Etiket arşivi: apollon

Suyun Kaynağına Yolculuk Büyük Menderes 7. Gün

1 Mayıs 2018 Salı

( Görme engelli arkadaşlar için betimleme yapılmıştır )

Beyeli – Çıtak – Işıklı göl – Dinar

( Resimlerin bir kısmı Ferdimen’e aittir )

“Kuşlar vardır, cana benzer havalarda;
Soğuksa kar, baharsa yaprak;
Bir başına büyür toprakta ömrümüz,
Güneşle yeşil elleriyle çıplak;

Nefeslerle sürüp giden yaşamamız
Bir su kenarına gelir durur;
Ekmekten, şaraptan öte nimetler vardır;
Yürünmez öyle hep, bazen susulur.”

Can Yücel

Öne çıkmış olan görsel resmi, Suyun Kaynağına Yolculuk Büyük Menderes Bisiklet turunu tamamlayan üç kişi; ben, Ferdimen ve Mehmet Aydın Dinar kasabasında Büyük Menderes nehrinin başlangıç yeri olan Suçıkan mesire yerindeki suyun kaynağı. Köprü üzerinde poz verdik. Arkamızda yapay şelale akıyor.

20180501_195719_HDR

Tatlı düşler görmenin verdiği mutluluğu gözlerimi açtıktan sonra da devam ediyor. Bir süre gördüğüm düşleri anımsayarak uyku tulumu içinden çıkmadım. Çadırımın tepesine bakarak yeni bir güne daha başlıyorum. Fazla oyalanmadan çadırımın fermuarını açıp dışarısının resmini çektim. Tam karşımda ilk gördüğüm çocukların oynadığı oyunların aletlerini gördüm. Renkli plastikten yapılmış oyuncaklar; merdiven ile çıkılan bir kuleden biri düz, diğeri döne döne aşağı inen iki kaydırak. Renkleri mavi, sarı ve kırmızı.

20180501_065430_HDR

Çadırdan çıkıp kamp yaptığımız yeri ve pankartımızı çekiyorum. Üç tane çadır, çam ağaçlarının gövdesine bağlı pankart, piknik masası ve bisikletim KUZ. Arkada iki bina var. Uzun çam ağaçlarının sadece gövdeleri görünüyor.

20180501_065856_HDR

Elimi, yüzümü yıkamak için camiye giderken köydeki eski kerpiç evlerin resimlerini çekiyorum. Çatısının bir kısmı çökmüş kerpiçten bir ev karşımda. Duvarda da bir delik açılmış. Evde kimse oturmuyor. Duvarın önünde kalın gövdeli dut ağacı var. Arkada caminin minaresinin bir kısmı görüntüye girmiş.

20180501_070051_HDR

Evlerin çoğu kerpiçten yapılmış, içinde oturanlar var. Kimi bina yeni.

20180501_070101_HDR

Cami avlusuna vardım, avluda tarihi eser olan sütun gövdesinde bir parça duruyor. Mermer parçanın bir kısmı kırık. Sütun dikine U kanallar açılmış

20180501_070455_HDR

Kamp yaptığımız yer ilk okul bahçesi. Okul taşımalı sistem yüzünde kapalı. Okul binasının bir kısmı bakkal dükkanı olarak kiraya verilmiş. Bakkal amca tatlı birisi. Kalın gözlük camları ile anca görüyor etrafı. Bakkal amca ile iyice samimi olduk. Sabah kahvaltısı için alışveriş ve ekmek aldık. Kahvaltıyı yaptıktan sonra çadırları ve eşyaları toparlayıp bisiklete yükledik. Sadece ağaca bağlı pankart duruyor. Suyun Kaynağına Yolculuk yazılı pankartın yanlarına geçip resim çekildik. Sol tarafta Köylü bir arkadaş, Mehmet ve ben. Sağda ise Ferdimen ve bakkal amca.

20180501_091113_HDR

Hazır pankart açılmışken tek tek resim çekilelim dedik. İlk önce Ferdimen’i çekiyorum pankart önünde.

20180501_091202_HDR

Sonra Mehmet’i çekiyorum çömelmiş durumda.

20180501_091225_HDR

Pankartın solunda da ben çekiliyorum bir poz. Böylece Suyun Kaynağına Yolculuk katılımcıları olarak birer anı kaldı yanımıza.

20180501_091256_HDR

Pankartı söküp bagajın üstündeki çantaya koyduktan sonra bakkal amca ile vedalaşıp yola çıktık. Kilit beton taşı döşeli bir yerde büyük kazanlar kaynıyordu. Bu gün keşkek pişirip dağıtacaklar köylülere. Bizi davet ettiler ama kazanlardaki buğday kaynatıp et konularak sopalarla döğülmesini bekleyecek zamanımız olmadığından keşkek yiyemedik. Yola çıkmamız gerek diyerek yolumuza devam ettik.

20180501_092817_HDR

Yolumuz düz denecek kadar var. Plato 800 metre yükseltide, hafif iniş – çıkış olabilir. Yolun solunda durup önde giden Mehmet’i ve Ferdimen’i çekiyorum uzayıp giden yolda. Solda afyon tarlaları var.

20180501_094619_HDR

Afyon tarlasında mor ve beyaz çiçekler açmış karışık olarak. İlerideki tarla sınırında dört tane top ağaç görünüyor.

20180501_094721_HDR

Köyün birinden geçerken tek katlı kerpiç bir ev görüyorum. Üzeri toprak dam, otlar bürümüş. Damı tutan odunlar dışarı taşmış durumda. Bir tane küçük pencere var duvarda.

20180501_095131_HDR

Çıtak kasabasına geldik, girişinde yeni traktörler dizilmiş sıralı satılacakları günü bekliyorlar. Ferdimen beni traktörlerin yanından geçerken çekiyor. Traktörler, biri mavi biri kırmızı renkli olarak sıralanmış beş tane.

IMG_2805

Bu gün için büyük bakkaldan ( halk market diyor ) alışverişi yapmak için durduk. Ferdimen aldığı buzlu, kırmızı – beyaz renkli dondurmayı bisikletlerimiz ile birlikte market camekanı önünde çekiyor. Dondurmanın çoğu bitmiş.

IMG_2807

Çıtak kasabasının meydanında Çanakkale kahramanı Koca Seyit heykelini görünce durup resim çekmeye başladık. Koca Seyit sırtında 250 kiloluk top mermisini taşırken. Heykel altın sarısı renge boyanmış tamamen. 7 Tane direkte Türk bayrakları dalgalanıyor.

IMG_2811

Üç bisikletçi, Koca Seyit heykeli etrafında resim çektiğimizi gören uzun bıyıkları ile meşhur Ali TAK yanımıza geldi. Tanıştık ve beraber resim çekildik heykel önünde. Ferdimen ve ben saçlarımızı saldık uzun bıyıklı Ali TAK’ın yanında. Yanımızda jandarma astsubayı da var sivil giyinmiş olarak. Ali Tak uzun bıyıklarını çözerek elimize verdi. Bıyıklar boydan boya elimizde tutuyoruz.

20180501_110041_HDR

Ali TAK ve jandarma bizi meydandaki kahveye çağırıyor soğuk bir şeyler içelim diye. Biz de hazır meşhur Ali TAK gibi uzun bıyıklı birini bulunca davetlerini kabul edip kahveye geldik. Ferdimen bizi, Mehmet, Ali TAK ve beni kahve içinde ayakta konuşurken çekiyor. Ali TAK beyaz takım elbise giymiş. İçine siyah bir gömlek, uzun bıyıkları ile tam bir asalet örneği. Başında beyaz bir kasket takmış.

IMG_2813

Ali Tak normalde uzun bıyıklarını başının üzerine sarıyor. O kadar uzun bıyık yerlere değer. Boyu tamamı ile iki ucu arası 215 santim uzunluğunda. Bizim için bıyıklarını açıp gösterdi sağ olsun. İki astsubay jandarma bıyıklarının ucundan tutmuş. Arkasında Ferdimen ve Mehmet. Ben de elçek resim çekiyorum hepimizi. İzmirli hemşerim jandarma bizlere soğuk zafer gazozu ısmarladı. Şişeler masanın üzerinde.

20180501_111607

Kahvede oturan yaşlı bir amca da yanımıza katıldı. Amcanın yaşı 83, yüzüne bakarsan o kadar göstermiyor ama baston ile yürüyor. Amca pek resim çekilmek istemediğinden sırtı dönük halde Ferdimen bizi çekiyor sohbet ederken. Sundurma demirine Atatürk’lü Türk bayrağı asılmış.

IMG_2812

Ali TAK ve jandarmalara bizi ağırladıkları için teşekkür edip yolumuza devam ettik. Benden çok resim çeken Ferdimen çeşmeleri hem çekiyor hem de haritada işaretliyor burada çeşme var diye. Gezginler de haritada nerede çeşme var hepsini görüyor Ferdimen sayesinde. Çeşme kısa, kalın bir çıkındı duvar şeklinde yukarıya kadar uzatılıp birleştirilmiş. Aynası beyaz mermer döşeli, diğer tarafı kırmızıya boyanmış. Musluğa krom bir tas bağlanmış sarkıyor. Çeşmenin üstünde sarmaşık var bahçe duvarından taşmış. Çeşmenin üstünü yeşil yaprakları ile süslemiş sarmaşık.

IMG_2815

Ferdimen’in çizdiği rotayı takip ediyoruz. Asfalt yoldan ayrılıp kanal yanında giden toprak yola saptık. Su kanalında su yok, akmıyor. Kanalın solunda toprak yolda beni çekiyor Ferdimen.

IMG_2817

Toprak yol kanalın bir sağından bir solunda gidiyor. Kısa köprülerden geçiyoruz karşı kıyıya. Kanalda demir kapak yapılmış suyu kesip yandaki kanallara yönlendirmek için. Sağda 150 – 200 metre yükseklikte sıradağ kanal ile birlikte gidiyor. Dağ kale duvarı gibi set oluşturmuş. Yaklaşık 14 Kilometre civarında uzunluğu. Haritadan baktığınızda düz arazide set halindeki sıra dağı görebilirsiniz. Sıradağ batı – doğu doğrultusunda.

20180501_115032_HDR

Kanalın bir yerinde DSİ ( Devlet Su İşleri ) pompa istasyonu ve binasını gördük. Kanallardan gelen su burada tarlalara kanallar yolu ile yönlendiriliyor.

20180501_120847_HDR

Hep Ferdimen çekecek değil ya, bu kez ben Ferdimen’i çekiyorum bisiklet sürerken. Ferdimen bana doğru gelirken aldığım pozda Mehmet Ferdimen’in arkasında kalmış.

20180501_123516_HDR

Karşıda yüksek bir dağ görünüyor uzaklarda. Sıradağ da o yöne doğru uzanmış. Sanki dağa kadar gideceğiz gibi bir his var içimde. İlk defa bu coğrafyada bisiklet sürüyorum. Nereye gidiyoruz, hedefimiz belli, yolu takip ediyoruz. Ama çevreyi ilk defa gördüğümden nereden gideceğimizi kestirmek güç. Artık tahminler üzerinde az çok rotayı anlamaya çalışıyorum.

20180501_124728_HDR

Toprak yolun solunda uçsuz bucaksız tarlalar var. Buraların rakımı yüksek olunca tarım olayları da ona göre daha geç oluyor. Tarlasını traktörle süren bir köylü tozu dumana katıp sürüyor. Daha önce ekip ürünü aldığı yeşillikleri sürüp toprağa karıştırıyor gübre olarak. Tarlada afyon ekili, belki de izinsiz ekilmiş afyonlar. Henüz çiçekte olan tarla niye sürülsün ki?

20180501_130745_HDR

Kanal biraz üstte kaldı. Yol aşağıda ve üstteki kanaldan aşağıya doğru bir kanal daha yapılmış.

20180501_131028_HDR

Tarla kıyısına yapılmış kerpiç bir dam. Üç tane kapısı var, üstü toprak dam ile kapatılmış.

20180501_131557_HDR

Sıradağın dibinden gidiyoruz. Bazen sıradağ bize geliyor bazen de biz sıradağa doğru gidiyoruz. Önde arkadaşlar gidiyor toprak yolda.

20180501_131600_HDR

Dağın dibinde giderken yamaçtaki kayalarda delikler, oyuk odalar görüyorum. Cep telefonumdan digital zoom yaparak yakınlaştırdım ama netlik bozuluyor. Dikdörtgen, düzgün yontulmuş kapı görüyorum. İçi tamamen oyulmuş bir oda olabilir.

20180501_131751_HDR

Sıra dağlar bitti, sola doğru ovada gitmeye başladık. Köylerden geçerken tek katlı kerpiç evleri görmek, yanından geçmek ve sizlerin görmesi için resim çekmek bana büyük bir mutluluk veriyor. Bu güzellikleri hep birlikte görelim.

20180501_132243_HDR

Ferdimen saçlarını salmış, bisiklet sürüyor aheste aheste. Bagajda yeşil çantalar yüklü, ön bagajında da çantalar ve üstünde hafif olan mat bağlı. Arka bagajda ince bir çubuğa Türk bayrağı bağlı. Otlar yeşil ama sararma belirtileri gösteriyor. Az ilerde yüksek olan set yol ile paralel gidiyor.

20180501_132246_HDR

Daha önce gördüğümüz set ile yol kesişti. Set kocaman bir kanal barındırıyor, üzerinden geçen köprünün korkuluk demirine tabelamızı bağlıyorum. Kanalın içinde su neredeyse ağzına kadar dolu. Nehir gibi akıyor. Kanal boyu tel örgü ile kapatılıp kanala girmesi engellenmiş. Her ne kadar Salihli de kanalda yüzmüş olsam da kanallarda yüzmek tehlikelidir her zaman. Her yıl kanallara giren gençler boğuluyor.

20180501_133328_HDR

Kanal boyundaki yolda gidiyoruz ileride görünen kavak koruluğuna doğru. Kanal tel örgüsü ile koruma altına alınmış solumuzda kalıyor.

20180501_133608_HDR

Kavakların olduğu yere varınca burasının Işıklı göl olduğunu anlıyoruz. Aynı zamanda piknik alanı da olarak kullanılıyor. Eski zamanlarda yapılmış beton masalar dökülmeye başlamış. Burada öğle yemeğini yeme kararı aldık. Beton piknik masasının birine yemek yapmak için malzemeleri çıkarıyoruz çantalardan. Piknik yapılan yer göl seviyesinden aşağıda olduğunu görüyorum. Yada hemen hemen aynı seviyede. Devlet su işleri göldeki suyu taşkınlarda kontrol altına almak için 5 metrelik toprak set yapmış. Set tüm gölü çevrelemiş durumda. Piknik alanından gölü görmek olası değil. Sadece toprak set görünüyor. İneklerini otlatan çoban yanımıza geldi. Tanışıp sohbet ediyoruz çoban ile. Çobanın vitessiz bisikleti var, inekleri bisikletle otlatıyor. Bisikletim KUZ önde, Mehmet çoban ile sohbet ederken Ferdimen de piknik masasında yemeği nasıl pişireceğini düşünürken.

20180501_134708_HDR

Eldeki malzemeleri çıkarıp yemek yapmak için hazırlıklara başladık. Marketten aldığımız malzemeler poşetlerin içinde. Tencere ocak üstünde, rüzgarlık ocağı koruyor. Ferdimen domates doğruyor bıçak ile.

20180501_140621_HDR

Yemeği pişirip yedikten sonra gökyüzünde toplanan bulutlar çoğaldı ve yağmur yağmaya başladı. Bereket yağıyor, hemen tencereyi tavayı toplayıp binanın çatısının altına sığındık. Binanın içinde kimse yok, kapıları kapalı. Pembe badana boya ile boyanmış duvarları. Üzerinde de kiremit kaplı çatı. Devlet su işlerinin yönetim binası olmalı. Işıklı göl Büyük Menderes nehrinin gelip geçtiği göl. Göl baraj gibi kullanılıyor. Etrafı 5 metrelik set ile çevrelenip bulunduğumuz piknik alanında yapılmış. Burada kapaklarla sulama kanallarından tarım arazilerine ve nehre kontrollü su verilen istasyon. Çatısı binadan biraz taşmış ve bisikletlerimiz duvarın dibinde sıralanmış duruyor. Diğer tarafta yere, matı serip oturmuş durumda bekliyorum yağmurun dinmesini.

IMG_2844

Yağmur devam ediyor, ben de boş oturmadım kahve pişirip içmeye başladım. Önümde kahve takımları, yere serili mat üzerinde oturmuş, duvara yaslanarak fincandan kahve içerken Ferdimen beni çekiyor. Başımda mavi buff var.

IMG_2845

Kahveler bitti ama yağmur bitmedi, beklemeye devam ediyoruz. Hava da yağmurla birlikte serinlemeye başlayınca ceketimi giyiyorum. Ferdimen bizi çekiyor bina dibinde beklerken.

IMG_2846

Bina tel örgü ile çevrelenmiş, içinde bitişmiş otlar ve mor çiçek açmış zambaklar yağmuru içine sindiriyorlar.

20180501_154509_HDR

Bir ara yağmur azaldı, dışarı çıkıp Işıklı gölü görüp resmini çekeyim dedim ve set üstüne çıktım. Az miktarda su ve üzeri çim kaplı toprak düzlükleri görüyorum. Sanki kanal gibi bir yerden göle bağlantı var. Burada kanallara su geldiği belli oluyor. Az ilerde ondan fazla söğüt ağacı dağınık durumda.

20180501_154616_HDR

Set kıyılarının göl kısmı taşlarla kaplanmış, göl suyu toprağı çekip almasın diye.

20180501_154623_HDR

Piknik ağaçları tamamen ağaçlarla kaplanmış harika bir yer. Burada kamp yapmayı düşünmüştüm ama erkenden geldik o yüzden az bir yolumuz kaldı suyun kaynağına. Işıklı göle öğle zamanı varmıştık. Yemeği yedik ve yağmurun dinmesini bekliyoruz.

20180501_154632_HDR

Hava soğudu demiştim ya, soğuk hava tabakası dolu olarak yağmaya başladı ve yerler neredeyse buz halindeki dolu taneleri ile beyaza bürüdü.

20180501_154929_HDR

Dolu ve yağmur yağması bitecek gibi değil, yağmurlukları giyip yola çıkmaya karar verdik. Hava durumu yağmurun gelip geçeceğini belirtiyor. Ferdimen yağmurluk giymiş karşımda olunca kendi kamerası ile çekiyorum bir poz. Üstünde mont, altında pantolon tamamen yağmur geçirmez. Kapşonu da kafasına geçirip bağlamış. Yerlerde dolu taneleri ve kavak ağaçları içinde Ferdimen.

IMG_2847

Yerde dolu taneleri ve bisikletleri alarak yürümeye başladık. Ferdimen Mehmet ile beni çekiyor elimizde bisikletle yürürken. İkimiz de yağmurlukları giymişiz. Benim üzerimde mavi, Mehmet’in üzerinde kırmızı yağmurluk var. Bende kısa pantolon, Mehmet’te ise koyu gri pantolon giymiş.

IMG_2848

Yağmur altında bir süre gidiyoruz ve bulut üzerimizden çekip gitti. Böylece yağmur da dinmiş oldu. Göl kıyısından gidiyoruz. Set üzerinden gölü sonunda görebildim. Işıklı göl epey geniş bir araziye yayılmış Karşı kıyısı çok uzaklarda. Yüksek dağlar kıyısına kadar göl gidiyor. Büyük Menderes nehri burada geniş bir alana yayılmış, dağlardan aşmak için güç topluyor sanki.

Işıklı Gölü’nün maksimum yüzey alanı yaklaşık 64 km² olup, maksimum derinliği ise 8.7 m’ye ulaşmaktadır.

20180501_160843_HDR

Gölü takip ederek Dinar’a doğru gidiyoruz. Buralarda sık sık afyon tarlaları görüyoruz. Mor çiçek açmış afyon bitkileri arasında tohumlar karışmış olan beyaz çiçekler de bir kaç tane açmış. Tarlanın yola bakan kısmının kıyısında papatya çiçekleri açmış.

20180501_161737_HDR

Yol set kıyısı ile birlikte düz olarak devam ediyor. Ferdimen beni arkamdan çekiyor. Yağmur dinse de yağmurluk hala üzerimde. Ama asfalt ıslak.

IMG_2849

Set ve göl bitiyor ama yol düz olarak devam ediyor. Kimi yerde tarlalar, kimi yerde ağaçlar fışkırmış.

20180501_162851_HDR

Az yukarıda ana yol görünüyor, henüz köy yollarındayız. Yolun yanı çaya dönüşmüş Büyük Menderes nehri akıyor. Meyve bahçelerinde meyveler henüz olgunlaşmamış.

20180501_164306_HDR

Nehir bazen solda, bazen sağda akıyor. Nehirden çok sulama kanalından akıyor sanki.

20180501_164430_HDR

Köyün birinden geçerken yavru av köpeği görünce durup seviyoruz. Kahverengi benekli, kirli beyaz renginde olan yavru köpek anasını kaybetmiş olacak sığınacak bir koruyucu arıyor sanki. Ekmek veriyoruz ama oralı olmuyor. Peşimizden bir süre geldi, sonra hızlanınca yetişemedi ve geri kaldı. Köpeğin durumuna acıdım, küçük, korkmuş ve aç.

20180501_165105_HDR

Bazı köyler yoldan içerde olunca uğramadan geçip giderken resmini çekiyoruz sadece. Bir kaç ev ve köy camisi. Köye doğru giden yol ile birlikte manzarayı oluşturuyor.

20180501_173038_HDR

Tekke köyünü es geçmedik, çünkü yol köyün içinden geçiyor. Köyün girişine dikilen tabelada hem nüfus hem de rakım yazıyor. Nüfus 577, rakım 835 Metre olarak yazılmış. Rakım nüfustan fazla.

20180501_173041_HDR

Köyden geçerken eşekleri seven Ferdimen eşek bulunca kamerası ile elçek resim çekiliyor eşek ile. Eşeğin boynunda çan takılmış.

IMG_2869

Köy evleri kerpiçten olunca çekmeden edemiyorum. Beton, tuğla evler pek güzel görünmüyor göze. Kerpiç evin güzelliği, rengi bir başka. Rotayı navigasyondan takip eden ve kaydeden Ferdimen bizi götürüyor. Bazen Mehmet önden gidiyor ve gözden kayboluyor. Ferdimen de bazı köylerden geçmeyip düz giden yoldan beraber gidiyoruz zaman kaybetmemek için, o yüzden bizden ayrı giden Mehmet bizim arkamızdan çıkıp geliyor ve serzenişte bulunuyor. Ben de turu düzenleyen biziz, rotayı Ferdimen belirliyor. Bazı yerde kestirmeden gidip yolu kısaltıyoruz. Sen de yanımızda olmayınca bir süreliğine ayrıldık, nasıl olsa yine buluştuk. Bunda serzenilenecek bir şey yok. Kendi kendine gelin güvey olma.

20180501_173142_HDR

Küçülen Büyük Menderes nehri artık kanalda akan su gibi. Debisi yüksek olsa da sulama kanalı kadar boyutu. Yol sağa dönüyor ve nehrin üzerinde köprü var ama korkuluk gibi bir şey yok. Nehrin diğer tarafında demir yolu çakılları ve raylarını görüyorum.

20180501_180419_HDR

Tren yolundaki rayların tam ortasına bisikletim KUZ park halinde. Tren yolu İzmir’den başlayıp, Aydın, Denizli, Afyon, Ankara ve Türkiye’nin diğer bölgelerine gidiyor

20180501_180549_HDR

Mehmet beni ve Ferdimen’i tren yolu geçidi üzerinde çekiyor bir poz Ferdimen’in kamerası ile.

IMG_2875

Kanalda akan küçük nehir buralarda tarım yapanlar tarafından kirletilmeye başlıyor. Fidan yetiştirilen köpük kalıpları kanala atılmış ve bunlar kanal kapaklarında birikmiş. Görüntü kirliliği oluşmuş durumda. Yazık

20180501_181707_HDR

Ekin tarlalarında buğday başakları sararmaya başlamış az da olsa.

20180501_181745_HDR

Ferdimen’in süprizleri bitmiyor. Bisiklet sürerken çaktırmadan beni çekmiş, arkamda su kanalı. Su kanalı derken Büyük Menderes nehri olduğun unutmayalım. Başımda mavi buff , tişört siyah – mavi. Arka bagajda turuncu çantalarım yüklü. Ön bagajda sarı- siyah çantalarım bağlı. Kask gidona takılı, iki tüy, biri siyah biri beyaz ve gidon çantası. Sarı renkli mataramda su dolu.

IMG_2883

Mehmet’i de çekiyor Ferdimen, Mehmet’in çantaları, kıyafeti, kaskı tamamen koyu ren ve siyah. Renkli herhangi bir şey yok kolları ve yüzü dışında. Arka bagajında mat ve çadırı ayrıca bağlı.

IMG_2884

Nehrin üzerinde kısa ve küçük köprüler var. Dikkat çekici trafik levhasına Büyük Menderes nehri temiz aksın levhamızı bağlıyorum ki buradan geçtiğimiz belli olsun. Bu köprüye korkuluk demiri takılmış devlet su işleri tarafından. Ayrıca uyarı levhası da konmuş. “Gölet sularına girmek tehlikeli ve yasaktır” diye de yazılmış. Ortalıkta gölet gibi bir şey yok, sadece küçük bir çay akıyor. Korkuluk demirleri ve levha yeşil renge boyanmış.

20180501_183251_HDR

Bisikletim KUZ köprü üzerinde park edilmiş durumda. Akan çay, yeşil otlakta otlayan koyun sürüsü ve çadırlar sıralı kurulmuş sağ tarafta.

20180501_183301_HDR

Gölet denilen yer azıcık genişleyen bir alanı belirtmişler herhalde. O da toplasan 5 – 6 metre civarı.

20180501_183318_HDR

Burada çingenelerin obası kurulmuş. Tek sıra çay boyunca yeşil alana büyük, bir odalı çadırlar kurulmuş. Çadırın birisinin önünde küçük bir direğe Tür bayrağı asılmış.

IMG_2887

Bisikletli çocuklar bizi görünce yanımıza gelip meraklı gözlerle bakıyorlar. Bizimle konuşmadan bir süre baktılar. Yolun karşı tarafında Ferdimen bisikletinden inmiş, yanında bir bisikletli çocuk ve başka bir çocuk ta yanlarında.

20180501_184455_HDR

Yolda giderken burnuma güzel kokular gelmeye başladı. Keskin çiçek kokusu etrafı sarmış. Biraz daha gidince çiçek açmış iğde ağaçları göründü. Bu güzel kokular iğde ağaçlarından geldiğini anladım ve durup kokuları ciğerlerime çektim doyasıya. Mayıs ayındayız, tam da çiçek açma zamanı. İğde kokusunu çok seviyorum, o yüzden evimin bahçesine iğde ağacı diktim. İğde ağacım henüz küçük, çiçek açmıyor. Ama biraz büyüyünce iğde kokularını içime çekip kahvaltımı yapacağım balkonda.

20180501_191601_HDR

İğde kokularını içime çeke çeke Dinar kasabasına girdiğimizi tabela gösteriyor. Nüfus 25.100 olarak yazılmış, rakım belirtilmemiş. Sonunda hedefimize ulaştık sayılır. Yolumuz çok az kaldı, neredeyse bitti. Ama İğde kokuları bitmiyor bir süre. Çünkü yolun sağına iğde ağaçları dikilmiş.

20180501_191711_HDR

Haritada ve gözle gördüğüm kadarı ile Büyük Menderes nehri küçük bir kanaldan aktığını görünce durup resmini çekiyorum. Kasabanın içinde nehir beton kanalın içinde kontrol altına alınıp akması sağlanmış. Kanalın bir tarafı yol, bir tarafı evler ve bahçeleri. Bahçelerde incir ağaçları kanalın üzerini örtmek üzere. Yolun dibinde de üç tane servi ağacı göğe uzamış. Eve giriş için tahta, demir karışık köprü var.

20180501_193506_HDR

Ben nehrin resmini çekerken yol kıyısında beni bekleyen arkadaşlar cep telefonundan gelen bildirimlere bakıyorlar. Karşıda kayalık bir tepeye dibinde üç katlı taş bina var.

20180501_193517_HDR

İşte nehri ilk kirleten tesis; alabalık havuzları. Kademe kademe havuzlarda alabalık yetiştiriyorlar. Elbette balıklar yiyecek yemeleri gerek büyümeleri için. Verdikleri yemlerin hepsini balıkların yiyecek hali yok. Suyla birlikte akanlar da nehre karışıyor. Arıtıldığını zannetmiyorum.

20180501_193852_HDR

Suçıkan mesire ve suyun kaynağı kasabanın çıkışında ve konumu yüksekte olunca yokuş çıkmak durumunda kaldık. Hedefe doğru ilerlerken Sağda yüksek bir kayalık ve çağlayanın aktığını görüyorum uzaktan. Çağlayanın solunda heykel dikilmiş. Önümde ağaçlar var.

20180501_194010_HDR

Suçıkan dinlenme tesislerine geldik. Belediye tabelasını asmış, önde de beyaz mermerden yapılmış heykel flüt çalıyor. Şelale yüksek kayalıktan akıyor ağaçlarla kaplı yeşil alana doğru. Burası Antik dönemlerde yan flüt çalan Marsyas, lir çalan Apollon ile müzik yarışmasını burada yapar. Yarışmanın hakemi de Kral Midas olur. Marsyas Tanrı Apollon dan daha iyi çalar ve yarışmayı kazanır. Tanrı Apollon bir ölümlü Tanrıdan nasıl daha iyi çalar diye Marsyas’ın derisini yüzüp mağaraya asar. Kral Midas Tanrıya karşı bir şey yapamaz ama Marsyas için sikke basar. Arka yüzünde flüt çalan Marsyas kabartması vardır. İşte Büyük Menderes nehri burada doğar ve ismi trajik biçimde öldürülen Marsyas – Maeander – Menderes olarak verilir.

20180501_194107_HDR

Ve Suçıkan denilen yerdeyiz. Büyük menderes nehrinin başladığı yer burası. Yüksek kayalığın dibinden sular çıkıyor. Suyun aktığı yer kapatılıp havuz görünümü yapmış belediye. Ortasına da bir köprü yaparak karşıya geçmeyi sağlıyor. Havuzun içinde bir kaç beyaz ördek yüzüyor korkusuzca. Çağlayan kayalığın yukarısından havuza dökülüyor. Havuzun içi pırıl pırıl tertemiz ve berrak bir suyu var. Havuzun yanında lokanta var. Bir çocuk elindeki biberonu havuza attı ve ailesi engel olamadı. Daha kaynağında kirlenmeye başlayan nehir nasıl temiz akacak ki. Yazık ki ne yazık.

IMG_2906

Şelaleyi komple çekmeye çalıştım göründüğü kadarı ile. Az miktarda aksa da görüntüsü güzel. Bu şelalede akan su doğal değil. Pompa yardımı ile borulardan yukarı basılıp akması sağlandığını görevlilerden öğreniyoruz. Aktığı yerlere dağılan su tüm yamaçtaki bitkileri besliyor ve yamaç yeşil bitkilerle kaplanmış. Su hayattır. Şelale üç kademeli akıyor köpürerek.

20180501_194443_HDR

Köprüden karşıya geçip oyulan ve düzeltilen kayalar balkon şekline getirilmiş az yüksek yere, korkuluk çubuklarına tabelamızı bağlıyorum. Ferdimen benim cep telefonumla çekiyor.

20180501_195400_HDR

Köprüden geçen birine rica edip bizi çekmesini istedik. Suyun Kaynağına Yolculuk Büyük Menderes Nehri Temiz Aksın Bisiklet Turu etkinliğini başarı ile 6 günde tamamlayan üç kişi; Urim Babacan, Ferdi Kızıl Ve Mehmet Aydın. Büyük Menderes nehrinin denize kirli olarak aktığı yerden aldığımız toprağı nehrin aktığı yerlerden geçerek suyun kaynağına ulaşmanın keyfini yaşıyoruz. Bir turun daha sonuna geldik ve mutluyuz. Köprü üzerinde korkuluk demirine yaslanmış olarak arkamızda çağlayan ve sağda tabelamız asılı olarak resim çekildik.

20180501_195719_HDR

İlk önce Ferdimen taşıdığı toprağı suyun kaynağına dökerken ben de onu çekiyorum.

20180501_200438_HDR

Sonra Ferdimen beni çekiyor toprağı suyun kaynağına dökerken. Toprağı dökerken dilek diliyorum. Dileğim 396 Kilometre taşıdığım kirli toprak denize ulaşasıya kadar arınıp temiz olarak akması. Bıkmadan, usanmadan insanlara bu gerçeği sürekli hatırlatmalıyız. Geleceğimize temiz bir dünya bırakmak elimizde. O halde ne duruyoruz, harekete geçme zamanı. Bizim kuşağımızdan hayır yok ama çocuklarımıza çevre bilincini şimdiden anlatmalıyız ki yaşanılabilir bir dünya ortaya çıkaralım. Umarım bu dileklerim gerçek olur.

20180501_200507_HDR

Aslında niyetim Suçıkan tesislerinde çadır kurup gecelemek ama arkadaşlar bir an önce evine dönme düşüncesinde oldukları için ben de tek başıma kalmanın anlamı yok dedim. Akşam yemeğimizi tesislerdeki lokantada yedikten sonra otogara doğru cadde lambalarının ışığı altında gitmeye başladık. Hava neredeyse karadı.

IMG_2914

Mehmet bu gece otelde kalıp yarın gideceğini belirterek ayrıldı. Mehmet ile vedalaşıp katıldığı için teşekkür ettim kendisine. Ferdimen ile yolumuza devam edip otogara vardık. Rakım 860 metre olunca akşam serinliği başladı. Ceketimi giydim üşümemek için. Otogarda otobüs firmalarına baktık, gideceğimiz yöne biletleri aldık. Ferdimen İstanbul’a biletini aldı, ben de Hürpedal bisiklet festivaline katılacağımdan Fethiye otobüsünden biletimi aldım. Hareket saati gece 02. Epey zaman var otobüsün hareket saatine. Otogar pek kalabalık değil, o yüzden kapalı alanda bankın birine yerleşip kahve takımlarımı çıkardım ve kahve pişirdim. Ferdimen ile karşılıklı afiyetle içtik kahvelerimizi. İçerken birine rica ettik ve o da bizim resmimizi çekti. Solda bisikletim KUZ da görüntüye girdi.

IMG_2918

Kahveleri içtik, takımları toplayıp çantaya yerleştirdim. Bir süre daha bekledik ve Ferdimen’in otobüsünün hareket saati yaklaştı. Otobüs peronunda Ferdimen bisikletindeki çantaları indirdi, ön tekerleği de söktü. Artık otobüsün bagajına girmeyi bekliyor. Çantalar ve bisikletler yerde, ben de içeriden çıkarken Ferdimen beni çekiyor.

IMG_2921

Ferdimen ile vedalaşıp otobüse bindirdim. Suyun kaynağına yolculuk turuna katkılarından dolayı teşekkür ediyorum. Ferdimen’in otobüsü hareket etti ve otogarda tek başına kaldım. Benim bisikletim ve çantalarım ve bisiklet içeride idi. Ben de çantaları ve ön tekerleği söküp hazır hale getirdim. Otobüsün gelme saatine yakın çantaları ve bisikleti dışarı çıkardım. Otobüs geldi, bisikleti ve çantaları sorunsuzca bagaja yerleştirdim ve koltuğuma oturdum. Otobüs hareket etti gecenin karanlığında. Dinar geride kaldı. Yaklaşık 4 saat civarında yolculuk ettikten sonra Sakar geçidinden aşağı inip Gökova düzlüğüne inince otobüsü durdurup indim.

Bagajdaki bisikletimi ve çantaları indirince acı bir gerçekle yüzleştim. Bisiklet ve dört çantamı indirdim, İçinde çadır, uyku tulumu, mat, ceketim, pankart ve bazı eşyaların olduğu sosis çantası yoktu. Sanki başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Bagajın içine baktım, herhangi bir turuncu renkli çanta görünürde yoktu. Otobüs yoluna devam etti, bense o anlarda hiç bir şey düşünemedim. Sonra toparlandım, beynim şimendifer makinası gibi çalışmaya başladı. Pistonlar ileri geri hareket edince kulaklarımdan buharlar fışkırmaya başladı sanki. Çantayı nerede bıraktım ? Otogarda. Nasıl ulaşacağım ? Nasıl alacağım? Bir anda buharlar içinde bir yüz belirdi. Mehmet Aydın belirdi gözümün önünde. Mehmet hala Dinar’da olabilir, hemen telefon ile aradım. Henüz oteldeydi. Çantamın durumunu anlattım, oto gara gidince Muğla’ya gönderebilir misin diye? O da bana acı gelen bir söz söyledi. “Bak nasıl bana muhtaç oldun gördün mü!” diye bir laf eti. İçime dokundu, yok ne yapayım. Tanrıma dua ettim, beni başkasına muhtaç eyleme diye. Neyse sağ olsun garaja gidip çantayı buldu. Kamil Koç firmasının otobüsü ile yolladı. Bisikleti toplayıp çantaları yükledim. Akyaka da bulunan arkadaşım Fırat Okutucu’nun apart oteline gidip yerleştim. Otobüsün geleceği saatlerde Muğla otogarına dolmuşla gittim ve otobüsün gelmesini bekledim. Otobüs geldi bir tane ama perona girmedi, kenarda durunca yanına gidip muavine çantayı sordum. İlk başlarda ilgilenmedi ama bagajda çantam turuncu rengi ile kendini gösteriyordu. İçim birden bire ferahladı, rahatladım ve sevindim. Hemen çantamı alıp Akyaka dolmuşuna bindim. Akşam da olmak üzere, o yüzden bu gece Fırat’ın misafiri olacağım.

Ertesi sabah Köyceğiz’e bisiklet ile giderek Hürpedal bisiklet festivaline katıldım.

Böylece bir turun sonuna geldik. Yaptığımız Suyun Kaynağına Yolculuk bisiklet turuna bir çok kişi geliyorum demesine karşı sadece 4 kişi ile başlayıp 3 kişi ile bitirdik. Öylede olsa, böylede olsa tur gerçekleşti ve birazcık olsa da insanlara nehirlerin temiz akması için katkıda bulunduğumuza inanıyorum. Baştan sona kadar kendi gücümüzle çevreye zarar vermeden çevreyi koruma bilincini birazcık olsa da gerçekleştirdik. Sevincim bu. Bir nehrin daha yollarında pedal çevirip rotayı çizdik ve yolu açtık gelecek için.

Başka bisiklet turlarında görüşmek üzere

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık 75 Kilometre civarı.

Yaptığımız yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc

İki Garip Bir Akdeniz 8. Gün

5 Ekim 2017 Perşembe

Sütleğen – Kalkan – Patara

( Görme engelli arkadaşlarım için betimleme yapılmıştır )

20171005_115601_HDR

Hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların
Uzak uzak yıldızlarla çevrilmiş kainatın
Karanlık boşluklarında akıp giderken zaman

Atilla İlhan

 

Bir günlük dinlenme iyi gelmiş olmalı ki güzel bir uykunun ardından güneş doğmadan uyanıp yol hazırlıklarına başladık. Yolcu yolunda gerek, fazla gevşeyip yayılmak yok. Zaten bunun aksini gösterdik bile. Kahvaltıdan önce bisikletlerimiz yola çıkmaya hazır. Bu arada çayı da demledik, hazırlıklar bitince hep birlikte kahvaltı yapıyoruz muhabbetle. Merve’ye teşekkürlerimizi bildiriyoruz kahvaltıyı yaparken. Bisikletler yola hazır çıkmaya hazır, o halde vedalaşmanın zamanı. Nedense pek resim çekilmedik, Cem bizi bir poz çekiyor evin dışında. Ben, İrfan ve Merve birlikte çekildik ilk önce. Solda kavak ağaçlarına Güneşin ilk ışıkları vurmuş yaprakları parlak yeşile bürünmüş durumda.

20171005_083915_HDR

Merve ile ikimiz çekiliyoruz bir poz.

20171005_083930_HDR

Resim çekilme işi bitti, artık vedalaşma zamanı. Bizim dengesiz İrfan Elmalı yönüne doğru, Antalya tarafına gidecek.  İrfan Merve ile vedalaşırken bir poz çekiyorum. Cem de onlara bakıyor ayağında tokyo terlik ile. Merve de pembe tokyo terliği giymiş ayağına.

20171005_083945_HDR

Cem de İrfan ile vedalaşırken bir poz çekiyorum.

20171005_083952_HDR

En son olarak İrfan ile ben vedalaşıyorum ve birlikte poz veriyoruz Cem’e.

20171005_084006_HDR

Vedalaşma bitince İrfan bisikleti yüklü olarak yola çıkarken bir poz daha çekiyorum. İrfanın ardından Cem el sallayıp uğurluyor Merve ile birlikte.

20171005_084032_HDR

Yol kıyısından resim çektiğimden İrfan yanıma gelip duruyor. Birbirimize iyi dileklerimizi belirtiyoruz karşılıklı.

20171005_084038_HDR

Ve İrfan asfalt yola bisikleti ile çıkıp bizden uzaklaşıyor. Uğurlar ola sorumsuz, İzmir de buluşuruz artık. Ağaç dallarından süzülen Güneş ışıkları İrfana ve yola vuruyor hüzmeleri ile.

20171005_084042_HDR

Merve bizi de uğurlayıp iyi yolculuk dileklerini belirtip yola çıkıyoruz Cem ile birlikte. Cem yolda giderken bir poz çekip bende peşinden yola çıktım.

20171005_093415_HDR

Yaklaşık 1365 metre yükseklikten deniz seviyesine ineceğiz. Neredeyse hiç pedal çevirmeden ineceğimizi hissediyorum. İlk hedef Kalkan. Sağımda çam ormanları Toros dağlarını tamamen kaplamış gibi. Durup resmini çekiyorum bir poz, aşağıdaki vadi ve karşı yamaçları.

20171005_094712_HDR

Öyle yokuş aşağı gidiyoruz diye kendimizi bırakmıyoruz. Arada durup hem çevreyi izliyoruz hem de bisikletlerle Cem kareye giriyor bir poz. Benim çantalarım turuncu renkte, matım dışarıda rulo halinde lastikle bağlı. Cem’in çantaları siyah renkte. Çam ormanı içinde aşağıya doğru giden yol.

20171005_095757_HDR

Toros dağlarının uzayıp giden dağ silsilesi bir çam denizi gibi. Daha arkada ise Torosları yüksek tepeleri ağaçsız çıplak kayalıklar Güneşte parlıyor. Buraların çıplak oluşu rakımın 2000 metrelerin üzerinde olmasından kaynaklanıyor.

20171005_095928_HDR

Kısa bir su molasında, yol kıyısında, hemen çam ormanının başladığı yerde çevreyi ağır metalle zehirleyen pilleri gözüme ilişti. Dış metal kısmı paslanmaya başlamış, demek uzun zaman önce atılmış. Büyük bir olasılıkla avcıların kullandığı el fenerlerinin orta boy pilleri. Pillerin içindeki kimyasallar toprağa zehir saçmaya sadece dış kısmının paslanıp çürümesine bağlı. Bir de pillerin içindeki madde genleşip çatlaklar açarak sızıntı yapabilir. Avcılar bu konuda duyarsız, çevreyi düşündüklerini zannetmiyorum. Zaten avlanmaları bir kere vahşet boyutlarında. Zavallı av hayvanları kaçacak yerleri yok, insanlara karşı savunma da yapamıyorlar. Ava yaklaşmadan uzaktan nişan alıp yağlı kurşunlarla yaşamlarını yitiriyorlar. Zaten av hayvanlarının nesilleri tükenmekte bilinçsiz avcıların yüzünden. Av olmayan hayvanlar da tehlikede. Avcı av bulamayınca önüne gelen hayvana vahşice ateş ederek öldürme amaçlarını tatmin ediyorlar. Bir de avlandıkları çevreyi pil atıkları ile zehirliyorlar ya o daha da tehlikeli. Neyse yerdeki altı pili toplayıp çantama yerleştirdim. Atık  pil toplayan yere bırakacağım.

Kurumuş çam yaprakları üzerinde altı tane pil.

20171005_110452_HDR

Yol kıyısında buralarda çeşme olduğunu gösterir mavi tabela görüyorum. Tabelada çeşmeden su  damlayan resmi var. Mavi çerçeve, beyaz zeminde siyah çeşme.

20171005_111751_HDR

Araziyi bilmediğimden, gece karanlığında, üstelik araba ila bu yolları geçerken anlamıyorsun. Araba ile sürekli çıktığımı hatırlıyorum. Oysa durum ve yollar öyle değil. Hep ineceğimizi zannederken karşıma bir yokuş çıkıyor. Yaklaşık 5 Kilometre civarı. Neyse yapacak bir şey yok, düşük viteste, ağır ağır tırmanmaya başladık. Cem benden ileride gidiyor. Etraf çam ağaçları ile kaplı, sağ taraf yamaç. Sol yamacın devamı uçurum.

20171005_111958_HDR

Ağır aksak olsa da sonunda zirveye vardık.  Burası Belpınarı geçidi. Rakım 1080 metre. Tabelada öyle yazıyor. Tabela ile birlikte KUZ ve Cem’in bisikleti ile birlikte çekiyorum bir poz.

20171005_112908_HDR

Zirveye çıktık, biraz mola verelim bakalım. Zaten bizler için piknik alanı bile yapmışlar. Burada çeşmede elimizi yüzümüz yıkıyoruz bir güzel. Terden arınmak gerek kısmi olsa da. Eh madem piknik yeri o zaman kahveyi de burada içelim dedik Cem ile. Henüz karnımız aç değil. Piknik alanını duvarla çevrelemişler. İç kısımdan yolu ve harekete hazır bisikletlerimizi çekiyorum. Bisikletlerin başında Cem duruyor. Elektrik demir direk, telefon direği ağaç ve bayrak direği. Türk bayrağı hafif esen rüzgarda dalgalanıyor. Arkada çam ormanları yüksek dağlara doğru uzanıp gidiyor.

20171005_113100_HDR

Kendimizi salıyoruz aşağıya doğru. Karşımıza küçük bir gölet çıktı. Henüz yağışlar başlamadığı için su seviyesi epey düşmüş durumda. Taşlarla örülü göletin bent duvarı vadiyi boydan boya kaplamış. Benden tarafta ise bentin zarar görmesi durumunda paket haline getirilmiş taş bloklar sıralanmış.

20171005_114020_HDR

Biraz daha iniyoruz ve bahçeler görünüyor. Bahçelerin duvar boyuna asmalar dikilmiş. Tam da üzüm zamanı olmasa da asmalarda üzümler henüz toplanmamış. Bizim gibi yolcular için cennet sayılır asmadan üzüm koparmak. Asmada salkım salkım üzümler ye beni diyor.

20171005_114643_HDR

Ben de kendime yetecek kadar 1 salkım koparıp yemeye başladım. Tadı nefis, zamanı biraz geçmiş olan üzümlerin şeker oranı iyice çoğalmış durumda. Üzüm salkımını yemeye başlamadan önce elime alıp yukarı doğru kaldırarak resmini çekiyorum. Sonrası malum sadece çöpü kalıyor ve onu doğaya bırakıyorum.

20171005_115601_HDR

Üzümün ağzıma bıraktığı tat ile kendimi yüksek dağların dibinden salıyorum. Kendi rüzgarımla beraber iniyorum yokuş aşağı. Cem önde gidiyor, karşıda yüksek, heybetli  ve bol kayalıklı bir dağ var.

20171005_120125_HDR

Uzaktan pek fark edemedim, dağın dibine gelince fark ettim ki yamacın başlangıcında delikler var. Bu delikler insan yapımı, pencere gibi üst üste açılmış. Belki de eskiden yerleşim yeri olabilir. İnsanlar bu taş odalarda yaşamışlardır. Cep telefonumun optik olmayan digital zoom ile daha yakından bir poz çekiyorum. Yamaçtaki kayalar düz duvar gibi yüksek, sanki apartman daireleri gibi üst üste üç, dört pencere görünüyor. Yan yana geniş bir alana yayılmış delikler.

20171005_120135_HDR

Yer yer zeytin bahçeleri ve zeytin ağaçlarını dikenlerin evleri karşıma çıkıyor. İşin ilginç yanı evin etrafında iri kaya parçaları var, evlerden büyük kütlede. Birinin ortası oyulmuş. Solda yüksek kayalıklı bir dağ var.

20171005_120619_HDR

Küçük bir ova var altımda, burası düz bir alan. Benim olduğum tarafta yeşillikler içinde küçük bir köy saklanmış. Köyün ardı tarlalar dağların dibine kadar gidiyor. Ovanın ve köyün etrafı dağlarla çevrili. Sadece tam karşımda alçak bir yer görünüyor. Yolun da oraya doğru gittiğini buradan görebiliyorum. Yol yeni yapılmış gibi sanki ve yukarı doğru.

20171005_122734_HDR

Neysek ki uzaktan gördüğüm yol henüz ulaşıma açılmamış. Normal yol sağdan düz gidiyor. Sadece diğer yola göre daha az eğimli yukarı çıkıyor. Yukarı ağır tempoda çıkarken yeni ağaçlar dikilmiş bir bahçe görünce duruyorum. Sınırına servi fidanları, önde taş duvar olarak yuvarlak örülmüş kuyu. Yanlarda iki dut ağacı ve arkada yamaca dikilmiş zeytin fidanları.

20171005_124747_HDR

Kısa süren bir tırmanıştan sonra zirveye çıktık. Burasının rakımı 840 metre. Tabelada yazılana göre adı Yumrutepe geçidi.

20171005_124813_HDR

Artık çıktığımız son geçit olsa gerek yolun kıyısına geldiğimde Akdeniz den gelen iyot kokusu burnuma geldi. Yolun aşağısında dolambaçlı yolun vadiye kıvrılarak indiğini görüyorum. Yol bir süre düz giderek vadinin derinliklerinde kayboluyor.

20171005_125149_HDR

Sonunda D – 400 karayoluna vardık. Tabelalarda belirttiği gibi  sol tarafı Kaş – Antalya yönünü, sağ taraf ise Elmalı yönünü gösteriyor. Bizim yolumuz ikisi de değil. Üçüncü yol olan Fethiye yolu ama burada göstermiyor.

20171005_125506_HDR

Gideceğimiz yolu gösterir tabela karşımda sağ tarafı gösteriyor ; Kalkan.

20171005_125509_HDR

Bu kavşakta ayrıca Likya Yolu olarak belirtilmiş tabelalar da var. Sola doğru Sarıbelen 3 KM, Sağı ise Bezirgan 4 KM olarak belirtilmiş. Bu yol Fethiye’den Antalya’ya yaklaşık olarak 500 Kilometre civarında olan yürüyüş yolu. Haliyle biz bisikletle yolculuk yaptığımızdan Likya Yolu uygun değil. Likya Yolu bazen karayoluna iniyor, çoğunluğu patikalardan ve dağ yollarında gidiyor. Belki bir gün bu yolu yürüyebilirim, belli mi olur.

20171005_125954_HDR

Yüksek bir yamacın kıyısından kocaman bir kütle 10 – 15 metre civarında göçmüş. Bu göçme üzerindeki çam ağaçları ile beraber olmuş.

20171005_130514_HDR

Ve deniz göründü çam ağaçları arasından. Alabildiğine mavi, bir o kadar  da engin. Ufuk çizgisi karışmış görünmüyor mavilikler; gökyüzü ve deniz birleşmiş sevdalı. Bulunduğum yer denizden epey yüksek ve hala uzak. Ama iyot kokusunu hissedebiliyorum. Çam ağaçları arasından gördüğüm Uçsuz bucaksız Akdeniz’e açılmaya çalışan adalar.

20171005_130837_HDR

Solumuzda Akdeniz, inişe devam ediyoruz. Denize girinti, çıkıntı çok. Ufak tefek adalar da görünmekte.

20171005_131037_HDR

Akdeniz’e açılmak isteyen adalara iyice yaklaştık. Karaya yakın olanı en büyüğü ve uzun, ardında daha küçük bir ada. Sol tarafta ise mini minnacık bir ada.

20171005_131204_HDR

Kalkan’a geldiğimizi tabela gösteriyor. Resmini çekiyorum tabelanın, arkasında hız sınırı uyarısı 50 Km olarak belirten başka bir tabela geliyor.

20171005_131738_HDR

Akdeniz’in tipik bitki örtüsü olan makiler çoğunlukta olmak üzere aralarda insan eli ile dikilmiş zeytin ağaçları da var. Bu zeytin ağaçlarının sahibinin evi de taş bir bina. Taş binanın resmini çektiğimde görüntüyü bozan etmenler bir elektrik direği demirden. Üzerinde trafo ve dağıtım yapan elektrik telleri. Buna yetmezmiş gibi telefon direkleri ve telleri de eklersen resmi karmaşık bir hale getiriyor.

20171005_131847_HDR

Etrafa bakınca pek su kaynağı ve çeşme göremedim. Sert kayalar suyun yer altına girmesine izin vermiyor anlaşılan. Bu yüzden su sarnıcı yapılmış yağmur suları heba olmasın diye. Solda su sarnıcının geniş kubbesi görüntüde. Neredeyse yol seviyesinde ama içinde derin bir çukur olmalı. Kalkan kasabasının su ihtiyacı bu sarnıçlardan karşılanıyor olmalı. Cem yolun sağından gidiyor az ileride.

20171005_131850_HDR

Öğle yemeğini Kalkan da yiyoruz çantalarımızdaki kumanyalarla. Yemeğimizi yediğimiz yer küçük yeşil çimenlik bir alan ve ağaçların gölgesi. Burada kahvemizi içip bir süre dinleniyoruz. Ardından yolcu yolunda gerek diyerek yola koyulduk. Yolculuğumuz deniz manzaralı ama süper lüks bir konforumuz yok. Kendi gücümüzle, pek çoğu kimsenin görmediği, hissetmediği manzaralar önümüzde yavaşça ilerliyoruz yol boyu. Belki de bu kadar yavaş gitmemiz ömrümüzü biraz olsun uzatır kaplumbağalar gibi. Ne kadar yavaş hareket edersen o kadar uzun yaşarsın hızlı hareket eden araçlarla seyahat edenlere kıyasla. Biz daha çok yaşayıp görüyoruz tane tane. Bisikletin getirdiği bir şey bu.

20171005_150117_HDR

Kalkan civarı denizden epey yükseklerde ve arazi yalçın, sarp ve denize dik. Yol yukarılardan gidiyor. Bir süre böyle gittikten sonra birden bire karşımıza düzlük bir alana kurulmuş seralar göründü. Yukarıdan izliyorum seraları. Daha çok naylon örtülerle kaplanmış beyazlıklar. Her sera belli bir alanda, aralarda dar boşluklar ve tüm ovayı kaplamış durumda. Karşıda bir dağ daha ilerde daha büyük bir dağ ve bulunduğum yer arasına sıkışmış ova.

20171005_151133_HDR

Daha önce karşıdan gördüğüm soldaki dağın etrafını döndükten sonra daha geniş ve büyük seralık ovaya geldik. Dağın ardında Patara antik kenti ve kumsalı var. Kahverengi tabelada Patara 3 Km Sola ok işareti ile belirtilmiş. Tabela orta refüjde kalın bir direğin üstünde.

20171005_153647_HDR

Biz de Patara’ya doğru yola devam ettik ve Patara da olduğumuzu belirtir tabela göründü. Burası Patara’ya girişteki dar bir vadi. Girerken solda küçük bir alanda okaliptüs ağaçları olan yeri gözüme kestirdim. Buraya kamp atabiliriz diye aklımın bir köşesine kaydettim. Cem önde ben arkada gidiyoruz vadi boyunca. Bakalım karşımıza ne çıkacak.

Patara (Likçe: 𐊓𐊗𐊗𐊀𐊕𐊀, Pttara; Yunanca: Πάταρα), Antalya’nın Kaş ilçesinin Kalkan beldesi yakınlarındaki bir antik kenttir. Bir Likya kentidir ve Likya Birliğinin başkentliğini yapmıştır. Likya birliğinin üç oy hakkına sahip altı kentinden biridir. Likya birliği toplantıları kentte bulunan birliğin meclis binasında yapılmaktaydı.

Hititçe’de Patar, Likya dilinde Pttara olarak anılan kentin MÖ 8. yüzyıl’dan bu yana var olduğu yapılan kazılar sonucu ele geçen somut verilerle anlaşılmıştır. İskender’in kuşattığı kentler arasında yer aldığı bilinir. Patara, Roma döneminde de çok önemli bir kent olmuş ve Likya-Pamphilya eyaletlerinin başkentliğini yapmıştır. Patara limanı, hububat deposu ve sevki açısından önem taşımıştır, Doğu Akdenizde bulunan 3 önemli hububat deposundan biri (Granarium) Patara’da bulunmaktadır. Bizans döneminde de gelişmesini sürdüren kent, hristiyanlarca önemli sayılmıştır. Noel Baba olarak bilinen Saint Nicholas’ın da Patara’lı olduğu söylenir.

400 metre genişliğinde ve 1600 metre derinliğindeki Patara limanının kumla dolmaya başlaması ve teknelerin yanaşmakta güçlük çekmeleri, Patara’nın giderek önemini yitirmesine neden olur. Rüzgarın savurduğu kumlar zamanla limanı doldurur ve kenti büyük ölçüde örter. Bugün kentte görülebilecek kalıntıların bir bölümü, kumlar altından iyi korunmuş vaziyette ortaya çıkarılmıştır.

Gelemiş köyünden 2 km sonra yol kenarında Patara’daki kalıntıların en görkemlilerinden Roma Zafer Takı görülür (Metius Modestus). Zafer takı, MS 1. yüzyıl sonlarında yaptırılmıştır. Tepeye doğru görülebilecek kalıntılar arasında Bizans bazilikası ve kutsal alanlar bulunmaktadır. Tiyatro tepenin yamacındadır. Tiyatronun yaslandığı tepede büyük bir sarnıç ile bir anıt mezar bulunmaktadır. Eski liman şimdi sulak alan durumundadır.

Ayakta kalan en eski demokratik meclis binası bu şehirdedir. 2010’da TBMM tarafından restore edilmiştir.

Alıntı https://tr.wikipedia.org/wiki/Patara

Patara antik kenti Antalya – Fethiye arasında, Ksanthos vadisinin güneybatı ucunda deniz kıyısında yer alır. Tanrı Apollon’un doğduğu yer ve Apollon kehanet merkezi olarak bilinen Patara, Lykia’nın en önemli ve en eski kentlerindendir.
Patara’nın tarihsel varlığına ilişkin ilk verileri Apollon kehanetiyle ilgili olarak tarihçiler Herodotos ve Hekataios’tan öğrenmekteyiz. Pers komutanı Harpagos yönetiminde ordunun İ.Ö. 540 yıllarındaki Lykia seferini anlatan ilk bilgiler Herodotos’a aittir.
Önceleri kent hakkında 6. yüzyıl öncesi hakkında yeterli tarihsel ve arkeolojik bilgi bulunmamaktayken, 1988 yılından beri kesintisiz yürütülen Patara kazılarında, Tepecik’te Tunç Çağı buluntularıyla bir arada ele geçen Protogeometrik çömlek parçaları, İ.Ö. 11. ve 10. yüzyıla tarihlenerek daha erken dönemler hakkında bilgi sahibi olmamız sağlanmıştır. Ayrıca Tepecik Sarnıcı içinden çıkan iki adet terrakotta heykelciğin Geç Tunç Çağ ya da Erken Demir Çağ içlerinden olması da sürekli bir yerleşimin izlerini işaret etmektedir.
Patara’nın en önemli yapılarından biriside Erken Roma Dönemi’nde yapılan Yol Kılavuz Anıtı’dır (Miliarium Lyciae). Bunun yanı sıra Patara Nekropolü ve mezar mimarisi kentin önemine koşut olacak denli çeşitli ve zengindir. Klasik bir Lykia kentine göre az sayıda da olsa, erken dönemi simgeleyen mezar bulunmaktadır. Buna karşın özellikle Hellenistik ve Roma Dönemi’ne ait çok sayıda farklı mezar mimarisi de Patara’ya özgüdür. Faklı tipte anıt mezarları yansıtan yapılar genelde limanın çevresinde yer almaktadır. Kentin mimarisine genel olarak bakıldığında da hem dönemsel hem de mimari açıdan oldukça geniş ve gelişmiş bir düzeyde olduğu görülmektedir.

Alıntı https://antalya.ktb.gov.tr/TR-112747/patara.html

20171005_154700_HDR

Karşıma ilk olarak antik bir kalıntı kazı alanı çıktı. Tel örgülerle koruma altına alınmış. Burası yeni keşfedilmiş bir alan. Toprak kazısından, tel örgü çiti ve direklerin renginden dolayı yeni olduğu kesin. Burada kemer biçiminde yarım bir duvar göze çarpıyor. Sanki bir tünelin kalıntıları. Dört sıra blok taşlardan kemer oluşturacak biçimde örülmüş. Başka bir şey yok ortalıkta. Derinliği 2 metre civarı. İşin ilginç yanı daha önce antik kente giden asfalt yolun altında olması. Nasıl bulunmuş bilmiyorum ama bastığımız yerin altında neler var belli değil. Geçmişte yaşanmış, yapılmış eserler toprak kazılmadan ortaya çıkmıyor. Kim bilir hangi hazinelerin üstünde yaşıyoruz. Altın, bina, ölmüşlerin kemikleri daha neler.

Kazı alanı 15 metreye 9 metre bir alan tel örgü ile kapatılmış. 2 Metre bir çukurda solda kemer taş blokları bir yerde bitmiş. Sağda da kemerin devamı olan duvar. Duvarın üstünde bir hayvan başı olan blok taş. En solda asfalt yol, bir kısmı kazılmış Kemer asfaltın 15 santim altında olduğunu gösteriyor.  Yolun solunda düz kayalık ve daha ileride buradan çıktığı belli olan taş blok parçaları dizilmiş durumda.

20171005_154824_HDR

Burası antik kenti girişi, antik mezar yapıları karşılıyor bizi. Yolun altına doğru taş bloklarla yapılmış geniş bir mezar. Üstü uzun taş bloklarla kapatılmış. Bunların üstüne başka bir yerden getirilen lahit kapağını da üzerine bırakılmış öylece. Solda pembe salkım çiçek açmış bir ağaç. Lahitin arkasında yeni binalar. Burada Gelemiş köyü var.

20171005_155435_HDR

Kentin girişinde mezarlıklar olur ve çeşitli biçimde ölülerini gömmüşlerdir. Bunlardan birisi de  dik yamaca oyulmuş mezar tipleri. İçerisi bir oda gibi oyularak genişletilerek ölüleri buraya koyuyorlarmış. İnanışlara göre ölmüşlerle beraber çeşitli değerli eşya, para gibi şeylerle gömülmesi olağan. Bu Öteki dünyada parasız pulsuz kalmasın diye yapılmasına karşı yaşayan insanlar öteki dünyada işine yaramayacağı bildiği bu değerli eşyaları ve paraları ta o zamanlarda soyup soğana çevirirlermiş mezarları. Ulaşılması zor ve gizli gömülenler hariç, onların hazineleri hala yattıkları yerde gömülü duruyorlar. Gözünü define ile bürümüş mezar soyguncuları kaçak kazılar yapıp mezarları talan etmeye devam ediyorlar hala.

20171005_155904_HDR

Böyle bir çok oyulmuş mezarları yamaç boyu görüyorum. Cem bisikletiyle yolun solunda durmuş bu delik mezarlara bakıyor.

20171005_155908_HDR

Mezar binası yapıldığı düzgün taş bloklara bakılırsa zengin birine ait olmalı. Binanın üstü kemerli yapı ile kapatılmış. Arkada  Gelemiş köyünün evleri görülüyor.

20171005_160155_HDR

Daha önce antik kentin limanının kalıntıları olan lagünleri görüyorum. Etrafı sazlıklarla kaplı iki tane gölet var. Buraya kadar daha önce deniz varmış, kumlar deniz ile liman bağlantısını kesince bu lagünler kalmış geriye.

20171005_160654_HDR

Roma döneminde 4. yada 5. yüzyılda yapılmış Kaynak kilisesinin kalıntılarını görüyorum. Bu kilise çeşitli zamanlarda depremlerle yıkılmış yeniden yapılarak 13. yüzyıla kadar kullanılmış. Türklerin gelişi ile terkedilmiş.

20171005_160850_HDR

Bu kentte seramik fırınları olduğunu belirtir tabela konulmuş.

20171005_160953_HDR

Tarihçesinde pek yazmasa da seramikleri ile ünlü olduğunu gördüğüm seramik atölyesinden anlıyorum. Atölyenin üzeri örtülmüş durumda. Hem kazı çalışmaları ince bir titizlikle devam ediyor hem de yağmur, güneş gibi etkenlerden atölyeyi korumakta. Atölyenin etrafı kalın taş duvarla çevrelenmiş. Sadece bir tane fırın sağlam duruyor. Fırın dar bir kemer biçiminde, arkaya doğru 1.5 metre kadar yapılmış.

20171005_161032_HDR

Her ne kadar antik kent alanı olsa da burada yaşayan köylüler geçim derdinde. Toprak olan yerlerde zeytin ağaçları, meyve ağaçları ve tarlalar var.

20171005_161113_HDR

Henüz antik kente varmadık, hala mezarlık, yani akropol alanındayız. Neyse ki devasa üç kemerli zafer takı az ilerde görüntüye girdi. Antik kentin girişi orası olmalı. Lahit mezarlar, yıkıntıları ve zafer takı tel çitlerle koruma altına alınmış.

20171005_161237_HDR

Zafer takının dibine geldim. Zamanında önemli kent olması nedeni ile azametli ve muhteşem zafer takı inşa edilmiş Romanın ilk dönemlerinde. Zenginliğin, ihtişamın ve gücün simgesi. Güçlü orduya sahip olan Roma ordusu savaştan dönerken kazandığı zaferi bu takın altından geçerek kutluyorlardı. Tak üç gözden kemerli biçimde kalın duvarlı taş bloklardan yapılmış. Taş bloklar kusursuz işçilikle yontularak düzgün bir görünüm kazanmış yapı. Yanlarda birer, orta ayaklarda ikişer blok çıkıntı var. Orta ayakların üzerinde birer içe doğru dikdörtgen niş ve orta kemerin üzerinde odası olan bir pencere ile tamamlanmış. Sanırım bu odada kral ve komutanlar oturup takın altından geçen askerleri selamlıyorlardı.

20171005_161435_HDR

Yol boyu etrafta büyük bir yapının kalıntıları görüyorum ama yakınına gitmeyi gerek görmedim. Uzaktan resmini çekiyorum sadece.

20171005_161722_HDR

Geriye dönüp arkamda kalmış olan zafer takını çekiyorum. Karşıda küçük bir tepe ve Arnavut kaldırımı döşeli yol vadiye doğru gidiyor. Resimde sadece zafer takı yapı olarak görünmekte.

20171005_161732_HDR

Antik kent kalıntıları bitiyor ve yolun iki tarafına dikilmiş okaliptüs ağaçlarının gölgesi altında gidiyoruz bir süre. Güneş tepede yaprakların arasından bana ışıltılarını gösterse de yol tamamen gölge. Cem ileride bisikletinle gidiyor.

20171005_162518_HDR

Yol bitiyor ve kumluk alan başladı. Patara’nın meşhur kumlarındayız. Kumluk alandayız ama denize epey bir yol var. Denize insanların ulaşması için tren yollarından sökülen travers kalasları döşenerek yol yapılmış. Biz de bisikletten inmeden gidebildiğimiz karar denize doğru gideceğiz. Cem önde ben arkada okaliptüs, çam, zakkum ve ılgın ağaçları arasında traversli yoldan gidiyoruz.

20171005_162801_HDR

Traversli yol bitiyor ve kumsal başladı. Bisikletleri yolun bitiminde park ediyoruz. Daha fazla gidebilmenin olanağı yok kumsalda. Kumlar alabildiğine çok ve ince. Kumların üzerinde ayak izleri var. Bir kaç çalı türünde ağaç kendine yaşam alanı oluşturmuş kumsalda. Küçük bir kum tepesi de oluşmuş rüzgarın etkisiyle.

20171005_162949_HDR

Deniz sezonu bitmesine rağmen tek tük insanlar var kumsalda. Güneş şemsiyeleri denize yakın yerde açılmış durumda. Solda yiyecek içecek ve tuvaletlerin olduğu bir yapı görünüyor. Yapı ağaçlardan yapılmış ve yüksek değil. Öyle kalıcı değil, baraka türü bir şey.

20171005_163006_HDR

Rüzgar sürekli estiğinden kumları bir o yana bir bu yana sürekli taşıyor. Kum çok ince, rüzgarda sürüklenmesi kolay. O yüzden insanların ayak izlerini çarçabuk siliyor bir süre sonra. Kuma yazı yazılmaz derler ya atalarımız aynen öyle. Yazarsın, bir süre sonra yazdıklarından eser kalmaz. Neredeyse silinmek üzere olan ayak izleri arasında sanırım serçenin biraz önce burada zıplayıp ayak izlerini bırakmış olduğunu görüyorum. Her ne kadar serçeler yazı yazamasa da ayak izleri bir süreliğine kumların üzerine bırakmış. Silinmeden önce resmini çekerek izleri kayıt altına aldım.

20171005_163106_HDR

Kumsalın 18 Kilometre uzunluğunda olduğunu öğreniyorum. Büyük bir uzunluk ve geniş bir alan. Geldiğim yolu düşünürsem epey içerilere kadar bir alan kumsal. Geçmişte buradaki kumlar güçlü fırtınaların sayesinde Patara antik kentini tamamen kumlar altında bırakmış. Az insan olması nedeni ile kumların bir kısmı düz, ayak izleri bir taraftan bir tarafa yalnız gittiğini gösteriyor. Aslında buraya fırtına sonrası gelmek var. Kumların düzgün halini görmek isterdim insanların izi olmadan.

Hala denize ulaşamadım, yorgunluğu almak için biraz deniz sefası yapmak gerek. Bisikletleri park ettikten sonra çantalardan yanımıza sadece su donunu ve havluları alıyoruz.

20171005_170751_HDR

Eşyaları koruma için teker teker denize giriyoruz Cem ile. Deniz sefamızı ve dinlenmemizi yapıyoruz bir süre. Deniz dalgalıydı, yüzebilmek için biraz açılmak gerekti deniz sığ olduğundan. Bu arada kamp yerini önceden gördüğümüzden orada yapmamız daha iyi olur düşüncesinde birleştik Cem ile. Deniz sefamız bitince giyinip bisikletlere binerek geri dönüyoruz geldiğimiz yoldan. Gelirken yakından bakamadığımız yerleri yakından görmek için antik kentte durduk. İlk gezeceğim yer amfi tiyatro, tiyatronu dış kısmındayım. Yüksek duvarlarla düzgün taş bloklarla yapılmış tiyatro binası bir dağın dibinde, yamaç başlangıcında yapılmış.

20171005_172404_HDR

Tiyatronun içinde seyirci oturma bölümünün bir parçasını çekiyorum.

20171005_172437_HDR

Zeminde oturma yerlerinin başladığı yerde kabartma taş blokta çeşitli figürler işlenmiş. Savaş kıyafeti ve bir kılıç figürü.

20171005_172500_HDR

Tiyatrodan çıkıp yakınında olan meclis binasına doğru yöneldim. Dış yapısı tamamen düz taş bloklardan yapılmış. Biraz restore gördüğü anlaşılıyor ama çoğu orijinal durumda. Onun nedeni de limanı kumla dolduğundan kentin önemi bitince terk edilmiş kent. Kent boş ve bakımsız kalınca zamanla kumlar örterek kalıntılar dış etkenlerden ve depremlerden fazla zarar görmeden günümüze kadar ulaşmış.

20171005_172605_HDR

Likya baş kenti oluşu nedeni ile önemli toplantılara ev sahipliği yapıldığından binanın dışında alınan kararları taş bloklara kazıyıp ilan ederek ölümsüzleştirmişler. Meclisin girişi ahşap kapıdan yapılmış.

20171005_172656_HDR

Giriş kapısının bir kanadı açık. Kapı girişinin kenrları süslemeli taş bloklardan yapılmış.

20171005_172731_HDR

Binanın dışında, az ileride kemerli bir yapı yapılmış.

20171005_172735_HDR

Meclis binasına giriyorum, içeride mükemmel işçilikle yontulmuş düzgün taş bloklar ile duvarlar, basamaklar, kapı kenarları yapılmış

20171005_172745_HDR

Giriş kapısının iç kısmı kemerli bir tünel ile üstü örtülerek yanında basamaklarla yukarı doğru çıkılıyor.

20171005_172812_HDR

Meclis toplantısında senatörleri oturduğu yerlerin bazıları yeni mermerlerle değiştirilmiş. Eski olanların çoğu kırık dökük. Zemin ise olduğı gibi ortaya çıkanlar görünsün diye cam plakalarla kaplanmış. Üzerinde insanlar rahatça gezip dolaşsınlar diye kalın ve kırılmaz camlardan yapılmış.

20171005_172815_HDR

Tiyatronun dış kısmı, devamında taş duvar yüksek ve kocaman devam ediyor.

20171005_173059_HDR

Sütunlu yol, iki tarafında sütunlar dikili, bir kaçı tam diğer kalanı bulunan parçalarla yarım yamalak tamamlanmış. Zemin mermer taş bloklarla kaplı. Zenginliğin ve ihtişamın göstergesi. Sütunlu yol yaklaşık 100 metre kadar var.

20171005_173244_HDR

Gezeceğimizi gezdik, deniz sefamızı da yaptık, göreceğimizi gördük ve akşam olmak üzere. Daha önce gözüme kestirdiğimiz yere doğru gitmeye başladık. Güneş ufukta yatık duruma gelince gölgem yamaca vuruyor bisikletimle beraber. Ben de bu görüntüyü cep telefonumla çekiyorum bir poz. Köyün bakkalından akşam için 5 litrelik su alıp bagaja bağladım. Suyumuz bitmek üzere ve yemek, çay ardından sabah için su gerekli.

20171005_175341_HDR
Kamp yapacağımız yere geldik, Güneş battı ve akşam olmak üzere. İlk önce çadırları kurup yerleşiyoruz. Ardından aydınlatmalarımızla akşam yemeğini yapıp yiyoruz Cem ile. Yemeğin üstüne birer kahve iyi gider doğrusu. 1350 Metreden 0 metreye indik ama tüm gün boyu sürdü. Bu gün yaşadıklarımızı anımsayarak çaylarımızı içerken konuştuk gecenin karanlığında. Kamp yeri küçük bir park alanı, okaliptüs ağaçları dikilmiş. Park etrafı çit çalıları ile çevrelenmiş. İki tane de oturma bankı kurularak insanların dinlenmesi için güzel bir yer haline gelmiş. Bir eksiği çeşme olmaması. Bizim için de iyi oldu. Çit çalıları ardında bizleri pek göremiyor arabalarla geçenler.

Bir süre sohbet edip fazla geç olmadan çadırlara girip yatıyoruz. Uykuyu kaçırmamak gerek değil mi? Zaten tatlı yorgunlukla uyku hemen geliyor.

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık 66 Kilometre civarı

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

Mysia Bisiklet Turu 1. Gün

12 Mayıs 2017 Cuma

Gölyazı – Ayvaköy – Unçukuru – Hasanağa

(Kör arkadaşlarım için betimleme yapılmıştır)

 

Bir halin var seviyorum
Küçük ellerinden daha çok
Bir halin var özlüyorum
Sıcak dudaklarında yok

Yıldızlı gözlerinde ayrı ufuk
Bir halin var düşünüyorum
Bir halin var gülüyorum
Arsız burnunda çocuk
Bir halin var üzülüyorum

Cahit Külebi

 

Öne çıkan görsel, sağda yosun tutmuş kayalar. Karşıda, kayalardan köpürerek ağan çağlayan gölete dökülüyor.

Hamakta uyumanın keyfi ile erkenden kalkıp hazırlıklarımı yapıyorum. Eşyalarımı toplayıp çantalara yerleştirdim. Bir günlük tatil yetti bana. Çadır, uyku tulumu, mat gibi eşyaları sosis çantanın içine yerleştirdim. Sağ arka çantaya da mutfak eşyalarımı ve gereksiz eşyaları yerleştirip sadece tamir takımları ve gerekecek eşyaları sol arka çantama koyup bagaja bağladım. Sosis çanta ve diğer çantamı araca vereceğim. Gece ve sabahın erken saatlerinde festivale katılacaklar da geldi. Artık iyice kalabalık olduk. Sabah kahvaltısını Gölyazı kadınlarının satış yaptığı yere gidip kahvaltıyı yaptık. Burada formalar dağıtıldı herkese. Kahvaltı sonrası kamp alanına gelip eşyaları kamyona yükledik. Yükü hafifleyen bisikletlerle antik döneme ait olan mezarlık, yani Nekropol kazı alanına geldik. Bisikletleri tel çit ile çevrili kazı alanının girişindeki kapının dışına park ettik.

İçeri giriş yapıyoruz, gözüme ilk ilişen lahit mezarına ait olan kırık taş kapağı. Kim bilir hangi mezardan alınıp kırılarak yerde çimenlerin üzerine bırakıldı.

Zemin kayalık olduğundan lahitler kayaya oyulup ölmüş insanları gömüyor, üstüne de az önce resimde görünen kapak ile kapatılarak görev tamamlanıyormuş. Yerde kaya oyulup mezar sandığına dönüştürülmüş. Etrafına da emniyet şeridi çekilerek içeride kazının devam ettiğini belirtmişler.

Kazı ekibinden öğretimci elinde mikrofon ve taşınabilir bataryalı hoparlörden buradaki tarih ve kazılar hakkında bilgi veriyor.

Arkeolog kadın mezar başında, çevreye bisikletliler toplanmış dinliyorlar can kulağı ile.

Kimi mezarın üzeri dikenli ot sarmış.

Kimi mezar da toprakla yapılmış.

Mezarlar kayalara oyulmuş göl manzaralı.

Kimi yerde kazı çalışmaları devam ediyor, emniyet şeridi ile çevrelenmiş durumda. Kazı yapılan mezarların üzeri naylonla örtülerek yağmurdan ve dış etkilerden korunuyor.

Topraktan yapılmış mezar. Arkeoloğun anlattığına göre burada ceset konduktan sonra üzerine odun parçaları konularak yakılıyormuş. Cesetlerdeki ve topraktaki yanık izleri bunu belirtiyor. Uzunlamasına, dar, toprak mezar. Dikkatlice topraklar temizlenmiş. İçinde ceset var.

Cesedin baş kısmı tamamen yanık durumda simsiyah. Neredeyse toprağa karışmak üzere. Mezarlık Gölyazı’ya tek giriş yolunun iki kıyısında. Burası yarımadanın başlangıcı ve en dar su üzerinde kalmış toprak parçası.

Akropolden çıkıp köyün merkezine doğru geldik. Henüz yarımadada olan Rum Ortodoks kilisesine geldik.

Gölyazı Aziz Panteleimon (bazı kaynaklara göre Hagias Georgias) Kilisesi Anadolu Rum Ortodoks kiliselerinin önemli ve özgün örneklerindendir. Kaynaklar, eskiden köyde üç kilisenin bulunduğunu ve asıl kilisenin Aziz Georgios’a ithaf edildiğini anlatır. Yapım tarihi ile ilgili bazı kaynaklar 19. yüzyıl sonunu işaret etse de; kilisenin restorasyon çalışmaları sırasında ortaya çıkan 1903 ibaresi; büyük olasılıkla kilisenin bitiş tarihini gösterir.
Aziz Panteleimon Kilisesi, üç nefli, dikdörtgen planlı bir bazilikadır. Batısında narteksi bulunur. Naostaki nefleri oluşturan desteklerden yalnızca kuzeyde üç, güneyde de iki desteğin kaidesi günümüze ulaşabilmiştir. Yekpare meşeden oluşan bu desteklerin sadece ikisi günümüze ulaşabilmiş; restorasyon sırasında yine aslına uygun olarak yekpare meşe kullanılmıştır. Kilisenin doğusunda üç bölümlü apsisi bulunmakta olup, ana apsidde dışa doğru daralan bir pencere ve ona simetrik dikdörtgen iki niş bulunur. Apsidi tek basamaklı bir synthronon çevrelemektedir. İbadet mekânı kuzey ve güneyde birbirlerine simetrik altışar pencere ile aydınlatılmıştır. Kuzey-güney doğrultusunda dikdörtgen planlı olan narteksin yanlarında yuvarlak planlı iki merdiven kulesi ile ortasında dikdörtgen planlı üç bölümden oluşur. Kilisenin güney ve kuzey cepheleri payelerle beşer bölüme ayrılır. Yapının üzerini örten çift pahlı çatının büyük bir bölümü restorasyon öncesi yıkılmıştır.  Yeniden yapım sırasında duvarları moloz taş ve tuğla ile örülmüştür.
Mübadeleye kadar ibadet mekânı olan kilise, bu tarihten sonra çeşitli amaçlarla kullanılmış; ancak zamanın ve yangınların etkisiyle günümüze ciddi hasarlarla ulaşabilmiştir. Bursa Nilüfer Belediyesi tarafından aslına uygun olarak restorasyonu gerçekleştirilen kilise, yenilenme çalışmalarını ardından kültürevi olarak işlev kazanmış ve 2014 yılında hizmete açılmıştır.
Kilisenin giriş kapısı, güneş tam çatının ucunda parlak ışıklarını saçıyor. Kilise onarılıp uygun bir hale gelmesi beni sevindirdi. Yaklaşık 10 yıl önce geldiğimde kilisenin çatısı yoktu ve içerisi çöplükten girilmiyordu.

Kilisenin büyük kapısından tek kanadı açık olarak içerisinin görünümü. Tavandan sarkan avizelerde lambalar yanıyor. Eskiden mum yanarmış avizelerde.

Kilisenin içerisine giriyorum, önceki yıllarda gördüğüm çöpler yok. Duvarların çoğu yıkık döküktü ve çatısı yoktu. Şimdi ise pencereler yenilenmiş, çatı yeniden yapılarak üzeri örtülmüş. Çatıyı tutan meşe destek sütunları 6 tane. Oturma yerleri olarak mor renkte kumaş kaplı ahşap sandalyeler 7 sıra sağda, 7 sıra solda dizilmiş. Bazı özel günlerde Ortodokslar burada ayinlerini yapıyorlar. Kilisenin duvarlarında bir çok pencere var ve içerisi duvarların beyaz badanası ile iyice aydınlanmış durumda.

Nilüfer belediyesi hatıra olsun diye para basma kalıbı yaptırmış. Kurşun parçalara zımbayı koyup ağır bir çekiçle kuvvetlice vurunca yumuşak olan kurşuna iz bırakarak önlü – arkalı para yapmış oluyoruz. Para basma kalıbının üst kısmının resmini yakından çekiyorum. İç kısımları oyulmuş figürlerle.

Yuvarlak kurşun levhaya bir tane baskı yapıp kendime hatıra olarak alıyorum. Kalıbın alt kısmında basılı para. Kocaman bir kütüğün üzerine kalıp konulmuş. Kalıp 4 vida ile meşe kütüğüne sabitlenmiş.

Kilisenin iç balkonunda Nafiz bana doğru bakarken çekiyorum bir poz. Kafasından kaskını çıkarmamış.

Para basmak için sıra bekleyenler ve oturma sandalyeleri.

Kilisenin dışında bitişik olarak duran ev de onarılarak Kültürevi olarak ziyarete açılmış. Bina iki katlı taş örülerek yapılmış. Üst katı belirtir kahverengi tahta, köşeden yukarıya kadar yapılmış. Üst katın duvarları sıvalı, beyaz banana yapılmış. Al kat sıvasız ve taştan yapılı. Üst katta iki pencere kahverengi boyalı. Giriş kapısı da öyle. Çatıdan aşağı yağmur suyunu boşaltan boru aşağıya kadar inmiş. Burası kiliseye ait ve papazın evi olarak kullanıldığını düşünüyorum. Bisikletim KUZ köşeye yaslanmış olarak duruyor.

Kilise ziyaretinden sonra Gölyazı merkeze, Ağlayan Çınar ağacının olduğu yere geldik. Ağlayan Çınar ağacının yanındaki meydanda toplandık, eskiden burada çay bahçesi vardı ve ağacın görünümünü bozuyordu. Çınarın altını komple işgal ederek ziyarete gelenleri dar alanda bırakıyordu. Şimdi ise etrafta hiç bir şey yok ve ağacın güzelliği ortaya çıkmış.

Ağlayan Çınar’ın bir dalı yana doğru gidince ağırlığı taşımak için dirsek olan yerin altına beton destek yapılmış. Ağacın gövdesinin içi çürüyerek boşluk oluşmuş. Yana doğru giden dalın içi de aynı şekilde boşluk var.

İşte bu yana doğru uzamış dalın boşluğunda köpek sıcaktan etkilenmesin diye girip serin yerde uyuyordu. Ben de uyuyan köpeğin resmini çekiyorum.

Ağlayan çınarın göz yaşlarının düştüğü yere mermerden kocaman çınar yaprağı konulmuş. Ağacın altında böyle mermer çınar yapraklarından bir kaç tane daha var ama kimisi kırılıp yok olmuş durumda. Ben de sağlam olanın bir tanesini çekiyorum. Çınar yaprakları insan elindeki parmaklar gibi beş tane çıkıntısı var. Mermer plaka da ona göre kesilmiş ve damarlarını da oyarak yapmışlar. Mermer yaprak küçük bir kaidenin üzerine konulmuş.

Buraya gelmemizin nedeni Mysia Yolları Bisiklet Turu için büyük desteği veren Nilüfer Belediye başkanının gelip turu başlatması. Turu düzenleyen arkadaşların çoğu belediyede çalışıyor. Turun lideri Ercan Hafız tur için bizlerden destek almıştı kış aylarında. Türkiye’de tanınmış kişileri ve tur düzenleyenleri davet edip çalıştay yaparak misafir etmişlerdi.

Turun pankartını açıp Belediye başkanı ve katılımcılar Ağlayan Çınar ağacının önünde resim çekiyorum. Pankartta 12 –  13 – 14 Mayıs 2017 MYSİA YOLLARI BİSİKLET TURU yazısı var.  Pankart siyah, üstteki yazılar sarı renkte, alttaki yazılar da beyaz renkte.

Turu düzenleyen ekip pankartın ardında toplaşıp resim çekiyorum bir poz.

“Tanrı Zeus’un çocuğunu taşıyan Leto, doğum yapabilmek için küçük bir kara parçası bile bulamaz. Zeus’un karısı Tanrıça Hera, evliliğin koruyucusu olan ev ve ocak tanrıçasıdır. Hera, kendi evliliğini korumak için canlı cansız tüm varlıklara, Leto’ya çocuğunu doğurması için yer göstermemelerini emretmiştir. Leto, böylesi zor bir durumdayken sadece bir ada ona yardım etmeyi kabul eder. Ada sabit değildir. Su yüzeyinde gezebilmektedir. Bu yüzden diğer toprak parçaları gibi Hera’nın öfkesinden korkmaz. İris’in Hera’yı bir mücevherle kandırması sonucu, doğum yapanlara yardım eden Tanrıça Eileithyia da Leto’nun yanına gelebilmiştir. Leto önce bir kız çocuğu doğurur: Artemis… Peşinden de onun yardımıyla Apollon dünyaya gelir. Hep o cesur ada sayesinde… Apollon ışık ve aydınlık tanrısıdır, adım attığı her yer otlar ve çiçeklerle dolar ve ada bir cennete dönüşür. İşte Gölyazı, Anadolu’da Işık Tanrısı Apollon adına kurulmuş 8-9 antik yerleşimden tatlı su kenarında kurulmuş tek şehirdir.”

“Çok önceleri, Marmara Denizi’nin güneyindeki Odrysses (Mustafakemalpaşa) Çayı, Bandırma’dan denize dökülürdü. Apolyont Gölü de ortalarda yoktu. Bugün gölün olduğu yerde Apollonia, Mustafakemalpaşa’nın bulunduğu yerde de Melde (Miletepolis) kenti bulunuyordu. Apollonia Kralı’nın, güzelliği dillere destan bir kızı vardı. Melde Kralı, bu güzeller güzeli prensesi oğluna istedi. Ancak genç prenses, gönlü olmadığı için varmadı prense. Baba Kral, bir tepe üzerinde saray yaptırarak sakladı kızını. Çok öfkelenen Melde Kralı ise bir felaket getirmek istedi baba kızın başına. Ve Odrysses’in sularını Apollonia topraklarına doğru çeviriverdi. Apollonia toprakları sular altında kaldı, ama kent ile prensesin sarayı, çevresi surlarla çevrili bir ada olarak kaldı. İşte Apolyont Gölü böyle oluştu.” Apolyont, dünyada suyu içilebilen üç gölden biriydi. Göl kenarındaki evlerden sallanan bakraçlarla eve çekilirdi su. Öyle lezzetliydi ki Apolyont’un suyu, içen bir daha içmek isterdi.

http://bursadazamandergisi.com/makaleler/isik-tanrisinin-sehri-golyazi-2641.html

Mysia yolları adı altında bu bölgede gönüllülerin yaptığı çalışmalar sonucu yürüyüş yolları ve bisiklet yolları ortaya çıkarılmış. Güzel bir çalışmanın sonucu yürüyüş ve bisiklet yollarını gösterir tabelalar dikilerek sabitlenmiş. Buraya gelip yürümek, ya da bisiklet sürmek isteyenler tabelaları ve işaretleri takip ederek gezebilirler. İzmir de yaptığımız Efes – Mimas yolları çalışması gibi. Bizler de bu yolların açılışını ve ilk gezginleri olarak yapmaya çalışacağız. Elbette bisikletle.

Aşağıda Gölyazı dan başlayan yol tabelası sarı direğe üç tabela bağlanmış. Üstteki tabelada MİSİ 58 KM, ortadaki tabelada AKÇALAR 13 KM yazısı kahverengi zemine beyaz renkte yazılmış. Bu iki tabela yürüyüş rotasını belirtiyor. Alttaki tabelada ise MİSİ 50 KM  sarı zemine siyah renkte yazısı yazılmış. Bu tabela bisiklet rotasını belirtiyor. Yürüyüşçülerin tabelasında sırt çantalı yürüyenlerin siluetleri basılı Mysia yolu diye. Bisiklet tabelasında da bisiklete binen birinin silueti basılı.

AĞLAYAN ÇINAR

Apolyont

Tarihin verdiği yorgunlukla yan yatmış ulu bir çınar… Lakin, yaşamaktan umudunu kesmemiş, uzanmış öylesine bağrı yanık. Yaprakları hüzün, içi kan ağlarcasına savaşlara, acılara, kara sevdalara, tercüman olurcasına ardında sevgi bahçesi, açamayan gonca bir gül; Önünde oluk oluk göz yaşlarının eseri koca bir göl.

Mehmet Okatan

Ağlayan çınar tabelası üstte, çınar resmi ve yazısı kahverengi zemine beyaz renkte yazı yazılmış. Alttaki tabelada ki yazı beyaz zemin üzerinde siyah renkte yazılı.

Ağlayan çınar yaklaşık 750 yaşında

Belediye başkanı turu başlatıyor ve yola çıkıyoruz. Bir süre ana yola doğru gittik. Ana yola çıkmadan toprak yola saparak gitmeye başladık. Tarlaların, bahçelerin arasından giderken önümde giden Cem durup kafasını bana çevirerek poz veriyor.

Arazide, toprak yolda bisiklet sürmek gibisi yok. Kendimi doğanın içine bırakıyorum. Sarı çiçek açmış otlar, ağaçlar tek tük.

Beni zorlu yollarda hiç sorun çıkarmayan bisikletim KUZ. O da bir resim çekilmeyi hakkediyor.

Tarlalar çoktan sürülüp ekilmiş bile. Ürünler adeta fışkırmış. Dümdüz bir ova karşıki dağlara kadar gidiyor. Dağlar uzaklarda.

Ara sıra tabiatın güzelliğini bozan çirkinlikleri de görmemiz olası. Yol kıyısına çöpleri atıp kurtulmuşlar sanki. Ama çöpler orada duruyor, geleceğini kirletmeye devam ediyor insanlar.

Sanki belediye bizim geçeceğimiz yolları dozerle yeni düzeltmiş. Tam da yolun ortasında kaplumbağa durmuş korkarak geçen bisikletçilere bakıyor. İlk defa bisikletçi birisini görünce korkması doğal. Yaşam alanlarına girmeye başladık kaplumbağanın. Önümde bir bisikletçi gidiyor. Yolun kıyıları çalılar ve ağaçlarla kaplı.

Toprak yol bazı yerde dere yatağından geçiyor. O yüzden bisikletçiler bisikletten inerek elinde sürerek karşıya geçiyor. Su çok az akıyor ama dere yatağı taşlı ve biraz su birikintisi var.

Arazide toprak yolda bir süre gittik. Akçalar köyünden Hasanağa organize sanayi bölgesine gittik. Burada dondurma fabrikasının bahçesinde mola verdik. Fabrika bizlere tarihi geçmiş dondurmaları yedirdi. Bunu fark ettiğimizde yetkililere neden veriyorsunuz bize tarihi geçmiş dondurmaları verdikleri cevap hatalı basım. Pek te inandırıcı değil, sıcak havanın etkisi ile yenen soğuk dondurmalar kimsenin hastalanmasına neden olmadı. Burada gereğinden fazla zaman geçirdik. Neyse fabrikadan ayrılıp esas önemli olan bir yere geldik. Hemen yakında olan Aktopraklık Höyüğü 8000 yıllık geçmişi ile bizi büyüledi. İlk çağlara ait bulgular kazı yapılan yerdeki binada sergileniyor.

Kazı ekibinden Arkeolog arkadaş bizlere Aktopraklık Höyüğü hakkında bilgi veriyor.

Aktopraklık Höyüğü, Bursa İl merkezinin 25 km. güneybatısında, Nilüfer İlçesi’nin batısında, Ulubat Gölü’nün doğu kıyısında yer alan bir höyüktür. Akçaları Sırtı Höyüğü ve Aktopraklık Mevkii olarak da bilinmektedir. Höyük, göle dökülen iki dere yatağının ayırdığı iki yükselti üzerinde, bir de bu yükseltilerden birinin güney yamacında olmak üzere ayrı üç alana yayılmıştır. Bu yerleşimler A, B ve C olarak adlandırılmaktadır. Bir Neolitik Çağ yerleşmesi olan Aktopraklık C yerleşmesi daha sonra Aktopraklık B yerleşmesine taşınmış ve bundan sonra, Erken Kalkolitik Çağ’da Aktopraklık C mezarlık olarak kullanılmıştır. Aktopraklık C mezarlığının 1.400 metrekarelik bir alana yayılmış olduğu belirtilmektedir. Tepe, 150 x 100 metre boyutlarında olup yüksekliği iki metredir.

Höyük ilk olarak 2002 yılında, sanayi sitesi yapılacak alanda, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Prehistorya Anabilim Dalı’ndan bir ekibin yaptığı yüzey araştırmaları sırasında tespit edilmiştir. Söz konusu kürsüden Prof. Dr. Necmi Karul başkanlığında 2004 yılında kurtarmak kazılarına başlanmıştır. Ertesi yılki kazıların hemen ardından Bursa Arkeoloji Müzesi’nin sit alanı belirleme çalışmalarında höyüğün 100 metre kadar kuzeyine Kalkolitik Çağ’a tarihlenen bir mezarlık tespit edilmiştir. Mezarlık kazısı da 2006 yılı programına katılmıştır. Tepelerin Neolitik Çağ’da iskan edildiği ve bu iskanın Erken Kalkolitik Çağ ve Orta Kalkolitik Çağ boyunca devam ettiği belirtilmektedir.

Aktopraklık A, Ilıpınar V tabakasıyla benzerlik göstermektedir.

Aktopraklık B yerleşimindeki tabakalardan birinde Erken Kalkolitik Çağ’a tarihlenen Ilıpınar VII – VIII tabakalarıyla denk olan Balkanlar’ın Orta Neolitik tipteki figürinleri, kemik aletler ve çok miktarda mermer bilezik ve boncuk bulunmuştur.

Aktopraklık C yerleşimi mimarisi, dal örgü ve yuvarlak planlı yapılar olarak görülmektedir. Kuzeybatı Anadolu’daki Menteşe, Fikirtepe ve Temenye gibi yerleşimlerde görülen yuvarlak ya da oval biçimli, basit dal örgülü, çukur tabanlı evler Aktopraklık Höyük’de de karşımıza çıkmaktadır. Ölüler evlerin taban altına gömülmüştür. Fikirtepe Kültürü özellikleri taşımaktadır. Roma Dönemi’nde yeniden iskan edilmiştir.

Aktopraklık C Neolitik çanak çömleği bölgedeki diğer yerleşimlerde olduğu gibi monokram mallarla temsil edilmektedir. Ancak bu tabakalarda Menteşe Höyüğü ve Barcın Höyük’te sık rastlanan krem ve bej rengi mallar da oldukça fazladır. Bu tip mallar Fikirtepe Höyüğü ve Temenye Höyüğü’nde (Pendik) az rastlanırsa da Fikirtepe Kültürü’nün erken evrelerinde daha yoğundur.

Aktopraklık C nekropolünde ölülerin “hocker” (ana rahmindeki gibi) gömüldüğü görülmektedir. Mezarlarda bulunan çanak çömlek, mermer bilezik ve boncuklar, Aktopraklık B ile ilişkilendirilmektedir. Bunun altındaki tabaka ise “Fikirtepe tabakası” olarak tanımlanmaktadır ve Ilıpınar IX – X ile denk görülmektedir.

Kaynak : Wikipedia

Kazılarda bulunan eserler müzenin içinde camekanlarda sergileniyor. Kırmızı çömlek, yağ kandili iki ağızlı. Biri üstte, biri yanda iki deliği var. Bir de şimdiye kadar ilk defa gördüğüm dikdörtgen çömlek. Çömleğin dört ayağı var. Bunlar pişmiş topraktan yapılmış. Bir tane de deniz kabuğu.

Pişmiş topraktan kolsuz, bacaksız ve kafası olmayan kadın gövdeleri. Büyük bir olasılıkla nazar için koruyucu Tanrıları temsil ediyorlar. Başlar dara düşünce heykeli eline alıp Tanrıya beni bu sıkıntıdan kurtar diye dua ediyorlarmış. 6 tane gövde var, bunlardan en sağdaki insan kafası.

Başka bir camekanda 12 tane küçük hayvan heykelleri sergilenmiş.

Taş boncuklardan yapılmış kolye.

Yapılan kazı çalışmalarında elde edilen buluntulara göre bitişik düzende kare, kerpiç evlerin maketi. 14 tane ev yan yana, 5 tane ev sıralı evlerin önündeki meydanda dikine sıralanmış. Küçük bir ağıl sağda, içinde koyun maketleri. Ortak kullanılan ekmek pişirme fırınları. Şirin bir köy olmuş.

Maketi daha yakından çekiyorum, fırında ekmek pişiren bir kadın. Minik tek odalı evler, penceresi yok. Sadece giriş kapısı var.

Mezarlıkta bulunup müzede sergilenen insan iskeleti. Sol tarafına yatırılmış, bacakları karnına doğru çekilmiş durumda. Yanında bir çömlek, ayakların altında dört çömlek daha. Kemiklerin çoğu sağlam, bazıları bozulmuş durumda. Çömlekler ve kaplara ölü gömülürken çeşitli yiyecekler konulup öbür dünyada yemesi için bırakılıyor.

Alet olarak kullanılan hayvan kemikleri.

Kırılıp ufalanmış çanak, çömlek parçaları.

Suda yaşayan kabuklu canlıların süs olarak kullanılmak üzere kurutulmuş. Midye ve salyangoz kabukları cam kabın içinde.

Çanakların içinde çeşitli tohumlar sergilenmiş. Buğday, arpa, bakla, kırmızı mercimek, yaban mersini bunlardan örnekler.

İkisi boş, birinde yuvarlak sapan taşları ve bir sapan. Bir meşinin iki kenarına uzun ip bağlanmış. Küçük bir kesede de sapan taşları duruyor. Bu sapanla küçük hayvanları ve kuşları avlamak için kullanılıyormuş vakti zamanında. 8000 yıl kadar önce.

Çömlek kaplar ve bir Tanrıça heykeli. Heykel pişmiş topraktan yapılmış, göbekli ve göğüsleri iri, sarkmış. Sanki kolları ile ok ve yay tutar gibi. Av tanrıçası olabilir.

8000 Yıl önce kullanılmış ok başları. Uçlarına sivri taş parçaları iplerle sıkıca bağlanmış.

Dal parçası baston gibi, bir şeyi tutup çekmek için kanca olarak kullanılıyor.

Yay ve ok sadağı, sadağın içinde dört tane ok var.

Şimdiye kadar bilmediğim bu 8000 yıllık tarihi eserlerin bulunduğu yerin sadece müze kısmını gezebildik. Kazı yapılan yeri göremedik. Dondurma fabrikası yerine buraya gelip iyice gezmeliydik. Neyse yapacak bir şey yok, başka zamanda gelip detaylı gezerim kazı alanını. Benzeri İzmir de Yeşilova höyüğünde görmüştüm. Yeşilova höyüğünün tarihlendirilmesi 8500 yıllara dayanıyor. Aynı biçimde evler, aletler, çanak – çömlekler, avlanma aletleri. O zamanlarda, yani 8000 yıl önce insanlar barış içinde yaşıyorlarmış. Sadece avlanmak için silahları varmış. Herhangi bir savaş, işgal, öldürme olayları olmamış buluntulara göre. Savaşsız, sömürüsüz, barış içinde. Aktopraklık höyüğünden ayrılıyoruz.

Yola çıktık ve düz ovada, göl seviyesine yakın. Denizden de 7 ila 15 metre arası yükseklik var. Buralara özgün kara incir ağaçları içinden geçen yolda gidiyorum.

Göl buradan görünüyor, kartal tüyümün arkasından. Ağaçlar önümde yeşil bir denizi oluşturmuş.

Düz arazi bitti, artık tırmanmaya başladık dağlara doğru. Bursa’nın yeşilliğinde çıkıyorum yokuşu.

Meşe ormanı dibinden geçen yol ve yolun kıyısında mor çiçekler açmış otlar. Mor çiçekler uzun bir dal gibi yukarı doğru uzamış.

Rakım yükseldikçe manzara da gözle görülür biçimde güzelleşmeye başladı. Ulubat gölü, karşı kıyıda Gölyazı adası ve yarımadası görünüyor. Arada durup bu güzelliği çekmek gerek, yoksa bu güzelliği kaçırırım. Bir daha nerede göreceğim. Hem ilk defa görüyorum buraları. Ben her duruşta resim çektikçe bisikletli grup iyice uzaklaştılar. Önümde kimse kalmadı sayılır. Bence hiç önemi yok. Bu güzellikleri görüp izlemesem çok şey kaçırmış olurum. Varsın gitsinler, nasıl olsa bir yerde yakalarım öndekileri.

Yeşillik ve tırmanış devam ediyor.

Tırmandıkça manzara daha da güzelleşmeye başladı ve Ulubat gölünün daha geniş bir alanını görebiliyorum. Bir kaç tane ada manzaramın içinde yerini almış.

Sağımda dağlar, tepeler uzatıp gidiyor.

Ormanın içinde, yol kenarında kimi yerlerde bahçeler yapılmış. Önümde incir ağacı, meyveleri henüz yeşil ve taze. Olgunlaşmalarına daha epey zaman var.

Önümde koca bir ağaç, komple çekiyorum resmini. Kareye de yorulmuş bir bisikletçi yürüyerek yokuşu çıkmakta. Büyük bir olasılıkla böyle yerlere hiç çıkmamış, antrenmansız birisi.

Tabelada yazılana inat Ayvaköy’e geldik. İşin garip tarafı yazılan Ayvaköy köy olarak belirtilmiş, altına da mahallesi. Köyleri ortadan kaldırmaya niyetleri olsa da Ayva mahallesi değil de Ayvaköy mahallesi deseler de burası bir köy olarak kalacaktır.

Ağaçlar, kimisinin gövdesi sarmaşıkla kaplanmış, böğürtlen bitkisi ve bunların arasında zambak çiçekleri mor açmış.

Artık iyice yükseldik, Uluabat gölü dağların, tepelerin ardında kalmaya başladı. Bulunduğum yerde meşe odunu istifi var. Kartal tüyü de sağ tarafta manzara ile birlikte.

Asırlık çam ağacı muhteşem görünüyor. Arkası orman ve ağaçlar. Solda küçük bir incir ağacı.

Ayvaköy içine girerken eski bir ev karşıma çıkıyor. Karkas biçimde (Kerpiç ve ağaç karışımı) yapılmış ev terk edilerek bozulmaya başlamış yer yer.

Öndekiler çoktan varmış bile. Ben aheste aheste, manzarayı ve doğadaki yeşilliği izlemekten epey geç geldim köye. Köyün içinden geçiyorum. Cami ve köyün bakkalı karşımda. Arasından geçen yoldan gideceğim.

Ayvaköy de Ayvaini mağarası var. Onun olduğu yere doğru gidiyorum. Burası sarp kayalıkların olduğu arazi yapısı var. Yol parke beton taş döşeli.

Evin bahçesinden dışarı taşmış kiraz ağacı göründe duruyorum. Evin sahibi de dışarıda. Bana “Koparıp yiyebilirsin” deyince yeni kızarmaya başlamış kirazlardan bir kaç tane koparıp yiyorum. Tadı nefis, dalından koparıp yemek gibisi yok. Kirazların tadını çıkarıyorum ve ev sahibine teşekkür ediyorum kirazlar için.

Dalında yarısı kızarmış, yarısı yeşil kirazlar ve yaprakları.

Kirazları yerken iki çocuk geliyor yanıma, merakla bana bakıyorlar. Hemen kesemi çıkarıp birer Lira veriyorum. Bakkaldan bir şeyler alıp yesinler diye. Çocuklar çekinerek parayı alıyorlar teşekkür edip. Şimdiye kadar para kesemden hiç bir çocuğa para vermedim. Bakkalın önünde bir şeyler ısmarladım, parayı da bakkal amcaya verirdim. Şimdi ise bakkal yok ortalıkta, mecburen para vermek zorunda kaldım. Çaktırmadan çocukların resmini çekiyorum sağda bisikletimle beraber.

Ayvaköy adından da anlaşılacağı gibi buranın ayvası meşhur.

Türkiye’nin en uzun altıncı mağarası olan Ayvaini Mağarası, Uluabat Gölü yakınlarındaki pek çok şirin köyden biri olan Ayva Köyü’nde yer alıyor. Güney Marmara Bölgesi’nin en uzun yeraltı geçidi olduğu belirlenen mağaranın ikinci ağzı ise Mustafakemalpaşa’ya bağlı Kazanpınar ve Doğanalan köyleri arasındadır.
Yer kabuğunun kırıklarla parçalanarak ayrı kıtalara bölünmeye başladığı ‘Mezozoik Zaman’dan günümüze gelen Ayvaini Mağarası, 1970 yılında 3 kişilik bir İspanyol ekip tarafından keşfedilmiştir.
Hidrolojik olarak etkin durumda olan mağaranın Ayva Köyü’ndeki ağzından yeraltı suları çıkmaktadır. Uzunluğu 5,5 kilometreyi bulan mağaranın içinde yer yer 3-4 metreye ulaşan 60 adet gölcük yer almakta, mağaranın çıkışındaki gölcüğün uzunluğu ise 400 metreyi bulmaktadır. Su seviyesi ise mevsimsel etkilerle değişmektedir.
Olağanüstü sarkıt ve dikitlerle kaplı, duvar damlataşları, sulu damlataş havuzları ve gölcükleri, el değmemiş yapısıyla gerçek bir doğa harikası olan Ayvaini Mağarası, özellikle mağaracı ve dağcı keşif tutkunlarının uğrak yeridir.

Ayvaini mağarasını gezemiyorum, artık başka sefere gezerim. Ayva meşhur olunca Ayvaini mağarasına yakın yerde akan çayın dibinde piknik yeri var. Buraya bir de çeşme yapılmış yapılmasına da öyle bildiğiniz çeşme değil. Kocaman bir ayva, alt kısmında dört tane çeşme, yerde yuvarlak yalak ve ayvanın üzeri çardak olarak kapatılmış. Ayva kocaman ve olgunlaşmış sarı renkte. Tepesinde sapı ve bir tane çok küçük yaprağı var. Ayvaya yakışmamış yaprak, güdük kalmış. Yalak yeşile boyanmış komple.

Burada öğle yemeğini yiyoruz. En son ben geldiğim için kazan dibi bana kaldı. Bol kuru fasulye ve pilavla karnımı doyurdum bir güzel. Sonrasında yakınlarda şelale olduğunu söylediler. Hiç zaman geçirmeden çayın yatağından yürüyerek şelaleye doğru gitmeye başladım.

Çayın suyu tertemiz akıyor yosun tutmuş taşların arasından.

Küçük çağlalar halinde kayaların, taşların arasından şarıl şarıl akıyor çay. Yosun tutmuş taşlar ve hayıt çalısı henüz yaprak açmamış.

Çay yatağında akan sulara yamaçlardan gelen küçük dereler de katılıyor yer yer. İşte bunlardan birisi yamaçtan çağlayarak çaya karışırken. İşin aslı birleşerek güçleniyor çay.

Ovalarda nehir yatakların hakimi genellikle söğüt ağaçlarıdır. Toprak zeminde, bol su söğüt ağaçlarının yaşam şartları için ideal. Düz ovada pek çınar ağacı bulunmaz. Arazi düzlükten dağlara çıkmaya başlayınca söğüt ağacı naziktir ve kayalıkta zora gelemediğinden yerini çınar ağaçlarına bırakır. Sert kayalıkta kendine yaşam alanı bulan çınar artık dağların hakimi benim der. Çay suları çatlakların arasına girdikçe çınar ağacının kökleri de kendine yol bulur ve sağlam kökleri ile yüzyıllar boyu yaşar. Bu sayede kısa süren canlıların bir kaç nesil, belki on – onbeş nesil boyu görmüş geçirmiş olur. Nehir yataklarında yaşayan söğüt ağaçları nazik olduğundan yüz yıl bile yaşayamaz, çürüyüp yerini genç söğütlere verir. Hani derler ya “Her ağacın kurdu kendinden olur” diye. Ilıman yerlerde, ovada yetişen nazik söğüt ağaçları kendi kurdu kendini çürütüp yaşamını bitirir. Oysa sert kayalıkta, soğuk iklimlerde yetişen çınar ağaçları kendi kurdu ile baş edebilir. Yüz yıllar geçtikçe kendi kurdu içten yemeye başlar. Çınar da gövdesinin içini kurtlara verir ama kabuğa yakın yerleri sağlam kalır. Sağlam kalan dış kısım çınarın daha çok yaşaması için yeter de artar bile. Dondurucu soğuklar kurtları öldürerek ağacı korumuş olur. Kimi çınar ağaçlarının gövdeleri kurttan korunma yollarını bulmuştur ve gövdesi sağlam kalır.

Çayın dibinde kayalarla bütünleşmiş olan bir kaç asırlık çınar ağacı karşımda tüm heybeti ile duruyor.

Şelaleye geldim, çayın soğuk suları yüksek kayalıklardan köpürerek aşağıya akıyor. Aktığı yer ise doğal bir havuz, geniş, derin. Gördüğüm manzara karşısında yanıma su donumu ve havlumu almadığıma pişman oldum. Nerden bilecektim böyle yüzülebilecek bir yer olduğunu. Havuzu, şelaleyi, yosun tutmuş kayalar ve çınar ağacının meydana getirdiği güzelliği seyretmekle geçirdim sadece. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Şelaledeki havuza girememenin hüznü ile geriye dönüp gruba katıldım. Hep birlikte yola çıkıyoruz. Yükseklerde olduğumuz için bazı yerlerde Ulubat gölü kendini gösteriyor. Ben de durup bir poz çekiyorum. Bir sağ tarafımda olan Gölyazı ve adalar.

Sol tarafta tepelerin ardında uzanıp giden gölün bataklık kıyıları.

Yolda giderken kendini fark ettiren kırmızı bir çiçek görünce duruyorum. Bisikletimden inerek şimdiye kadar görmediğim çiçeği hayranlıkla izliyorum. Bu çiçeğin adı Şakayık çiçeği, Muazzez Abacı tarafından söylenen şarkı Şakayık Çiçeğine adanmıştır.

Bırak aksın sırma sacın telleri
Tak üstüne yazmadaki gülleri
Yonca kokan o kınalı elleri
Kıymet bilen ele uzat şakayık  

Mor şalvara bağlamışsın ipek şal
Rengi vurmuş yanakların al olmuş
Yaprak gözlüm dudakların mercan bal
Güzelliğin hep dillerde şakayık    

İnceciksin göllerdeki saz gibi
Yüzün bahar bakışların yaz gibi
Kurban olam cefan bile naz gibi
Seni seven gönülde aç şakayık  

Gel şakayık sakın gitme ellere
Güzel adın sonra düşer dillere
Benzeme sen yabandaki güllere
Sen kırların çiçeğisin şakayık

Ayten Baykal

Yüksek yerlerde yetişen Şakayık çiçeğine herkes değişik adlar takmış yöresel olarak. Bunlar; Paeonia Peregrina, Şakayık, Ayıgülü, Bocur, Yörük Çiçeği, Dağ Zambağı, Karadülbent, Kâme, Yaban Lalesi ve Kan Çiçekleri. Yaprakları yeni açmış gibi canlı yeşil rengi, kırmızı taç yaprakları ve içindeki üreme organları sarının en güzel rengi ile büyüleyici bir çiçek. Buraları doğada kendi kendine yetişen Şakayık Çiçeğinin tam açma zamanına denk gelmek büyük bir şans benim için. Bu mükemmel çiçeği doyasıya seyrediyorum, grup varsın gitsin. bu güzellik bana yeter.

Yol kıyısında, meşe ormanlarının başladığı yerde arada bir tane Şakayık çiçeği görüyorum. Orman içinde daha çok çiçek olduğuna eminim.

Ormanın içinde gidiyorum, ne önümde birisi var ne de ardımda. Tek başınayım ve mutluyum bu güzellikler içinde bisiklet sürmekten.

Dönemecin arkasında ne var göremiyorum. Gidersem göreceğim. Zaten meşe ormanı yeterince güzelliğini bana sunuyor. Sağım solum meşe ağaçları ile kaplı durumda.

Meşe ağaçları orman olunca sıklıktan gövdeler ince ama boyları uzun. Güneş ışığından daha fazla yararlanmak için diğer kardeşleri ile rekabet halinde. Hani ünlü şairimiz Nazım hikmetin yazdığı gibi “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine”.

Ve karşımda dayanılmaz bir güzellik. Tazeliği, yeşilin açık tonu ile diğer meşe ağaçlarındaki yapraklardan farklı olarak açmış meşe yaprakları güzelliği ile büyülüyor adeta. Ayrıca diğer yapraklardan daha iri ve canlı görünmesi muhteşem. Bakmaya doyamıyorum.

Bu güzelliğe gölge düşüren görüntüler de gözüme çarpıyor. Soda şişesi ve plastik şişeler atılmış arabadan geçerken yol kıyısına. Yazık bu güzelliklere ama güzelliği göremeyen, sadece nefes alıp veren yiyen ve yediklerinin çöplerini her yere atan yaratıklar var Dünyada. Ne yazık ki doğa bu yaratıkları yok edemiyor nedense.

Artık yaylalardayız, köy kavramını yok eden zihniyetin bir ürününü görüyorum. Hoş geldiniz Mustafa Kemalpaşa Kazanpınar Mahallesi tabelası her ne kadar mahalle yazsa da burası Köydür ve Köy olarak kalacaktır. Aslında aklıma köyden başlayan bir devrim geldi. Hasan Ali Yücel’in eğitim bakanlığı döneminde resim öğretmeni olan İsmail Hakkı Tonguç tarafından hayata geçirilen “Köy Enstitüleri”. Köyden başlayacak aydınlanma ve kalkınma eğitim sistemini derebeylik düzenini yürüten Köy ağaları ve beyleri elindeki zenginlik gidecek endişesi ile Amerika’nın kapitalist oyunlarınla kapatılıp yok edilen Köy Enstitüleri. Bunun sonucu olarak Köy terimlerini de ortadan kaldırma çalışmalarının bir ürünü olduğunu düşünüyorum. Enstitüler kalkmıştı 1947 de, şimdilerde ise Köy yazıları tarihe karıştırmaya çalışılıyor.

Toprak yol, seyrek ağaçlar, solda tabelada Bursa büyükşehir belediyesi Hoş Geldiniz Mustafa Kemalpaşa Kazanpınar Mahallesi yazısı. Sağ altta kartal tüyüm.

Sert geçen kış ayları nedeni ile buralarda daha çok Meşe ağacı görüyorum etrafta. Ağaç boyları da kış aylarının sertliğine göre uzamış. Yeşil çimen kaplı arazide Meşe ağaçlarından oluşan orman.

Meşe ağaçları bol olunca yakacak olarak düzenli kesilen ağaçlardan elde edilen odunlar belli bir yerde istif ediliyorlar. Bu istiflerden biri yol kenarında karşıma denk geldi. Meşe odunları bir metrelik boylarda kesilip dizilmiş. Satılırken metre küp olarak satıldığından hesaplaması kolay oluyor. Odunlar 15 ila 20 santim çapında.

Yaylalarda köylerden Unçukuru köyüne geldik. Tabelada sadece Unçukuru yazıyor. Araçların 50 Km hız sınırını gösterir yuvarlak, kenarı kırmızı tabela da üstte kondurulmuş.

Artık yıllara meydan okumayı bırakmış kerpiç, ahşap karışımı karkas yapılmış bir ev çamurdan sıvaları yer yer dökülmeye başlamış. Ahşap olan kısımlar ortaya çıkarak zamana teslim olmuş gibi. Köşedeki kalın kalastan yapılmış kolon tamamen ortada.

Yemyeşil doğanın içinden Ulubat gölünün incisi Gölyazı buradan görünüyor.

Unçukuru köyüne giriş yapıyoruz. Her ne kadar adında çukur olsa da rakım buralarda 500 metre civarında. Köyün girişinde betondan yapılmış kemer içinden geçen yoldan geçiyoruz bisikletlerimizle.

Artık zirvedeyiz, yüksekte olmamız manzaranın göz alabildiğince uzakları görmemizi sağlıyor. Gölyazı, Ulubat gölü ve ötesi manzarayı oluşturuyor.

Meşe ağaçlarının hakim olduğu ormanın içinden geçiyoruz.

Zirveye çıktık, buradan sonra inişi çıkışı az ama daha çok iniş kısmında bisiklet süreceğiz. İnişte kendini salmış dört bisikletçi ve meşe ormanı.

Meşe ormanı içinde bazı yapraklar aşırı iri diğer yapraklardan. Gözle fark edilen bu yaprakların rengi daha canlı ve parlak.

Asfalt yoldan sola sapıyoruz ormanın içinden geçen toprak yola. Sert toprak zemin bisiklet sürmeye elverişli. Demir elektrik direklerinin taşıdığı enerji kablosu yol boyu gidiyor.

Toprak yolda bazı yerlerde yağmur suları yolu bozmuş. Bizleri bu yolda dikkatli gitmemiz için uyarı yapan ve turu düzenleyen Ercan Hafız bisikletini toprak yolda kaydırıp düşüyor. İlk müdahalede anladığım kadarı ile kırık var, o yüzden fazla kımıldatmadan ambulansı bekledik. Ambulansa bindirip hastaneye gitti. Sonradan aldığımız habere göre kolunda kırık var, alçıya alınmış.

Ercan Hafız’ı ambulansla yolladıktan sonra yolumuza devam ettik. Uluabat gölüne doğru burun yapan bir arazinin ucunda yangın gözetleme evine geldik. Terası olan bir binanın terasında bisikletçiler çıkmış manzarayı seyrederken ben aşağıdan onları çekiyorum. Teras kenarında demir korkulukla çevrelenmiş. Bir odası pencereli, odanın üstünde de teras ve korkuluk var.

Terasa çıkıp manzarayı izliyoruz. Buraya kadar bisikletlerle gelen beş kafadar yan yana gelip resim çekiliyoruz. Solda ben, Nafiz, Mehmet Ali, Ceyhun, ve Cem. Vedat Karakaya festivalde katılmadığından sabahtan aramızdan ayrılmıştı. Yanımıza kaynak olan turun görevlilerinden Rıfat Küçükler de kareye girmiş. Nilüfer belediyesinin atölyesinde usta olarak çalışan Rıfat Küçükler kendi yaptığı üç tekerlekli bisikletler ve engelliler için çeşitli bisiklet üretiyor. İyi bir kaynakçı ustası olan Rıfat Bulgaristan dan göç edip Türkiye’de, Bursa’ya gelip yerleşmiş. Bizleri çekmesi için cep telefonumu bir arkadaşa vermiştim. Çeken arkadaşın sol işaret parmağının ucu karede yerini almış.

Buradan Uludağ, (diğer adı ile Keşiş dağı) zirvesi görünüyor tüm heybeti ile.

Manzara müthiş görünüyor terastan. ufku geniş olan yangın gözetleme yerinden tüm çevreyi görebiliyorum. Önümde meşe ve çam ağaçlarının yanısıra anten direği de var. Telsiz haberleşmesinde kullanılıyor. Herhangi bir duman, yada alev görünürse anında itfaiyeye telsizle haber verip kontrol edilip müdahale ediliyor yangın büyümeden. Bu manzarada kahve içilir diyerek kahve pişiriyorum, şanslı olan üç + dört, toplam sekiz kişi kahve içiyoruz.

Yangın kulesinden ayrılıp doğanın kucağına bırakıyoruz kendimizi, orman, yeşillik, bol oksijen, manzara ve toprak orman yolu. Bol oksijenin orman içinde getirdiği serinliğin tadına doyum olmuyor.

Bazı bisikletlerin şansına lastik patlağı meydana geliyor. İki kişi bisikletlin patlak lastiği ile uğraşırken yardım gerekip gerekmediğini soruyorum. Biz hallederiz deyince resimlerini çekip yoluma devam ediyorum.

Orman o kadar güzel ki insanın kaybolası geliyor, ne dert, ne tasa, ne gam, ne keder. Hiç birisini düşünmeden sadece özgürlüğü düşünüp kendi gücüm ile bu güzel yerleri gördüğüm için Tanrıma şükrediyorum.

İniş sürekli devam ediyor. Demek ki epey yükseklere çıkmışız ve açık bir alandan geçerken daha da ineceğimizi anlıyorum.

Bazı küçük derenin içinden geçmek gerekiyor, ağaçların sarmaşıkla kaplı gövdeleri manzarayı daha da güzel yapıyor. Sanki yağlıboya tablonun içinde bisiklet sürüyorum.

Kimi yerde ağaçlar yolu tamamen örtmüş bir tünel gibi. Tünelin ucunda ışık görünüyor.

Bazı yerde ise ağaç tünel içinden geçen  yolda bisiklet sürüyorum. Durup resim çekerken ciğerlerimi dolduran temiz havayı soluyorum bir süre. Tünelin sonu görünmüyor, nereye gittiği belli değil. Gök yüzü de görünmüyor. Her taraf ağaç dalları ile sarılmış durumda. Gidonumda ki kartal tüyü bu durumdan memnun görünüyor. Gökte süzülmese de orman denizinde yüzüyor adeta.

Bizimle beraber akan dere diğer derelerle birleşe birleşe çay olmuş akıyor. Çay yatağı ağaçlarla kaplanmış, pek görünmese de bazı yerde kendini gösteriyor çağlayıp.

Dere kenarlarında uzun kavak ağaçları dikilmiş. Gövdeleri de ormanın sarmaşıkları kaplamış. Sarmaşık asalak bir bitki olduğundan zamanla tüm ağacı kaplayıp özünü emecek.

Ceviz ağaçları da görüyorum, demek köylüler dikip ceviz yetiştiriliyor buralarda. Ceviz yeni çiçek açmış beyaz püskül gibi.

Gözle görünen işgal altına uğramış bir ağaç. Sarmaşık o kadar sarmış ki ağacı, neredeyse nefes alamayacak kadar boğmuş durumda. Gövdesi ve dalları sarmaşıktan görünmüyor.

Toprak yolda, doğa ile beraber giderken ufukta gölet görüyorum. Yol ile beraber akan çayın suları gölette birikmiş. Toprağın kahverengi rengi ve yeşil çimenlerin rengi uyum içinde.

Göletin dibine kadar geldim, yeşil vadi içinde su yeşilin rengini almış. Çay ağzından taze sular gölete karışıyor.

Toprak yolda bir yerde çamurun içinden geçmek zorunda kaldık. Çamurda tekerlek izleri daha çoğunlukta bisikletler bırakmış. Çamurlu yerden dikkatlice geçiyorum üzerime çamur sıçratmadan.

Göletin yanından geçerek asfalt yola çıkıyoruz. Yüksekten hızlı bir inişle Hasanağa köyüne geldik. Köyün girişinde tabelada yazılmış Hasanağa diye. Aslında Hasanağa köyünün diğer tarafında sanayi bölgesindeydik. Epey bir yol kat ederek tekrar aynı yere gelmek beni şaşırttı.

Köyün üst tarafında futbol sahasına giriş yapıyoruz. Burada kamp kuracağız. yeşil çimen kaplı sahanın kıyılarına çadırları kuruyoruz tam Güneş tepe üzerinde batarken.

Çadırlar kurulduktan sonra duş almak için sıraya girdik. Herkes terli olunca duşlara hücum oldu. Duş sıcak değil soğuk, o yüzden cesaret eden az oldu ve sıra çabuk geldi. Mis gibi soğuk su ile duşumu alıp teri atıyorum üzerimden, terli çamaşırları da yıkıyorum bir güzel. Duş olayı bitince yemek faslına geldi sıra. Yemekleri yapan firma işi ucuza getirmek için elinden geleni yapmış. Makarna yenmeyecek kadar kötü, yemek idare eder. Yarım yamalak karnımızı doyurduk. Dört dörtlük yemek beklemiyoruz ama biraz özen gösterseler daha iyi olurdu. Neyse yapacak bir şey yok. Yemek sonrası Cem Tabanlı’nın kırılan arka tekerleğin jant telini değiştirdik. Teller siyah, bendeki yedek tel krom beyazı olunca nazar boncuğu deyip güzel olduğuna karar verdik. 36 siyah telin arasında bir tane beyaz sırıtıyor. Onarım işi bittikten sonra çay, kahve, muhabbet faslı başladı.

Bu gün fazla yol yapmasak ta zorlu yokuşlar yordu biraz. Şimdiye kadar görmediğim yerleri gördüm, yeni bitkilerle tanıştım. Harika bir yeşillik içinde bisiklet sürdüm. Çekebildiğim kadar resim çekip sizlerle paylaşıyorum. Grup her ne kadar gözümden kaybolsa da güzellikleri görüp resim çekmek bana daha uygun geldi. O yüzden en geriden gelip sonunda varılacak yere vardım. Bir daha bu güzellikleri ne zaman görürüm bilemiyorum. An’ı yaşamak gerek. Ben de An’ı yaşadım gün boyunca.

Fazla geç olmadan çadırıma girip yatıyorum, dinlenmek gerek.

Bu gün yaptığım yol yaklaşık olarak 60 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığım yolun haritası

Powered by Wikiloc

Antalya Manavgat – Mersin Bisiklet Festivali 1. Gün

30 Eylül 2015 Çarşamba

Yolculuk İzmir – Manavgat

Manavgat Bisiklet Festivali Side ve Perşembe Akşamı Bisiklet Turu

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

ben gelecekten korka korka dönen bir mutluyum

dünyanın bu küçük sesini işit

bak, bir dalı, bir örtüyü, bir denizi tutan ellerime

nanelerden, ıtırlardan, ıhlamurlardan gelen

anlayamadığın sevgililik

var ya

yani uzaktan yüzünü bile seçemediğin birinin

adı en sevdiğin şairin adıyken.

Edip Cansever

 

Öne çıkan görsel, Manavgat, Perşembe akşamı bisikletçileri, Cumhuriyet meydanında toplu halde.

Büyük Taarruz bisiklet turundan sonra Antalya dan beni Arayan Işıl Antalya bisiklet festivaline beklediklerini ve mutlaka gelmemi istiyordu. Şimdiye kadar bir türlü gitmek isteyip te gidemediğim Antalya bisiklet festivaline her seferinde bir şey yüzünden gidememiştim. Antalyalı bisiklet dostlarının bu davetini geri çevirmek olmaz deyip gitmeye karar verdim. Aslında kış aylarında yıllık gideceğim yerlerin programını yaparken Antalya ve Mersin düşünmüştüm. İki festival bir hafta arayla yapılacağından madem Akdeniz’e gideceğim ikisini bir arada çıkarayım dedim. İlkbahar sonunda bisiklet sürerek gitmiştim Antalya ve Mersin’e kadar. Şimdi ise zamanım kısıtlı olduğu için otobüs ile gideceğim. Bisiklet taşıma konusunda şimdiye kadar hiç sorun çıkarmayan Kamil Koç firmasından biletimi aldım Manavgat’a kadar. Gündüz yolculuk yapacaktım o yüzden bisikletimi akşamdan eşyaları hazırlayım yükledim. Sabahın erken saatlerinde evden ayrılarak yolculuğum başladı.

İlk resmim evimin önünde KUZ bana poz veriyor. Eşyalarım bagajda yüklü ve sarı renkli, fosfor şeritli yelek üzerine örtülü. Yolda görünür olmak gerek. Bahçe çiti demir parmaklıklı. İçinde ise köpeğimiz LEO beni uğurluyor kuyruğunu sallayıp. LEO Rotvaydır cinsi, biraz iri, dana gibi. İnsanlar nedense çok korkuyor. Korkmakta da haklılar.

Güneş yeni doğmuş, garaja yaklaşırken parlak ışıkları ile yükselmeye başladı. Ana caddede gidiyorum.

Garaja varım otobüslerin kalktığı yerde bisikletin ön tekerini söküp otobüsün bagajına yükleyiverdim sorun çıkarmadan. Zaten muavin de bana yardımcı olarak bana yer gösteriyor bisikleti nereye koyacağımı.

Bisikleti bagaja sorunsuzca yerleştirmek beni rahatlatmıştı. Otobüse binip yerime oturdum. Yerimi her zaman koridor tarafı alırım ki rahatça yerimden kalkıp oturayım. Pencere tarafında 25 – 30 yaşlarında, uzun boylu, gayet iyi giyimli bir erkek oturuyordu. Saçları kısa ve düzgün kesimli, yüzünde kirli sakal ama gülümsemesini etkilemiyordu. Otururken “Merhaba” dedim. O da bana bakmadan “Merhaba” diyerek karşılık verdi. Bana bakmadan cevap vermesini sohbete başladıktan sonra anladım. Genç adam görme engelliydi. Kısaca Kördü. Hassas kulakları ile benim “Merhaba” sözümü dinleyerek tanımaya çalışmış besbelli. Sesimden tanımaya çalışması 8 saat sürecek yolculukta çekilebilir bir yol arkadaşı olup olmadığımı anlamaya çalışması.

Otobüs saatinde kalktı İzmir garajından. Yol arkadaşım bana kendini tanıttı ilk önce. İsmi Hüseyin, Ankara da Telekomda santral görevlisi. İzmir’e seminer için gelmiş. Burada Eşpedal bisikletçileri ile tanışıp kaynaşmış. Eşpedal bisikletçilerini tanıyorum. Sonra ben kendimi tanıttım Urim Babacan, kısaca Urim Baba olarak. Ben de onun gibi bisikletçi olduğumu, bisikletle gezdiğimi ve gezdiğim yerleri anlatan bir web sitemin olduğundan bahsettim. Gezip gördüğüm yerleri web sitemde çektiğim resimlerle yorumlar katarak paylaşmamı anlattım. Gezime başladıktan sonra kendi romanımı yazmaya başladığımı ve bunu resim çekerek yaptığımı söyleyince Hüseyin bana;

” Urim Baba web sitende resimde gördüklerini nasıl betimliyorsun ?” diye sordu.

“Her resimi betimlemiyorum, sadece en üsttekine yorumumu yazıyorum, devamı gelen resimlere hiç bir şey yazmıyorum.”

“Biz körler resimleri göremiyoruz ki!”

Sorduğu soru karşısında ilk önce cevap veremedim bir süre. Düşündüm, şimdiye kadar binlerce, on binlerce resim çektim. Ama hiç birini görmemişim ve hiç birini anlatamamışım okuyucularıma. Görenler zaten çektiğim güzellikleri görüyor, dağları, vadileri, ağaçları, dereler, denizler. Yolların kıvrımlarını, yön tabela trafik işaretlerini. Görenlere bir resim çok şey anlatır fakat görmeyenler bundan ne anlar diye düşündüm. Demek ki şimdiye kadar çektiğim resimleri görmeden çekmişim. Bir garip oldum bunları düşünürken.

Hüseyin benim dünyayı yeniden görmemi sağladı. Yazılarımı yazarken yeni bakış açımla yazmalıyım demek ki. Artık dünyaya yeni gözlerimle, Hüseyin’in gözleri ile bakmaya başladım.

“Öğrenmenin ve Öğretmenin yaşı yoktur”

Yolculuğun büyük kısmı Hüseyin ile sohbet ederek, bir kısmında kitap okuyarak, biraz da şekerleme ile geçti.

Akşam hava karardıktan sonra Manavgat’a garaja vardık. Hüseyin ile tanıştığıma memnun olarak vedalaşıyorum yanından ayrılırken. Hemen bagajdan bisikletimi ve çantaları indirip ön tekerleği takıyorum yerine. Bisikleti indirirken kilometre saatinin ekranı hiç göstermiyordu. Pili bitmiş olacak, dile kolay 6 yıldır kilometre saatini aldığımdan beri çalışıyordu. Eh ne yapalım yapacak bir şey yok. Bagaja çantaları ve eşyaları yükledikten sonra arkadaşım Mustafa Sayan’ı aradım ve yerimi bildirdim. Hemen geleceğini söyledikten sonra beklemeye başladım.

Sokak lambaları sıralı olarak ışıkları sıralı, geceyi aydınlatıyor. Yol kıyısında okul bölgesi olduğunu yazan tabela ve üstünde üçgen uyarı levhası. Üçgen içinde kırmızı üçgen ve kasis olduğunu belirtir resim. Altta ise 40 Kilometre hız yapılacağını gösterir yuvarlak, kırmızı uyarı işareti.

Mustafa fazla bekletmeden motorla geldi. Hasretle kucaklaştık, ardından takip etmemi söyledi. Kamp alanına götürecek beni.

Kamp alanına varıyoruz gecenin serinliğinde. Festivali düzenleyen arkadaşlarla buluşup hasret gideriyorum. Hepsini özlemişim ve uzun zamandır görüşemediklerimle de görüşüyorum. Zaman geçirmeden kendime çadır kurabileceğim bir yer beğenip çadırı kurup içine eşyalarımı yerleştiriyorum. Kamp yeri sabit olacak. O yüzden turlarda kullanmadığım bütün eşyalar çadırın içine yerleşiyor. Fazla geç olmadan yatıp uyuyorum.

1. Gün 2 Ekim 2015 Cuma

Manavgat – Side – Manavgat ve Perşembe akşamı bisiklet turu – Manavgat şehir içi

Güzel bir uykunun ardından kuş sesleriyle uyanmak bir harika. Hava mis gibi, sabahın tembelliği üstümde. Hiç acelem yok, bir gün erkenden geldiğimden bu gün tatil günüm sayılır.

Çadırımın içinden dışarısının resmini çekiyorum. Manzaram pek iç açıcı değil, çam ağaçları yanı sıra otomobiller daha ağırlıklı.

Sabah çayını semaverde demlemişler o yüzden çay içerek güne başladım.

Çadırı kurduğum yer kampın başladığı yer olarak belirlemiştim.

Sonra Manavgat çayının kenarı daha bir güzel ve manzaralı yer buldum kendime. Hemen çadırı söküp taşınıyorum çabucak. Güzel manzarada kahvaltımı yapıyorum. Fazla gecikmeden kamp görevlileri yanıma gelerek bulunduğum yer karavancılara ait olduğundan aşağıya çadırı taşımamı istedi. Aslında karavan da yok etrafta ama zihniyet insanların rahatını bozmak olunca fazla tatsızlık çıkmasın diye tekrar eski yerime taşınıyorum.

Öğleye doğru İzmir den bisikletçi arkadaşım Ümit kamp alanına gelerek buluşuyoruz. Hoş beşten sonra bana pil lazım deyince bende var diyerek çantasından yedek pil çıkarıp verdi. Hemen pili değiştiriyorum kilometre saatinin. Kalibrasyon ayarını tahmini yapıp yerine taktım. Ardından  öğle yemeği için Manavgat merkeze giderek öğle yemeğini yiyoruz. Yemeğin ardından Side’ye doğru yola koyulduk. Tarihi kentin kalıntıları ilk girişte gözümüze ilişmeye başladı bile.

Her tarafta tarihi kalıntılar görmek mümkün. Sütunlu yol kıyılarda, ortası taş döşeli ve düz. Eskiden ana cadde olmalı

Asfalt yol tatlı eğimlerle kıvrılarak gidiyor, etraf tarihi kalıntılar ile göze çarpıyor.

Başlı başına tarihte önemli bir yere sahip olması şimdiki kalıntılarda belli oluyor. Muhteşem bir uygarlık ve zenginlik.

Yemekten sonra kahve içmemiştim, tarih kokan Side girişinde oturup kahve keyfini yapmak gerek. Hemen cezveyi ocağa sürüyorum. Bu arada grubu da bekliyoruz. Side’ye tur yapacaklar. Gelince onlara katılacağız. Ümit, beni kahve yaparken çekiyor. Bisikletim KUZ da yanımda.

Kahve pişerken bisikletim KUZ’un önüne bağladığım katılımcı tabelamı resmediyorum.

Kahvenin pişmesine daha var. Öyle aceleye gelmez kahve pişirmek. Sabredeceksin. Yanımda arkadaşım Ümit sabırla kahvenin pişmesini bekliyor. Elçek resmimizi çekiyorum ikimizi.

Festivale katılacaklar da buraya gelecekler, biraz da onları bekliyoruz Ümit ile. Sonrasında gelenlerle birlikte tarihi kentte karışıyoruz.

Grup gelince cep telefonumla video çekiyorum.

https://www.youtube.com/watch?v=vqWDj8X5bJw

Side amfi tiyatro ile sur duvarları arasından kemerli geçit var. Tiyatro taş blokları ve duvar kalıntılarını taş blokları aynı yapıda. Görünümü sadece asfalt ve arabalar bozuyor.

Side müzenin giriş yeri Taş duvar örülü bir sokak, duvar diplerinde ise mermer sütunlar dikilmiş. Giriş demir kapı ile kapalı, yanda bilet gişesi var.

Tapınak sütunları yol kıyısında sıralanmış.

Karşısında amfi tiyatro. Daha önce gezmiştim amfi tiyatroyu. Dünyada düz arazide yapılmış tek tiyatro. Bütün amfi tiyatrolar yamaç yerlere yapıldığından Side tiyatrosu benim için ayrı bir yere sahip. Seyirci bölümünün yüksekliği 10 metre civarında, taş kemerli dükkanlar yan yana. Dükkanların içi boş ve bariyerlerle kapalı.

Kentin ana giriş kapısı. Yol yüksek kemerli bir duvarın içinden geçiyor.

Burası da çarşı ve dükkanlar, turistlere hizmet ediyorlar.

Limana varıyoruz, limanda tekneler bağlı.

Dört sütunu kalmış tapınak kalıntısı. Haziran ayında daha önce buraları Ferdimen ile gezmiştik. Bisikletler park edilmiş, dört sütun, üzerinde tamamı üçgen kiriş ama az bir kısmı sağlam. Gerisi yok. Ümit bana poz veriyor bisikletlerin başında.

Daha önce girmediğim müzeye müze kartımla girerek içerisini hızlıca gezip hepsinin tek tek resmini çekiyorum. Girişte sütunlu caddedeyim ilk önce.

Eski Yunan harfleriyle yazılı mermer tabletler.

İnce işçilik örneği ile işlenmiş kiriş mermer bloklar.

Müzenin dış avlusu, taş bina. Binanın girişi kemerli kapı. Duvar diplerinde de bulunan mermer blok kalıntıları sergilenmiş.

Yunan yazısı ile yazılmış mermer tablet.

Yunan yazılı blok taş.

Müzeye giriş kemerli kapıdan. Kemerin içinde dikdörtgen taş kapı. Kapı kenarlarına da Roma dönemine ait kilometre taş blokları iki tane.

İçeri girince başka bir avlu karşıma çıkıyor. Dört taraf ve yer taş örülü. Yine bir kemerli kapı, kapı demirden yapılmış. Gece kitleniyor tarihi eserleri korumak için. Avlunun ortasında vazoya benzer siyah renkli bir taş. duvar diplerinde heykeller sıralanmış.

Siyah renkli, taş işlemeli, bir parçası kırık. Tabanı kare, üstü yuvarlak işlenmiş.

Duvarın birinde günümüz mermer blok üzerine konulmuş iki tane öküz başı. İkisinin ortasında hamamlarda gördüğüm kurna konulmuş.

Yunan alfabesinden omega harfi benzeri bir metre derinliğinde havuz. Havuzun kıyısında başsız, bazı yerleri kırık heykeller sıralanmış. Havuzun içinde iki metre boyunda ince bir sütun, sütunun üzerinde küçük bir mermer blok.

Dış alanı bitirip iç kısımdaki kapalı yeri gezmeye başlıyorum. Burada kazılarda bulunmuş heykeller büyük, küçük sergilenmekte.

Erkek heykeli çıplak, karşıda başı olmayan kadın heykeli. Heykel üzeri elbiseli mermer işçiliği yapılmış. Yerde küçük heykeller işlenmiş lahit.

İlginç bir heykel örneği, ön kısmı orantısız kadın biçimi. Bacakları, göğsü ve kafası. Arka ayakları çömelmiş bir hayvan ile birleşik bir yapıda.

Garip heykelin bir benzeri daha var. Bu heykelin sol göğsü kırılmış. Başı ise güzel bir kadını betimliyor.

Yunan tanrılarından Apollon başı, Roma döneminden kalma.

Roma döneminden kalma heykeller sıralanmış. En başta belinden aşağısı olmayan elbiseli kadın heykeli. Elbisenin kıvrımları mermer işçiliğinde ne kadar usta olduğunu belirtiyor. Yanında çıplak kolları, ayakları ve başı olmayan bir heykel. Onun yanında Roma askeri, belden aşağısı yok ama kolu ve başı sağlam duruyor.

Roma döneminden kalma Yunan tanrılarından Hermes başı.

Apollon baş heykeli, Roma dönemine ait. Uzun saçları yandan sarkmış sanki peruk takılmış gibi.

Zengin yada ünlü bir komutana ait olduğu belli mermer lahit. Lahit gövdesinin dört köşesinde kadın heykeli işlenmiş. Aralarda çocuk heykelleri. Heykellerin arka kısmı lahidin gövdesinde olmak üzere ustalıkla işlenerek sanki canlı görünüm kazandırılmış. Kapağı ise üçgen, kenar eteklerinde aslan başları. Üçgen alın başında ise kötü kişileri etkilemek için bakışları karşısındakini taşa çeviren Medusa kabartması. Saçları yılanlı ve uzun.

Lahit sanduka dış duvarındaki çocuk heykelleri öyle bir işlenmiş ki hepsi ayrı bir figür biçiminde. Bir tanesinin elbisesini sepet torba gibi yapıp içinde elmalar bulunuyor. Sağ kolunla elmanın bir tanesini konuklara ikram eder gibi uzatmış. Köşedeki kadın heykeli de sağ eliyle lahidin halkasından tutmuş. Sanki lahidi taşıyormuş gibi. Dört köşede aynı kadın heykeli sağ elleri ile halkayı yukarıda tutmuş.

Küçük bir çocuğa ait lahit. Kapağı kırık ama parçalar birleştirilmiş.

Başka bir lahit, lahidin kapağı düz, üzerindeki kabartma heykel kırık. Ne olduğu belli değil. Lahidin gövdesinde ölüyü betimleyen kabartmalar. Sevdiği köpeği de işlemeyi unutmamış heykeltıraş.

Başsız, kırık dökük heykeller.

Başı olmayan bir tanrı heykeli, çıplak. Kolları havaya kalkık ama bileğinden kırık. Bacağının bir tanesi yok, diğeri sonradan eklenmiş. Diz altı kırık ve yok.

Sol bileği olmayan ve çene kısmı kırılmış tanrıça heykeli. Elbisesi üzerinde işlenmiş.

Başka bir kadın heykeli, üzerinde elbisesi ile işlenmiş. Sağ göğsü çıplak, sol omuzundan bağlanmış elbise üzerini örtüyor. Belinde ip kuşak bağlı. İp fiyonk biçiminde bağlanmış. Elbisenin kıvrımları ince işçiliğin muhteşem örneği, İnsana hayranlık uyandırıyor. Bakmaya doyamıyorsun. Elbisenin altında eteği, sol bacağını diz kapağından az yukarısına kadar gösterir durumda. Eteğin kıvrımları da ayrıca ince işlenmiş. Sol bileği ve diz altından aşağısı kırılmış.

Roma döneminde M. Ö. II. yüzyılda yapılmış Yunan tanrısı Hermes heykeli. Heykel tamamen çıplak, boynunda pelerin bağlı. Pelerin arkadan sarkıtılıp sol koluna tutturulmuş. Pelerinin kıvrımları ise ayrı bir güzellikte işlenmiş. Sağ elinde bir kese tutuyor sarkmış olarak. Pelerin sol omuz başında kocaman bir toka ile tutturulmuş. Heykelin sol elin bileği, sol ayağı diz kapağı ile ayağın tam ortasından alt tarafı, sağ ayağı ise ayak bileğinden kırık. Bir de kıran kişi kendinden utanmış olacak ki ahlak bekçisi gibi görmek istemediği erkeklik organı kırık durumda. Saçların kıvrım kıvrım işlenmesi, pelerinin kıvrımları ve vücut hatları düzgün ve parlak mermer kusursuz bir erkek heykeli ortaya çıkmış. Demir çubuklarla mermer bloğa sabitlenmiş heykel.

Her tarafta kazılarda bulunmuş çeşitli heykellere donatılmış müzenin içi.

Bir metreye iki buçuk metre boyutlarında kenarları oluklu kiremitlerle çevrili bir mezar. Toprak zemine yatırılmış insan iskeleti. İskelet hiç bozulmamış, tüm kemikler tam. Öylece yatırılmış durumda müzenin bir kenarında sergileniyor.

Mezarlıklarda bulunduğu anlaşılan kabartmalı figürlerle bezeli lahit kenarları, heykeller sergilenmiş.

Lahit süslemeleri kırık dökük parçaları, sağlam kalan kısımları bile işçiliğin en güzel örneklerini oluşturmuş.

Salonun ortasında sergilenen üç kadın heykeli, kadın hatlarının tüm ayrıntılarını gösterir mükemmel işçilik. Ortadaki yandaki heykellere göre ters konulmuş. Heykellerin kolları, başları, ayakları tahrip edilerek kırılmış.

Heykellerin diğer tarafından resmini çekiyorum. Tamamen çıplak olan heykellerin göğüs kısımları sapık birileri tarafından kırıldığı kesin. Bu sapıkların büyük bir olasılıkla heykellere tecavüz ettiklerini bile düşünmeden edemedim. Heykeller mermer bir bloğa ayaklarından demir çubuklarla dik olarak sabitlenmiş.

Yarım yuvarlak bir havuzun içinde çeşitli boyutta pişmiş testiler, amforalar sergilenmiş.

Derin mermer kaplı bir havuz ve havuzun başında nehir tanrısı Melas yatar durumda heykeli var. Heykel sol kolu tarafında yastıklara dayamış yan olarak uzanmış, üstü çıplak, belden aşağısı örtülü. Heykelin başı ve sol kolu omuzun biraz aşağısından kırık.

Yarı tanrı güçlü Herakles heykeli. Sakalı ve saçları ince işçilikle işlenmiş mermer başında. Sol ayağı komple, sağ ayak bilekten ve erkeklik organı tahrip edilmiş.

Küçük çocukların minik lahitleri. Çocukları betimleyen yüz kısmı. Birisinin kapağında sol koluna yaslanıp uzanmış çocuk heykeli.

O dönemlere ait çeşitli mezar kalıntıları, kimisi lahit yaptırmış, kimisi basit bir şekilde gömülmüş, iskeleti ile sergileniyor. Kimisi de küp içinde kemikleri toparlanıp öyle gömülmüş.

Kabartma insan figürleri işlenmiş lahit parçası.

İç kısımdan çıkıp dış kısımda görmediğim yerleri çekiyorum. Yılan saçlı üç Gorgonlarlardan birisi olan Medusa başı. İki baş yan yana yapılmış. Bakışları ile karşısındakini taşa çeviren Medusa kötü kişileri ve ruhları bulunduğu yerden uzaklaştırmak için yapılıyor. Medusa figür bloğunun altında kabartma süslemeli kiriş bloğu.

Bahçe süs ağaçları ve sarmaşıklarla bezenmiş. Kenarlarda süslemeli sütun başları sergilenmiş.

Bahçede yeşillikler içinde yarısı kırık sütun dikilmiş. Kabartma işlemeli bir timsah ve insan figürleri.

İri bir kadın heykeli, sağ göğsü çıplak ve tahrip edilmiş. Sol omuzuna asılmış elbise vücudunu kaplıyor. Belinde kumaş bir kuşakla bağlanmış. Heykelin başı ve kolları yok. Dizlerden alt kısmı da tahrip edilerek yok olmuş. Yerde ise heykele ait olduğu anlaşılan parçalar var.

Yine bir kadın heykeli, üzeri kumaş bir elbise ve omuz şalı olduğu anlaşılan örtü ile omuzlarında. Heykelin kolları ve başı her zamanki gibi yok. Sağ ayak bileğinden kırık. Sağ ayağı ise sağlam ve küçük nazik kadın ayağı.

Aslan yüzünü yana dönmüş bir heykel mermer bir bloğun üstünde. Aslanın ön ayağı altında bir dişi aslan başı duruyor.  Aslanın bacakları ve karnı daha önce kırılıp yok olmuş. Ayakta durması için yerine sonradan parçalar eklenip tamamlanmış.

Yan uzanmış kadın heykeli başsız olarak oturmuş bir erkek heykeline yaslanmış. Heykellerin elbiseleri ince işçilikle yapılmış. Etiketinde sadece Klineli lahit kapağı yazıyor.

Kimi kapaklı, kimi kapaksız lahitler. Lahitler süslemesiz sade.

Kimisi ise süslemeli kabartmalarla bezenmiş. Önümdeki lahitte inanç değişiminin başlangıcını betimlemiş. Lahidin yan kısmında iki kanatlı çocuk melek figürü. İki elleri ile çiçek bezeli ay biçiminde çelengi tutuyor. Çelengin ortasında iki saplı bir vazo. Bu figürler İsa dan sonraki Hristiyan roma dinini, kapağındaki Medusa başı ise Pagan inanışını simgelemiş.

Lahitler genelde ev biçiminde yapılmış. Sanduka oda biçiminde, kapağı da üçgen çatı tarzı. Ölen kişinin durumuna göre lahit yapılıyor. Zengin ise süslemeleri bol. Geliri daha az ise süslemesi az ve sade yaptırıyor. Ölümden sonra yaşama inandıkları için daha önceden ustalara lahitlerini ısmarlıyorlar. Kimi bitmiş, kimi lahit bitmeden sahibi ölünce yada parası ödenmediği zaman yarım kalmış biçimde gömülüyor. Bu sanduka sade, kapağındaki üçgen kısmında sadece yuvarlak bir kabartma var. Bu da lahitte yatanın bir erkek olduğunu belirtiyor.

Bazı lahit kapaklarında kötü ruhlardan korunmak için Medusa başı kabartması yapılmış.

Antik Yunan ve Roma dönemi değerli eserler yanında Selçuklulardan dan kalan yazıtlar da sergilenmiş. Alttaki resimde han kitabesi olduğunu belirtir etiket var ama ne yazdığını anlatan bir yazı görmek mümkün değil.

Uzun ve dar sanduka kitabeleri, üzerinde Arapça yazılar var. Mezarın üstüne konuluyor ve ölen kişiler hakkında bilgiler yazılmış. Müslümanlık döneminde lahitler mezara dönüşmüş. Ölüler gömüldüğü için sadece kitabeler sandukanın üzerine konulmaya başlanmış. Sanduka kapakları Yunan ve Roma dönemi lahit kapaklarının benzeri. Üçgen biçiminde uzun ve dar yapılmış tabut gibi. Yanlarında işlemeler yapılmış sadece. Süslerden geri kalınmamış sadece heykel yada yüz kabartmaları yok.

Neredeyse Beş dakikadan kısa bir sürede müzeyi geziveriyorum bir çırpıda. Sadece gördüğüm her şeyin resmini çektim. Fazla dikkatlice bakmadan. Bisikletin başında Ümit bekliyor, fazla bekletmemek olmaz. Çıkışa doğru yürüyorum avluda.

Bu 4. Antalya – Manavgat bisiklet festivali. Afişleri de tabelalarda yapıştırılmış bile. Afişte bir bisiklet ve festivali belirtir yazı var. Antalya bisiklet festivalinin amblemi yuvarlak içinde güneş, deniz ve bisiklete binen biri sadece düz çizgi ile betimlenmiş. Yuvarlak amblemden kıyılara doğru ipe asılmış renkli üçgen bayraklar. Bisikletim KUZ ile birlikte çekiyorum.

Yerlerde kamp alanına giderken yolu gösterir işaretler ve bisiklet resimleri çizilmiş. İşaretleri takip edersen kamp alanını bulmak kolaylaşıyor.

Kamp alanına geliyorum, afiş te konulmuş giriş yerine. Yazıda Uluslar arası Antalya Bisiklet Festivali antalyabisikletfestivali.com. Kamp alanına hoş geldiniz yazısı üzerine asılmış.

Akşam yemeğinden sonra Perşembe Akşamı Bisikletçilerinin düzenlediği Perşembe akşamı turuna gideceğiz. Tüm bisikletçiler toplandık. Hepimiz aydınlatmalarımızı yakıp kamp alanından Cumhuriyet meydanına doğru gitmeye başladık.

Cumhuriyet meydanına varıp bisikletleri park ediyoruz. Manavgat ta ilk defa bu kadar kalabalık Perşembe akşamı turu olacak.

Manavgat Cumhuriyet meydanı geniş bir alan. Alanın başında Atatürk heykeli, arkasında 6 direk. Her bir direkte Türk bayrağı asılmış. Bisikletliler bisikletlerini park etmiş durumda.

Antalya Perşembe akşamı bisikletçileri başkanı Ceyhun Altın festivalin afişi ile römork ile tura renk katacak.

Meydanda bisikletçiler yuvarlak oluşturacak şekilde yan yana dizilmeye başladık bisikletlerimizle beraber.

Meydanın diğer ucundan tüm bisikletlilerin resmini çekiyorum. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Çok kalabalık olduğundan herkesi bir kareye yakından sığdıramadığımdan üçer beşer çekmeye başladım katılımcıları.

Diğer grup.

Onun yanındakiler.

Bunlar da yanındakiler.

Onların yanındakiler.

Diğerleri.

Diğer arkadaşlar.

Bir grup daha.

Onun yanındakiler.

Başkaları daha var.

Videosunu da çekiyorum

https://youtu.be/dZCMe9OUg2s

Perşembe akşamı bisikletçileri toplantı halinde bir arada.

Topluca bir resim çekiliyoruz.

Perşembe akşamı bisiklet turu ile festival başlamış oldu. Başlangıçta videosunu çekiyorum cep telefonumla.
https://youtu.be/lUuBXYdOsJA

Manavgat sokaklarında en kalabalık Perşembe akşamı bisiklet turunu gerçekleştiriyoruz. İnsanlar bizleri görünce şaşırmadan edemiyor. Tur Manavgat caddelerinden geçtikten sonra Sorgun Titreyen gölde bitiyor. Titreyen göl de kamp alanına çok yakın, hemen kamp alanına gelerek çadırlara istirahate çekiliyor herkes.

Bu gün yaptığım yol 28 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

99. Çanakkale Şehitlere Saygı Turu 7. Gün

7 Nisan 2014 Pazartesi

Dardanos – Geyikli – Bozcaada

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

Denizin Delisi

Unutmak mı?

Delisin…

Gitmesem de bekler orada deniz.

Gelirsem, bilmelisin

Benim beklememdir burada deniz.

Gitmek gibi geleceğim

Denizin delisine

Delinin denizi gibi

O ne kadar giderse…

Özdemir Asaf

 

Öne çıkmış olan görsel, İrfan vapurdan limana yanaşırken etrafı izliyor.

070420146233

Sabahın seherinde uyanıyorum, kahvaltının ardından eşyaları ve çadırı toparlayıp bisiklete yükledim. 3 gündür dağınıktı eşyalar. Ön ve arka bagajlara eşyaları yerli yerine yerleştirdim. Ardından sabah kahvaltısını yapıyoruz. 3 kişiyiz 3 kişilik kahvaltı. İrfan Mustafa ve ben, İzmir’e beraber döneceğiz. Öyle bildik yoldan da değil. Önce Bozcaada, daha sonra Kaz dağları Ayazma. Oradan da Sarı Kız’a çıkıp Akçay’a inmeyi planladık. Onun için fazla kişi ile olacak bir tur değil. Sabah kahvaltısını yaptıktan sonra yerleşkeden ayrılıyoruz. Diğer arkadaşlarla vedalaştık. İlk önce Çanakkale – İzmir  ana yolundan bir süre gideceğiz. Ta Taştepe köyüne kadar ana yoldayız.

070420146191

Adam sevmiş bir kere, sevdiceğinin ismini duvarlara kazıyacak kadar sevmiş. İsmi de Zeynep ama ilk okulda Türkçesi o kadar zayıfmış ki Türkçe öğretmeni bayağı çekmiş olmalı öğrencisinden. Adam yazarken Y harfini sığdıramamış. ZENEP… diye yazmış.

070420146192

Çanakkale ana yolu inişli çıkışlı olması sabah pek etkilemiyor. İyi bir tempoda ilerliyoruz. Aslında sahilden daha düz bir yol var ama oradan gitmedik. Başka bir seferde oradaki yolu denemeliyiz. Ana yol olduğu için araç sayısı fazla. Pek tehlike yok, sadece motor gürültüleri rahatsız ediyor.

070420146193

Çanakkale boğaz çıkışı, Ege denizi manzarasında bisiklet sürüyoruz.

070420146194

Çanakkale viyadüğü tabelasında 202 metre olduğunu belirtiyor.

070420146195

Tabelalara göre yol ayrımına yaklaştık. Düz gidersen Ezine, Balıkesir, İzmir. Sağa dönüş ise kahverengi zemine Troia (Troya) 5 olduğu yazılmış.

070420146198

Burada ana yoldan çıkarak Bozcaada’ya sapıyoruz. Üstteki kahverengi tabelalarda; Apollon Smintheion 67, Dalyan Alexandria (Toas) 33 kilometre olduğu belirtilmiş. En altta ise Bozcaada’ya gidileceğini gösteriyor.

070420146200

Çanakkale yolundan sapınca ilk köy Taştepe köyü karşımıza çıkıyor. Burada kısa bir mola veriyoruz.

070420146202

Şunun tipine bakar mısınız! Bilmem ne demeli, sevimli, ve yılışık hareketleri cezbedici. Kendisini sevdirmesini biliyor kerata. Bir kulağı siyah, bir kulağı beyaz. Renkler ide asil renklerden oluşmuş.. Siyah – Beyaz. Sevimli yavru köpek bana bakarken çekiyorum.

070420146203

Bu yol bizi Bozcaada’ya götürecek, köylerde fazla durmadan yola devam ediyoruz, Saat : 14:00 te vapura yetişmemiz gerek. Kış tarifesinde vapur seferleri az. 14:00 tekini kaçırırsak 19:00 vapuruna kalırız. Bu duruma göre iskeleye varmamız gerek. Tabelalarda; Alexandria (Toas) 33, Apollon Smintheion 67, Behramkale (Assos) 92 ve Geyikli yazılı.

070420146204

Bozcaada’ya 26 Kilometre kaldığı yazıyor tabelada.

070420146205

Pınarbaşı köyüne geldik, önümde Mustafa ve İrfan gidiyor.

070420146206

Köyler ardı sıra birbirine yakın. Mahmudiye köyündeyiz.

070420146211

Üvecik köyü, Mustafa yolda gidiyor.

070420146212

Burası da Kumburun köyü.

070420146213

Çamoba köyünde inek çıkabilir tabelası uyarısı konmuş.

070420146214

Geyikli kasabasına geldik.

070420146215

Geyikliye varıyoruz, öğle yemeğini burada yiyoruz. Biraz dinlendikten sonra hareket ediyoruz. Geyiklide geyik heykeli olmaz mı, olur. Belediye yaptırmış ağaçtan bir geyik. Yakışmışta.

070420146217

Geyikli iskele arası 4 kilometre. Hafif te rampa aşağı, çabucak iskeleye varacağız. Tabelada Feribot ve Bozcaada yazılmış.

070420146216

Henüz 4 Kilometre daha yolumuz var Bozcaada’ya.

070420146218

Ve Geyikli İskelesine vardık.

070420146219

İskelede feribot bizi bekliyor, deniz sakin.

070420146220

İskelede gişeden biletleri İrfan alıyor. Biletler gidiş dönüş, bir seferde parasını veriyorsun. Bir daha biletle uğraşmaya gerek yok. Zaten başka yol da yok, mecburen aynı vapurla adadan dönmen gerekecek. İskelede yanımıza dişi bir köpek sırnaşarak geldi. Hayvan aç, yanımızda bulunan ekmek dilimlerinden bir kaç dilim veriyorum. Bulabildiğini yiyor zavallı, belki de yavruları vardır.

070420146223

Vapura biniyoruz, arabalı vapur olduğu için kapalı oturma yerleri üst güvertede. Hava biraz rüzgarlı, denizde dalga var. Dışarısı da rüzgardan serin olduğu için içeriye girip oturuyoruz kanepelerde. Bozcaada uzakta görünüyor.

070420146224

İçerisi sıcak, geminin kaloriferleri yanıyor. Dışarısı da serin olunca içerideki sıcaklık mayıştırıyor bizleri. İlk önce Mustafa kanepede uzanıp şekerleme yapmaya başladı.

070420146225

İrfan da cep telefonundan o günün resimlerini facebook’a atmaya çalışıyor çaktırmadan.

070420146226

Mustafa’yı görünce beni de bir ağırlık basıyor sormayın. Oturduğum yerde biraz kestiriyorum. Fırsatını bulunca hiç kaçırmam. İrfan da beni çekiyor kestirirken.

070420146227

Fazla uzatmadan uyanıyorum, gemi hareket etti. Motor gürültüsü fazla uyutmadı. Arabalı vapur büyük olmasına rağmen deniz dalgaları hafiften sallamaya başladı. Bir süre sonra Bozcaada’ya yaklaştık.

070420146231

Feribot limana girdi, manevra ile iskeleye yanaşmaya başlarken İrfan Bozcaada’yı izliyor. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

070420146233

Küçük bir gezinti teknesi önümüzden geçiyor. Karşıda Bozcaada kalesi görünüyor.

070420146234

İskeleye çok az kaldı, Bozcaada evleri ve cami görünüyor.

070420146235

Sonunda Bozcaada’ya vardık, gemi iskeleye yanaşmaya başladı. Biz de aşağı bisikletlerin yanına inerek hazırlanıyoruz. Yaya olan yolcular da geminin yanaşmasını bekliyor. Kapak açılınca hemen inecekler, sanki aceleleri varmış gibi. Deniz pervanenin meydana getirdiği beyaz köpük ile kaplandı.

070420146236

Aşağı inmeden dikkatimi çekti kargalar! acaba Geyikli iskelesinden mi binip Bozcaada’ya geldiler yoksa gemi yanaşınca mı gelip demirlere kondular bilemedim. Kargalar akıllı kuşlardır, uzun yaşarlar ve deneyimleri insanları şaşırtır.  Belki de sabah gemiyle karşıya geçip bütün gün karnını doyurduktan sonra aynı vapurla geriye dönüyorlardır. Ben kargalardan beklerim bu davranışları.

070420146237

Bozcaada, Türkiye’nin üçüncü büyük adası. Bozcaada, Çanakkale iline bağlı bir ilçedir.

Yüzölçümü 40 km², anakaraya uzaklığı 6 km’dir. Resmi nüfusu 2.543 olup, kışları 1.500 civarına düşer, yazları ise bu sayı 5.000’e kadar çıkmaktadır.

Antik çağda Leukophrys,Yunan Mitolojisinde ise Tenedos adıyla bilinen Bozcaada’nın ilk sakinleri Akaların bir kolu olduğu ve M.Ö. 2000 yıllarında yerleştikleri tahmin edilen Pelasg’lar (Pelazziler)dır.Akalardan sonra Ada’ya sırasıyla Fenikeliler, Atinalılar ve Yunanlılar hakim olmuştur. Ada M.Ö.493’de Pers istilasına uğramış,M.Ö.334 yılında ise Pers istilasına son veren Büyük İskender devri başlamıştır.Bergama Krallığından sonra M.Ö.168 yılında Roma hakimiyetine girmiştir.Roma İmparatorluğu’nun 395 yılında ikiye bölünmesiyle Doğu Roma yani Bizans İmparatorluğuna dahil olmuştur.1203 yılından sonra Bozcaada üzerinde Bizans-Ceneviz-Venedikliler arasında egemenlik mücadelesi başlamıştır.

Bozcaada ilk defa 1455 yılında Fatih Sultan Mehmet devrinde Osmanlı İmparatorluğu’na katılmıştır. Osmanlı ile Venedik arasında Bozcaada için mücadeleler olmuş, Ada zaman zaman Venedik hakimiyetine girmiştir.Bozcaada Osmanlı döneminde bir kale dizdarı ve kadı tarafından yönetilmiş,19.yüzyılın sonlarında Merkezi  Sakız ve Rodos olan Cezair-i Bahr-i Sefid Eyaletinin Midilli Sancağına bağlı bir Kaymakamlık olarak teşkilatlanmıştır. Bu dönemde Ada’da Belediye dairesi bulunmaktadır.

1912 yılında Balkan Savaşı sırasında Yunan donanmasınca işgal edilmiş olup, Lozan Antlaşması sonucunda 20 Eylül 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlanmıştır.

Karaya çıkınca taş döşeli sokaklarda bisikletle dolaşmaya başladık.

070420146238

Başlıyoruz kasabanın dar sokaklarında dolaşmaya. Evler beyaza yakın badanalı ve iki katlı, kimisinde cumba balkonlar sokağa sarkmış.

070420146239

Kimi ev restore edilmiş aslına uygun bir biçimde. Kimisi de bakılmamış.

070420146240

Sadrazam Öküz Mehmet Paşa’nın Bozcaada’da yaptırdığı çeşmelerin en önemlisidir. Namazgah meydanının kuzey-doğu köşesindedir. Doğu ve güney cepheleri kesme tüf, batı ve kuzey cepheleri moloz taşla örülmüş kare planda bir sarnıçlı çeşmedir. Kitabesinde 1703 tarihi görülmektedir. Çeşmenin suyu aktığından suları tazeliyorum.

070420146241

Kimi ev de oturan yok, boş olarak duruyor. Evin penceresinde ve tahta kapısında cam yok.

070420146242

Cumbalı ev neredeyse karşıda ki eve dayanmış. Zaten sokaklar dar.

070420146243

Yol o kadar dar ki sadece bir arabanın geçeceği kadar geniş.

070420146244

Kimi ev de üst katını tamamen ahşaptan yapmış.

070420146246

Bazen de sokak iyice daralıyor, ev yapılırken hiç düşünmeden yapılarak bitirilmiş.

070420146247

Tenedos

Derler ki: Denizlerin Efendisi Poseidon’un kimbilir kaç çocuğundan biri, Kyknos adında bir kralmış. Beyçayırı’nın kuzeyinde Lapseki bölgesindeki Miletos Kolonisi, Kolonai kentine hükmedermiş. Onun da Tenes adında bir oğlu varmış. Tenes’in annesi ölünce babası yeniden evlenmiş. Fakat üvey ana bu ya; Tenes’e iftira etmiş! Üstelik kendisine yalancı tanık olarak birde kavalcı bulmuş. Kral Kyknos bu iftiraya kanmış ve oğlunu bir sandığa koyarak denize attırmış. Sandık yüze yüze gitmiş, boğazdan geçerek Leukophrys Adası’nın sahiline vurmuş. Tenes burada sandıktan çıkmış, adaya yerleşmiş ve ünlü coğrafyacı Strabon’a göre bazılarının Kalydna dediği Leukophrys Adası’nın ismini “Tenes’in Adası” anlamına gelen Tenedos olarak değiştirmiş.

İki kanatlı tahta kapının alt kısmı çürüyüp delikler açılmış. Üç saksı kapı dibinde.

070420146248

Arabanın birisi sokakta park etmiş. İkinci bir arabanın geçmesine olanak yok.

070420146249

İrfan önde, Mustafa onu takip ediyor, dar sokakta ikisini  çekiyorum.

070420146250

MERYEM ANA KİLİSESİ

Bozcaada’daki  Rum Ortodoks Cemaatine ait, ibadete açık olan tek Kilisedir.Diğer adı Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi olan kilise Rum Mahallesi’nin tam ortasına konumlanmıştır. Giriş kapısında 1869 tarihi okunan kilisenin  bu tarihte yapıldığı anlaşılmaktadır. Ancak bir rivayete göre Venedik döneminden kalmadır.

Avlusundaki 1895 yapımı 4 katlı çan kulesi zamanın aşındırmasıyla yer yer yarılıp parça düşürmeye başladığından, 1980’lerde kısmen sökülmüş ve kule metal kafes içine alınmıştır. Orijinal yüksekliği 23.8 m olan çan kulesi Başbakanlık tarafından restore edilmiştir. Kilisenin içini görmek için tek fırsatınız pazar sabahları 8.00‘de yapılan ayindir. Kilise onun dışında kapalıdır.

Kilise binası ve çan kulesi.

070420146251

Bisikletim KUZ park halinde, solda çan kulesi.

070420146253

Hemen hemen her evin önünde değişik çiçekleri görmek mümkün. Kiminde gül, kiminde akasya,

070420146254

İki kanatlı, tahta ev kapısı, pencerelere demir parmaklık takılmış.

070420146255

Kiminde ortanca çiçekleri. Çan kulesinin bir parçası görünüyor.

070420146256

Mustafa ve benim bisikletim park etmiş sokakta.

070420146258

Kilise çan kulesi üç katlı, tepede saat var. Çan da altındaki katta.

070420146257

Sokaklarda bolca kedi görmek olası.

070420146259

Mor salkımlı akasya kapının üzerinden sokağa sarkmış.

070420146260

Daha önce geminin güvertesinde kargaları görmüştüm. Kasabanın tüm sokaklarında karga var. Kimisi çatıda, kimisi de sokakta. Burada ki kargalar insanlardan kaçmıyor. Haliyle yakından daha iyi görebildiğimden kargaların bildiğim kargalardan değişik olduğunu fark ediyorum. Buranın kargaları daha küçük boyda ve renkleri daha siyah. İnsanlardan korkmadan sokakta dolaşmaları sanki adada yaşamışların ruhları gibiler. Herkesi tanıyor gibiler.

070420146262

Tüm sokakları dolaştıktan sonra deniz kıyısına geliyoruz. Hala rüzgar sert esiyor ve deniz dalgalı.

070420146266

BOZCAADA KALESİ

Bozcaada’ya yaklaştıkça ilk gözünüze çarpan heybetli görüntüsüyle kalesi olur. Bu oldukça iyi korunmuş kalenin ilk olarak ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı tam olarak bilinmemekle birlikte Venedik, Ceneviz ve Bizanslılar döneminden beri kullanıldığı bilinmektedir.

Ada’nın kuzeydoğu burnu üzerine kurulmuş olan kale, Osmanlı döneminde önemli konumu sebebiyle Fatih Sultan Mehmet tarafından esaslı bir şekilde onarılmıştır. Venedikliler’e geçip geri alındıktan sonra esaslı bir tamir görüp genişlemiştir. Kalenin 1703, 1706 yıllarında ve 1714 ‘de Kaptan-ı Derya Süleyman Paşa tarafından  tamir ettirilmiştir. En önemli tamirinin 2. Mahmut tarafından 1815 yılında yaptırıldığını, adeta kalenin yeniden yaptırıldığını taşıdığı kitabelerden anlamaktayız. Kale, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 1965-1970 yılları arasında  ve en son 1996 yılında restore edilerek koruma altına alınmıştır.

Kale duvarlarını dalgalar yalıyor.

070420146267

Katır tırnakları fırtınalı havada mor çiçeklerini kapatmış. Havanın durulmasını ve güneşi özlemiş gibi beklemekte.

070420146268

Adada üretilen ürünlerin satışı yapılmakta. Zeytin, zeytin yağı, bal, polen, reçel, şarap başlıca ürünler. Akşam için bir şişe alıp çantaya koyuyorum.

070420146272

Kalenin giriş kapısına geliyoruz, bakalım içeriye girebilecek miyiz ?

070420146273

Sezon gelmediği için ziyarete kapalı, aralık yerlerden kale içini görebildiğim kadarıyla bir kaç resim çekiyorum. Dış surlardayız, bir de iç surlar var. Ama iç kaleyi göremiyoruz.

070420146274

Kale giriş kapısı ve içerideki geçitler taş kemerlerden yapılmış.

070420146275

Kale surları etrafı hendek kazılmış, bir zamanlar su ile doluymuş.

070420146276

KUZ giriş kapısında park halinde.

070420146277

Balıkçı teknelerinin olduğu barınağa giderek çay içiyoruz. KUZ park halinde, İrfan bana poz veriyor.

070420146278

Evin taş duvarındaki sıvalar düşmüş, pencereye gemi halatı dolamışlar.

070420146279

Kaleyi de dışarıdan gördükten sonra gece kalacak yer aramaya başladık. Pansiyonlara sorduk tok olduklarından fazla para istiyorlar bizden. Anlaşamayınca çadır kurmak için yer bakmaya başladık.

070420146280

Tarihi çeşmede durup suları dolduruyoruz akşam için.

070420146281

Çam ve yeşil alan ardından Bozcaada evleri. Aslında burada kamp yapılabilir ama İrfan daha güzel yer bulacağını söyleyince yola devam ettik.

070420146282

Evler bitti, kasaba dışına doğru gidiyoruz.

070420146283

Çadır kurmak için yer bakarken kasabanın dış sokaklarında kocaman bahçesi olan ve içinde kocaman şarap fıçılarını görüyoruz. Fıçılar bir adam boyu. Şu an fıçılar boş ve tahta araları açılmış durumda. Demek ki epeydir şarap üretimi yok ve fıçılar kendi haline bırakılmış durumda.

070420146284

Bahçe duvarının adında onlarca fıçı dizelenmiş.

070420146285

Duvarın dibinden dev tahta fıçılarını çekiyorum. Fıçılar bakımsızlıktan tahta arası iyice açılmış.

070420146286

Çadır kurmak için yer araştırmalarına devam ediyoruz.

070420146287

Rüzgar nedeni ile üzerime siyah rüzgarlığı giymiştim. Hep etrafı çekecek değilim ya, biraz da kendimi çekeyim deyip elçek çekiyorum. Başımda kask, gözümde sarı gözlük var.

070420146288

Alaybey camisinin yüksek duvarındaki kapısını çekiyorum. Kapı kemerli, içerisi bahçe.

070420146290

Nedense bu güzel köpek peşimize takılıyor. Kahverengi tüyleri var.

070420146291

Çadırları nereye kurabiliriz diye araştırırken taş ocağı alanına kurabilirsiniz diye söyleyince yerini öğreniyoruz. Akşam yemeği için marketten yiyecek alıyoruz. Şarabımızı daha önce almıştık. Yarın gemi saat 07:30 da kalktığından kahvaltıyı gemide yaparız diye poğaça alıyoruz fırından. Ardından çeşmeden de Mustafa da bulunan 10 litrelik su bidonunu dolduruyoruz. Kullanma suyu olarak kullanacağız.

070420146295

Akşam hava kararmadan taş ocağına gelip çadırları kuruyoruz hemen. Taş ocağı yanındaki ev sahibi de tahta parçalarını yakabilirsiniz diye söylüyor. Ayrıca bir ihtiyacınız var mı diye sorunca teşekkür edip ihtiyacımızın olmadığını söylüyoruz. Her şeyimizi aldık, çadırları da rüzgar almayan kuytu, gözlerden ırak bir yere kurduk. Daha ne olsun. Bozcaada’ya gelip te şarabın tadına bakmadan olmaz deyip şarabı çıkarıyorum. Şarap şişesi elimde, akşam zamanı Bozcaada’ya doğru uzatıyorum.

070420146296

Sevimli köpek te bizimle beraber kamp alanında, yanımızdan ayrılmadı. Adeta sahibiymişiz gibi öylece bekçilik bile yapıyor. Yoldan geçenlere havlayıp durmaya başladı bile. Bu gece kampımızı koruyacak anlaşıldı. Köpek yede oturmuş dikkatlice etrafı dinliyor.

070420146297

İlk önce ateşimizi yakıyoruz. Ardından akşam yemeğini yapıp yiyoruz bir güzel. Şarabı açarak tadına bakmaya başladık. Dostluğumuzun şerefine kadehleri kaldırmaya başladık gecenin karanlığında, ateş ışığı şarap şişesine vurmuş içimizi ısıtıyor.

070420146298

Herhalde Bozcaada’nın keyfini bizim gibi çıkaran olmamıştır şimdiye kadar. 2 Şişe şarabın nasıl bittiğini anlamıyorum. Cep telefonunu 10 saniyeye ayarlayıp üçümüz birden resim çekiliyoruz bir kare de olsa. Ateş solda yanıyor.

070420146301

Kadehleri şerefe kaldırıyoruz, bu anı elçek resim çekerek tarihe yazıyorum.

070420146303

Gecenin ilerleyen saatlerine kadar şarap içerek bu gün neler yaptık, yarın neler yapacağız, durum değerlendirmesi yaparak ateşim başında sohbet ediyoruz. Ateş te köz halinde iyice ısınmamıza neden oluyor. Hava açık, tüm yıldızlar görünüyor olduğu gibi ışıl ışıl.

070420146305

Artık yatma zamanı geldi. Çadıra girip yatıyorum kafam hafif dumanlı. Havanın açık olması çadırımın tepe örtüsünü takmaya gerek duymuyorum. Tepedeki küçük penceremden ayı ve yıldızları seyrederek uykuya dalıyorum.

070420146306

Saat 02 sularında patırdama sesleri ile uyanıyorum. O da ne ? yağmur yağmaya başlamış. Yatarken açıktı halbuki. Fazla ıslanmadan tepe örtüsünü çıkıp takıyorum. Yağmurun damlalarının çadırıma vurup çıkardığı tatlı ritmi dinleyerek tekrar uykuya dalıyorum.

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık 52 Kilometre civarı

Yaptığımız yolun haritası aşağıda.

Powered by Wikiloc