Etiket arşivi: atilla ilhan

İki Garip Bir Akdeniz 7. Gün

4 Ekim 2017 Çarşamba

Sütleğen köyü

(Kör arkadaşlarım için betimleme yapılmıştır)

 

Beni koyup koyup gitme, n’olursun
Durduğun yerde dur
Kendini martılarla bir tutma
Senin kanatların yok
Düşersin yorulursun
Beni koyup koyup gitme, n’olursun

Bir deniz kıyısında otur
Gemiler sensiz gitsin bırak
Herkes gibi yaşasana sen
İşine gücüne baksana

Atilla İlhan

 

Öne çıkan görsel, üç bisiklet park etmiş, arkada kavak ağaçları ve dağlar.

Evde yatmanın rahatlığı ve aldığımız sıcak duşun etkisi ile güzel bir uyku uyuduktan sonra sabahın erken saatinde uyanıyorum. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra ilk işim kahvemi içmek. Cezvenin içine kahvemi hazırlayıp ocağa sürüyorum pişmesi için. Aylardır okuyup bitiremediğim kitabımı da masanın üzerine, kahve takımlarının yanında yerini alıyor.

Mutfak masasının üzerinde; Ocağın üzerinde cezve, içinde köpürmeye başlamış kahve. Yanında kahve kutusu, üzerinde kahve kaşığı. Pirinçten kahve değirmeni ve Dünya dinleri ansiklopedisi adlı kitabım. (Kitabın aylarca bitmemesinin nedeni az zaman ayırmam ve 1250 sayfa oluşu.)

Bu gün Merve’nin misafiriyiz. Hazır misafir olmuşken fırsatı kaçırmayıp bu gün dinlenme günü ilan ettik. Hem dinleneceğiz hem de köy yaşantısını göreceğiz yakından. Sabah herkes uyandıktan sonra kahvaltımızı yapıyoruz birlikte. Merve okulda öğretmen olduğu için kendisini kapıda uğurluyoruz. Belki de ilk defa işe giderken uğurlanıyor. Merve okula gittikten sonra kirli çamaşırlarımızı toparlayıp yıkayalım dedik. Hazır çamaşır makinesi bulmuşuz. Hep poşet çamaşır makinesinde yıkayacak değiliz ya. Ben pek makinada çamaşır yıkamaktan anlamam. Çamaşır makinesi ile hep eşim ilgilendiği için ben pek anlamam programlardan. Sadece makine bozulursa tamir edebilirim. Cem ve İrfan müzmin bekarlar olarak bu işten anlıyorlar. Kirli çamaşırları makinenin içine atıp deterjanını çekmecenin bir gözüne döktüler. Kısa programı ayarlayıp çalıştırdılar. Makine su alıp yıkamaya başladı. Cem de makinenin başına çömelerek tamburun içindeki çamaşırları izlemeye başladı.

İrfan da yanına geldi, bir de ben bakayım ne oluyor diye. Bakmadan önce gözlüklerinin camlarını sildi. Ne de olsa kör, pek görmüyor.

İrfan makinenin önüne çömelip bakmaya başladı çamaşırlara. İşin ilginç yanı o kadar deterjan döktük ama bir gram köpürme yok. Acaba köpüksüz deterjan mı icat etmişler de haberimiz yok. İrfan ile Cem hayret ediyor bu işe. Mutlaka köpürmesi gerek. Hay Allah bunda bir iş var. Neyse ki kısa programda yıkama olduğundan çabuk bitti. Aldıkları ortak karar deterjanı yanlış göze koydukları oldu. Bu kez diğer göze deterjanı koydular ve makineyi çalıştırıp izlemeye başladık. İlk önce su aldı ve ardından dönmeye başladı. Bir kaç kez sağa sola döndükten sonra köpükler oluşmaya başlayınca  sevindik hep birlikte. Yaşasın bu işi de becerdik. Bizden bir şey kaçmaz.

Çamaşır yıkama işini iki kez yaptıktan sonra bahçedeki tele asıp kurumaya bıraktık. Bisikletlerin üzerindeki çantaları boşaltıp köyü dolaşmaya çıktık. Burası Sütleğen köyü. Toros dağlarının tepelerinde çam ormanlarının içinde dağınık yerleşmiş şirin bir köy. Buraları 1350 metre denizden yüksekliği. Köyün geçimi; Tarım, hayvancılık ve orman işletmeciliği. Ayrıca bu köyde bölge yatılı ortaokulu bulunmaktadır. Merve de bu okulda Fen derslerine giriyor. Köy ormanın dibinde, çam ve köknar ağaçları arasında orman yolu toprak olarak tepelere doğru gidiyor.

Köyün evleri dağınık, herkes kendine göre yer belirleyip yapmış. Bahçeleri de çam ormanıyla karışık durumda. Meyve ağaçları, ceviz ve dere yatağında bol su ile çabuk büyüyen kavak ağaçları manzarayı oluşturuyor. Sadece bir birkaç binanın çatısı görünüyor.

Yolun kıyısında üç bisiklet duruyor. Arkasında kavak ağaçları ve köyün pek görünmeyen evleri. Sonbahara girmemize karşın kavak ağaçları henüz sararıp dökülmemiş. Rakım yüksek olsa da Akdeniz sıcakları Toros dağlarındaki Sütleğen köyüne kadar ulaşıyor. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Bulunduğumuz yerden aşağıdaki derin vadiler görünüyor.

Köy manzarası çekiyorum bir poz daha. Tek tük evlerin yanı sıra çokça kavak ağacı göze çarpıyor. Kavak ağacı bir insanla aynı zamanda büyüyüp gelişiyor. O yüzden ailede bir çocuk dünyaya geldi mi hemen yeterli sayıda kavak ağacı dikiliyor. Kavak ağaçları suyu görünce çocuk büyüyüp evlenesiye kadar boyu göğe eriyor ve gövdesi kalınlaşıyor. Evlenme zamanı gelince ağaç kesilip satılıyor ve elde edilen para ile düğün masrafları çıkmış oluyor. Tarımla, hayvancılıkla zar zor geçinen kimi köylüler için aileyi bir yükten kolayca kurtuluyor.

Yamaçta, kayalıkların dibinde tek katlı taş ev çok şirin görünüyor. Yoldan az yukarıda olan ev düzgün yontulmuş taşlarla yapılmış. Yan cephesine bir pencere, çatısında bacası ile hayallerimdeki evi temsil ediyor adeta. Önündeki kocaman ağaç evle yaşıt olabilir. Böyle bir evim olmasını isterdim.

Köylüler ilkel evlerde ilkel yaşamlarını gösteren bir manzaranın resmini çekiyorum. Evin arka kısmında dışarıya çıkıntı olarak yapılmış tuvalet ilgimi çekti. 1 Metreye 2 Metre kadar bir yer ondülin çatı tenekesi ile kaplanmış. Çıkıntının altına ağaç desteklerle gelişi güzey konularak ayakta tutmaya çalışılmış. Tam bir köylü müyendizliği harikası. Duvarda bağlı tahta bir merdiven, bahçede de içi oyulmuş kocaman bir taş. Burada eskilerde buğdayları kırarak bulgur yapıyorlardı. İçi, yaprak, çer çöp dolmaya başlamış kullanılmadığı için.

Merve’nin oturduğu evin önüne geldik. Ev 2.5 katlı, orta katta iki gömme balkon geniş. Çatının bir bölümünde iki oda yapılarak kiremitle kaplanmış. Çatı katında kocaman bir Türk bayrağı duvara boyalı. Sıcak su için çatıya güneş panelleri konulmuş. Merve zemin katta kiracı olarak oturuyor. Üstü kapalı sundurma araba garajı olarak kullanılıyor. Avluda duvar yok, geniş bir alan. Evin yanında çit telle kapatılmış bahçede sebze yetiştiriliyor. Hayvanlar bahçeyi talan etmesin diye çitle kapatılmış. Yoksa köyde evlerin bahçe duvarları yok genellikle. Sağda bir ağaç, arkadaki evli kapatmış tamamen.

Merve’nin görev yaptığı okula geldik. Okulun geniş bir avlusu var, okul zemini yüksek üç katlı. Altta bodrum katının küçük pencereleri görünüyor. Binaya giriş geniş merdivenlerden ve engelli çocuklar için rampalı yol yapılmış. Binanın solunda penceresiz bir alanda Atatürk maskı konulmuş üst katlara doğru. İki bayrak direği, birinde Türk bayrağı asılı. Yerde Atatürk mozolesi, üzerinde büstü. Alında siyah mermere Türk, öğün, çalış, güven yazılı, en alta da Atatürk’ün imzası. Bu okulun adı ; “Sütleğen Yatılı Bölge Ortaokulu” Bisikletlerimizi merdivenin yanına park ettik.

Okulun içine giriyoruz, geniş koridorda ilk göze çarpan camekan dolapta sergilenen kupalar. Okul çeşitli dallarda sayısız kupa kazanmış. Beş ünite yan yana, boyu tavana kadar, cam kapaklı ve bölmeli olarak yapılmış. İçinde değişik şekilde onlarca kupa var. Solda Atatürk resmi, elinde silindir şapkası ve frak giyinmiş olarak duvara asılmış. Yanında da çerçevelenmiş Atatürk’ün genciğe hitabesi yazısı.

Okul müdürü Sadettin Aktaş karşılıyor bizi. Öğretmenlerin çay ocağına davet ediyor ve çayları ısmarlıyor görevliye.  Çayları içerken okul görevlilerinden birisi elinde sazı ile çıkageliyor. Okul müdürü Sadettin bey türkü dostu ve türkü söylemesini çok seviyor. Tanışma faslı ve nerden gelip nereye gidiyorsunuz sözleriyle sohbetimiz başladı. Kendimizi ve yaptığımız tur hakkında kısaca söz ettik. Saz ustası elinde sazı ile karşımıza oturdu masanın kenarına.

Çay salonunda masalara oturmuş durumda  çayları içerken Sadettin bey basılı kağıtta türkü sözleri elinde bizlere türküleri söylemeye başladı. Masanın etrafında müdür bey çay ocağının bankosunun yanında, ben ve Cem oturuyoruz. Saz ustası solda. Bankonun iç tarafında çay ocaksısı da oturmuş türküleri dinliyor. Müdür beye ben de eşlik ediyorum bildiğim kadarı ile. Duvarda Atatürk resmi asılı. Çay ocağında askıda ceketler asılı. Tezgahta elektrikli semaver.

Müdür beyin elinde üç kağıt var, bize üç türkü söyledi saz eşliğinde. Türkülerden birincisinin sözleri aşağıda;

Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahım

Ne ağlarsın benim zülfü siyahım

Bu da gelir bu da geçer ağlama

Göklere erişti figanım ahım

Bu da gelir bu da geçer ağlama

 

Bir gülün çevresi dikendir hardır

Bülbül har elinde ah ile zardır

Ne de olsa kışın sonu bahardır

Bu da gelir bu da geçer ağlama

 

Daimi’yem her can ermez bu sırra

Gerçek kamil olan yeter bu sırra

(Gerçek aşık erer o nura)

Yusuf sabır ile vardı Mısır’a

Bu da gelir bu da geçer ağlama

İkinci türkü sözleri ;

Orhan Ölmez – Açma Zülüflerin

açma zülüflerin yar, yar, yellere karşı

senin zülfün benim, benim telim değil mi?

Bülbül figan eder güllere karşı

o yar benim gülüm gülüm gülüm değil mi?

 

sallama saçlarını yar, yar, sen de kurursun.

azrail misali yar yar canım alırsın

etme bu cefayı yar yar kanlım olursun

bu kul senin kulun değil mi?

Üçüncü türkü sözleri ;

Nem Kaldı (Parsel Parsel)

Parsel parsel eylemişler dünyayı

Bir dikili taştan gayrı nem kaldı

Dost elinden ayağımı kestiler

Bir akılsız baştan gayrı nem kaldı

 

Padişah değilem cıksem otursam

Saraylar kursam da asker yetirsem

Hediyem yoktur ki dosta götürsem

İki damla yaştan gayrı nem kaldı

 

Mahsuni Şerif’im çıksam dağlara

Rast gelsem de avcı vurmuş marala

Doldur tüfeğini beni yarala

Bir yaralı döşten gayrı nem kaldı

Aşık Mahzuni Şerif

Afşin

Çaylar içildi, türküler söylendi, muhabbetler edildi derken öğlen oldu, acıktık. Öğle yemeği için okulun yemekhanesine davet etti müdür bey. Merve de aramıza katıldı. Yemekhane binası ayrı yerde, birlikte gittik. Öğle tatili zili çaldığı için yüzlerce çocuk yemekhaneye hücum etti bir anda. Öğrenciler yemeğini alıp oturduktan sonra bizler arkalarından sıraya girip tabldot yemeğimizi aldık. Öğretmenlerin oturduğu masaya oturup yemeklerimizi yiyoruz. Yemekhane geniş bir salon, öğrenciler masaları doldurmuş büyük bir gürültü çıkararak yemek yiyor. Tavanda iki sıra karpuz lambaları sarkıyor.

Yemekten sonra ders zili çalıyor. Öğrenciler ve öğretmenler dersliklere girip derse başlayınca biz de eve gidip biraz şekerleme yapalım dedik. Akşama kadar dinlendik bir güzel. Akşam üzeri kurumuş olan çamaşırları toplayıp çantalardaki yerlerine yerleştirdik. Akşama ne yapalım diye aramızda konuşup karar verdikten sonra Cem marifetli elleri ile bize yemek hazırlamaya başladı. Bu işi zevkle, severek yapması pişireceği yemeği lezzetli kılıyor şimdiden. Yemeği yaparken onu izliyorum sadece. Mutfak tezgahında Cem elinde bıçak salatalıkları soyarken biraz bulanık çekiyorum. Bankoda lavabo, çeşmesi ve sıvı deterjan kutuları renkli duruyor.

Akşam olup Gün biterken Merve okuldan geliyor. Evde birilerinin olması ve iş dönüşü kapıyı açmamız onu uzun süredir yaşamadığı bu olay nedeni ile heyecanlandırıyor. Her seferinde anahtarla kapıyı açıp içeri giriyor ne yazık ki. Neyse bu gün kapıyı biz açıp hoş geldin diyerek içeriye aldık. Yoğun geçen derste öğrencilere ders anlatmak, yaramazlıklarını ve gürültülerini susturmaya çalışmak her ne kadar yorsa da bizleri görünce hepsi geçiyor ve gülümsemesi eksik olmuyor yüzünde. Her zaman misafiri olmuyor ki. Yaz sıcağında Eşpedal derneğinin düzenlediği Ege Turunda Merve ile tanışıp dost olmuştuk. Aradan kısa süre geçmesine rağmen yaşadığımız güzel anları anmadan edemiyoruz ve anılarımızda canlı duruyor.

Akşam yemeğini birlikte yiyoruz. Yemekten sonra kahveler her zaman olduğu gibi ben yapıyorum. Hava kararıp akşam yemeği zamanı biraz geçe, tam da çay zamanında Merve’nin yukarıda oturan ev sahipleri çay içmeye yanımıza geliyorlar. Kamile teyze ve kocası Ali İhsan Kocabaş ile tanışıyoruz. Köy canlı bu konuda. Yabancı biri geldi mi hemen haberleri oluyor. Hele hele misafir olarak kaldıklarında, bir de bekar bir kızın evinde üç erkek gelirse merak daha da çoğalıyor. Bizleri tanımak için çay içme bahanesi yeter. Biz de kendimizi tanıtıyoruz meraklı ev sahibine. Çayı demleyip muhabbet eşliğinde içiyoruz. Köylülerde hikaye çok dinlemek gerek. Ali İhsanın oğlu evli ve torunları olmamış. Bir tane oğlu var sadece ve oğlunun çocuğu hiç olmayacak. Biraz hüzünlü hikayeyi Ali İhsan anlatıyor bize. Oğlu genç delikanlı iken yaz aylarında motorla gidiyor deniz kıyısına. Deniz yaklaşık 45 Kilometre aşağıda. Oğlan akşama kadar yüzüyor ve ıslak donla motora atladığı gibi köye geliyor. Motor hızlı girerken yarattığı rüzgar ıslak donu kurutuyor ama üzerinde iken. Oğlan farkında olmadan yumurtalıklarını üşütüp hasta ediyor ve işlevselliğini yitiriyor. Bir daha yumurtalık çalışmıyor. Bunu evlenesiye kadar bilmiyor, evlenip çocuk sahibi olmayınca anlıyorlar gerçeği.

Bu hüzünlü hikaye beni etkiledi ve üzüldük bu olaya. Artık çocukları olmayınca evlatlık almayı düşünüyorlar, yapacak bir şey yok. Sohbetimizden ev sahibi bizleri tanıyor ve merak edilecek bir şey olmadığını anlıyor. Gönül rahatlığı ile başından geçen bu olayı bizlere anlattı. Gecenin geç saatlerine kadar oturup sohbetler ederek zaman nasıl geçti anlamadık bile.

İki Garip Bir Akdeniz 3. Gün

30 Eylül 2017 Cumartesi

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

An gelir
Paldır küldür yıkılır bulutlar
Gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
O eski heyecan ölür
An gelir biter muhabbet
Çalgılar susar heves kalmaz
Şatârâbân ölür

Atilla İlhan

 

Öne çıkan görsel, altı kişi oturmuş, bir kişi ayakta. Dilek önde, bisikleti ile poz vermiş oturarak.

Nedense Antalya da güneşin erken doğması yaşadığım İzmir’e göre sabah kalma saati daha da erken oluyor. Sabahın körü derler ya, işte o kadar erkenden kalkıyorum. Havasından mıdır, suyundan mıdır, güneşinden midir bilemedim ama yakınlarda öten horozlarla beraber uyanıyorum. Horozlar öterken ben henüz tuvaletlerde kuyruk oluşmadan işimi hallediyorum. İşte benim gibi İzmir de yaşayan Tolga Tunalı da erkenden uyanmış saçı başı dağınık biçimde çadırının içinden kafasın çıkararak şaşkın şaşkın bakıyor. Tabi ki alışkın değil bu kadar erken uyanmalara ama burası Antalya. Akdeniz’in incisi, güneş burada da doğudan doğuyor ama bir farkı var. Bir kıyıdan doğup diğer kıyıdan batıyor her gün.

Tolga Tunalı tünel biçimindeki çadırın fermuarını sadece üstten açıp kafası görünüyor sadece. Uzun saçları yastıkla beraber dağılmış durumda. Tolga’nın çadırı diğer çadırlara göre daha alçak seviyede. Arkada görünen çadırlar kendi çadırının boyundan yukarıda. Çadırın altına ayakkabı ve terliğini sokuşturmuş.

Kahvaltıyı yapıp bu günkü tura hazırlanıyoruz. Hareket saati belli, görevli arkadaşlar da son dakikalarda katılımcıları uyarıyor. Hazır olan kamp alanına sapan yolun başına gelerek beklemeye başlıyor hareket saatini. Ben her zaman olduğu gibi pratik olarak çabuk hazırlanırım yola çıkmaya. O yüzden beklerken çevrenin resimlerini çekiyorum. Bu sabah Olimpos dağının başı dumanlı. Güneş ışıklarını çoktan vurmaya başlamış bile. Önümdeki arazinin girişi parmaklık kapı ile kapatılmış. Kapının ardında küçük bir dere var. Sazlardan anlıyorum orada dere olduğunu. Elektrik direği ve teller havada. manzarayı bozuyor.

Tahtalı dağı, eski adıyla Olimpos dağının devamı olan Beydağları uzaktan üç sivri tepeleri ile kendini gösteriyor.

Hareket saatini bekleyen bisikletliler toplanmış. Hava parçalı bulutlu olduğundan güneş vurmuyor bisikletlilere. Asfaltta festivalin amblemi ve ok işareti duruyor.

Hareket saati değil de son kalanlar toparlanıp geldikten sonra yola çıktık. Tekirova içinden geçerek ana yola geldik. Bu gün sol tarafa doğru gideceğiz. Tabi ki yola çıkar çıkmaz yokuş başladı. Herkes kendi gücüne göre serbest sürüyor. Önümde dağlar, solda çay yatağı ve yolda giden bisikletliler.

Tırmanırken sağda mola noktasını görüyorum. Mola yerinde yüksek kayalıklar, dibinde akan çayın çınar ağaçları ile örtülmüş durumda. Burası daha çok arabaların yoldan geçerken dinlenmeleri için yapılan bir tesis. Yapan da Orman bakanlığı. Tabelada “Beydağları sahil milli parkı Yarıkpınar mola noktası” diye yazılmış.

Biraz daha tırmandıktan sonra kaybettiğimiz suyu takviye etmek için solda mola yeri ayarlamışlar. Görevli arkadaşlardan birisi de yolun durumuna göre bisikletiler sol şeride yönlendirip mola yerine gitmelerini sağlıyor. Önümde bir kişi sol şeridin solundan gidiyor. Ben de sol şeritteyim.

Mola yerinde su, soda ve muz dağıtımı yapılıyor. Burası kalabalıktan ana baba günü gibi görünüyor. Bayağı kalabalıkmışız. Mola yeri mıcır dökülmüş düz ve geniş bir alan. Etraf, yamaçlar çam ağaçları ile kaplı.

Bulunduğumuz yer aynı zamanda yürüyüş rotalarının olduğu yer. Sarı tabelalar direğe takılıp gidilecek yerleri ve kilometresi yazıyor. Sol tarafı gösteren iki tabela var. Üstekinde; Tekirova 7 Km, 4 Saat. Alttakinde Tekirova Bükü 5 Km, 4 Saat yazılı. Nedense biri 5 biri 7 Km olmasına karşın ikisine de yürüyerek 4 Saatte gidilebilmesi biraz tuhaf! Sol tarafa ise Beycik 3 Km 1.30 dk yazılı. Yani 1 saat 30 dakikada yürüyerek ulaşabilirsiniz. İki tarafa da 18 yazılmış. Herhalde yürüyüş rotasının numarası olsa gerek.

Mola bitiminde tekrar tırmanışa geçtik. Eğim biraz fazla ve sürekli olunca ikinci bir su molası daha vermek zorunda kaldık. Bu kez sağ tarafta, yol ayrımında araçlar durmuş gelenlere su veriyor. Ben de onları çekiyorum. Asfaltta sağa ok işareti, bisiklet resmi ve MOLA olarak boyanmış. Ok ve bisiklet beyaz renkte, mola mavi renkte. İleride iki araba ve su alan bisikletliler.

Hava parçalı bulutlu demiştim daha önce. Bulutlar daha çok dağların tepesinde. Dağlar bulutları başında toplayıp rüzgarın etkisi ile parçalanıp üzerimizden geçiyor. İşte karşımda dağlardan kopup gelen parçalı bulutlar masmavi Akdeniz gökyüzünü beyaza boyuyorlar ressamın fırçası değmiş gibi. Yeryüzünü ise yeşile boyamış ağaç biçiminde. Ressam sıkılmayalım diye ağaçların tonlarını değiştirmiş. Bununla beraber boylarını da uzatmış gökyüzüne. Çam ağaçlarının açık tondaki yeşili, aralarında uzun servilerin koyu tonda yeşili desenleri görselliği tamamlamış. Bunun yanında kesilen ağaç gövdeleri dere yatağında karşıdan karşıya köprü olarak konulmuş. Kesilen ağaçların dalları, yaprakları kahverengi olarak tabloda yerini almış durumda. Ağaçlar birbirine girmiş sık bir orman görünümünde. Ormancılar da aralarda kalınlaşmış ağaçları ayıklayıp ormanı gençleştiriyor. Gövdeler taşınıp kereste olacağı yere götürülecek.

Yaklaşık 10 kilometre kadar, biraz fazlası tırmandıktan sonra bir süre yayladaki gibi düz giderek Çıralı kavşağına geldik. Çıralı yolun solunda kalıyor. Kahverengi renkli tabelada; Çıralı, Yanartaş (Chimaera) 7 yazısı var. Yani 7 Kilometre deniz kıyısına kadar safi iniş olacak.

İniş başlarken dağların arasından görünen bir parça Akdeniz’i çekiyorum manzara eşliğinde. Ağaçlar ve otlar önümde.

İniş dik ve tehlikeli olan yerlerde görevli arkadaşlar yerleştirilmiş uyarı için. Bir kadın, elinde beyaz renkli festival bayrağını sallayıp inen bisikletçiyi uyarıyor, tehlikeli viraj var diye. Ben de bayrağı sallarken resmini çekiyorum. Etraf çam ağaçları, otlar sararmış.

Daha aşağıda bir görevli yolun ortasına bayrağı taşlar yardımı ile dikmiş. Kendisi 15 metre aşağıdaki sert virajın başında duruyor. İnen bir kadın bisikletçi bunu görerek yavaşlıyor. Asfalta da mavi renkli sprey boya ile KESKİN VİRAJ yazılmış.

Başka bir arkadaş ise yolun sağında çam ağacı gölgesine sığınmış tek ayağı yerde, diğerini dolamış. Elinde bayrak, kafasında da şapka yerine henüz poşetinden çıkarılmamış tişört duruyor.

Aşağılarda kadın görevli, o da sağda çam ağaçlarının gölgesine sığınmış. Elinde bayrak ile bizleri uyarıyor.

Gültekin abi de sarı tişörtünü giymiş elinde bayrakla gülerek bana yavaşlamamı söylüyor. Yerde 1 rakamı boyanmış mavi renkte. Demek ki tehlikeli iniş azaldı.

Son virajda da gülümseyen biri bayrağını iyice yukarı kaldırmış. Antalyalıları seviyorum. Hepsi güleç, sıcakkanlı Akdeniz insanı. Akdeniz insanı sevimli ve güleç yapıyor demek ki.

Tehlikeli iniş ve sert virajlar bitiyor ve yol düzleşiyor birden bire. Vadinin içinde giden yol uzayıp gitmiş. Solda iki bisikletli durmuş çam ağacının altında. Çam ağacının gövdesi kalın, asırlık.

Solda kayaçlar tepeler sert görünümlü. Sert kayaların çatlaklarında yer yer çam ağaçları kendine yaşam alanları oluşturmaya başlamış bile.

Sonunda Çıralı olarak anılan yere geldik. Burası turistlik belde. Cafeler, resoranlar, pansiyonlar, oteller kaplamış buraları. İşin ilginç yanı hem Yörük hem de cafe, bir de resaurant patlatmış . Al sana Avrupabesk. Turistlik olunca sokaklar kilitli beton taş ile kaplamış belediye. Şehrin girişinde bayrağını sallayan oto  yarışçıları gibi Cem Salih Altın karşılıyor. Bizi hem yönlendiriyor hem de artık inişiniz bitti, geldik diyerek yavaşlamamızı istiyor Cem. Arabası ile gelen Tolga kapısını açmış ayakta Cem’in bayrak sallayışını izliyor.

Kıyıda, kumsalın başladığı yerdeki işletmede durduk. Burada hem denize gireceğiz hem de öğle yemeği yenilecek. Bisikletçilerin androidi Gökay kendine oyalanacak iş bulmuş. Bisikletin birini ters çevirmiş tamiratını yapıyor. Yanında da bisikletin sahibi üstü çıplak çömelmiş Gökay’a bakıyor. Gökay her işten anlıyor, anlamadığı, bilmediği iş yok. Becerikli elleri ile bisikletin üstesinden geliyor. İki kişi bisikletin başında çömelmiş. Yeşil renkli bahçe hortumu da yerde.

Bisikletim KUZ her zaman çantalı olur. Bu gün sadece bir çanta takılı. Ona da; tamir takımları, pompa, kahve takımları, deniz donu ve havlu koymuştum. Çıralı’nın denizi, kumsalı çok güzel, bunu bildiğimden gelir gelmez hemen su donumu giyiyorum. Yemekten önce denizin tadını çıkarmak gerek. Bisikletim KUZ ve diğer bisikletler park etmiş durumda. Kumsalda hasır şemsiyeler ve deniz.

Denizin tadını çıkarıyorum bir süre. Harika bir günde harika bir denizdeyim. Deniz keyfimi çıkardıktan sonra kurulanıp kuru elbiselerimi giyerek yemeğimi aldım. Karnımı doyuruyorum bir güzel. Kahveyi burada içmiyorum. Olimpos antik kentinde içmeye karar verdim. Yemeği yer yemez bisikletimi alıp yürümeye başladım. Çünkü gideceğimiz yere doğru herhangi bir yol yok. Sahilde, çakıl taşlarından bisikletleri elde Olimpos’a doğru gitmeye başladık. Sahilde bisikleti ile yürüyenler, karşıda kocaman bir dağ. Yalçın kayalıkları ile korkunç bir devi hatırlatıyor. Sanki yere yatmış Olimpos şehrini koruyor gibi. Sahilin bitiminde sağ tarafta vadi görünüyor. Olimpos antik kenti burada. Denizde bir tekne demirlemiş durumda.

Kumsal bitmek üzere. Vadiye girmeden üs tarafındaki kayalıklar sivri sivri, ilginç bir görünüm sergiliyor. Ben de resim çekerek anılarıma katıyorum. Kumsalda plastik bir baraka duruyor öylece, içi boş.

Beraber yürüdüğümüz arkadaşlarla çakıllar üstünde birlikte resim çekiliyoruz. Cep telefonumu bizi çekmesi için bir arkadaştan rica ettim. O da kırmayıp çekti. Soldaki arkadaşın ismini bilmiyorum. Yanında Nafiz Sağdur, ben, Cem ve Dilek Koçyiğit. Ellerimizde bisikletler, arkada çayın ağzı olan azmak su birikintisi. Üzerimizde festivalin formaları var.

Antik kente giriyoruz. Burada yukarılardan gelen su kaynağı var. Suyu görünce kaynağına kadar gidip sularımı tazelemeyi düşündüm. Su birikintisinin etrafı antik kente ait duvar kalıntıları var.

Dar bir yoldan yürümeye başladım içeriye doğru. Taş duvar kalıntıları arası, 30 santim duvar örülmüş. Etrafı ağaçlar kaplamış, gölgelik.

Yüksek duvarlı taş binalar, kapısına tahta çit konulmuş. İçeride taş lahit var. Kapağı üstünde duruyor mezarın. Alın ve yan kısmında ay ve içinde yıldızı belirtir yuvarlak desen yapılmış.

Suyun kaynağına geldim. Mataramı ve 1.5 Litrelik pet şişedeki suları boşaltım. Kahveyi taze sudan pişireceğim. Nafiz sularımı doldururken beni çekiyor. Karşımda bir ağaç gövdesi, bana doğru gelen dalı kesmişler.

Suları doldurup geri dönüyorum. Daha önce buraları görmemiştim. Resim çeke çeke ve de iyice görerek yürüyorum. Buralar yoğun olarak evlerin yapıldığı yer. Duvar kalıntıları bunu gösteriyor.

Taş duvarlar, kemerli yapılar, birbirine geçişi sağlayan kapılar. Bu demektir ki şehirdeki evler birbirine bağlı. Herhangi bir saldırıda kolay kolay ele geçirilemiyormuş. Komşudan komşuya geçitler sayesinde iyi bir savunma ile kendilerini koruyorlarmış.

Pek eski olmadığı taş duvarların yapısı, kemerde kullanılan taşların özensiz örülmesinden anlaşılıyor. Özensiz seçilen taşlar yontulmadan öylece örülmüş. Bu demektir ki yakın zamana kadar burada insanlar yaşamış.

İki bina arası dar bir yol burada insanların, silahlı atların geçişini zorlaştırmışlar. Sadece yürüyerek geçilebilecek kadar. Anca iki kişi yan yana yürüyebilir. Duvarlar yüksek.

Dar yolda Nafiz durmuş sağ tarafa bakıyor. Duvar yüksek olmasına rağmen üzerini ağaç dalları örtmüş durumda. Binanın kapısından gelen güneş ışınları Nafiz’i nur içinde bırakmış.

Nafiz’in baktığı yere ben de gelip bakıyorum. Bir kaidenin üzerinde lahit mezar var. İşlemeli olan taş lahit mezar soyguncularının vahşice hışmına uğramış. Bir iki altın için acımadan tarihi güzellikleri tahrip etmekten çekinmiyor mezar hırsızları. Kapağı kırılıp parçalansa da birleştirip sandukanın üzerine konulmuş. Sandukanın yanında ise kocaman bir delik delinerek parçalanmış. İçerisi karanlık görünüyor. Arkeologlar kazıda buldukları bu lahitin parçalarını birleştirerek buraya, binanın içine konuşmuş. Gelenler insanların ne kadar acımasız olduğunu görsünler diye sergileniyor. (Bu resim 2017 de çekildi. Aradan iki yıl geçti ve 2019 yılında basit bir ağaç kesme yüzünden kazı yardımcısı bıçaklanarak katledildi. Gerçekten insanlar çok acımasız. Her şeyi, yaşamı yok ediyorlar. Ölen arkeoloğu rahmetle yeri gelmişken anıyorum.)

Lahidin yan kısmından resim çekiyorum. Kapağın yanında çıkıntılar var. Sanduka tarafında yanlarda simetri biçimde bir vazo ve yukarıya doğru uzamış sarmaşık oyulmuş, Ortada iki dikdörtgen çerçevenin birinde ay yıldız kabartması var. Diğer çerçevenin içi boş.

İleride, ağaçların arasında yüksek bir binanın epeyce yüksek kalın duvarı göğe yükselmiş. Duvarın köşesinde altıdan fazla delik bırakılmış. Duvarın sol tarafı düzgün ve bozulmamış, sağ taraf ise çoğu yıkık durumda.

Kaynaktan çıkan su artarak akmaya devam ediyor sık ağaçların arasından. Dere yatağı antik kentin yıkılmış taşlarından oluşmuş.

Dere akıp gitsin diye taşlar kanal biçiminde örülmüş. Ağaç dalları arasından süzülen güneş ışıkları akan derenin suyuna vuruyor. Taşların bazıları kahverengi renginde.

Kent kayalığa kadar gidiyor ve kayalığın üzerinde kale surları yapılmış. Kent savunmasında yardımcı oluyor surlar.

Yerlerde yatan, henüz kazılmamış halde duran sütunlar, işlenmiş kiriş taşları yarı toprak içinde. Sararıp kurumuş, kahverengiye dönmüş yapraklar ise gri renkli mermer parçalarının arasında renk uyumu oluşturmuş.

Dere kenarından patikaya ulaştım. Az ileride kemerli duvarları olan yapının önündeki geniş alanda oturuyoruz. Burası ağaçların gölgesi. Kahveyi burada pişireceğim suyun kaynağından aldığım taze su ile. Bisikletler park etmiş gölgede. Denizli den arkadaşım Halil İbrahim Kurt elinde bisikleti ile bana gülümsüyor. Hüseyin’i kahve içmeye davet ediyorum.

Neyse 30 santimlik bir yükselti duvara oturduk. Kahve takımlarımı çıkarıyorum. Taze doldurduğum sudan biraz içeyim dedim mataramdan. O da ne su içilmeyecek kadar acı. Tüh tüm sular acı, ne yapacağız kahve için. Şişe ve mataramı boşaltıyorum, içilecek gibi değil. Arkadaşların mataralarından su alıp kahveleri pişiriyorum. Yanımda 7 kişi var. İki kez kahve pişirerek içiyoruz muhabbet eşliğinde. Oturanlar soldan Halil İbrahim Kurt, Cem Tabanlı, ben, İlhan Balkan , Nafiz Sağdur ve Ali Kırbaş. aramızda tek kadın Dilek Koçyiğit ise aşağıda yerde oturuyor. Turuncu renk ile süslenmiş bisiklet önde duruyor. Bu bisiklet Dilek’in, turuncu rengini çok sever. Toplam sekiz kişiyiz. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Uzun saçlarımı salmışım omuzlarımdan aşağı. Önümde cezve, içinde kahve pişiyor ocakta. Dört fincan ve kahve kutu üzeri düz olan bir taşın üzerinde Saçlarım kumral, keçi sakalım neredeyse beyaza bürünmüş, siyah çok az. Saçlarımda ise beyaz yok.

Kahve molasını bitirip fincanları ve cezveyi yıkatıp toparlanıyorum. Yola çıkıyoruz, kavşakta bekleyen şeker portakalı gülümsemesi ile Halil Şenel bizleri karşılıyor elinde bir kasa armut ile. Bize yiyin yiyebildiğiniz kadar deyip kasayı uzatıyor. Mide hepsini almaz, sadece iki tane armut alıyorum. Elbette içlerinden en iri olanlardan seçiyorum. Halil’in kafasında kırmızı renkli bandana, tepesinden yukarı fışkırmış kıvırcık saçları ve uzamış siyah sakalı, güneş gözlüğü ile bana poz veriyor. Yüzünde deri parçası çok az görünüyor. Her tarafı kıl. Arkada takviyesini yapıp yola çıkanlar var.

Armut aldıktan sonra su takviyesi yapıyorum. Mataram ve su şişesini içindeki acı suyu temizlemek için tatlı su ile iyice çalkalayıp dolduruyorum. Önümüzde yine sıkı bir rampa var. Yanımda su olmalı. Takviyemi yaptıktan sonra yola çıkıyorum. Henüz rampa başlamadan solda bir deve heykeli görünce durup resmini çekiyorum. Devenin üzerinde bedevi bağdaş kurup oturmuş. İlginç olanı ise devenin kulaklarında kulaklık takılmış. Yani kulaklığından müzik dinleyerek yürüyen deveyi betimlemişler. Deveye kamp reklamı tabelası asılmış iple. Arkada çam ağaçları.

Tırmanış başladı, ağır tempoda tırmanırken bir çeşme görüyorum. Duvar yazıcıları çeşmenin aynasını yazı ile donatmışlar renkli sprey boyalarla. Yazılar üst üste, en son yazanın yazısı en üstte. Renkli yazılar çok olmasına karşın çeşmeden bir damla bile su akmıyor. Soldan plastik borular çeşmeye kadar gelmiş ama suyun kaynağında su yok demek ki. Çeşme kayanın dibine yapılmış, etraf çalılar ile kaplı.

Yavaş yavaş, tıngır mıngır çıkıyoruz, yolda yürüklerin işlettiği gözleme yerinde çay içiyoruz. Çay ucuz, kimisi acıkmış gözleme ısmarlıyor. Sonrasında tırmanmaya devam ediyoruz. Bahçenin birinde tel çitten taşmış üzümlerden koparmak için duran arkadaşları görünce ben de duruyorum. Arkadaşlar da Nafiz Sağdur ve Cem Tabanlı. Üzüm koparırken Nafizin bir ayağı birden bire toprağa gömülüyor. Ayağı boşa gidince kendini koruyup yere oturuyor öylece. Çok komik bir durum, hem Nafiz kendi haline gülüyor hem de biz gülüyoruz. Bir üzüm uğruna neredeyse ayağını kıracaktı Nafiz. Neyse ki biraz sıyrıkla atlattı. Üzeri naylon ile örtülüp toprakla kapatılmış çukur 40 santim civarında bir derinliğe sahip. Gizli bir tuzak gibi. Belki de bahçe sahibi böyle tuzaklar yapmıştır üzüm koparanlar için. Bilemiyorum, aklıma bu gibi düşünceler geliyor. Bu duruma epeyce gülüyoruz. Nafiz’in bir ayağı dizine kadar çukurun içinde. Kendisi de yola oturmuş durumda. Arkada bahçenin çit telleri ve üzerinde asma yaprakları.

Nafiz ayağını çukurdan çıkarırken çekiyorum bir poz.

Çukurdan ayak çıkınca kontrol ediyoruz. Bu arada ayakkabı ve çorap ta çıkıyor. Burnumuzu tutarak kokan ayağı inceliyoruz. Neyse ki bir şey yok. İri gövdesi ve uzun boyu ile kapı gibi olan Nafiz dengeli oturunca ayağına bir şey olmadı. Ağır gövdesi yana doğru devrilseydi ayak kırılırdı. Nafiz bizle beraber hala gülüyor. Yerde kopardığı üzüm salkımı duruyor. Düşerken elinden düşürmüş olmalı.

Ayağında bir şey olmadığını anlayınca çorap ve ayakkabısını giyerek ayağa kalkıyor Nafiz. Alt tarafı bir – iki salkım üzüm ne hale getirdi bizi. Neyse ki neşeli insanlar olduğumuz için gülerek atlattık bu durumu. Allah beterinden korusun. Cem’in elinde bir salkım siyah üzüm Nafiz ile bir poz çekiyorum. İkisi de gülüyor resim çekilirken. Arkada çit tellerine sarılmış asma üzümü, bahçede nar ağacı, narlar kırmızı renkte henüz koparılmamış.

Yola devam ediyoruz, ana yolda bize greyfurt suyunu buz gibi ikram ediyorlar. Zorlu tırmanıştan sonra bunu hak ettik. Mehmet Ali Akyüz bize çubuk dondurma ikram ediyor. Çikolatalı dondurmaları yiyoruz. Nafiz iki taneden fazla yiyor. Anca doyuyor mübarek. Artık zirvedeyiz ve bundan sonra 7 Kilometreden fazla sadece ineceğiz. O yüzden üzerime rüzgarlığımı giyiyorum ve kendimi bırakıyorum yer çekiminin kuvvetine. Zaman zaman 60 Kilometre hızı geçiyorum inerken. Hız yüksek olunca kısa sürede Tekirova’ya gelip kamp alanına vardım. Hemen su donumu giyerek denizde yıkanıp duşumu aldım. Kuru elbiseleri giyip akşam yemeğini beklemeye başladık çadır alanında. Nafiz de çiğ köfte ısmarlamış bir tabak. Çiğ köfteyi hep birlikte yiyoruz. Cem Tabanlı da çok leziz diyerek yiyor çiğ köftelerini, üzerine limon sıkarak marul yaprağı ile beraber. Nafiz çaktırmadı, sonra söyledi çiğ köfte et ile yapılmış diye. Cem Tabanlı vejeteryan olduğu için et yemiyor. Uzun süredir et ve et ürünlerini yemediği için ağzına leziz geldi çiğ köftedeki et. Neyse ki et yemese de bizler için ve Cem  için bir anı olarak kaldı.

Akşam yemeğini yedikten sonra kamp alanındaki sahnede dans gösterileri başladı. Masalara oturup izliyoruz dans gösterisi yapan grubu. Sahnede kadınlar önde, erkekler arkada dans figürleri yapıyor. Kimileri cep telefonu ile video çekiyor dans edenleri. Sahnenin altında Kemer Belediyesi yazan pankart var.

Dans gösterileri bir süre devam ediyor. Bittikten sonra festivali düzenleyen arkadaşları tanıtıp tek tek sahneye davet ediyorlar. Hepsi sahneye çıkınca el ele tutuşup oynuyorlar. Toplam 12 kişiler.

Gecenin ilerleyen saatlerine kadar eğleniyoruz. Zamanla birer ikişer çadırlarına çekilenler ortalığı sakinleştiriyor. Ben de uykum gelince çadırıma çekilip uyku tulumunun içine girerek tatlı bir uykuya dalıyorum. Uyumak gibisi yok

Bu gün toplam 52 Kilometre civarı yol yaptık. Zorlu çıkışlar ve bir o kadar inişlerle.
Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc