini bir bir yok etmiş ve giderek yok etmekte. Mega köye milyonlarca insanın sıkış tepiş dolmasına bir de kapitalizmin el atması ile yaşanılmaz bir kente dönüştürmüş. İşte buna bir örnek; İstanbul’un çeşmeleri. Bir zamanlar yürüyen insanların başında bir nefes alıp su içtikleri çeşmeler akmaz olmuş. Mega köyün güzel kızları çeşme başına gelip testilerini doldurmuyorlar. Kızların gülüşmeleri yok çeşme başında. Damacana su güzelim süslü İstanbul çeşmelerin suyunu kökünden kesmiş. Bedava su yok, parayla alacaksın. Paran yoksa susuz kal.

Çeşmenin mermer taşları üstü ayrı işlemeli, iki yanı sütunlu. Çeşme aynasında kenarları işli süsler ince işçiliği gösteriyor. Çeşmenin olması gereken yer, gözü çıkarılmış bir canlının karanlık deliği gibi kalmış. En altta da mermer yalağı.

Dolmabahçe saat kulesinin olduğu meydana geldik. II. Abdülhamit tarafından 1890 – 1894 yılları arasında Nikoğos Balyan ve kardeşi Sarkis Amira Balyan’ın  usta işçilikleri sayesinde muhteşem bir eser ortaya çıkmış. 12 X 12 metrelik bir alan üzerine konuldu. Yükseldikçe daralan bir şekilde düzenlendi. Barok ve Ampir üsluplar kullanıldı. 4 katlı yapıldı. Deniz ve kara tarafındaki ikinci kat alınlıkların ortasına, 1882 yılında II. Abdülhamit tarafından terazi ve silah eklenerek tamamlanmış birer Osmanlı Arması mermere oyularak yerleştirildi. Kapı üstü hizasında, dört tarafına dört ayrı barometre konuldu. Barometrelerde, hava durumları aynen şöyle yazılmıştı, hala öyle devam ediyor; Fırtına – Rüzgar – Yağmur – Mütehavvil (değişken, kararsız anlamında) – Eyi Hava – Sabit Hava. Kuledeki saatler Fransa’dan getirtildiler. Saatçibaşı John Meyer, Paul Garnier markalı saatleri dördüncü kat alınlıklarına, makineleri da üçüncü kata yerleştirdi. Deniz tarafındaki saat ayrı, diğer üç taraftaki saatler aynı anda kuruluyorlardı. 1979 Yılında, saatler kısmen elektronik sisteme çevrildiler.

https://www.istanbul.net.tr/istanbul-rehberi/tarihi-eserler/dolmabahce-saat-kulesi/139/6

Saat kulesini uzaktan çekiyorum, saat 12:30 olarak zamanı gösteriyor. Kırmızı büyük uçan balonlar burada da var. Saat kulesinin dibinde insan kalabalığı.

Ozan ile birlikte bir şeyler atıştırmak için bir yere oturduk. Sonrasında ayrılıyoruz birbirimizden İzmir de görüşmek üzere. Beşiktaş vapur iskelesinden Kadıköy iskelesine direk vapur olmadığını öğrenince gerisin geri Eminönü’ne doğru yürümeye başladım. Yürürken de yol kıyısındaki akmayan çeşmeler dikkatimi çekiyor. Çeşmenin olduğu yer uzun bir kapı gibi niş olarak yapılmış, kenarları süslemeli mermer işçiliği görülüyor. Çeşmenin olduğu yer kara bir göz olarak görünmekte.

Başka bir çeşme daha karşıma çıkıyor. Bu biraz büyük bir yapıda üç tane çeşmesi olan gösterişli olarak yapılmış. Kenarları sütunlu, tacı süslü, tekne gibi yalağı ile çeşme kısmı nişli. Çeşme yok, su da yok. Bu ortadaki çeşme.

Daha uzaktan çeşmenin görünümü. Yanlarda birer çeşme de var. Tamamen beyaz mermerden yapılmış bir ev gibi duruyor. Çeşmeler haliyle körelmiş, akan bir su damlası dahi yok.

Yanlardaki çeşmenin nişleri daha dar. Burada bir çeşme görünüyor ama açma – kapama kafası yok, uçmuş gitmiş.

Yürüye yürüye Haliç’e geldim. Galata köprüsünden geçmeden önce yandan, korkulukların az dışından kamışlı oltaları ile balık tutan balıkçıların resmini çekiyorum. Karşıda Eminönü, Mısır çarşısı ve camiler, Haliç denizi görünmekte.

Salkım salkım tan yelleri estiğinde 
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle 
Uzaktan seni düşünürüm İstanbul 
Binbir direkli Halicinde akşam 
Adalarında bahar 
Süleymaniyende güneş 
Hey sen güzelsin kavgamızın şehri

Ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde 
Bakışlarımda akşam karanlığın 
Kulaklarımda sesin İstanbul

Vedat Türkali

Eminönü’nden vapura binip Kadıköy’e doğru yol alıyoruz. Küçük, büyük yolcu vapurları boğazın mavi sularında bir o yana bir bu yana yolcu taşıyorlar.

Vapurun ayrıldığı Avrupa kıtasında olan Galata kulesi ve çevresini genel görünümü ile çekiyorum bir kare.

Tam boğazın ortasında boğaz köprüsünü iki ayağı ile birlikte çekiyorum. Bir kaç saat önce köprüde koşarken şimdi geçtiğim yerleri çekiyorum.

Optik olmadığı için dijital zom ile yakınlaştırarak boğaz köprüsünü daha görünür biçimde çekiyorum. Vapur ile beraber bir Avrupa’ya, bir Asya’ya bir kaç lokma yiyecek için uçan martılardan birisi de tam köprünün altında kanatlarını açmış olarak süzülürken kareye girmiş.

Asya kıtasına yakın olan kız kulesi görüntüye girince resmini çekiyorum. Martılar bizi takip ediyor bu arada. Yolcu vapuru da boğazın yukarılarına doğru gitmekte.

Kadıköy’e az kaldı, Selimiye kışlası devasa mimari yapısı ile karşıma belirdi. Kıyıda yük doldurup boşaltma limanı. İskelede vinçler, kıyıya yanaşmış gemilerden yük boşaltıyorlar. Kıyıda bağlı uzun sarı bir gemi duruyor.

Kıyıya yakın olarak geçiyor vapur. Kıyıdaki iskelelerde depolar var, önünde ise açık alanda binlerce martı konmuş. Beton zemin martıların beyaz rengine bürünmüş.

En sevdiğim vapurlardan olan eski yapım, kenarlarında, üstte arkada ve önde açık alanlarda oturma yerleri olan bir vapur geçerken resmini çekiyorum. Bindiğim vapur da aynısı. Açık yerde oturup denizi seyrederken çay içmek zevkini yaşadım. Yeni vapurlarda dışarısı diye bir yer yok. Tamamen kapalı ortamda, denizi görmeden, iyot kokusunu içine çekmeden yük eşyası gibi yolculuk yapılıyor. Yeni vapurları hiç sevemedim nedense.

Kadıköy’e iyice yaklaştık ve karşımda muhteşem yapısı ile Haydar Paşa garı göründü. İki yanında dev kuleleri, tam ortada büyük saatini hayranlıkla izliyorum.

1906 yılında yapımına başlanıp 2 yılda tamamlanmış binayı iki Alman mimar ve İtalyan taş işçilerinin çalışması sonucu yapılmış. 1917 de İngiliz casusun sabotajı ile büyük hasar meydana gelmiş, 1979 Yılında yakıt tankerinin patlaması ile dış cephesi hasar görmüş ve en son 2010 yılında dikkatsiz bir işçinin sorumsuzca çalışması sonucu çatısı yanarak çökmüş. Restorasyon çalışmasına hala devam ediyor.

Kadıköy iskelesinde inip metroya binerek Başak ve Rahman’ın önceden belirttiği durakta inerek eve geldim. Sıcak bir duşun ardından salonda kurulu hamağa uzanarak şekerleme yaptım yeterince. Sabahın köründen beri ayaktayım. 10 Km koştum ve bir o kadar da yürüdüm. Dile kolay iki kıta arası koşmak ve yürümek beni yordu biraz. Şekerleme beni kendime getirdi, tembel tembel uyumak gibisi yok. Ben uyurken Başak ve Rahman dışarı çıktılar. Onlar gelmeden uyanıyorum. Akşam olduğunda yemeği yapıp yiyoruz birlikte. Kahve içerken masanın üzerinden Rahman benim resmimi çekiyor çaktırmadan. Kahve fincanı önde, ardında ben cep telefonu kulağımda birisi ile konuşuyorum. Konuştuğum kişi de bizim Gözde Emine. O da 15 Km Avrasya maratonunda koştu. Yanımıza gelip sohbete katılmasını istiyorum ama arkadaşlarının sohbetini kabul etmeyip soğuk bir ortamda yemek yemeği tercih ediyor. Kendi bileceği iş deyip sohbetimize devam ediyoruz zamanı durdurarak.

Sohbetimize anlam katmak için yer minderlerine oturduk. Işıkları kapatıp mumları yakarak her zaman yakalanmayan ortamı yaşamaya başladık. Zaman nasıl olsa durdurduk mumların ışığı içinde. Minderin üstünde bağdaş kurup oturarak önümdeki ocağıma cezveyi sürüyorum. Fincanları yana dizdim, kahve pişince içine köpükleri ile dolduracağım. Uzun saçlarımı omuzlardan salmışım. Rahman’ın kemençe çalışını izliyorum. Başak ta bu arada kahve değirmeninde kahve öğütüyor kolu çevirerek. Rahman resim üzerinde fotoşop ile siyah beyaz olarak yapmış, Sadece cezvemin bakır rengi ve kırmızı ile sarı büyük mumların rengi orijinal. Rahman’ın elinde kemençe, uzun sakalı ile yay kemençenin gergin tellerinde gidip geliyor nağmeler arasında.

Gecenin derinliklerine kemençenin sesi ile türküler söyleyerek daldık. Zaman durmuştu ve ne zaman başlayacak bilmiyoruz. Sohbetin, türkülerin coştuğu, hayallerin gerçekleşmesini umarak yaşadık anları. O anlar ki geçmek bilmiyor. Zaten zaman durmuş anı yaşıyoruz. Hiç bitmesini isteyerek. Kemençenin sesi hayalleri körüklüyor habire tatlı düşlerin içinde kayboluyoruz. Muhteşem bir gece yaşadık. Bir daha ne zaman buluşacağımızı bilmeden. Ne zaman yattık bilmiyorum.

Bu gün koştuğum Avrasya maratonunun 10 Kilometrelik haritası. Bir o kadar da yürüdüm ama haritada belirtmedim.

Powered by Wikiloc

Bir İstanbul Masalı – Avrasya Maratonu 2. Gün

12 Kasım 2016 Cumartesi

Kahve Günü

(Kör arkadaşlarım için resimlerde betimleme yapılmıştır.)

 

Ne güzel şey hatırlamak seni :

ölüm ve zafer haberleri içinden,

hapiste

ve yaşım kırkı geçmiş iken…

Ne güzel şey hatırlamak seni :

bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin

ve saçlarında

vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının…

içimde ikinci bir insan gibidir

seni sevmek saadeti…

Nazım Hikmet Ran

 

Öne çıkan görsel, Kahve takımları önümde, etrafımda kahve severler. Topluca resim çekiliyoruz. 20 Kişi varız.

Güne güzel sürprizlerle başlamak için sabah aynada kendine bakıp selam vereceksin. Aynadaki görüntüne tebessümle bakarak “Güzel bir gün olacağı kesin, kendime merhaba ve Dünya’ya merhaba. Güne nasıl başladıysam akşamda öyle yatayım. Sürprizler beni bulsun” diyerek güne başladım. Evdekiler henüz uyanmamış, hava soğuk, o yüzden kahvemi içeride içiyorum. İstanbul da kaloriferler yanmaya başlamış çoktan. Ev halkı uyanıyor bir süre sonra. Kahvaltıyı hep birlikte yaptıktan sonra bisikletleri ve kahve takımlarını arabaya yükleyip sahile, kahve etkinliğini yapacağımız yere Oğuz bizi getirip bırakıyor. Daha önce keşif yapmadığımızdan uygun bir yer aradık. Kendimize uygun yeri belirleyip oturuyoruz. Tam da burun sayılır deniz kıyısında.

Kahve için henüz gelen yok, o yüzden deniz kıyısında geziniyorum bir süre. Etkinliği İstanbul boğazında yapmayı tasarladım ilk önce ama boğazda böyle bir yeşil alan yok. Bostancı Sahil komple yeşil alan, yürüme yolu, çimenlik, bisiklet yolu ve kıyıda hiç bir yapı yok. İstanbul’un boğucu kent yapısından kurtulmak için Bostancı sahil şeridine geliyor insanlar. Burası ufku geniş bir yer, önü deniz ve açık. Alabildiğine gök yüzünü görebilirsin. Nefes almak için ideal bir yer burası. Benim de kahve yapacağım yerde iyot kokusu olmalı.

Marmara denizi alabildiğine açık, bir kaç gemi görünüyor uzaklarda. Solda adanın bir tarafı görünüyor. Kıyıdaki beton duvarın üstünde siyah – beyaz bir kedi oturmuş. Kımıldamadan öylece bakıyor, duruşunda güne iyi başlamanın zarafeti var. Karnı tok olmalı. Seyrek bulutlardan geçen Güneş ışıkları kedinin gölgesinin oluşmasına yetiyor.

Hava açık değil, bulutlu ama bulutlar yüksek. Ara sıra bulutlar seyrekleşiyor. Sanki bir tül perdeyi gök yüzüne atmışsın da bazı yerleri kıvrılıp toplanmış. Deniz kıyısında tek bir ağaç yalnız kalmış. Ağacın gövdesi ışıktan kara görünümünde. Sanki yerden bir kol yukarı uzanmış ve parmaklarını birleştirip yana doğru uzatarak avuç içini yere bakacak şekilde duruyor. Parmakların üstünde dallar fışkırmış yukarıya doğru. Yalnız ağacın yanında, yalnız bir kadın durmuş düşünüyor.

İlk olarak Ferdimen geliyor bulunduğum yere. Geleceğimi bildiğinden erkenden çıkmış yola. Çorlu dan İstanbul’a çabuk gelmiş ama İstanbul da daha çok zaman harcamış buraya gelebilmek için.  Gelirken de bana hediye verdi. Katlanır çatal, bıçak, kaşık takımı. Elime aldığımda çok işime yarayacağını hissedip sevindim. Artık turlarda kullanabileceğim pratik, az yer kaplayan yemek yeme setine sahibim. Ferdimen’e teşekkürlerimi sundum bir kahve yaparak. Bir takım da Şafak Omaç için verdi. Artık İzmir de veririm. Çok düşüncelidir bu konularda Ferdimen, ne istediğimi, neye ihtiyaç olabileceğini önceden kestirip sürprizler yapmayı sever. Bu da günün ilk sürprizi. Güne iyi başlamanın değeri bu “Kendine selam vereceksin güne başlarken.” Ben de Ferdimen’e çantaları verip emanetten kurtuluyorum.

Ben dizlerimin üzerine oturmuş Ferdimen’in verdiği hediyeyi inceliyorum. Altımda mat serili, Ferdimen de bağdaş kurup oturmuş bana bakıyor. Önümde kahve ocağı, şekerlik, cezve, kahve değirmeni, rüzgar koruyucu yuvarlak levha. Su şişem çuvalın içinde. Arkada bisikletim KUZ turuncu çantalarımla duruyor. Çantanın yan yüzeyinde urimbaba’CAN yazısı.

Artık yavaş yavaş gelmeye başladılar. İstanbullu Doğan Güler etkinliği duyup gelmiş kahve içmeye. O da yanımıza oturup sohbete katıldı.

Dilek pek yere oturmasını sevmediğinden katlanır bez sandalyesini getirip yanımızda oturdu. Ferdimen de kendi prodüksiyonunu yapmak için kamerası elinde hazır tutuyor.

Birer ikişer gelmeye başladılar. Kiminin haberi vardı, kimisi de geçerken bisikletli kalabalığı görüp ne yapıyorlar diye meraktan durup aramıza katıldı. Yerde dört kişi oturmuş sadece dilek ayakta oturanlara bir şeyler anlatıyor.

Büyük taarruz bisiklet turunda tanıdığım Dilek Kırkıcı bisikletiyle geldi. Sadece bir günlük tanışmamız yetti demek ki. Duyunca bisikletine atladığı gibi yanımıza gelerek sürpriz yaptı. Dilek bisikletin üzerinde iken resmini çekiyorum.

Elbette eşi ile birlikte geldi Dilek. Mehmet Kırkıcı, bisikletinden inip selam veriyor. Altmış yaşını çoktan geçmiş ve kalp ameliyatı geçirmiş birisi olarak bisikletin üzerinde onu görmek güzel.

Günün en büyük sürprizlerinden birisi ise masalcı esmavi’nin gelmesi. Beni o kadar sevindirdi ki anlatamam. İş yerinden benim için kavga dövüş aylar öncesinden izin almış bu gün için. İstanbul mega köyde beni yalnız bırakmadığı için teşekkür ederim sevgili Esma, bildiğimiz masalcı esmavi. Güzel sesinden güzel masallar dinleyeceğiz esmavi den. Boynuna da ona özel aldığım mavi şalı da takıp gelmiş. Ne mutlu bana böyle güzel dostlarım var. Hazine torbamı da yapan esmavidir. Bana öyle bir hazine torbası yaptı ki görünüşte küçük olsa da dünyaları sığdıracak büyüklükte. Hatta Güneş sistemindeki tüm gezegenler ve güneşi de alacak kadar büyük, geniş ve derin. İşte bu hazine torbam da dostlarımı biriktiriyorum. Yaşadıklarımı ve hikayelerimi de içine katarak.

Yakından bir resim çekiliyoruz esmavi ile. Beyaz çizgili renkli mintanı, boynunda mavi şalı. Güneş gözlükleri gözünde takılı. Kestane rengi saçlarına güneş vurmuş pırıl pırıl. Bende ise kare desenli gömlek, rengi solmuş lacivert yeleğim. Başımda da kırmızı renkli buff.

Esmavi İzmir den arkadaşım Zeynep Nuray ile birlikte geldi. Zeynep Nuray’ın bir ayağı İstanbul da. İzmir de bir çok kez kahve içmeye gelmişti, İstanbul’da da kısmet oldu kahve içmeye. Sanırım Ferdimen haber vermiş olmalı, Salih Gülbahar da geldi kahve etkinliğine. Hep birlikte oturup resim çekiliyoruz.

Salih, Ferdimen, Zeynep Nuray, ben ve esmavi. Arkada ayakta da Mehmet Kırkıcı.

Sevgili dostum Ahmet Mumcu da aramıza katıldı. Günün sürprizlerinden birisi ressam Kerem Fidan, nam-ı diğer Çizer Gezer bana kendisine ait suluboya Atatürk portresini camlı – çerçeveli hediye etmesi. Atatürk hiç bir zaman kalbimizden silinmez duygusu hep içimde. Kendisine özel olarak teşekkür ederim. Koleksiyonumda yerini alacak.

Çizer Gezer Atatürk resmini verirken birlikte resim çekiliyoruz.

Etkinlik herkese ulaşmıyor, duyan gelip kahveye ve sohbete katılıyor. Bu arada havlu satışları da yapılıyor. Sağ olsun gelenlerin hepsi havludan alıp desteğini esirgemedi. Urim Baba’nın Kahvesi patentine destek olanların isimlerini kayıt etme işini Esmavi yaptı.

İstanbul da havlu alan destekçilerin isimleri; Beyhan Yeniceli, Sancak Aydın, Faruk Atçeken, Adnan Özzaim, Yalçın Pekmezci, Salih Gülbahar, Ferdi Kızıl, Esma Eser, Merih Güldür, Sevinç Aksüt, Gülay Çamurdan, Behzat Işık, Rüştü Berber, Duygu Kırkıcı, Mehmet Kırkıcı, Gülsemin Özgen, Hakan Gener, Tezcan Şahin, Taner Aylar, Ümit Altay, Kerem Fidan, Tülin Fidan, Nur Kılıçay, Elif Köseoğlu, Başak Bulut, Rahman Karataş, Ahmet Mumcu, Seçil Zor, Dilek Koçyiğit.

Öğleden sonra Başak Bulut ve Rahman Karataş geldi, büyük gezginlerden. Uzun zamandır görememiştim. Dostları görmek, hasret gidermek gibisi yok. Moralim çok yüksek ve bu bana doping yapacak gibi. Yarın koşacağım kıtalar arası Avrasya Maratonunu sondan birinci olarak rekor kırabilirim. O derece yani.

Hazır bu kadar kalabalık toplanmışken 20 kişi birlikte resim çekiliyoruz. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Kahvem bol, o yüzden sıkıntı çekmiyorum, çırağım Ferdimen sürekli olarak kahve çekiyor değirmende. Böylece Bostancı sahilini kahve kokusu sarıyor. Kahve takımlarım içinde tüm cezveleri mi de aldım. Ayrıca dört fincan da ilave olarak sekiz fincan var. Duruma göre kahve yapıyorum. Kalabalık olursa en büyük beş kişilik cezvede, yada dört kişilik cezvede kahve pişiriyorum. Birer ikişer geldi mi iki fincanlık yada tek fincanlık cezvede da kahve pişiriyorum. Gelenleri fazla bekletmek olmaz. Hemen kahve pişirilip anında sunuyorum. Kahve her zaman beleş, parayla satılmaz. Sadece fal bakılmaz. O yüzden yanımda fincan tabağı taşımıyorum.

Ferdimen değirmeni çevirirken, tüplü gaz ocağım, şekerlik, cezveler, kahve çekirdeği kavanoz, dört kahverengi fincan desenli fincanlar, dört Atatürk imzalı fincan ve kahve kutum resimde görünüyor.

Kahve takımlarım yerde, bisikletim KUZ ile birlikte resim çekiliyorum. Turuncu çantalar, tabelam seleye asılı. 10 Litrelik su şişesi iki tane ve Ferdimen’e getirdiğim mavili siyahlı çantalar.

Tanıdığımdan çok tanımadığım arkadaşlar da kahvemi içiyor. İsim hafızam zayıf olduğu için tanışsam da isimleri bir türlü aklımda kalmıyor. Bu durumu artık dert etmiyorum. Yanıma gelerek “Merhaba Urim Baba” diye ismimle hitap etmelerine karşılık isimlerini bilemediğimden özür dileyince onlar da önemli değil. “Bizi tanımaman doğal, bizler seni tanıyoruz ya, bu bize yeter” diye cevap vermeleri bana yetiyor. Sevindiğim taraf sayamadığım kadar kişi beni tanıması. Her ne kadar isimleri aklımda kalmasa da hepsini seviyorum ve hazinemde yerlerini alıyorlar.

Resimde yeni gelenlere kahve pişmiş olarak fincana dökerken Doğan Güler elçek resim ile çekiyor. Çimenlere dört kişi oturmuşuz.

Akşam güneş batasıya kadar sahilde oturup kahve yaptık, sohbet ettik. Dilek dün yaptığı poğaçaları ikram ederek karnımın açlığını giderdim. Sabahtan akşama kadar da aç durulmaz ya. Dilek bunu düşünüp hazırlık yapmıştı bile, kendisine çok teşekkür ederim. Böyle düşünceli dost pek bulunmaz. Normalde İzmir de kahve yaptığım İnciraltı kent ormanı, Çakalburnun da güne ufka yaklaşırken bir yumruk boyu anında yanımda kimse olmadığından toparlanıp eve gidiyorum. İstanbul da durum başka, Güneşi batırmak gerek. Kısa kış günlerine yaklaşırken Güneş erkenden ufka yaklaşıyor. Tam batarken resmini çekiyorum Marmara denizin de. Bulutlar üzerimden batan Güneş’e doğru uzamışlar parça parça. Sadece ufuk Güneşten dolayı kızıla boyanmış durumda. Gri bulutlar denize rengini vermiş.

Cep telefonumdan dijital zom yaparak denize kavuşmuş Güneşi tüm kızıllığı ile çekiyorum. Resim karesi tamamen kızıla boyalı. Sadece Güneş tüm haşmetiyle sarı renkte. Günü böylece bitiriyorum ve hava kararmadan toparlanmaya başladım.

Ferdimen’in çektiği video

Kader ağlarını örerken iyi örüyor benim için. Hazinemde biriktirdiğim dostlar olmadık yerde karşıma çıkıyor ve ağlarını ören kader beni onlarla karşılaştırıyor. Benim planladığım Kadıköy de oturan yeğenimin evinde kalmak, sabah ta erkenden Avrasya maratonunun başlangıcına gitmek. Başlangıç yeri Asya tarafında olduğu için düşüncelerim buydu. Ama kader işte, kahve içmeye gelen Başak ve Rahman beni evlerine davet ettiler. Bu gece bizde kal diye. Evleri de köprüye daha yakın olunca benim için bulunmaz bir fırsat diyerek kabul ettim tekliflerini. Hem birbirimize anlatacak çok hikayelerimiz var.

Fazlalıkları Dilek’e verip gerekli olanları alıyorum sadece. Başak ve Rahman ile birlikte İstanbul’un bin bir sokaklarında bisiklet sürerek büyük bir labirentte bisiklet sürdük. Araçların arasından kolayca sıyrılıp oturdukları eve geldik. Hepimiz tecrübelerimiz sayesinde binlerce aracın içinden geçip gittik hedefimize doğru.

Kendi yaptığımız akşam yemeği ile karnımızı doyurduk beraber. Oturdukları daire yüksek bir binada 12. katta. Katın yüksek olması pek etkilemiyor çünkü diğer binalar da aynı boyutlarda olduğundan sanki normal evlerdeymişiz gibi hissettim. Rahman eve gelir gelmez gidona bir çanta takıyor sormadan. Elinde varmış ve paylaşmasını da sevdiğinden hediye ediyor. Ben de Az bilinen antik kentler bisiklet turunda verdiğimiz ilk bufflardan kırmızı renkli olanı hediye ediyorum. Bu kırmızı renkli buff en değerli eşyam ve artık elimizdeki son örnek. Teşekkürlerimi sunup sohbete dalıyoruz.

Önümüzde dünya haritası ve hayallerimizi dünya haritası üzerinde kuş bakışı paylaşıyoruz. Başak ve Rahman 700 bin Km diye bir hayalleri var. Yaşamları boyunca hedefledikleri 700 bin Kilometreyi yapmak. Harita üzerinden ülkeleri dolaştık, rotalar çizdik hiç bir sınır tanımadan. Benim hayalimde olan Amerika dan Asya’ya Berrin boğazın dan buzların üstünde bisiklet sürerek geçmek. Onlara bu rotayı çiziverdim. Zaten başlangıç olarak Arjantin’e gidip en güney kara parçasından başlamak. Amerika kıtasını boydan boya geçip Kanada’ya ulaştıktan sonra kış aylarında donan Berrin boğazını geçersiniz dedim. Yapılmayacak bir hayal değil.

Rahman Karadenizli Laz ve kemençe çalmasını çok iyi biliyor. Daha önce birlikte çok türküler çalıp söyledik. Gecemize renk kattı Rahman birkaç türkü çalarak. Beraber şarkılar türküler söyledik kemençe sesiyle.

Resimde masanın üzerinde Dünya haritası serili, üzerinde kemençe yatık durumda. Benden aldıkları Urim Baba’nın Kahvesi işli havlu da kemençenin altında.

Haliyle kahveleri her zaman olduğu gibi ben pişiriyorum. Masanın üzerinde Dünya haritası serili, önünde Urim Baba’nın Kahvesi işli havlu katlanmış olarak duruyor. Kahvemin köpüğünde ise tek gözlü ağzı açık bir gülümseme görünüyor.

Kahveleri masanın etrafında içerken Rahman fotoğraf makinesi ile zaman ayarlı otomatik çekim yaptı. Duvarda daha büyük Dünya haritası tavan lambasının ışığında parıldıyor. Sohbetimiz kahveden daha tatlı.

Sohbet ve hayaller bitmiyor, eski yaşadıklarımız maceralar, yapacağımız turlar konumuz oldu hep. Gecenin ilerleyen saatinde saatimin alarmını 05:30’a ayarlayıp yatıyorum. Bugün dostlarımla buluşmanın heyecanı, yeni arkadaşlarla tanışma ve en önemlisi yarın koşacağım Avrasya maratonu içimde çok heyecanlı olarak uyumaya çalışıyorum. Bakalım sabah ola hayrola.