Aylık arşivler: Mayıs 2019

Mysia Yolları 5. Gün

11 Mayıs 2017 Perşembe

Gölyazı 1 Günlük Tatil

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

(Resimlerin bir kısmı Vedat Karakaya’ya aittir)

 

Kumsal olurum denizi duymak için

bir türkü söyler radyo

giderim uzak

tarih odur ki

atılır üstüne

o en güzeli

olsa olsa hepimizin olacak

toprak varken

hiç bir şeye benimdir diyemem

Agim Rıfat Yeşeren

 

Öne çıkan görsel, kıyıdakı kayıkların altı ve göl yüzüne vuran yansımaları. Evler ve tarihi duvar da yansımalar içinde.

Gece boyu göl sakinlerinin sesi ninni gibi geldi. Arada ördek ve karameke kuşların sesi dışında en kapsamlı sesleri kurbağalar çıkardı. Doğada uyumanın getirdiği rahatlık ve çadırda uyumanın zevki anlatılmaz yaşanır. Dünkü rüzgara karşı pedal çevirmek, hele hele 80 kusur Kilometre biraz yordu. Sıcak duşun etkisi olsa gerek güzel bir uyku çektim. Öyle erkenden de kalkmayıp tembellik hakkımı çadırımda kullanıyorum. Tembellik gibisi yok, gerine gerine çadırımın kapısını açıp içeriden dışarıdaki gölü, sazlıkları ve ördeklerin sazlıklar arasında görünmeden çıkardıkları ötüşü dinleyip hayaller kuruyorum. Tembellik yaparken hayal kurmak daha da güzel kılıyor hayatımı. Buraya kadar 500 Kilometre den fazla yol yaptım, yaşadıklarım, gördüklerim, geçtiğim yerleri düşünüyorum. Ve kendi gücümle, kendi bisikletim ile daha önce arabam ile geldiğim yoldan değil de aykırı yollardan geldim buralara kadar. Kısacası dere tepe düz geldik desem yeridir. Köyler, rüzgar türbinleri dibinden geçerken “iyi ki bisikletle buralardan geçiyorum” düşüncesiyle hareket halindeyim. Zaten hareket halinde olmalı insan. Durdun mu çürümeye başlarsın. Sonra çok güzel bir yere geldik, tarihi, doğal güzellikleri iç içe geçmiş Gölyazı da bu gün güzel zaman geçireceğimize eminim. Sonra en lezzetli balıklardan yiyeceğiz. Bu gün tatil yapacağız ve iyi değerlendirmek gerek. Tembellik hakkımı kullanırken bu düşüncelerle zaman geçiriyorum.

Çadırımın kapısının fermuarı açık, dışarısı görünüyor. İki ayağım ve göldeki sazlıklar manzaramı oluşturuyor.

Sabah kahvaltısını hep beraber kazıevi’nin mutfağından faydalanarak güzelce yaptık. Hiç acelemiz yok, kahvaltıdan sonra bisiklete binip köyün merkezine köprüden geçerek adaya geldik. Henüz ihale başlamadı, çınarların altına çay bahçesinde oturduk. Burada birer çay içerek ihale saatini bekledik. Çınarların altında oturduğumuz kahvenin içinden mezat tellalı çıktı. Bu adamı yıllardır tanırım, bir çok kez de mezatta gördüm. Siyah takım elbise giyer sürekli. Bu gün sarı gömlek ve kırmızı ağırlıklı kravat takmış boynuna. Seyrelmiş saçlarını arkaya doğru taramış büyük bir ciddiyetle işine doğru gitmeye başladı. Elinde el çantasını sallaması tam olarak devlet memuru görüntüsünü veriyor.

Kahvenin kapalı kısmı camekan, mezat memuru üç merdiven başında durmuş, solda su buzdolabı, dondurma dolabı, Güneş şemsiyesi. Dolabın üzerinde Gölyazı’yı havadan çekilmiş tanıtım resimleri. Sundurmada oturan dört kişi ve bir kaç boş kırmızı döşemeli sandalye. Sağda yukarı çıkan merdivenler. Üst kat Gölyazı Mahalle muhtarlığı. Daha önce belediye binası olarak kullanılmaktaydı.

Gölyazı balıkçı kasabası, burada Uluabat gölünde yetişen balıklar sürekli avlanıp geçimlerini balıkçılıktan sağlıyorlar. Kendilerine kooperatif kurmuşlar, devlete belli bir ücret ödüyorlar. Gölde tutulacak balıkları, av yasağı, kuralları kooperatif belirliyor ve kontrol ediyor. Daha önce üstü kapalı mezat yeri vardı. Burada balıklar satılırken belediye orayı balıkçılardan alıp işletmeye vermiş. O yüzden mezat gölün kıyısında bir yerde kilitli beton taşların üzerinde, yerde yapılıyor. Henüz mezat başlamadı.

Yerde, mavi, kırmızı ve beyaz renkli büyük leğenler sıralanmış. Balıkçılar balıkları bu leğenlere koyup sırayla balıkları mezat usulü satılacak. Kim daha çok, kim daha az verecek satış anında belli olacak. Karaya çekilmiş kayıkların küpeştelerine insanlar oturmuş. Bir kaç kişi ayakta mezat saatini bekliyorlar.

Bizler de bisikletçi altı kişi ve akrabamız Hasan’ın abisi Malik te aramızda bekliyoruz. Arkadaşlar merakla mezat saatini bekliyor. Ben de onların resmini çekiyorum. Arkadaşlara çaktırmadan balıkçılık yapan ve mezatta adamları olan Hasan’a bize yetecek miktarda balık almasını söyledim. 7 yada 8 tane turna balığı bize yeter. Hasan da “Tamam enişte” diyerek ihaleden balıkları alacağını belirtti.

Vedat’ın çektiği resimlerden biri. Balıkçılar kayıkların küreklerini çekerek kıyıya yanaşıyor. Kürekleri çeken de bir kadın. Burada ailecek balıkçılık yapılıyor. Kadın, erkek fark etmiyor. Bahar ayında yağan yağmurlardan dolayı gölün seviyesi yükselmiş durumda. O yüzden söğüt ağaçları suyun içinde kalmış. Sular çekilince söğüt ağaçları karada kalıyor.

Başka balıkçılar da kıyıya teknesi ile yanaşırken resmini çekiyorum. Tuttuğu balıkları mezata getirirken ağ sepetin içinde, teknenin kenarına bağlayıp suda duruyor. Kıyıda iki ağ sepet daha var. İçinde balıklar kıpır kıpır oynuyor canlı olarak. Burada turna balıkları ağ sepetlerde yakalanıyor. Ağ sepetler demir helezon biçiminde solucan gibi yapılmış. Etrafı ağla kapatılıp ağzı açık kalacak şekilde suya bırakıyor. Göl fazla derin değil. Sepetin başına da uzun bir sırık çakıp yerini belirliyorlar. Ağ sepet tuzaklı, içine giren balığın bir daha çıkmasına olanak yok. Her balıkçı kendi avlanma bölgesinde, kendi sırıkları ile avlanıyor. Kimse kimsenin avını ellemiyor. Her balıkçı kendi kısmetine ne gelirse “Allah bereket versin” diyerek tuttuğu balığı mezata getirip satıyor. O gün kısmetinde ne varsa duruma göre 50, 100, 300 TL kazanırken bazen de hiç balık tutamıyor. Kısmet ne diyelim.

Bir balıkçı teknesi ile kıyıya yanaşmış inmek üzere. Teknenin baş kısmında kırmızı – sarı renkli bez bohça konulmuş. Sağda ağ sepeti suya sarkık durumda. yanda başka bir tekneye ip ile bağlı iki ağ sepet suyun içinde. Sahipleri de çizmeleri giymiş kayığına yaslanıp yeni gelen balıkçıyı ve sepetlerini gözlüyorlar. Sepetin içinde canlı turna balıkları var.

Yolun ortasında plastik leğenler dizilmiş, piknik masasını da satış komisyonu için hazırlamışlar. Masanın üzerine iki kişi oturmuş ayakları oturulacak yere koymuşlar. Satış takip defteri elinde son hazırlıklar yapılıyor. Birisi piknik masasına oturmuş, elini çenesine dayayıp düşünüyor satacağı balıklardan elde edeceği parayı nasıl harcayacağım diye. Kimisi de cep telefonu kulağında habire konuşuyor karşısındaki ile. Ne kadar balık alayım, kaça alayım gibi. Daha arkada Apolyont antik kentinden kalan kale duvarları. Üzerine ev yapılıp içinde oturanlar var.

Yeri ilk başta göl suyu ile bir kaç kova su dökerek tozu toprağı temizliyorlar. Ve mezat başlıyor, ilk olarak tutulması pek kolay olmayan yılan balıkları satışa çıktı. Yılan balıklarını tutan Hasan’ın amcası. Ederi yüksek olan yılan balıkları epey pahalı bir fiyata artırmayla satılıyor. Başka yılan balığı tutan da yok. Sonrasında turna balıklarına geliyor, ağ sepetten balıklar yere dökülüyor.

Mezatta balık satışı o günkü durumuna, balıkların canlılığına ya da balığın büyüklüğüne göre değişebiliyor. Balığın sayısı ve boyutlarına göre kilosu belli. Ona göre fiyatı da üç aşağı beş yukarı belli. Açık arttırma ya da eksiltme usulüne göre  mezat tellalı yürütüyor. Yerde yatan turna balıkları, ağ sepetler ve leğenler duruyor. Balıkları döküp toplatan çizmeli bir görevli var.

Satışı yapılan balıklar leğene konulup alan kişi arabasına götürüyor. Balıkları toplayan görevli leğene koyuyor ama canlı olan turna balıkları zıplayıp leğenden dışarıya çıkıyor.

Mezatta satış şöyle oluyor; balıkların sahibi bir fiyat belirtip mezat tellalına söylüyor. Tellal da balığın durumuna göre fiyatı uygun bulursa fiyatı açıklıyor sesli olarak. Fiyat 70 Liradan açıyor tellal. Çember oluşturmuş alıcılar da tellalın söylediği fiyatı arttırıyor elini kaldırıp alacağı fiyatı belirtiyor. Tellal cin gibi, alıcıların hepsini tanıyor ve kim ne istiyor, ne kadar verdiğini takip edip idare ediyor.

Tellal; “70” diyerek arttırmayı başlatıyor. Arttırmayı yapan;

“1” deyince tellal;

“2” deyip arttırıyor. “3” “5” “80” “90” diye gidiyor fiyat. En son fiyatı kabul eden balıkları almış oluyor. Sonra diğer balıklar yere dökülüp satış devam ediyor. Piknik masasında defteri tutan yazıcı da kimin balığını kim aldı diye yazıyor. Satıştan da kooperatif adına komisyon kesiliyor her satışta. Bazen çekişmeli arttırma oluyor, bazen de kısa sürüyor. Bu mezata katılıp satışları, arttırmayı, çekişmeyi izlemenizi isterim. Yerde 20 tane turna balığı var hepsi de canlı ve zıplayıp duruyorlar sürekli olarak. Balıkları toplayan görevli yere eğilmiş balığı tutmaya çalışırken etrafta toplanmış alıcılar çember oluşturmuş. Sağda iki boş plastik leğen var.

Bazı balıklar da canlılığını kaybetmiş, hareketsiz ve solgun görünümünde. Bu balıklara biçilen fiyat alıcı bulmayınca tellal birer, ikişer fiyat düşürmeye başlıyor. Alıcılar da söylenen fiyatı daha da düşürerek en son veren alıyor balığı. Bazen arttırma, bazen de eksiltme ile mezat yarım yada bir saatte bitiyor. Her şey çarçabuk hızlı biçiminde olup bitiyor. Satışı takip etmek epey zor.

Amcamın elini havaya kaldırıp aldığı turna balığını gösteriyor. Turna balığı iri, 8 Kilo civarı. Epey iri ve uzun bir balık, fiyatı yaklaşık 80 – 90 Lira arasında eder. Kamyonetindeki buzluğa koyup müşterilerine porsiyon porsiyon satıp para kazanacak. Ticaret böyle, al sat. Resmi Vedat çekiyor.

Gölyazı turistlik bir yer, hem antik kent, hem de evleri tarihi. Evler tek tek restore edilerek yenilenip boyanıyor. İşte bunlardan birisi, ev duvarları tamamen kırmızı renge boyalı. Pencerelerin çerçeveleri kahverengi ahşap kaplayarak dekoru tamamlamışlar. Ev iki katlı, yanında yeşil boyalı, onun yanında da sarı boyanmış evler dizili durumda. Solda duvarları taş örülü hamam var. Bu hamam da restore edilerek ziyarete açılmış.

Bu da Ağlayan Çınar. Yaklaşık 750 yaşında olan tarihi çınar geniş gövdesi ile muhteşem görünüyor. Alt kısmında yana doğru uzamış kalın dalı kol gibi duruyor. Dirsek yapmış olan yerden sonra dal yukarıya doğru uzamış. Tam dirseğin olduğu yerin altına destek olarak beton taş yapılmış. Dal böylece sağlam duruyor.. Çınar ağacının içi çürüyüp oyuk olmuş. Ağlayan çınarın hikayesi de şöyle;

Adını gövdesinden akan suyundan alan çınarın efsanesi, eski adıyla Apolyont şimdiki adıyla Gölyazı’da yüzyıllar önce Rumlar ve Türkler birlikte yaşadığı yıllara dayanıyor.

Çınarın arkalarından gözyaşı döktüğü aşıklar, yakışıklı Türk genci Mehmet ve güzeller güzeli Rum kızı Eleni bu barış dolu ortamda, çocukluklarından itibaren hiç ayrılmadan büyüdüler. Ancak bu iki millet arasında başlayan düşmanlık aralarına girdi. Rum köyleri boşaltıldı ve burada bulunan Rumlar ile Selanik’te bulunan Türklerin yer değiştirmesine karar verildi.

Mehmet, göç için yola çıkan Rumlar arasında sevgilisi Eleni’nin de olduğunu öğrenince kendini yollara vurdu ve onu aramaya başladı. Eleni’nin ağabeyi Yorgi, Mehmet’in yolunu kesip artık kardeşliğin bittiğini, sonsuza kadar sürecek bir düşmanlığın başladığını söyleyerek, Eleni’ye ulaşmasına engel olmak istedi. Mehmet sözünden dönmeyi, aşkından vazgeçmeyi kabul etmedi. Bir anlık öfkesine yenilen Yorgi, Mehmet’i öldürerek kanlar içinde olduğu yerde bıraktı. Mehmet son gücünü, Eleni’siyle gizli gizli buluştuğu çınara varmak için kullandı ve çınarın oyuğuna sevgilisi için bir not yazdı. Kanıyla yazdığı notta “Canım sevdiğim, sonsuza dek seni burada bekleyeceğim” diyordu. Eleni olanlardan habersiz konvoyda ailesiyle birlikte ilerlerken, sırdaşı Penelopi’den olanları öğrendi. Konvoydan ayrılıp Mehmet’i bulmak için ilk aklına gelen yer olan çınarın yanına gitti. Mehmet’in ölü bedenine son kez sarıldı, notunu okudu ve gizli buluşma yerleri, aşklarını şahidi olan bu çınarın altında canına kıydı. Çınara ise onların hikâyesini geleceğe taşımak ve sonsuza dek onlar için gözyaşı dökmek kalmıştı.

Hasan bize 7 tane turna balığı almış. Parasını verip balıkları alıyorum. Arkadaşlar ne zaman, nasıl alındı şaşırıyorlar. Ben de “Merak etmeyin Hasan hepsini halletti, balıklar elimizde.” Dedikten sonra salata için malzeme ve ekmeği de fırından taze, sıcak alarak Malik ile birlikte evlerinin olduğu yere geldik. Salatalık malzeme, irmik helvası ve balıklar dahil adam başı 12.5 Lira tuttu. Evleri göl kıyısında, bahçeli. Malik balıkları alıp bizim için kesip temizlemeye başladı. Bizler de onu izliyoruz, elinde keskin bıçak, masanın üstünde balıklar.

Malik balıklarla uğraşa dursun göl kıyısında kayıkların arasında dolanan leylek kadrajıma giriyor. Ürkütmeden yaklaşıp resmini çekiyorum. Yeşil ve açık mavi iki kayık, altları beyaz renge boyalı. Mavi kayığın küpeştelerinde dört tane direk üzerine kırmızı tente takılmış. Solda söğüt ağaçları, sağda sazlar gölün içinde.

Leyleğe yaklaşınca ürküp havalanıyor. Elimde cep telefonu, kamera açık bekliyordum havalanmasını. Tam kanatlarını açıp havalanırken kırmızı tenteli kayığın arkasında kanatlarını açmış uçarken bir poz yakaladım.

Bir iki kanat çırptıktan sonra kanatları iyice gererek süzülmeye başladı biraz ileride gölün üzerinde.

Bu fırsattan istifade eden Cem mavi kayığın oturma yerine uzanıyor. Başını küpeşteye koymuş yastık olarak. Ayakları da diğer taraftaki küpeşteye uzatmış şekerleme yapıyor.

Malik ustalıkla ilk önce başını ve kuyruğunu kesiyor, ardından yüzgeçlerini. Karnını yarıp iç organlarını çekip alıyor. Turna balığını yanlamasına omurga kemiğinin üzerinden fileto olarak boydan boya kesiyor. Omurganın diğer tarafından da kesip aldıktan sonra löp et çıkıyor ortaya. Etleri dört parçaya ayırıp karın kısmına gelen yerlerdeki kılçıkları bıçakla ince ince değdirip kesiyor. Böylece pişen balığın kılçıkları zarar vermiyor yerken. Parça olarak kesilen löp etler leğene konuluyor.

Balık temizlenirken etrafta kediler bir parça kapabilmek için miyavlayıp dolanıyorlar. İç organlarını atıyoruz kedilere. Parçayı kapan alıp kenarda bir yerde yemeye başlıyor.

Malik sağ olsun, ellerine sağlık balıkları kesip hazırladı. Sonrası aşçıbaşımız Mehmetali işe el atıyor. Leğendeki parça etleri çeşmede tek tek yıkıyor elleriyle.

Balıklar temizlendikten sonra dolaba koyuyoruz. Yemek için henüz erken. Yeşil kayık Malik’in, bizi gezdirecek. Kayığı hemen hazırlamaya başladık, küpeşteye direkleri takıp gölgelik tenteyi de üzerine çekip iplerle sıkıca bağladıktan sonra kayığı göle salıyoruz. Motoru çalıştırıp gölde dolaşmaya başladık. Göl suları bahar yağmurlarından dolayı yükselmiş. O yüzden Gölyazı’nın bir tarafı ada olmuş. Adaya köprüden geçiş sağlıyorlar. Sol taraf ana kara parçası, ortada köprü, sağda ada olan yer. Evler iki tarafta, birer ikişer katlı. Fazla yüksek bina yok ve yapılmasına izin verilmiyor. Doğal ve tarihi sit alanı. Adada bir tane cami var. Minaresi göğe yükselmiş.

Kayık suları yararken köpüklü dalgalar saçıyor durgun sularda.

Gölde bir kaç ada var, bunlar yassı adalar. Fazla yükseltileri yok.

Adanın kenarına yakın çevresini dolanmaya başladık. Ana karadan uzaklaştık.

Adada en fazla iki katlı evler var. Evler yapıldığı zamanlarda sit alanı, tarihi değer varmış yokmuş kimse bakmadığı için gelişi güzel binalar konmuş. Sanki gecekondu mahallesi gibi. Kıyıya yakın yerde kale kalıntılarının yüksek duvarları görünüyor.

Gölün durgun sularında yansıyan görüntüler muhteşem. Beyaz badanalı ev, ters dönmüş ağaç ve tarihi duvar kalıntıları suya yansımış.

Kıyıya çekilmiş kayıklar da tarihi duvarla beraber yansımış sulara. Kayıkların alt kısmı su yüzeyine yansımış, sanki dünya tersine dönmüş gibi. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Kıyılarda söğüt ağaçları hakim, evlerin bahçelerinde meyve ağaçları ile birlikte daha çok incir ağacı göze çarpıyor.

Yüksek ve geniş duvar Roma döneminden kalma olduğu gibi sağlam ayakta kalmış. Önündeki söğüt ağacının gövdesi ile birlikte komple suya yansımasını çekiyorum.

Tarihi kale duvarları kıyıda düz olarak devam ediyor. Burada köşede burç kalıntısından sonra 90 derece dönüyor. Burç’un üzerinde bir kaç kişi çıkmış.

Normalde adanın etrafını dolanan yol var ama sular yükseldiği için çoğu yerde yol sular altında kalmış. Kıyıya çekilmiş iki kayık, zeytin bahçesi, arkasında evler.

Ada küçük bir tepe, tepeye çıkmak için bazı yerde merdiven yapılmış. O merdivenlerden birisi ise 7 renge boyanmış basamakları. Merdivenin suya değdiği yerde tekne bağlı duruyor. Tekne gezinti teknesi, üzerinde gölgelik tente var. Bizim gezdiğimiz tekne de gezinti teknesi. Cumartesi – Pazar tatil günlerinde Gölyazı aşırı kalabalık oluyor. Bir çoğu da teknelerle gezi yapıyor gölde.

Adada yaşayan balıkçıların tekneleri kıyıda yan yana bağlı duruyor. Karede 10 tane tekne var.

Evlerin şekli şemali yok, herkes imkanlarına göre kendi kafası nasıl basmışsa öyle yapmış evini. Evler yamaçta olduğu için bahçelerin aşağı kısmına taş duvar örerek teras yapılmış. Hiç bir ev ötekine benzemiyor. Arabesk olarak yapılmış evler. Kıyıda tekneler bağlı.

Bazı evler iki katı geçmiş, üç hata dört katlı olanlar var. Bunlar kaçak olduğunu sanıyorum. Belediyeye gerekli rüşveti verdikleri kesin. Karaya çekilmiş tekneler ve söğüt ağaçları.

Durgun sularda yolculuğumuz devam ediyor, neredeyse tüm adanın etrafı kayıklarla dolu. Gezenler hariç kıyıda bağlı olan yüzlerce tekne gördüm. Balık avlama işi daha çok akşam bırakılan ağ sepetler, sabah gidip alınıyor. İhalede satılarak kazancını cebine indirdikten sonra akşama kadar dinleniyorlar. Öğle zamanında kimseler yok ortalıkta, herkes teknesini kıyıya çekip bağlamış.

Güneşte ısınmış üzüm taneleri

Yıldızlardan devşirilen sır

İksir küçük kalplerinde

Zaman döndürürken avuçlarında her şeyi

Kıyıdasın sen, deniz seni salmış

Gözlerin ağaç reçinesi

Kuşların dağarcığında adın var

 Çiğdem Baydar

 

Durgun suda kayığın dalgaları geriye doğru kabarırken güneş te solda yansımış dalgalarda.

Adanın etrafını tamamen döndük ve ana kara ile adayı birbirine bağlayan köprüye geldik. Ana kara kısmı sağ taraf. Burada asırlık ağlayan çınar ağacı var.

Hep köprünün üstünden geçecek değiliz ya, bu kez altından geçeceğiz. Hem de kayıkla. Köprünün ortada iki ayağı kalın taş duvar ile yapılmış. Taş duvar ayaklarındaki izlere bakılırsa gölün seviyesi 1 metre kadar daha yükselmiş daha önce. Kayığın başını iki ayağı ortalamış durumda, hızı da iyice düşürdük. Köprünün altından yavaş geçeceğiz.

Köprünün altından geçip geldiğimiz yere çıkmış olduk. Adanın başlangıç yeri, çınarların olduğu kahveler, cami ve kıyıda bağlı kayıklar. Normalde köprünün dibinden yol var. Belediye otobüsü ve araçlar su altında kalmış olan yoldan adaya geçiyor. Şimdi ise yol sular altında. Daha önce kayıkla bir kaç kez dolaşmıştık adanın etrafını ama göl ilk defa bu kadar yüksek seviyede ve adanın etrafını gerisin geri dolaşmayıp kestirmeden eve döneceğiz.

Kıyıların çoğu yerinde sazlıklar kaplamış durumda. Burada yaşayan su kuşlarına yuva olarak korunaklı bir alan oluşturmuş.

Toplam yedi kişiyiz, iki önde, iki ortada, iki kişi arkada oturmuş durumda ağırlık dengede. Kaptanımız Malik en arkada dümenin başında tek olarak kayığı idare ediyor. Arkada oturan üç kişi, Vedat, Ceyhun ve Malik. Üstümüzde beyaz tente gölgelik yapıyor. Mehmetali’nin sadece kafasının bir kısmı çıkmış sağ alt köşede.

Kıyıya yakın, sazlıkları ve tek tük evleri seyrederek gidiyoruz.

Sazlıkların olmadığı yerler de var. Kıyıda söğüt ağaçları yeni yeni yaprak açmakta.

Sonunda eve gelerek kayığı karaya el birliği ile çektik. Sevgili malik bize zaman ayırdığı için ve bizi tekne ile Gölyazı adasının etrafını kayıkla gezdirdiği için çok teşekkür ediyorum kendisine. Artık bir kahveyi hak etti sanırım. Hemen kahve takımlarını çıkarıp Malik’e özel kahve pişiriyorum. Masanın başında Malik ile yan yana durup resim çekiliyorum. Kahve ocağımın üzerinde cezve, koruyucu teneke rüzgardan ocağı koruyor. Önünde tabelam, su şişesi masanın üzerinde. Arkada büyük yağ tenekelerinde çiçekler ekilip sıralanmış.

Kuşluk vakti, saat üç sıraları iyice acıkmaya başladık. Hazır mutfak bulmuşken Mehmetali tavada balıkları pişiriyor. Bu arada Cem de salatayı yaptı. Balıklar pişti, tepsi yığın balık dolu. İki küçük tepside de salata masada. Fırından aldığımız taze ekmeği de dilimleyip hepimiz masaya oturup yemeğe başladık.

Masada ekmek var ama o kadar çok balık var ki ekmeksiz yemeğe başladık. Yedi kişi tıka basa yedik löp etli turna balıklarını. Salata da nefis olmuş. Artık gık dedik ve tepside bayağı balık kaldı. Artan balıkları Malik’e verip evdekilere götürmesini söyledim. Aramızda doymak bilmeyen Nafiz de artık yiyecek durumda değil. Nafiz’i doyuramayız dedik ama o da doyduğuna göre bizler halyi doymuşuz demektir. Turna balığının tadı nefisti. Malik tepsiyi olduğu gibi eve götürdü. Sonrasında bisikletlere binip kamp alanına gelerek yemeğin ağırlığı üzerimize çökmüşken biraz kestirelim dedik. Hamağımı çıkarıp iki ağacın gövdesine bağlayıp yatıyorum. Bu şekerleme iyi geldi kuşluktan sonra. Güneş batasıya kadar hamakta uyudum. Tam güneş batarken uyandım. Güneş tepelerin ardında batmadan önce resim çekiyorum. Güneş son ışıklarını saçarken göl, sazlıklar, hamağın ipini bağladığım ağacın gövdesi, hamak ve ayaklarım.

Hamağın mavi renkli kumaşından görünen Güneşi çekiyorum. Güneşin kızıllığı belli oluyor.

Güneş tam tepenin üzerinde batmak üzere.

Dijital zom yaparak tüm kareyi kızıla boyayacak kadar yaklaştırdım.

Güneş batıp akşam karanlığı çökmeden son kez hamakta yattığım yerden ufku çekiyorum. Gökte iki bulut üst üste okey işareti gibi asılı kalmış.

Kuşlukta o kadar balık yedik ki akşam yemeğini yemeye gerek kalmadı. Yemek yerine gündüz kararlaştırdığımız Cem Tabanlı’nın isteği üzerine irmik tatlısı yapmaya koyulduk. Malzemeleri gündüz almıştık. Hava karardıktan sonra Mehmetali aşçımız olarak tatlıyı yapmaya başladı. Geniş tencerede süt, irmik ve şeker ile ocakta karıştırarak pişirme aşamasındayız. Tatlının pişmesi yaklaşık bir saat kadar sürecek. O yüzden sırayla karıştırma işini de yapıyoruz. Başında aydınlatma feneri olan Nafiz tenceredeki pişen tatlıyı tahta kaşıkla karıştırırken. Başındaki fenerin ışığı parlak.

Daha çok Mehmetali, biraz da Nafiz sürekli karıştırıyor tatlının dibi tutmasın diye.

Bir saat civarı karıştırarak koyulaşmaya başlayan helva kıvama gelince ocak kapatıldı. Kokusu bile ne kadar leziz olduğunu belirtiyor. İrmik helvası hazırdı yemeye. Hasan ve Malik’i çağırdık yemesi için. Onlar gelince hep beraber helvanın başına çöreklenip çala kaşık yemeğe başladık. Bu kadar zahmetle pişen bir şeyin tadı da mükemmel oluyor. Tenceredeki helva sıcak sıcak bir çırpıda bitti. Çayı da demledik bu arada. Çay içerek sohbetimiz geç saatlere kadar sürdü. Akşam olunca festivale katılacaklar da birer ikişer gelmeye başladı kamp alanına. Gelen çadırı kurunca ortalık kalabalıklaştı.

Artık yatma zamanı diyerek herkes çadırına çekildi. Ben bu gece hamakta uyuyacağım. Uyku tulumunun içine girerek hamakta yatmanın zevkini tatlı düşlerle uyumaya başladım. Düş görme zamanı.

Mysia Yolları 4. Gün

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Susurluk – Mustafakemalpaşa – Gölyazı

( Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır )

 

esrik kayıklar

güneş mi denizi baştan çıkarır

esrik olur kayıklar

hatıralar ağaçtır

hayat geçtikçe büyür

yüreğim kımıldanır

birazdan ne güzel insanım

geçmişimi geleceğimi

hepsini bir bir ararım

Agim Rıfat Yeşeren

 

Öne çıkan görsel, Bisikletim KUZ, gidon çantası arkasında batan Güneş manzarası.

Gece başlayan yağmurun sesi ile uyuduk, ama şiddetli değildi. Usul usul yağan yağmurun damlaları ninni gibi geldi bana. Çınar ağaçlarının sık olması, uzun gövdeleri ve yukarılarda dalları şemsiye gibi üzerimizi örtmesi nedeni ile çadırlara pek yağmur gelmedi. Dünkü yorgunluk, iyi bir uyku ile sabahın erken saatlerinde uyanmama neden oldu. Çadırda uyumanın rahatlığı hiç bir yerde yok. Günün ilk ışıkları ile çadırımın kapısını aralayıp dışarıya bakıyorum. Uzun çınar ağaçlarının gövdeleri, piknik masaları ve bir çadır gözüme ilişiyor.

Giyinip çadırımdan dışarı çıkıyorum. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra piknik masalarının birinde doğanın ilginç bir olayını gördüm. Kalın kalaslardan yapılmış masanın yarılmış yerinden ağaç mantarları yağmur suyunu görünce kendine yaşam alanı oluşturmuş. Artık yaşamı bitmiş ağacın işlenip kalas olarak masa yapılsa da başka canlılara yaşam sunuyor. Kalasın yarıklarında üç tane mantar çıkmış, gövdesi beyaz, şapkası kahverengi – siyah karışımı. Masanın üzeri yağmurdan dolayı ıslak.

Sabah kahvaltı hazırlıklarına başladık, semaver suyu ısınasıya kadar ben de etrafı şöyle bir dolaşıyorum. Çınar ağacının köklerine inen gövdesinin bir kolunu testere ile kesip gövdesi ile olan bağı kopartmışlar. Bunu neden yaptıklarını anlamak olanaksız. Ağaçtan ne istiyorsun, illa zarar vereceksin. Aslında bunu kesen hastalıklı insan bindiği dalı kesiyor ama bunu düşünecek kadar akıllı değil.

Bu arada bisikletim KUZ öylece park etmiş halde. Arka lastiğindeki iki lastik sargı yerinde duruyor.

Hava yağmurlu ve bulutlu olmasına rağmen güneş doğduğunu hissettiriyor parlak ışıkları ile. Çınar ağaçlarının arasından kendini gösterdi. Ben de bu anı yakalıyorum.

Çınar ağaçlarının sık gövdeleri yana yatmış durumda. Onlarca, belki yüz taneden fazla çınar ağacı bu kadar sık dikilmesi boylarının uzun olmasını sağlamış. Ağaç güneş ışığına gereksinimi var. Bunu sağlamak için devamlı yukarı büyüdüğünden boyu uzun. Diğer ağaçlar da aynı şekilde büyüyünce dalları yukarıda serpilmeye çalışıyor. Yana uzayan dalı yok hiç bir ağacın.

Kahvaltıyı yapıp hemen toparlanıyorum. Cem Tabanlı da benimle beraber toparlanıp erkenden yola çıktık. Diğerleri sonradan gelecekler. Susurluk’ta bisikletçi bulup arka lastiğimi değiştirmek zorundayım. Cem ile birlikte yağmur altında Susurluk’a vardık. Yaz – bahar yağmuru çabuk geçti ve yağmur durdu. Bisikletçiyi sora sora bulduk yerini. İnternetten baktığımıza göre bisiklet servisi görünüyor ama bisikletçiden çok motor ve araba parça satan bir dükkan. Neyse 28 inç lastik var mı diye sorduk, bir kaç tane var olduğunu söyledi. Uygun olan bir lastiği aldık. Bagajdaki yükleri indirip arka tekerleği çıkardım. Eski lastiği çıkarıp yenisini takmaya çalışırken dükkanın çırağı elinde tornavida ile dış lastiği takmaya çalışınca “Hop dur bakalım ne yapıyorsun? Tornavida ile lastiği mi parçalayacaksın? Levye yok mu?” Diye durdurduk yapacağı işi. Çırak elinde araba lastiklerinde kullanılan koca bir levye getirdi. “Bu ne? ” diye sordum. Koca levye ile lastiği takacak, olacak iş değil. Hemen tamir taklavat çantamdan kendi levyelerimi çıkarıp lastiği normal olarak takıyorum. Sonra hadi şişir bakalım deyip lastiği şişirmeye başladı kompresörle. Lastik basıncı istenilen seviyeye bir türlü çıkmıyor. Lastiğin neden şişmediğini anlıyorum. Kompresör basıncı 35 havaya göre ayarlanmış. Araba lastikleri en fazla 35 hava basılıyor. Benim lastik 60 – 65 hava basıncı istediğinden bırak öyle kalsın dile çırağı uzaklaştırıyorum. Lastiğin ücretini ödeyip tekerleği bisiklete takıp çantaları üzerine yerleştirip yakında benzinciye giderek 65 hava basarak olayı bitiriyorum. Yanda olan kahvede lastikçi çay ısmarlıyor esnaf olarak. Biz de çay teklifini geri çevirmeyip içiyoruz.

Lastik işi bitince yola çıktık. Hedefimiz Gölyazı’ya bu gün varmak. O yüzden hızlıca ana yoldan gideceğiz. Şansımıza İzmir’den çıktığımızdan beri rüzgar sürekli Lodos esti. Rüzgar hep arkadan eserek Susurluk’a kadar geldik. Bu gün ise rüzgar döndü ve hava Poyraz esmeye başladı. Yani tam karşıdan, gideceğimiz yönden esmeye başladı. Balıkesir il sınırından çıkıp Bursa il sınırına girdiğimizi karayolu tabelası bildiriyor. Yol kenarındaki tabelada Bursa il sınırı yazılmış, arkada tarlalar yemyeşil ve gökte üzerimizden geçen bulutlar.

Bu yoldan hep araçla geçtiğimden tabelaları pek göremiyordum doğru dürüst. Bisikletle her tabelayı, her ayrıntıyı görüyorum. İşte bunlardan biri ilgimi çekiyor. Kocaman tabelada yazan Kosova yazısı bana doğduğum yeri hatırlatıyor. Demek buralarda daha önce Kosova’dan göç edenlerin kurduğu bir yerleşim yeri varmış. Memleketimin ismini görmek beni sevindirdi.

Büyük bir tabelada, mavi zeminde beyaz boyalı alanda siyah yazı ile Kosova yazılmış. Altta ise beyaz boya ile Susurluk ve Balıkesir yazılarak sağ taraftaki yolu ok işareti ile gösterilmiş. Tabelanın altındaki tabelada Beyaz zemine siyah harflerle Kosova 2 ve Bostandere 7 kilometre olduğunu sağa ok işareti ile belirtilmiş. Beyaz zeminde yazan yerler köyleri belirtiyor. Mavi zeminde yazılanlar ise il ve ilçeleri belirtiyorlar. Ana yolda sağa giden bir yol, ileride görünen bir köprü üst geçitten hem köylere, hem de geriye dönmeyi sağlıyor.

Yol ana yol olunca kaymak gibi asfaltta, emniyet şeridinde rahat ve hızlı gidiyoruz köy yollarına göre. Bu yolda eğim fazla yok. Bizi zorlayan karşıdan esen Poyraz rüzgarı.

Yol tabelasında Mustafakemalpaşa’ya geldiğimizi belirtiyor. Nüfus : 100000 olarak yazılı. Tam rakam, ilk defa tam rakam yazan tabela gördüm. Mustafakemalpaşa’ya gireceğiz. Yol tabelası gidonumdaki tüylerle beraber resmini çekiyorum.

Cem ile birlikte Mustafakemalpaşa kasabasına giriyoruz. Diğer arkadaşlar geride kaldı biraz. Onları beklerken hadi buranın ünlü Mustafakemalpaşa tatlısı yiyelim deyip tatlıcıya oturduk. Taş yerinde ağırdır hesabı her yerde geçerli olmasına rağmen bu durumu göz önünde bulundurup ne kadar olursa olsun birer porsiyon yiyoruz Kemalpaşa tatlısından. Garson bizi tatlı yerken masada önümüzde tabaklar, elimizde çatal ile resmimizi çekiyor. Dörder tatlı bir porsiyon yapıyor, iki tane yemişiz, daha iki tane daha tabakta var. Tatlının üzerinde beyaz kaymak konulmuş. Masada dar ağızlı küçük beyaz porselen vazoda papatya çiçeği süslemiş olarak duruyor.

Diğer arkadaşlarla buluştuk meydanda. Tatlı yiyin ilk önce diyerek tatlıcıya gönderdik. Cem ile meydanda oturma yerinde bekledik bir süre. Arkadaşlar tatlılarını yedikten sonra yanımıza geldiler. Yakında olan çay ocağından çayları ısmarladık. Turda ortak bütçe yapıyoruz. Herkes eşit miktarda para veriyoruz kasaya. Kasa da tüm alış – verişleri bu paradan yapıyor. Kasamız da Ceyhun. Kasanın suyunu çektiğini belirtince elindeki son paralarla üç tane gevrek alıyor. (Buralarda gevreğe simit diyorlar) Elindeki para anca çaylarla beraber üç gevreğe yetince adam başı yarım gevrek bölüşerek çay ile birlikte yiyoruz. Bu bizim öğle yemeğimiz olacak. Bu durumu belgelemek için garsona cep telefonumu vererek resim çektiriyorum. Altı kişi elinde yarımşar gevrek, önümüzde plastik bir sehpada çay bardakları. Hepimizde kısa pantolon, üzerimizde formalar rengarenk, başımızda da üç turuncu renkli, bir mavi, bir de haki yeşili renkte buff var.

Mustafakemalpaşa kasabasındaki molayı bitirip yola çıkıyoruz. Rüzgar karşıdan esmeye devam ediyor. Yoldan geçen tırlar, kamyonlar ve diğer araçların gürültüleri eşliğinde yol alıyoruz. Bir ara kendimi kaptırıp yolun getirdiği ölçüde bastırdım. Diğer arkadaşlar da rüzgarıma girerek göçmen kuşlar misali tek sıra gitmeye başladık. Yaklaşık 10 kilometre civarı yüksek tempoda, rüzgara karşı ve hafif çıkışı ile Karacabey rampasını bir çırpıda çıktık. Ben de nasıl olduğunu anlamadım ama tempoyu tutturunca gidiverdik öylece. Karacabey rampasını çıkarken harcadığımız enerji bitmek üzere. Mehmetali’nin şekeri var, öyle olunca düşen şekeri nedeni ile bir benzinlikte durup elde ne varsa çıkarıp bereketli ve hala bitmeyen pişilerden yiyerek şekeri yükseltip enerji takviyesi yaptık. Yarım gevrekle pistonlar bir yere kadar gidebiliyor. Rüzgardan korunaklı bir yerde atıştırmanın üzerine birer kahve içerek molayı tamamladık. Bu kez daha düşük tempoda bisiklet sürmeye başladık ve sağımızda Uluabat gölü göründü. Araç ve tır trafiği fazla olunca dibimizden geçen tırların korkunç gürültüleri Cem Tabanlı’yı rahatsız ediyor. Bu tedirginliğini belirtiyor sık sık. Yapacak bir şey yok, böyle gideceğiz mecburen. Yola devam edip bir an önce hedefe  varmalı. Uluabat gölü görününce yaklaştık sayılır Gölyazı’ya. Ağaçların arasından yakında olan Uluabat gölünün bir parçası görünmekte.

Güneşin doğuşunu izledim, batışını da kaçırmamak gerek diyerek durdum yol kenarında. Bu an kaçmaz, küçük bir köyün kenarında, tepenin üzerinde iken bir resim alıyorum. Güneşin batışını izlemek için bisikletim KUZ’u park ettim yol kıyısında. Gidonumda ki çantam, önünde “Bakırçay Temiz Aksın” yazılı kart. Kelebek gidonuna asılı duran kaskım ve dikiz aynası. Güneş kelebek kısmının az üstünde son ışıklarını verirken izliyorum. Solda, arkada matın bir kısmı görünüyor.  Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Güneşi batırdıktan sonra, bir süre daha pedalladık ve hava henüz kararmadan, siyah beyaz ipliğin artık ayırt edilmediği anda Gölyazı yol ayrımına geldik. Yol kıyısında üç tabela bir direğe takılmış. Üstteki tabelada Gölyazı Mahallesi, ortadakinde Gölyazı Kültür Evi, alttakinde ise Göl Yazıevi yazılıp ok işareti ile sağa gidileceğini belirtmiş. Uluabat gölünün bir kısmı görünüyor, kıyısında ışıkları yanmaya başlamış köyler, tarla yeni sürülmüş hemen önümde. Bir iki ağaç ve düz bir arazi göle kadar gidiyor. Göl henüz uzakta.

Az ilerde yol ayrımı başlıyor ana yoldan. Burada da turistlik kahverengi tabelada Gölyazı (Apollonia) 5, alttaki tabelada da Ağlayan Çınar ve resmi yön tabelası olarak konulmuş. Kartal tüyü ile beraber henüz hava kararmadan Gölyazı’ya giden yolu çekiyorum. 5 Kilometre yolumuz kalmış. Karşıdan sürekli esen Poyraz rüzgarına karşı bisiklet sürmek pek kolay değil. Bizi bitirdi adeta ama sonunda ana yolun yoğun tır trafiğinden kurtulmanın sevinci ile köy yoluna girmek enerjimizi topluyoruz. Artık yol sağa döndüğünden rüzgarı arkamıza alacağız. Kısa kalan kilometreler biter rahatlıkla.

Antalya grubu da aynı yerde resim çekiliyor. Mehmetali, Nafiz, Ceyhun ve Vedat. Bisikletleri ile poz vermişler kameraya.

Artık hava karardı ama gökyüzünde dolunay dan yeni çıkmış Ay bulutların arasından kendini gösterip yolumuzu aydınlatıyor. Az biraz yüksekte Uluabat gölünü ve yüzeyine yansıyan Ay ışığını görünce durup gecenin az aydınlığında gidonumdaki farın aydınlattığı ağaçlarla beraber muhteşem manzarayı çekiyorum. Solda Göylazı ışıkları yanmış gecenin karanlığında.

Saat 21:00 gibi Gölyazı’ya vardık. Hava iyice karardı. Bizi davet eden Festival başkanı Ercan Hafız’ı telefon ile arayıp nereye kamp kuracağımızı öğrendik. Kamp yeri Gölyazı girişinde antik kentinde kazı yapan ekibin kazıevi’nin olduğu yerde. Hemen kamp alanına girip çadırları kurarak eşyaları yerleştiriyoruz. Ardından sıcak duş ile yorgunluğumuzu aldık. Bu gün zorlu bir yolculuk epey yordu bizi. Duş kendimize getirdi, misler gibiyiz. akşamın geç saatleri olsa da karnımız iyice acıktı. Hemen akşam yemeğini yapmaya koyuldu aşçı başımız Mehmetali. Kazıevi tesislerinden yararlanıyoruz. Gölyazı da oturan akrabalarım var, Hasan’ı telefon ile arayınca hemen gelerek aramıza katıldı. Arkadaşlarla tanıştırıp çay içerek hoş sohbete başladık. Hasan’a, arkadaşlara çaktırmadan, yarın bizlere ihaleden turna balığı almasını söyledim. Bize yetecek kadar alsa yeter. Gölde yetişen en lezzetli balık olan turna balığının tadı pek nefis. Daha önce geldiğimde bir çok kez yedim. Yarın kendimize dinlenme günü olarak belirledik. Hem dinleneceğiz hem de Gölyazı’yı gezeceğiz. Gecenin geç saatlerine kadar sohbet ederek zaman geçirdik. Artık yorgun bedenlerimizi dinlendirme zamanı geldi. Uyku bunu belirtiyor.  Göl kıyısında uyumanın tadını yaşayacağım.

Bu gün rüzgara karşı yol aldık, yoğun trafik ile epey yol geldik

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık 88 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

Mysia Yolları 3. Gün

9 Mayıs 2017 Salı

Çaldere köyü – Kepsut – Recepköy – Susurluk

(Kör arkadaşlar için Betimleme yapılmıştır)

(Resimlerin bir kısmı Vedat Karakaya’ya aittir)

 

yüzümü senin için yıkarım

gömleğimi senin için geçiririm

ama sen bilmezsin bunu niçin

gömleğimi senin için geçiririm

yüzümü senin için yıkarım niçin ben

bilmem bunu âşk aşkür

ölüm o Ölüm

ateş ateştir a iki gözüm

neden bütün bunlar böyledir ve madem ki böyledir

neden böyle olmalıdır

işte kimse bilmez bunu

Agim Rıfat Yeşeren

 

Öne çıkan görsel, Uzayıp giden tren rayları, ağaçlar ve evler.

Çalderenin şırıltıları ile güzel bir uyku çektikten sonra doğa kendisi uyandırıyor erkenden. Erkenden uyanmanın nedeni temiz havada, bol oksijen solumanın getirdiği dinlenme insana yetiyor. Güneş henüz doğmamış ama kuşlar erkenden kalkmış güzel şarkılarını çayın söğüt dallarında söylüyor. Adeta çayın sesine ayak uyduruyor kuşlar. Çadırımın kapısını açınca çayın olduğu yerdeki ağaçları görüyorum.

Tam güneşin doğduğu sırada kahve cezvem ocağın üstünde pişmeye başladı. Güneşin doğuşunu kahve içerek kutlamak gibisi yok. Köpüklü kahve cezvesi ile tepede doğan Güneşin doğuş anını çekiyorum bir poz. Cezvenin sapı Güneşin doğduğu yere doğru duruyor. İleride Vedat’ın tripod, altında yağ şişesi ve portatif yemek masası. Masanın üzerinde su şişesi ve tencere, tava konulmuş.

Ben cezve ile Güneşin doğduğu anı çekerken yere uzanmış durumda Vedat ta benim resmimi çekiyor. Mata yatarak resim çekerken, ocakta cezve köpüklü, dört fincan. Kahve kutusu, ocak kabı turuncu plastik. Yeşil fincan kutusu ayağımın dibinde. Arkada tuvalet binası, betonunun üzerinde naylon poşetler, çaydanlık, kavurma sacı ve semaver.

Bulunduğumuz yerde parlak kırmızı renkleri ve artı biçiminde siyah parlak renkli taç yapraklarını açmış gelincik muhteşem görünüyor. Bu tip gelincik çiçekleri her yerde olmuyor, buralara özgü bir yapıya sahip. Vedat yakından tek olarak çekmiş gelincik çiçeğini.

Yamaçta bunun gibi birçok gelincik çiçeği daha var. Ben de çiçeklerin resmini çekiyorum. Gelincik çiçeklerinin arasında bir kaç tane sarı çiçek daha var. Siyah – kırmızı ve sarı çiçekler yeşil otların arasında uyumlu , doğal bir desen oluşturmuş. Seyretmeye doyum olmuyor bu güzelliği.

Çeşmenin yanında kurulu çadırlar arazide, bisikletler de çadırların yanında. Çayı kaplayan söğüt ağaçlarının yakınındayız. Güneş te doğuyor tepenin üzerinde. Resmi Vedat çekiyor. Sağ üst tarafta bor madeninin olduğu yer belli oluyor beyaz toprakları ile.

Ocağımızda ateş var ve bu ateşte sabah kahvaltısı için sucuklu yumurta ve köyde verilen peyniri de içine katarak güzelce pişiriyor Mehmet Ali. Sonra portatif masada tavanın etrafında toplanıp çalakaşık yemeye başladık. Zeytinimiz de bol, ekmek ve pişiler gani gani. Bolca da taze soğan. Semaverde odun ateşinde pişen çayın tadı da bir başka oluyor. Vedat tripod ile otomatik çekiyor kahvaltı masasının etrafında ayakta kahvaltı yapan altı kişi.

Kahvaltının ardında bulaşıkları yıkayıp toparlanıyoruz. Yükleri bisikletlere yükleyip yola çıktık. Köy yollarında fazla araç olmaması işimize geliyor. Ne güzel sakin sakin gidiyoruz. Ormanın içinden geçen yolda arkadaşlar durmuş. Ben de resmini çekiyorum.

Çaldere’nin aktığı yöne gitsek te yol nedense tırmanışla tepeye doğru gidiyor. Yani yol düz gideceğine belli bir eğimle yukarıya doğru yapılmış. Hal böyle olunca kaçınılmaz olarak yokuşu ağır tempoda çıkmaya başladık. Önümde giden arkadaşlarımın resmini çekiyorum. Sol tarafta yamaç, ilerde yolun gittiği tepeler. Sağ tarafta ise derenin vadisi.

Yokuş sürdükçe yola yeni çıkmış olarak yoruluyoruz az biraz. Bunu yol kenarında biraz dinlenerek nefesleri ayarlıyoruz. İleride biri düz, biri tepeye doğru giden iki yol var. Bakalım hangi yoldan gideceğiz.

Neyse ki tepeye giden yol toprak. Düz giden yola saptık ve yokuş ta bitti böylece. Ama Bursa’ya kadar düz gideceğiz demek değil. Yine başka yokuşlar önümüze çıkacak. Yolun sağında geniş bir çayır görüyorum. Çayırın bitiminde çaldere çayı. Bir de yolun kıyısında işlemeli güzel bir çeşme yapılmış. Çeşme tamamen taş bir bloktan işlenmiş. Çayırın solunda iki sarı bina duruyor. Biri çatılı, diğerinde çatı yok. Çeşmenin devamında ağaç fidanları dikilmiş sıralı. Fidanlara zarar gelmesin diye tahtalar ile koruma altına alınmış.

Çaldere çayı ile beraber hafif bir eğimle iniyoruz yukarıdan aşağı. Bazen çayın yatağına iyice yaklaşıyoruz. Çayın yakınından geçerken gözüme ölmüş bir ağacın gövdesi görünüyor. Her şeyin bir ömrü var, insanlar, hayvanlar, ağaçlar ve doğadaki her şey bir döngünün içinde. İşte bu döngüsünü tamamlamış söğüt ağacı ömrünü tamamlayıp değişime başlamış. Kökleri toprakla bağı çözülünce kuruyup çürümeye başlamış. Ağacı çayın yatağından traktörle çekerek ekili olmayan tarlanın kenarına çekilmiş. Kalın gövdeli ağaç üç dallı. İkisi yerde, biri yukarı doğru. Belki de köylünün biri kışlık odun için çaydan çıkarıp kesecek. İşte dönüşümde olacaklar; Bir kısmı çürüyüp toprağa karışıyor. Kesilirse odun olarak sobada yanarak küle dönüşecek. Yanarken çıkardığı karbondioksit ve diğer gazlar da fotosentez yapan diğer bitkiler özümseyip karbonu depolayacaklar gövdelerinde.

Solda yolda giden bisikletçi arkadaşlar. 30 km hız ile gidileceğini gösterir trafik levhası, üstünde ünlem işareti dikkati çeken levha. Gidonumdaki tüylerin bir kısmı ve çayın söğüt ağaçlarının yanındaki tarlada ölü ağaç gövdesi.

Mayıs ayının en güzel çiçeklerinden birisi olan sarı çiçek açmış uzun iğne yapraklı çalı. Baharın ilk günlerinde değil de havalar iyice ısındıktan sonra açar. Sarı çiçekler açan bu çalıya halk dilinde “Katır Tırnağı” deniyor. Akdeniz bitki örtüsünde ait olan katır tırnağı çiçekleri koparılıp vazolara konulsa da bence yerinde daha güzel görünüyor.

Yol kıyısında uzun iğne yapraklarının uçlarında sarı çiçekler açmış. Yeşil yapraklı bitkide sarı çiçekler daha baskın görünüyor. Sağda gidonumdaki tüyler le birlikte katır tırnağı çiçekleri.

Nusret köyüne geldik. Bu köyden tren demiryolu geçiyor. Raylar ve eski köy evlerinin resmini çekiyorum.

Bu raylardan bir kaç kez geçtim, Ankara’ya, Eskişehir’e, Kütahya’ya. Her trene binişimde uzakları yakın eden bir hal alıyor bende. Tren ile yolculuk yapmanın zevki başka oluyor. Tren raylarını görünce aklıma Nazım Hikmet’in şiiri gelir hep. 12 Eylülden önce, Ortaokul ve Lise yıllarımda Edip Akbayram’dan dinlediğimiz bu türkü ağzımızdan düşmezdi.

Gidenlerin Türküsü

Camların arkasında gece ve kar
Beyaz karanlıkta parlayan raylar
Umutsuz çaresiz sallanan eller
Kavuşulmamayı anlatıyorlar

Üçüncü mevkii bekleme salonu
Çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor
Gece ve kar yine pencerelerde
Acı türküsünü mırıldanıyor

Bir türkü söylüyorlardı içerde
Bu giden kardeşimin türküsüydü
Arkadaşlar bakmayın gözlerime
Bu milyonların gerçek öyküsüydü

Nazım Hikmet Ran

Rayların hizasında raylar ve iki yanda köy evleri. Raylarla birlikte demir direkler dikilmiş. Elektrikli trenler için ama henüz teller çekilmemiş. Raylar traverslerin üzerinde hafif sola doğru dönüyor. Traversler iri çakıl taşlarından oluşan zemin üzerine döşenmiş. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Köyün kahvesinde mola veriyoruz. Eldeki pişileri çayla birlikte yiyoruz. Ne bereketli ve çok pişi varmış, bitmek bilmiyor bir türlü. Yedikçe sanki çoğalıyor. Kahvenin üstünde köyün muhtarlık binası var.

Biz pişileri yerken yanımıza köyün delisi geliyor. Köyün delisi de yaşlı bir kadın. Bizi görünce sohbete başlıyor, yolcu olduğumuzu görünce yolcuyu gözeten melek gibi etrafımızda fır dönüyor. Çevredeki çöpleri süpürüp temizliyor. Sürekli konuşup bir şeyler anlatıyor. Kahvedeki köylüler deli kadına bizleri rahatsız etmemesi için uyarmalarına rağmen hiç te rahatsız edici bir yanı yok. Aksine sohbetimiz gayet iyi. Deli kadına bir çay ısmarlıyoruz, kahveci çayı verip içerken çaktırmadan resmini çekiyorum. Cem’i önde, kadını da Cem’in arkasında sandalyede otururken çekiyorum bir poz. Kadın sürekli hareket halinde, devamlı sağa sola başını döndürerek her yanı görmeye çalışıyor. Çayını çabucak içip söylenerek bir o yana, bir bu yana fır dönmeye başladı. Deli kadını çok sevdim, bana daha çok yolcuları kollayan bir melek gibi geldi. Görünüşü sevimli ihtiyar, yüzünün kırışıklıkları ve üzerine giydiği uzun kollu siyah çiçekli elbisesi, aynı desende baş örtüsü başına bağlamış ve üzerinde yeşil renkli örgü yeleği. Masamızın üzerinde bir boş çay bardağı ve bir dolu çay bardağı var.

Molamız bitti ve köyden ayrılıyoruz. Köyün çıkışında kerpiç bir ev terkedilmiş olarak bahçenin bitkileri sarmalamış durumda çekiyorum.

Yola çıkan arkadaşları arkalarından resimlerini çekiyorum. Solda yeni sürülmüş tarlada toprak rengi ortaya çıkmış. Tarladan sonra ağaçlar devam ediyor.

Mola verdiğimiz Nusret köyü arkamızda kaldı. Köyü uzaktan komple çekiyorum. Önümde ekin tarlası yemyeşil, tarlanın sınırında ağaçlar.

Tarlanın birisi ekilmek için sürülmüş ama paralel sürülmüş çizgileri bazı yerlerde eğri büğrü sürülerek ilginç bir desen oluşturmuş. Tarlayı tüylerimle birlikte çekiyorum. Martı tüyü iki tane, kartal tüyünün yarısı boyutlarında.

Yol kıyısında erik ağaçları görünce yeşil eriklerden biraz koparıp yolda yemek için ceplerimize koyuyoruz.

Yol kavşaklarında konulmuş birbirine yakın köylere olan mesafeleri tabelalara yazılmış. En üstte en yakın köyden başlayarak en uzak olan Bigadiç kasabasına kadar yazılı. Nusret 9 Km, Osmaniye 10 Km, Dedekaşı 11 Km, Mahmuiye 12 Km, Ovacık 14 Km, Dombaydere 16 Km, İskele 28 Km, Bigadiç 38 Km olarak belirtilmiş. Hepsi de aynı yönde, geldiğimiz yoldaki yerler.

Aynı kavşakta, karşıda ise yakında olan Kepsut 1 Km sağda. Solu gösteren tabelada ise Balıkesir 24 Km. Kepsut’un dış mahallesindeki köy evleri ve damlar görünüyor.

Kepsut yakında olmasına karşın buraya girmeyeceğiz. Karşıda pek yüksek binaları olmayan Kepsut ilçesi görünüyor

Kepsut yakınlarında Çaldere çayı Simav çayı ile birleşiyor. Simav çayının karşısına geçiyoruz köprüden ve bir kavşak daha karşımıza çıkıyor. Eyvah yine kaybolduk. Avucumun içi Vedat kavşakta durmuş, bir tabelalara, bir elindeki notlara, bir de haritasına bakıyor. Ne yöne gideceğimizi bulmaya çalışıyor. Durduğumuz yer Köprübaşı Orman Emvalleri Deposu önü. Burada ormanlardan elde edilen mallar, ürünler, Arapçası olarak emvaller adı altında toplanan yer. Deponun önünde demir parmaklıklı sürgülü kapısı açık durumda.

Nasıl karıştırmasın, iki kavşakta bir sürü tabela görünce aklı karıştı ve kaybolma endişesi içinde yolu bulmaya çalışıyor. Ne de olsa buraları avucununiçi gibi bilse de kaybolmamak elde değil. Vedat’ın dediğine göre karısının sülalesi bu yöreden imiş.

Üç tabelada yazan ; Recepköy Mah. 4 Km, Karacaören Mah. 8 Km, Armutlu Mah. 10 Km – Servet Mah. 5 Km, Tekke Mah. 6 Km, Eşeler Mah. 9 Km – Bektaşlar Mah. 11 Km, Susurluk 34 Km olarak belirtilmiş. Her ne kadar köylerin ismi Mahalle olarak adı geçse de tabelada köyleri bir türlü silemiyorlar. Örneği de aşağıdaki tabelada var Recepköy Mahallesi yazan tabelada var. Yazıldığı gibi Recepköy.

Vedat sonunda gideceğimiz yolu buldu; Recepköy tarafına doğru gideceğiz.

Bir kilometre sonra yol yine ikiye ayrılsa da artık doğru yolu bulduğumuzdan Recepköy tarafına, sağ taraftaki yola doğru gideceğiz.

Ekin tarlasında buğdaylar başak vermiş, önümde de gelincik çiçeklerinin muhteşem kırmızı rengi.

Recepköy ismini yakınındaki dereye vermiş. köprüde öyle yazılmış. Köprünün korkuluk demirleri sarı boyalı, önünde kırmızı, beyaz enine yan şeritli reflektörlü uyarı dik tabela konulmuş.

Recepköy karşımda duruyor. Resmini çekiyorum bu şirin köyü. Tek katlı, kırmızı kiremitli çatıları ve camisi ile çok şirin görünüyor. Köy yoldan içeride kaldığı için girmiyoruz. Tepelerin üzerinde rüzgar türbinleri konulmuş dönüp duruyorlar.

Recep köy yamacın başlangıcında kurulmuş. köyden sonra sert bir yokuş bizi bekliyordu. Tepelerde görünen rüzgar türbinlerine kadar çıkacağız. Ağır tempoda çıkmağa başladık. Ağır tempoda çıkarken bisikletimden vırç vırç sesini duymaya başladım. Henüz inmeden bisikleti ve lastiklere bakıyorum. Ama sesin nereden geldiğini göremedim. Bisikletten inip lastiklere bakarken arka tekerleğin lastiğinde iki balon gördüm. Tekerlek her tur dönüşünde arka alt maşa demirine balon olmuş yanak lastiği değip vırç sesini çıkardığını fark ettim. Durup bisikleti ayakları üzerine park edip yakından bakıyorum. Lastiğin sağ yanağında iki balon şişik durumda görünce eyvah dedim ne olacak şimdi. Neyse ki arkadaşlar fazla uzakta değiller, onlara haber verdim durumu.

Lastik yanaklarında iki balon görünmekte.

Artık dış lastik fazla zarar görmesin diye yürümeye başladım. Yol kıyısında uygun bir yere kadar yürüdüm. Düzlüğe gelince bagajdaki çantaları indirip arka tekerleği söküyorum. Elimde tekerlek ve yerde çantalar dağılmış durumda.

Mehmet Ali yanıma gelerek lastiği söküyoruz janttan. Dış lastiğin balon yapan yerleri kontrol ediyoruz ama öyle yarılma gibi bir durum yok. İğne deliği kadar bir delik var sanki ama görünmüyor.

İç lastiği kontrol ediyorum, küçük delikler var. Onları yama ile kapatıp lastiği takıp şişiriyoruz, yine baloncuklar çıkmaya başlayınca lastiğin havasını indiriyoruz baloncuklar sönesiye kadar.

Dün Vedat’ın lastiğini yaparken kestiğimiz iç lastik şeritleri bu kez benim lastiğimiz dışına sarıyoruz sıkıca. Bir baloncuğu Mehmet Ali, bir baloncuğu da ben lastik ile sarıyorum güzelce. Sonra lastiği normal şişirip duruma baktık. Baloncuklar oluşmadı, bu iyi, idare eder. Fren pabuçlarını açıp iptal ediyorum arka freni.

Tekerleği yerine takıp çantaları bagaja yükleyip yola çıkıyoruz. Daha ileride bekleyen arkadaşlarla buluştuğumuz yerde ağaçların altında kahve ve çay pişirip yorgunluğumu alıyorum. Lastik tamir işi epey yordu ama sonunda hallettik. Hem iç lastik hem de yedek lastikler de patlak olduğundan yama yapmıştık. Bu kadar işten sonra yorgunluk kahvesi içmek farz oldu. Kahveleri içesiye kadar çaydanlıkta da çay demleyip bir de üstüne çay içmek ilaç gibi geldi. Enerjimizi topladık diyerek yola çıkıyoruz. Tepeye yaklaştık sayılır. Rüzgar türbinleri fazla uzakta değil.

Az sonra tepeye varacağız, yol kıvrılarak yukarı, yakındaki türbinlere doğru gidiyor.

Sonunda zirvedeyiz, rüzgar türbinlerinin hizasına geldik. Tepelerin sırtında türbinler sıralanmış dönüp duruyor. Zirvede olduğumuzdan küçük kaya parçaları fışkırmış sanki topraktan.

Yolun aşağısında rüzgar türbinlerinde üretilen elektrik enerjisinin toplandığı şalt sahası. Burada toplanan elektrik trafo ile voltajı yükseltilip enterkonnekte enerji sistemine bağlanıyor. Trafodan çıkan enerji telleri direklerle taşınıyor.

Yolda giderken bir yılan gördük yerde kıvranırken. Yılan görünüşü sağlam olmasına karşın pek hareket edemiyordu. Sanırım üzerinden araba geçmiş, o yüzden sersem durumda. Yılanı alıp kenara götürüyoruz. Artık doğa gereğini yapar.

Zirveye çıkmak bizi zorlasa da ulaşmanın zevkini inerken yaşıyoruz. Uzun bir iniş bizi bekliyor. Kendimizi salıyoruz yokuş aşağıya pedal çevirmeden. Gerçi benim sadece ön frenlerim devrede. O yüzden kontrollü iniyorum fazla hız kazanmadan. Ön frenle yaklaşık 12 kilometre civarı iniş yaptık. Bisikletimdeki tüylerin ardında yokuş aşağısı görünüyor. Yolun iki tarafında ağaçlar var.

İnişte küçük bir köyden geçerken Vedat benim resmimi çekiyor. Köy evleri ve kısa minareli cami ile birlikte güzel bir an yakalamış Vedat.

Düzlüğe inince ana yola çıkmış olduk. Yoğun araç trafiği eşliğinde bir süre gittik. Susurluk girişinde benzinlikte mola verdik bir süre. Benzinlikte çalışanlara buralarda nerede kamp atılabilir diye sorunca benzinci yaklaşık 3 kilometre içeride Çaylak mesire alanını tarif etti. “Burada kalabilirsiniz, çeşme ve tuvalet var.” Günlük alışverişi yapıyoruz akşam yemeği için. Ardından hiç oyalanmadan tarif edilen yere doğru gitmeye başladık. Tabelalar da koymuşlar direklere Çaylak diye. Ağaçların arasından hafif bir çıkışla gidiyoruz.

Sonunda hedefe vardık, Çaylak piknik ve mesire alanındayız. Burada kütüklerden kesilen kalın kalaslardan piknik masaları yapılmış. Masalar ve oturma yerleri sabit. Piknik alanı çınar ağaçları ile kaplı, sık dikilmiş, her taraf gölgede kalmış durumda. Piknik masaları ve çınar ağaçlarının uzun gövdeleri birbirine çok yakın.

Çay kenarında olan Çaylak piknik alanı kamp yeri olarak uygun bir yer. Çay çınar ağaçlarının altında sakince akıyor. Çayın akan suyu bana pek temiz gelmediğinden duş almaktan vaz geçtim.

Hava kararmasına daha epey zaman var. Çadırları kurup yerleşiyoruz. Ardından zaman geçirmeden yemek işine giriştik. Salata işi Cem de, Çorbayı Nafiz yapmaya başladı. Ana yemek işi Mehmet Ali de. Geri kalan onlara yardımcı oluyor. Ben sadece kahve pişirme işi ile uğraşıyorum. Bir piknik masası etrafına toplanıp yiyecek torbaları, tencere, kaplar harıl harıl çalışıyor arkadaşlar. Çadırlar da çınar ağaçlarının gölgesinde kurulu. Yemeği çevreden topladığımız odunlarla pişiriyoruz mangal yapılan bölümde.

Yemek pişirme işi bitince soğutmadan ilk önce sıcak çorbaları içiyoruz, ardından yemeği bir çırpıda bitirdikten sonra bulaşıkları Vedat yıkıyor. Bizler de durulamada ona yardım etik. Yemeğin üstüne kahve iyi gider diyerek kahve pişiriyorum. Sonrası semaverde bolca çay. Şakalaşmalar, muhabbet, bu gün yaşadıklarımız, benim lastiğin halleri ve yarın yapacaklarımızı konuşuyoruz. Benim teklifim yarın oyalanmadan bisikletçi bulup lastiği değiştirdikten sonra ana yoldan Gölyazı’ya gitmek. Mysia festivalinden bir gün önce oraya varıp kamp attıktan sonra boş zaman geçirmek. Gölyazı’yı gezip balık yemek. Bu fikir arkadaşlara iyi geldi. Yarın ola hayrola diyerek gecenin bir zamanında çadırlara girip yattık.

Bir çok kere, hem otobüs ile, hem de kendi arabam ile Susurluk’tan geçtim. Her seferinde molayı otobüs tesislerinde kalitesiz çay ve yemek yiyerek geçirdik. Bu yiyip içtiklerimiz de kazık marka ve fiyatlarla soyulduk her zaman. Susurluk’ta böyle bir yerin olacağı hiç aklıma gelmezdi. Belki de daha bir çok yer vardır, bilmiyoruz. Bizleri alışveriş merkezleri, otobüs firmalarının mola yerlerine yönlendirmeleri sonucunda böyle güzel yerleri kaçırmışız şimdiye kadar. Bisikletin yararları burada ortaya çıkıyor. Her yeri görüp keşfedebiliyoruz. İyi ki bisiklet var, özgürlüğü doyasıya tadıyorum.

Bu gün yaklaşık 55 Kilometre civarı yol yaptık.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc