Etiket arşivi: beşiktaş

Bir İstanbul Masalı – Avrasya Maratonu 5. 6. Gün

18 Kasım 2016 Cuma

Yalova – Bursa

(Kör arkadaşlarım için resimlerde betimleme yapılmıştır.)

 

Ayışığı renginde kar,
keçe çizmeIerim ağır.
İçimde çaIınan ısIık
beni nereye çağırır?

MemIeket mi, yıIdızIar mı,
gençIiğim mi daha uzak?
KayınIarın arasında
bir pencere, sarı, sıcak.

Ben ordan geçerken biri :
“Amca, dese, gir içeri.”
Girip yerden seIâmIasam
hane içindekiIeri.

Eski takvim hesabıyIe
bu sabah başIadı bahar.
Geri geIdi Memed’ime
yoIIadığım oyuncakIar.

KuruImamış zembereği
küskün duruyor kamyonet,
yüzdüremedi Ieğende
beyaz kotrasını Memet.

Kar tertemiz, kar kabarık,
yürüyorum yumuşacık.
Dün gece on bir buçukta
öImüş Berut, tanışırdık.

Bende boz bir haIısı var
bir de kitabı, imzaIı.
EIden eIe geçer kitap,
daha yüz yıI yaşar haIı.

Yedi tepeIi şehrimde
bıraktım gonca güIümü.
Ne öIümden korkmak ayıp,
ne de düşünmek öIümü.

En acayip gücümüzdür,
kahramanIıktır yaşamak :
ÖIeceğimizi biIip
öIeceğimizi mutIak.

MemIeket mi, daha uzak,
gençIiğim mi, yıIdızIar mı?
BayramoğIu, BayramoğIu,
öIümden öte köy var mı?

GeceIeyin, karIı kayın
ormanında yürüyorum.
KaranIıkta etrafımı
gündüz gibi görüyorum.

Şimdi şurdan saptım mıydı,
şose, tirenyoIu, ova.
Yirmi beş kiIometreden
pırıI pırıIdır Moskova…

 Nazım Hikmet Ran

 

Öne çıkan görsel, bisikletim KUZ bariyer yanında park etmiş. Arkada dağ silsilesi uzayıp gidiyor.

Yeğenimin evinde kahve içerken üç kişi resim çekiliyoruz. Kocası tiyatro eğitmeni, Güldür Güldür Show oyuncularının hocası. Oyuncuları yetiştirmiş. Akrabası olan oyunculardan Aziz Aslan yanımıza gelince o da kahvemin tadına baktı. Urim Baba’nın kahvesinin patentini almak için sattığım havlulardan iki tane aldı, Kendisine desteği için teşekkür ederim

Yeğenimin evinde bir gece kaldım, ertesi gün Kağıthane dolaylarında oturan diğer yeğenime gitmek için yola düştüm. Yanımda sadece sırt çantası ve yeğenimin oğluna hediye olarak vereceğim tahta bisiklet var. Sırt çantamda da kahve takımı ve geceliklerim. Yoğurtçu parkından Kadıköy iskelesine kadar araç kullanmadan yürüyerek gittim. Zaten hangi araçla gideceğimi bilmiyorum. Kadıköy iskelesinden Beşiktaş vapuruna biniyorum. Beşiktaş iskelesinden inip az yürüyerek Kağıthane dolmuşuna bindim. Yeğenimin tarifine göre hareket ediyorum. Dolmuşun son durağında inip oturduğu apartmana gelip eve giriyorum. Yeğenim ve biri kız, biri oğlan, çocuklarla tanışıyorum. Henüz küçükler. Oğlan biraz yabani, yabancılara pek yanaşmıyor ama kız henüz bir yaşında. O farkında değil, sadece gülücükler dağıtıyor. Henüz yürümüyor, örümceği sayesinde evin içinde dört dönüyor. Yeğenimin oğluna hediyesini veriyorum, sevinçle tahta bisiklete biniyor. Yeğenimin evinde bir gece kaldım. Sabahın erken saatlerinde kalkıp kahvemi yaparak kitabımı okuma fırsatı yakalamışken biraz okuyorum. Ev halkı hala uyuyor.

Mutfağın masasının üzerinde kahve ocağım, kahve cezvesi üzerinde pişiyor. Yanında boş fincan ve kitabım. Binalar yüksek olunca manzarayı seyrettiğim yer de yüksek oluyor. Mutfağın penceresinden görünen manzara sadece binalar, apartmanlar ve devasa yükselmiş tek bir gökdelen. Nedense bulunduğum sitenin önü yeşil bir bayır, binalar henüz kaplamamış.

Artık dönüş yoluna geçmeliyim. Yeğenim ve çocukları ile vedalaşıp dolmuşa binerek Beşiktaş’a geldim. Beşiktaş iskelesinin önünde Ozan ile buluşacağım. Ozan’ı beklerken iskele önündeki meydanda anıt heykel ve eski topların resmini çekiyorum. Üç tane top çaprazlamasına art arda kaidelerin üzerine konmuş. Toplar büyük boyutta olmasına karşı sanırım Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u alırken döktürdüğü toplar değil. Cumhuriyet anıt heykelinin yanlarında iki direkte Türk bayrakları dalgalanıyor.

Ozan geliyor, ilk önce iskelenin üstünde olan yerde birer çay içiyoruz boğaz manzaralı. Çay pek ahım şahım bir şey değil. Sonra yakınlarda olan Beşiktaş çarşısına giderek Ozan’ın istediği çadırı aldık. Hazır Beşiktaş’ın meşhur çarşısına geldik Beşiktaş’ın sembolü Karakartal heykelinin önünde bir hatıra resmi çekilmek gerek. Çarşıda iki Karakartal heykeli var. İlk önce modern heykeltraş örneği olan kartalın önünde resim çekiliyorum tek başıma. Ozan beni çekiyor. Kartal küçük bir meydanda, etrafında dükkanlar sıralanmış. Kartal heykeli kanatlarını iyice geride olarak yapılmış. Sadece kartalın başı ve geriye doğru olan kanatlarının bir kısmı anlaşılıyor. Pençeleri görünürde yok. Heykelin yanında da Kalp şeklinde büyük bir Beşiktaş arması var. Kalpte BJK, Türk bayrağı arması ve 1903 yazısı var. Yukarıdan aşağıya şerit halinde siyah, beyaz olarak boyanmış. Bu heykel yeni yapılmış.

Daha eski olan heykel çarşının başka bir meydanında. Bu heykel kartal görünümünde, kanatlarını açmış durumda, sağ pençesi şampiyonluk kupasının üzerine koymuş. Kartal yüksek bir kaidenin üzerinde. Ozan ile elçek resim çekiliyoruz, arkamızda kanatlarını açmış Karakartal.

Çarşıda bir süre gezip dolanıyoruz Ozan ile. Ozan beni iskeleye getirip uğurluyor. Vapurla Kadıköy’e geçip Sabiha Gökçen hava alanına giden belediye otobüsüne biniyorum. Uzun bir yolculuktan sonra hava alanının giriş kapısında iniyorum. Beni Dilek karşılamaya gelmiş. Ev yakın bir yerlerde o yüzden yürüyerek eve vardık. Akşam hoş beş sohbet ederek dönüş için plan yaptık. İstanbul’un bir köşesindeyiz, otobüs garajı diğer köşelerde ve gitmek bir dert, otobüse bisikleti bindirmek ayrı bir dert. Ne yapalım diye düşünürken aklıma Bursa’ya kadar bisikletle gitsem de oradan rahatça otobüse binsem daha iyi olur. Güzel ve mantıklı bir fikir. Hem daha ucuza gelecek. Çünkü İzmit körfezine yapılan köprü geçiş ücretleri astronomik. O yüzden otobüs ücretleri de ona göre iyice artmış. Akşamdan eşyalarımı çantalarıma yerleştirip hazırlandım. Ertesi sabah erkenden kalkıyorum. Hava sıfırın altına düşmüş geceleyin. Çimenlere bembeyaz kırağı yağmış. Hava soğuk, Pendik iskelesine Oğuz beni bırakıyor. Yalova’ya giden vapura binerek karşıya geçiyorum.

Vapurdan İzmit körfezinin üzerine vuran sabah Güneşinin ışıltılarını çekiyorum güverteden.

Yalova’ya varınca vapurdan inerek yola çıktım bisikletimle. Hava soğuk olmasına karşı açık ve güneşli. Benzin istasyonunun birinde üzerimdeki kalın giyecekleri çıkarıp kısa pantolonumu ve kısa kollu formamı giyiyorum. Üzerim hafif olunca daha rahat bisiklet sürüyorum. Zaten Yalova dan çıkışla beraber 12 Kilometrelik bir tırmanış var. Tırmanışta fazla efor sarf edeceğimden iyice ısınacağım. Kalın elbiseler içinde terlerim, inişte de soğuk rüzgar hasta eder. Ağır tempoda 12 Kilometrelik tırmanışı hiç mola vermeden zirveye çıktım. Zirve 332 metre yükseklikte. Zirveden uzaklar görünüyor, daha da uzakta Uludağ tüm haşmetiyle beyaz gelinliğini üzerine giymiş. Dün gece yağan kırağının nedeni belli oldu. Uludağ’a kar yağmış ve tamamıyla beyaza bürünmüş. Kar sıcak olan yerlere doğru soğuk rüzgarların esmesine neden oluyor. Zirvede soğuk rüzgar birden esmeye başlayınca hemen içime yeleği, üzerime de deri ceketi giyiyorum. Bir süre dinlenip biraz su içiyorum.

Rüzgar isimlerinin nereden geldiğini bilir misiniz? Türkiye’de daha çok Osmanlı döneminde ve Cumhuriyet döneminde denizcilik merkezi İstanbul olması nedeni ile denizcilik terimleri, isimleri, rüzgar isimleri İstanbul merkezli olarak verilmiştir. Türkiye’de denizcilerin kullandığı rüzgar isimleri ; Keşişleme, Kıble, Lodos, Karayel, Yıldız, Poyraz, Gündoğusu ve Günbatısı. https://www.tech-worm.com/kesisleme-kible-lodos-karayel-yildiz-poyraz-gundogusu-gunbatisi-nedir/

Şimdi bulunduğum yerden görünen Uludağ ve esen soğuk rüzgarın adı Keşişleme. İzmir’de esen Keşişleme rüzgarı soğuk esmez. Aksine ılık ve sıcak eser. Çünkü güney doğudan esen bu rüzgar bulunduğum yerde neden soğuk esiyor? Eskiden Uludağ‘ın ismi Keşiş Dağı olarak isimlendirilmiş. İstanbul konum itibarı ile güney doğudan esen bu rüzgara Keşiş dağı tarafından estiği için Keşişleme ismini kullanmış. Dün gece yağan yoğun kar Uludağ’ı tamamen beyaza boyadığı için iyice soğumuş. Uludağ’ın soğuk havası dört bir yanda olan sıcak hava taraflarına rüzgar olarak esmeye başlar. İstanbul’a Keşişleme esen rüzgar İzmir tarafına da aynı zamanda estiği için Poyraz rüzgarı olarak eser. Çünkü Poyraz soğuk eser.  Uludağ’a yağan kar çevresindeki geniş bir coğrafyayı iklim bakımdan bir süre etkiler. Bazen, çoğu zaman hava tahmincilerini yanıltır Keşiş Dağı yani Uludağ. Nedendir bilinmez hava tahmincileri Uludağ’a yağan karın yarattığı soğuk havayı pek dikkate almazlar o yüzden yanılma oranları hep yüksek olmuştur. Yağmur beklersiniz yağmaz, hava açık dersiniz yağmur gelir. Uludağ’ın o anki şartları ne ise çevresinde atmosfer olayları değişebilir. Kısaca özetlersek “Uludağ’ın kafasına göre.”

Yol kenarında bariyerlere yakın bisikletim KUZ ve arkasında sıra dağlar uzanmış. Daha da ilerde Uludağ bembeyaz olarak görünüyor. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Yolda pek bisiklet üzerindeyken resim çekmedim. Zaten resim çekmek için herhangi bir şey de yok. Bildiğiniz duble karayolu, emniyet şeridinde rahat şekilde gidiyorum. Etrafta dağlar, kışa hazırlanmış ağaçlar yapraklarını dökmüş. Yaz güneşinde sararmış otların yerine yağmurların yağmasıyla çimenler çıkmış ve ortalık yeşile bürünmüş. Tırmanış uzun sürdü ama iniş çabuk oldu. Orhangazi’ye yaklaşınca karnım acıkmaya başladı. Orhangazi de durup öğle yemeği olarak kelle paça yiyorum bol ekmekle. Paça dizler için bulunmaz bir yiyecek. Hem karnımı doyuruyorum hem de dizlerdeki eklemlere jelatin takviyesi yapıyorum. Karnım doyunca tekrar yola çıkıyorum, Gemlik’te durmadan tırmanışa başladım.  Sadece ilgimi çeken bir tabelanın önünde durup resim çekiyorum. Köyün girişinde tabelasını görmemiştim, köyün çıkışında karşıma çıkınca duruyorum. Köyün ismi Kurtul, yani İstanbul ne kadar güzel olsa da aşırı kalabalıktan kurtulduğuma seviniyorum. Hem evime, İzmir’e kavuşacağım. O yüzden bir an önce Bursa’ya varmaya çabalıyorum.

Bu gün doğru dürüst sabah kahvesinden sonra hiç kahve içmediğimin farkına vardım Bursa giriş tabelasında. Yemekten sonra ikinci molamı Bursa şehrinin tabelasının dibinde veriyorum. Kendime şöyle okkalı, bol köpüklü bir kahve pişiriyorum. Kahve fincanından kahvemi keyifle içerken Bursa tabelasını çekiyorum. Bursa’ya varmanın sevinci var içimde. Kendi aracım olan bisikletimle, kendi gücümle buraya kadar geldim. Yanımda uyku tulumu, mat ve çadır olmadığı için İzmir’e kadar bisiklet süremeyeceğime üzülüyorum. Olsun başka sefere sürerek ve kamp yaparak giderim. Sağlık olsun.

Bursa tabelasında yazanlar; Bursa Nüfus : 2100000 Rakım : 155  Resimde sol elimde kahve fincanı.

Bursa’ya vardım ama otogar nerede diye aklımdan geçirirken henüz girişte olmamıza karşı otogara giden tabelayı görünce şaşırdım. Hemen haritayı açıp bakınca otogarın dibinde olduğumu gördüm. Buna çok sevindim, çünkü Bursa trafiği korkunç ve tehlikeli. Sürücüler de çok kaba. Arabaya binince yollar benim deyip kimseye saygı göstermiyorlar. Bunu biliyorum, sevincim o yüzden. Hemen otogarın içine girip Kamil Koç firmasından biletimi aldım. Bisikleti sorunsuzca otobüsün bagajına yerleştirip biniyorum. Otobüs hareket saati 17:00 de. 6 Saatlik bir yolculuk yaparak İzmir’e vardık.

Yolda kitap okuyarak ve İstanbul da yaşadığım günleri, dostları, yeni tanıştığım arkadaşları aklımdan geçiriyorum. Hazine torbama yeni insanlar, dostlar ve hikayeleri doldurdum. Yine de hazine torbam dolmak bilmedi. Bunun yanında hayallerimi gerçekleştirmenin mutluluğu var içimde kıpır kıpır. İçimdeki kıpırtılarla gecenin ilerleyen saatlerinde iyice azalan trafikte bisiklet sürerek Alsancak çimenlere vardım. Hava serin sadece üzerimde ceketim var, kısa pantolon üzerimde.

Alsancak ta vapur iskelesinin önünde İ harfi üzerindeki nokta merkezde kalacak şekilde nazar boncuklu İzmir yazısı önünde bisikletim KUZ ile resmini çekiyorum. Nazar boncuğun ortasındaki İ harfinin noktası lacivert renkli, kalın halkalar şeklinde dışa doğru sarı, beyaz, açık mavi ve en dışta lacivert renkte boyanmış. İzmir yazısı iki tümsek şeklinde kaidenin üzerine harfler lacivert renkte. Arkada yapraklarını dökmüş bir ağacın dalları sokak lambaları aydınlatmış. Daha akada geniş alanlar yeşil çim ekili. Kıyıları çiçek dikilmiş.

Bisiklet yolundan, trafikten uzakta aheste aheste gece serinliğinde eve vardım.

Bu gün yaptığım yol yaklaşık Yalova dan Bursa’ya kadar 61 Kilometre civarı. Toplamda 72 Kilometre.

Aşağıda yaptığım yolun haritası

Powered by Wikiloc

Bir İstanbul Masalı – Avrasya Maratonu 4. Gün

14 Kasım 2016 Pazartesi

Büyükada Turu

(Kör arkadaşlarım için resimlerde betimleme yapılmıştır.)

 

En güzel deniz:  
Henüz gidilmemiş olanıdır.  
En güzel çocuk:  
Henüz büyümedi.  
En güzel günlerimiz:  
Henüz yaşamadıklarımız.  
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:  
Henüz söylememiş olduğum sözdür… 

Nazım Hikmet Ran

 

Öne çıkan görsel, ben, Gökay ve Dilek kahve içiyoruz tepenin üzerinde. Arkamızda Marmara denizi ve ada.

Sabah erkenden kalkıp kahvaltıyı yaptık, bu gün Büyükada’yı bisikletle gezeceğiz. Oğuz bizi arabası ile Bostancı iskelesine bırakıyor. Dilek ben ve Android Gökay bu turu yapacağız. Bisikletlerimizle vapura binip iskeleden ayrıldık. Sessizce “Kaptan bizi Büyükada’ya götür” diye bağırıyorum. Haliyle sessizce bağırdığım için kaptan duymuyor, yolcular da. Hava bulutlu, tamamen kapalı. Deniz hafif çalkantılı. Marmara denizinin en büyük adası olan Büyükada adından da anlaşılıyor büyük olduğu. Adalara kalkan vapurların iskelesi nedense en yakın yerden değil de epey uzak olan yerden kalkıyor. O yüzden ilk başlarda adaları göremedim. İlk olarak Heybeliadaya yanaşacağız. Adaya iyice yaklaşmadan kadraja girecek şekilde resmini çekiyorum. Adanın sol tarafı evler, sağ tarafı yeşil alan olarak görünüyor. Deniz rengini gri bulutlardan almış.

Adaya iyice yaklaştık.

Adanın iki sırt biçimindeki tepenin yamacına yapılmış evler deniz kıyısına kadar inmiş. İskelede biri mavi, biri kırmızı renkte iki yük gemisi yan yana bağlı duruyor. Gemiler küçük.

Heybeliada da inecek yolcuları bıraktıktan sonra tekrar denize açılıp Büyükada’ya geldik. İki ada birbirine çok yakın. İskelede iki yolcu vapuru yanaşmış durumda. Evler 4 yada 5 katlı olarak yapılı, yüksek bina yok.

Vapur iskeleye yanaştıktan sonra karaya ayak basıyoruz. Karşıma ilk olarak Osmanlı zamanından kalan bir çeşme görüyorum. Çeşmenin olduğu bölüm bir kaide şeklinde dikdörtgen blok olarak yapılı. Altında yalak var, suyun kirecinden bir kısmı beyaz leke olarak görünmekte. Kaidenin üzerine 6 adet sütun konulup  üzerine de revak yapılıp tamamlanmış. Revak kenarları ve çeşme kaidesi işlemeli. Bu çeşmeden su akıyor buna sevindim. Yer dikdörtgen beton taş döşeli. Çeşmenin yanında da ters dikili bir dut ağacı var. Dutun dalları yukarı yerine aşağıya doğru büyüdüğünden salkım saçak görünümü var. Aynı söğüt ağaçları gibi. Gerçi onlar da ters dikilince salkım saçak görünümüne bürünüyor. Dut ağacı yukarı doğru büyüyemediğinden insanlar rahatça dut yiyebilir elleriyle koparıp.

Bisikletim KUZ ile iskele binasının ön cephesini çekiyorum. İskele binasında yazan Mavi Marmara şehit Murat Yüksel yazısının altında daha büyük harflerle Büyükada İskelesi yazılı. Geçmişte Mavi Marmara gemisinde ölen birisini şehit olarak  Büyükada iskelesine adını yazmışlar. Ben şehit olarak kabul etmiyorum o gemide ölen birisini. Zaten o dönemde başbakan olayı üstlenmişti. Sonradan bana mı sordunuz diye inkar ederek orada ölen bu şahsa ve diğerlerinin ruhuna hakaret etmiştir. Belki de o ismi kaldırmışlardır şimdi.

Bisikletim KUZ’un yakınında bir köpek yerde yatmış dinleniyor. Bagajda turuncu çantalarım ve üzerinde mat bağlı duruyor.

Bisikletlere binip Büyükada turumuza başlıyoruz. Yarısı asfalt, yarısı Arnavut kaldırımı döşeli caddede dükkanların ve evlerin arasından gidiyoruz. Caddede elektrik telleri, telefon telleri görünmüyor. Hepsi yer altına alınmış sadece aydınlatma direkleri var.

Uzun bir sütun yeşil bir alana dikilmiş duruyor. Etrafı demir çitlerle çevrili olduğundan sütunda neler yazılı olduğunu okuyamıyorum. Yeşil alanda iki tane ağaç dikili. Birisinde mor çiçekler açmış. Arkasında da uzun, tepesi görünmeyen palmiye ağacını gövdesi.

Büyükada tarihi bir yer, burada yeni binaların yanında eski ahşap evler de görmek olası. İki katlı tamamen ahşap bir ev, Evden öte köşk gibi yapılmış. Tüm pencereleri kanatlı kapaklarla yapılmış. Büyük bir olasılıkla Marmara denizinde oluşan fırtınalardan korunmak için binayı tamamen izole ediyorlar. Ev biraz bakımsız gibi, oturan yok sanırım. Üst katta olan balkonların korkulukların bazıları düşmüş. Pencerelerin kimisinde cam yok. Bahçede tele asılı halı, yanında da paspas kurumak için konulmuş. Kaldırımda kazı çalışmaları yapıldığından döküntüler öylece duruyor.

Tarihi ahşap köşk manzaralı bir resim çekiliyoruz otomatik olarak. Resimde Gökay, Dilek ve ben. Üzerimizde uzun kollu giysiler sıkı olarak giyilmiş durumda. Buralarda havalar serin, kış erken başlıyor. Arkamızdaki ahşap ev boyasız, üstteki ev beyaz boya ile boyalı ama boyalar yer yer kalkıp dökülmüş. Kaldırım kırık beton parçaları ile kaplı.

Evler bitti, çam ağaçları ile kaplı ormanın içindeyiz. Orman piknikçilere uygun olarak mesire yeri yapılmış. Büyükada da yaşayanlardan çok ana karadan gelen Aşıkların gelip burada koklaştıklarından Aşıklar Tepesi denmiş. Kanlıca orman müdürlüğü de bu tepeyi aşıklara kaptırmamak için Aşıklar mesire yerine çevirmiş. Mesire yeri demek mangalcıların bir araya gelip ortalığı yanık et ve duman kokusu salması. Elbette insan aşık oldu mu kendilerine yeni tepeler bulur.

Girişte tahtadan bir tabelanın en üstüne Aşıklar Tepesi siyah boyalı levhada ayrı yazılmış. Tahta kısma da Aşıklar mesire yeri İstanbul orman bölge müdürlüğü Kanlıca orman işletme müdürlüğü. Altına da şikayet ve öneriler için telefon ve e – posta adresi yazılı. Çam ağaçlarına bağlanmış bir hamak duruyor.

Adanın en yüksek yerine doğru tırmanışa başladık. Çam ormanında sonbaharın son günlerinde Aşık bir çift yürüyerek yukarıya doğru gidiyor. Nasıl olsa kendi tepeleri.

Doğal taşlardan yapılmış küçük bir çeşme ama çeşmeden su akmıyor. Orman müdürlüğünce kayaya çakılmış kırmızı renkli levhada Orman 177 çeşmesi yazılı. Çeşmenin arkasından gelen mavi renkli su borusu çalıların arasında.

Kurumuş bir ağacın gövdesine siyah zemine “Çevreyi kirletmenin cezası ahirette ödenir” yazılmış. Bu yazıyı kilise yönetimi yazmış ve kilise resmi de basılı. Altında da başka bir tabelada beyaz zemine kırmızı harflerle “Bisiklete binmek yasaktır” hem Türkçe hem de İngilizce yazılmış. Tabelayı koyan da yazan da orman müdürlüğü. Alo 177 yazısından anlıyorum. Arkada taş duvar örülü.

Sonlara doğru biraz sert yokuşu çıktıktan sonra adanın tepesine geldik. Burada Aya Yorgi kilisesi, diğer bir adıyla Aziz George Koudonas Manastırı tam karşımda. Kilisenin giriş kapısı küçük bir çan kulesi şeklinde yapılıp kubbenin altına çanı da yerleştirmişler. Kubbenin üstüne de haç konulmuş. Ayin yeri içeride yüksen bir yapıda, çan kulesinin yanında da iki katlı bir ev var. Sanırım papazın evi olsa gerek.  Kilisenin önü parke beton taş döşeli. Bisikletim KUZ da sehpanın üzerinde duruyor.

Yüksekte olunca manzara güzelleşiyor. Ben de hazır seyrederken manzarayı çekiyorum. Karşıda Asya kıtası ana kara, İzmit’e doğru gidiyor. Sağda küçük adalardan birisi olan Sedef adasının bir parçası görüntüye girmiş.

Dilek önde Gökay arkada yokuşun sonlarına gelmişken resimlerini çekiyorum. Gökay’ın android olduğunu biliyorum. Böyle yokuşları saniyede çıkar ama Dilek yokuşlarda iyi olmadığı için yalnız bırakmıyor.

Kiliseni içine girmeden kapısında şöyle bir iç kısmı olan avlu ve ayin yapılan binayı çekiyorum. Çatıda ve kapıda birer haç kondurulmuş. Binanın cephesi kırmızı renkte boyalı. Ortada kapı, iki yanda da birer pencere. Pencereler dar ve uzun, Kapı da öyle. avlu karo plaka döşeli beyaz renkte. Binaya yakın yerde oturan bir de kedi var avluda.

Bu tarafı da Marmara denizi, karşı kıyı görünmüyor, çok uzak. Sadece Heybeliada ve biraz da Burgazadası görünmekte.

Sert geçen Marmara denizinin kış şartlarına ayak uydurmaya çalışan çam ağacı göğe fazla yükselmeden yere paralel büyümüş dalı. Ada üç başlı bir yönetim ile baskı altına alınarak yasakçı zihniyetle yönetildiği bu çam ağacını aracı yaparak kendilerini belli etmiş. Yere paralel uzamış kalın çam dalına üç tane tabela çakılmış. Birinde “Ağaçlara çaput ve ip bağlamak yasaktır Ay Yorgi yönetimi” (Aya daki A harfi sökülmüş). Bu yazıyı yazmalarının nedeni her yıl 23 Nisan ve 24 Eylül de yapılan Hristiyan Ortodoks inanışına göre dileklerinin gerçekleşmesi için ağaçlara çaput ve makara ipi salmaları. Vapur iskelesinden kiliseye kadar makaradan salınan ip yalınayak olursa dilekler gerçekleşiyormuş. Hemen yanında da başka bir levhada “Bisiklete binmek yasaktır No bicycle alo 177” (Nedense ormancılar bisikletçilere düşmanlıklarını her yerde gösteriyor. Ağaca binmek, ateş yakmak, çevreyi kirletmek yasaktır yazsa anlarım ama bisikletle çevreyi kirletmeyen bir aracı yasaklamalarını anlamış değilim). Bunu ormancılar çakmış ağaca. Biraz ötede de “Mangal yapmak yasaktır  Ada belediyesi.” Yasakçı zihniyet oldukça insanlar inadına tersini, yasaklara karşı gelmeyi zevk haline getirmiş. Yasak yerine “çaput bağlamayınız, dinimize aykırı” dese, “Ormanda mangal yapmak ormanın yanmasına neden olur” yazsalar belki okuyanlar anlayabilir. Yasak kelimesi ters tepki veriyor her yerde.

Allahtan kuşların ağaç dallarına konmasına yasak yok. Gerçi bu kuş biraz büyük olsa da gelip dala konmuş.

Dilek ağacın dalına oturmuş bana arkası dönük olarak poz veriyor. Başında kırmızı buff, sırtında kırmızı çantası ile uyumlu olarak poların siyah  rengi ile bütünleşmiş.

Adanın en yüksek yeri olan yerdeyiz. Doğal olarak erozyon sonucu kayalar meydana çıkmış. Buradaki kayalar yontulup düz hale getirilmiş. Burasının rakımı 189 metre.

Kahveyi her yerde içebilirsiniz, kahvede, cafede, lüks restoranda yada çay ocağında. Ama bizim gibi Büyükada’nın en yüksek iki tepesinden birisi olan Yüce Tepe de içmek bir ayrıcalık. Ben de zaten böyle yerlerde kahve içmenin keyfini yaşarım. Her zaman bisikletimin çantalarında bulunan kahve takımını çıkarıp cezveyi ocağa sürüyorum. Kahve kokusu tüm adayı sarıyor birden bire. Büyükada şimdiye kadar böyle bir koku duymadı. Kahve kokusunu içimize çekip özel fincanlarda yudumluyoruz. Kahve manzara ile birlikte daha anlamlı ve tadı bir başka oluyor.

Elimizde fincanlar, kayalara oturup Marmara denizi ve Heybeliada manzarasını izleyerek kahvemizi içiyoruz. Ben, Gökay ve Dilek İstanbul’un sert iklimine ayak uydurup sıkı giyinmiş olarak poz veriyoruz kameraya. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Kahve içerek manzarayı izlerken adanın güneyinde birden bire gök delindi. Delinen yerden Güneş ışıkları denize vurunca garip bir şekil ortaya çıktı. Gökteki bulutlarda kalp şeklinde olan delik ışık hüzmesi gözle görülür biçimde denize kadar ulaşıyor. Denize yansıyan ışık ise kanatlarını açmış uçan bir kartal görünümünde.

Daha belirgin olması için resmin renkleriyle biraz oynayınca iyice anlaşılıyor. Işık olan yerleri kızıl renge bürününce buluttaki kalp, ışık hüzmesi ve denizdeki kartal gri fonda muhteşem bir kızıl renge bürünüyor. Hani dilek tutsan böyle bir görüntüyü yakalamak bir mucize olsa gerek. Sağ tarafta, ufukta dağlar ve bulutun sonundan öte güneş olan yerler kızıl renkte. Resim renkleriyle oynanınca kızıl görünüyor ufukta.

Gördüğümüz görüntüyü dijital zom yaparak biraz yakınlaştırdım. Madem karşımıza böyle bir görüntü çıktı belki bir nedeni olsa gerek diyerek dileklerimi tutuyorum. Aslında dilek tutmaya gerek bile yok. Çünkü dilekler gerçekleşiyor. Zaten yanımda da Dilek canlı olarak duruyor. Yaşadığımız an, doğal güzellik ve manzara bize dileklerimin gerçekleştiğinin ispatı. Anı yaşamamızın bedeli.

Kahve fincanlarını yıkayıp kutusuna yerleştirdikten sonra kahve takımlarını çantaya koyup yola çıkıyoruz. En zirveden başladığımız için iniş çabuk oluyor. Deniz seviyesine kadar inip yol düzleşiyor. Yamacın kenarları taş duvar örülü küçük bir alanda yürüyenlerin oturup dinlenmesi için banklar konulmuş. Taş duvara da siyah renkte bu yılın şampiyonu olan Beşiktaş futbol takımının yazısı yazılmış. Yazı; “Şampiyon Beşiktaş” siyah büyük harflerle yazılmış. Yanında da yazıyı yazanın ismi olsa gerek “Feda” yazılmış. İşin ilginç tarafı da çöp tenekesinin anlına “Sola bak” yazısı ve solu gösterir ok işareti. Düşünce güzel ve anlamlı. Önde de bisikletim KUZ duruyor.

Yol kıyısında biraz altı boşalmış çam ağacı fırtınada devrilip yana yatmış. Köklerinden yeterli su alamayan ağaç kurumuş durumda. Arkada servi ağaçları ve bir zeytin ağacı. Ötesi deniz.

Büyükada’nın güneyinde kalan Sedef adası manzarama giriyor. Çalıların arasından resmini çekiyorum.

Büyükada’nın en önemli ulaşım aracı faytonlar. Daha çok gelen turistler ve ziyaretçilerin adayı yorulmadan gezebilmeleri için. Karşıma bir fayton çıkıyor ve tam o anda üç tane yılkı atı da resme giriyor. Atlar adada serbestçe dolaşıyor.

Rum Ortodoks mezarlığına gelince Türk futbolunun unutulmaz ismi Lefter Küçükandonyadis’in mezarını görüyorum. Mezarının başında küçük bir direğe oynadığı kulüp olan Fenerbahçe bayrağı asılmış.

İstanbul Büyükada’da 25 Aralık 1925 tarihinde doğan Lefter Küçükandonyadis , 2 yıl Taksimspor forması giydikten sonra 1947’de Fenerbahçe’ye transfer oldu. 1951-1952 sezonunda İtalya’nın Fiorentina ve 1952-1953 sezonunda Fransa’nın Nice takımlarında oynayan Lefter Küçükandonyadis, 1964 yılına kadar Sarı-Lacivertli forma altında 615 maçta 423 gol attı. İstanbul Ligi’nde 1953-1954 sezonunda gol krallığına ulaştı. Futboldaki ustalığından ötürü ‘Ordinaryüs’ lakabıyla anılan Lefter Küçükandonyadis, kariyeri boyunca 832 gol atarak rekor kırdı ve üstün golcülüğü dolayısıyla, “Ver Lefter`e, yazsın deftere” sloganı ile Türk futbol tarihinin unutulmazları arasına girdi.

Türkiye Futbol Federasyonu tarafından 50. milli maçını oynaması nedeniyle “Altın Şeref Madalyası” ile ödüllendirilen ilk futbolcu olarak tarihe geçen Lefter Küçükandonyadis, 46 kez A, 1 kez B, 3 kez 21 yaş altı olmak üzere toplam 50 kez milli formayı giydi. A Milli Takım’da 21 golle en çok gol atan oyuncu unvanını uzun yıllar elinde tuttu, 9 kez de Milli Takım kaptanlığını yaptı. 1954 FIFA Dünya Kupası’nda forma giyen efsane oyuncu, turnuvada 2 de gol attı.

Lefter Küçükandonyadis, 1964 yılında Fenerbahçe formasıyla jübile yaptıktan sonra Yunanistan’ın AEK Egaleo ile Güney Afrika’nın Johannesburg takımlarında antrenör futbolcu olarak görev aldı. Daha sonra ise Samsunspor, Boluspor, Orduspor ve Mersin İdman Yurdu takımlarında teknik direktör olarak çalıştı. Uzun yıllar spor yazarlığı yapan ve 3 Mayıs 2009`da Kadıköy`de Kuşdili Parkı’na heykeli dikilen Lefter Küçükandonyadis, 13 Ocak 2012 tarihinde aramızdan ayrıldı. ( Kaynak : İnternet haberleri )

Sedef adasını daha yakından görünce resmini çekiyorum ağaçların arasında.

Sonunda yerleşim yerine geldik. Sağda solda iki katlı evler, önümde giden bir fayton ve kenarları mavi boyanmış yuvarlak bir levhada inişi gösteren bir eğim ve eğimde bisiklet resmi. Altında da ” Tehlikeli İniş” uyarısı yazılı. Uyarı acemi bisikletçiler için. Daha önce bisikletten düşen olduğu için uyarı levhası takılmış yol kenarına.

Büyükada’nın sokakları temiz ve kaldırımlarda ağaçlar dikili. Evlerin bahçelerinde de ağaçlar, çiçeklerle süslenmiş. Sokakta sonbahar yaprakları toplanmaya başlamış kışın geleceğini müjdeliyor. Arsızın birisi Büyükada’nın mimarisine karşı gelerek evini üç katlı yapmış. Bu arsızlık giderek ülkemizi yaşanılmaz hale getirecek.

İskeleye gelip vapura binerek Büyükada dan ayrılıyoruz. Oğuz bizi arabası ile almaya geliyor iskele yakınına. Bisikletleri arabaya yükleyip eve geliyoruz. Beni evlerinde misafir eden Dilek ve Oğuz Koçyiğit çiftine çok teşekkür ederim. Bir anı olarak Oğuz, Dilek ve ben kanepede oturup resim çekildik. İyi ki varsınız dostlar.

Oğuz beni otobüs durağına bırakıyor. Otobüs ile Kadıköy iskelesine kadar geldim. İskeleden sonra yürüyüp etrafı seyrederek yeğenimin evine ulaşmaya çalışıyorum. Bu gece dolunay var ve dünyaya en yakın konumunda. Sokak arasından ayın bir resmini çekiyorum. Hava bulutlu olsa da ay kendini belli ediyor gecenin karanlığında. Üstümde ağacın yaprakları, pembe boyalı apartmanların arasından dar bir gökyüzünde ay kocaman parıldıyor.

Yeğenimin oturduğu Yoğurtçu Parkı yakınındaki apartmanı bularak eve giriyorum. Daha önceden haberleri vardı, beni bekliyorlardı. Hoş beş sohbet eşliğinde zaman geçiriyoruz. Yeğenimin küçük kızı ile oyunlar oynayıp durduk yatasıya kadar.

Bu gün yaptığımız Büyükada bisiklet turu yaklaşık 10 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

Bir İstanbul Masalı – Avrasya Maratonu 3. Gün

13 Kasım 2016 Pazar

Avrasya Maratonu – Anadolu – Avrupa

(Kör arkadaşlarım için resimlerde betimleme yapılmıştır.)

 

Annelerin ninnilerinden

spikerin okuduğu habere kadar,

yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,

anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,

anlamak gideni ve gelmekte olanı.

Nazım Hikmet Ran

 

Öne çıkan görsel, İstanbul boğaz köprüsünde kaşarken çekilmiş resmim. Üzerimde sarı tişört, altımda kısa pantolon, gri renkte. Göğsümde koşu numarası.

İstanbul’un havası bir garip, ne yapacağı ne olacağı belli değil. Sanırım Karadeniz’in hırçınlığına bağlı. Bir bakıyorsun yaz gibi, arkanı dönüyorsun kış gelmiş. Gece yarısı başlayan yağmur ve fırtına 12. katta daha şiddetli hissediyorsun. Ara sıra şiddetlenen rüzgar yağmur damlalarını kırbaç gibi camlara vuruyor. Rüzgar sesi, yağmurun camlara vurması beni uyandırıyor ve alarm çalasıya kadar bölük pörçük bir uykuya neden oldu. Alarm çalmadan uyanıyorum, hava fırtına ve yağmur olmasına karşı güne iyi başlama dilekleri ile pencereden dışarısını izledim bir süre. Rahman ve Başak ta uyanıyor. Kahvaltıyı hazırlıyoruz bana kadar. Her zamankinden az yiyorum sabahın köründe. Pek iştahım olmasa da.

Yanıma sadece kimliğimi, biraz para ve Rahman otobüse binmem için kartını veriyor. Üzerimde şort pantolon, maraton tişörtü ve yağmurluk var. Cep telefonum da yan cebimde. Böylece Rahman beni otobüs durağına kadar götürüyor. Yağmur yağıyor inceden, üzerimde yağmurluğu giymişim ıslatmıyor yağmur ama hava biraz serin. Otobüse ücretsiz bindim çünkü Avrasya maratonuna katılan sporculara belediye kıyak yapmış ücretsiz olarak. Rahman bana ineceğim durağı söylemişti. Başka bir otobüse daha binecektim. Dediği durakta indim. Merdivenlerden üst yola çıkıp durakta otobüs beklemeye başladım. Yağmur durdu ve bulutlar üzerimden geçmeye başladı. Şöyle bulutlara çepeçevre kuvvetlice üfledim bir kaç kez. Belki bulutlar dağılır diye. Ben beklerken birkaç sporcu yürüyerek gidiyorlardı. Uzun beklememe rağmen otobüsün geldiği yok ve gelmeyecek anlaşılan. Cep telefonumdan konum ve haritayı açarak ne kadar uzakta olduğumu görünce yürümeye karar verdim. Boğaz köprüsü fazla uzak değil, hızlı bir yürüyüşle yetişebilirim start yerine. Bir taraftan da navigasyona bakıp yürüyorum. Sonunda köprü yoluna geldim ve Avrasya maratonuna katılacak sporcuları görünce içim rahatladı. Yol trafiğe kapatılmıştı, sadece yaya olarak yürüyenler var. Ben de aralarına katılıp ıslak  yolda yürümeye başladım.

Yolda ilerledikçe kalabalık artmaya başladı, yol kıyısında seyyar tuvaletler sıralanmış. Boğazın mavi denizi bir parça görünüyor. Havaya üflemem işe yaradı, bulutlar dağılmaya başlamış. Avrupa tarafı tamamen açılmış durumda.

Start yerine vardım, insan kalabalığı iyice arttı. Neredeyse iğne atsan yere düşmeyecek. Kıyılara beyaz uçan balonlar ip ile bağlanmış bir kaç tane.

Benim koşacağım çeyrek maraton 10 Km start yerine geldim. Start verilmesine daha zaman var. 10 Km starttaki hava ile şişirilen büyük boru balon. Başlama yeri yolun sağında demir parmaklıklı bariyerle ayrılmış.

Start yerinde insanlar toplanmış start verilmesini bekliyorlar. Bir kişinin elinde Türk bayrağı var. Üç tane sarı uçan balon iple bağlanmış kıyıda. Balonlar kocaman.

Avrasya maraton koşusu 4 kategoride yapılacak. En önde 42 Km tam maratoncular var. Arkasında 15 Km koşucuları. En sonda 10 Km koşucuları. Start verildikten sonra belirli aralıklarla koşular başlayacak. Koşucu sporcular koşusu başladıktan sonra halk koşusu başlayacak. En başa 42 Km maratonculara kadar geldikten sonra geriye dönüp benim koşacağım 10 Km start yerine doğru yürümeye başladım. Star zamanı da yaklaşmakta. Bu arada Trabzonlu arkadaşım Orhan Şentürk aradı neredesin diye. Yerimi belirtmeme rağmen buluşamadık bir türlü. Orhan halk koşusuna katılacağından daha gerilerde. Ortalık ana baba günü, insan kaynıyor. Buluşmamız pek kolay olmayacak gibi.

Koşacağım start kapısına gelerek yerimi aldım. Önümde kalabalık sporcu grubu var.

İlk önce 42 Km tam maratoncular start aldı. Sonra 15 Km koşucular, normalde saat 10:00 da 10 Km koşucuları başlayacaktı ama on binlerce sporcuyu koşuya başlatmak pek kolay olmadığından zamanı biraz geçirdik. Neyse biraz gecikmeli de olsa start verildi. Start kapısından geçerken çipleri okuyan cihazdan da geçmiş olduk. Geçiş anında yüksek frekansta bir vızıltı sesi duydum. Start verildi verilmesine ama koşuya henüz başlayamadık. O karar çok insan var ki koşmanın olanağı yok. O yüzden bir süreliğine yürüdük.

Önümde insan kalabalığı, köprü geçiş gişeleri ve köprünün Asya kıtasında ki ayağı görünüyor. Kırmızı renkli uçan balonlar ip ile bağlanmış.

Asya kıtasının sonundayım, durup bir resim çekiyorum Marmara denizi tarafını. İki yakayı da görüyorum. Avrupa yakasında bazı çirkin dev binalar İstanbul’un siluetini bozmuş.

Köprü tamamen bize ait. Anca köprü ayaklarına gelesiye kadar yürüdüm. İnsan kalabalığı azalınca koşuya başlıyorum. Bu biraz  iyi oldu, koşuya başlamadan hafif tempolu yürüyüş iyi oldu. Köprünün Asya kıt’asındaki ayağı iki tane. İki tane taşıyıcı kalın halat ayakların üzerinde karşıdaki ayaklara doğru gidiyor. Aralıklı halatlar yukarıdan aşağıya düz inerek köprüyü taşıyor. Durup resim çekenler de var.

Resim çekenlere cep telefonumu vererek beni koşarken çekmelerini rica ettim. Böylece köprü üzerinde koşarken çekilmiş bir resmim oldu. Uzun saçlarım rüzgarda dalgalanmış olarak savruluyor. Üzerimde sarı koşu forması. Kısa pantolonum, spor ayakkabım, sol ayakkabımın bağcığında koşu çipi bağlı. 22743 yeşil renkli göğüs numaram da formamın önünde. Köprü kıyıları demir parmaklıklı bariyerle tamamen kapatılmış. Bariyerlerin ardında polisler nöbet tutuyor insanlar geçip aşağıya atlamasın diye. Avrupa dan Asya’ya doğru giden bulutlar ve iki kalın taşıyıcı halat tam üzerimde. Asya kıtası tarafı parçalı bulutlu. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Tam köprünün ortasına gelince durup Karadeniz tarafını çekiyorum İstanbul boğazını. Uzakta 2. köprünün ayakları da görünüyor. Boğazdan geçen gemiler, Asya ve Avrupa kıyıları, binalar ve havada bulutların geçişini izliyorum. Durup hareketsiz kalınca köprünün sallandığını hissediyorum. Onbinlerce ayak koşarken yere vurunca enerji birikimi koca köprüyü titretip sallayabiliyor. Bunu geçtiğimiz yüz yılda Çin lideri Mao Zedong fark ederek Amerikayı deprem felaketiyle yıkmayı planlıyordu. Plan kısaca şöyle;

Atlayan Ejderha Planı

CIA bu kez fena uçtu. Amerikan istihbaratına göre Mao, 1 milyar Çinli’yi zıplattırarak California’da bir deprem yaratmayı planlamış.

1976 yılında ölen Çin Lideri Mao ZeDong’un, bir milyar kişiyi zıplatarak ABD’nin California Eyaleti’nde deprem felaketine yol açmayı planladığı ileri sürüldü.

CIA kaynaklarına dayanılarak verilen bir haberde, ABD’den nefret eden Pekin’deki yöneticilerin bu inanılmaz sabotaj planlarını hala rafa kaldırmadıkları belirtildi.

ZIPLAMA DERSLERİ

Kod adı ‘Atlayan Ejderha’ olan inanılması güç ama korkunç plana göre, 12 Ekim 1976 günü yerel Pekin saatiyle 11.15’te bir milyar Çinli mümkün olduğu kadar yükseğe zıplayacaktı. MaoKızıl Ordu’dan köy köy dolaşarak herkese en yükseğe nasıl zıplanacağını eski Çin sporlarından örneklerle öğretmelerini de planlamıştı.

Buna göre, bir milyar Çinli’nin havaya zıplaması sonucu, yer altında şok dalgaları meydana gelecek ve bu da zincirleme sismik reaksiyonlara neden olacaktı. CIA’nın korkunç planı öğrenmesinden sonra, Washington’da yapılan ve bilgisayar modelleriyle gerçekleştirilen simulasyonlarda, Mao’nun planının ‘büyük olasılıkla işleyeceği’ sonucuna varıldı.

İSYAN BEKLİYORLARDI

Mao ZeDong, Kuzey Anadolu fay hattı ile ‘en çok benzeştiği’ ifade edilen California’daki San Andreas fay hattının kırılması sonucu, Los Angeles ve San Francisco’nun belli bölümlerinin Pasifik Okyanusu’na gömüleceğini de düşünmüştü. Depremin, birkaç milyon Amerikalının ölümüne yol açması ve ABD’de bir halk isyanının başlaması da umut ediliyordu.

Bir milyar kişinin zıplaması sonucu, Çin’de de sarsıntıların olacağı, ancak Mao’nun beş on bin kişinin ölümüne çok fazla önem vermediği de ileri sürüldü.

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/mao-1-milyar-cinli-yi-ziplatarak-abdde-deprem-planlamis-39141469

Şu anda  Asya – Avrupa kıt’alarının birleştiği yerdeyim. Tam da Avrasya dedikleri yerde. Ben de Asya dan Avrupa’ya koşuyorum.  Hayallerimin peşinden koşuyorum anlayacağınız. Hayallerimin peşinden koşarken aynı zamanda hayallerimi de gerçekleştiriyorum bir yandan.

Köprünün ortası, kenar korkuluklar, İstanbul boğazı, geçen gemiler. İki yaka da görünüyor, binalar ve boğazın ilerisinde 2. boğaz köprüsü. Avrupa dan Asya’ya geçen bulutlar.

Tekrar koşuya başladım, köprüyü geçip Avrupa’ya ayak basıyorum. Sağa dönen yoldan köprünün altına yokuş aşağı inip deniz seviyesine geldim. Burada su istasyonu kurulmuş. Koşuyu rahat yapıyorum, henüz terlemedim bile. Sadece bir şişe su alıp bir yudum su içtim. Su biraz rahatsız edince gerisini içmedim. Aynı yerde serinlemek için su içinde tutulan süngerlerden de veriyorlardı. Terini silip serinlemek için. Ben de bir sünger alıp suyunu iyice sıkarak yanıma aldım hatıra olsun diye. Su şişesi elimde koşmaya başladım tekrar. Az ilerde yol kıyısında ve yolda yüzlerce, belki de binlerce içilen su şişeleri yol boyunca atılmış. Sporcu ahlakı gelişmemiş kimisinde, çevreyi kirletmenin gereği yok. Kötü bir alışkanlık elindekini yere atmak. Nasıl olsa temizleyen, toplayan var diyerek utanmadan çevreyi kirletiyor insanlar. Şimdiki nesle bir şey anlatmaya, öğretmeye gerek yok. Alışkanlıkları kırmak, değiştirmek çok zordur. Bu kabuk o kadar sert ki matkapla delemezsin. Yapılacak tek şey çocuklar bu kötü alışkanlıklara başlamadan çevre bilinci ve elindeki her şeyi çevreye atmadan çöp tenekesine atma alışkanlığını öğretmek. Anca gelecek kuşaklar bunu yapabilir.

Yol kıyısında koşanlar, kaldırım kenarında pet su şişeler, Kaldırımda çınar ağaçlarının gövdeleri, çimenler pet şişelerinde nasibini almış.

Geçtiğimiz yer kıyıda ki çınar ağaçlarının gölgesi. Koşan insanlar, ağaç gövdelerine bağlanmış İstanbul büyükşehir belediyesinin bayrakları. Flamalar ve Türk bayrakları ipe asılmış. Geçtiğimiz günlerde anılan 10 Kasım Atatürk’ün ölüm yıl dönümü pankartı.

Ve Siyah Beyaz renkleri, Kara Kartal simgesi olan sevdiğim ve tuttuğum takım olan Beşiktaş futbol stadına geldik. Belki bir daha fırsat olmaz diyerek durup stadın resmini çekiyorum. Beşiktaş yazısı, bir kısmını çalı kapatmış. Stadın kenar kolonlarının tuttuğu seyirci oturma yerlerinin arka kısmı görünüyor.

Artık Haliç’e yaklaşıyorum, birazdan bitiş yerine varacağım. O yüzden tempoyu artırdım biraz. Durup resim çektiğim ve başlangıçta koşamadığım zamanı kazanmalıyım. Tam tempoyu artırdım ki yanımda koşan birisi “Urim Baba kahve var mı?” diyerek sorunca vay be burada da beni tanıyan çıktı, hem de koşuda kahve isteyerek. Gerçi koşan arkadaş öylesine espri yaptığını biliyorum. Bitişe doğru koşmaya başladık tanımadığım kahve dostu ile.

Yolda koşanlar, dört katlı taş bir bina, karşıda İstanbul yarımadası, camiler görünüyor.

Fotoğrafçı Barış Gider tam Galata köprüsünün üzerinde beni ve kahve var mı diye soran arkadaşı koşarken resmediyor. Arkamızda güzel görünümüyle Galata kulesi. Resim gerçekten harika, profesyonelce çekilmiş. Usta fotoğrafçı olduğu çekeceği yeri bilmesinden belli. Sağ elimde su şişesi, sol elimde sünger var.

Haliç’i Galata köprüsünden geçip Eminönü’ne geldik. Yol sağa döndükten sonra finiş kapısı göründü. Cep telefonumu çıkarıp bir resim çekiyorum. Önümde koşanlar ve ilerde finiş kapısı.

Finiş kapısını geçerken sanki dev bir eşek arısı yuvasından geçiyormuş hissine kapıldım. Yüksek perdede vızıltı sesi kulakları rahatsız ediyor. Bu vızıltı koşucuların çiplerini okuyup zamanı kaydediyor.

Tam geçerken kendimi ve geçiş zamanını gösteren tabelayı çektim. Geçiş zamanım 1:09:18 olarak yarışı tamamlamış oldum. Saniyeleri yazmaya gerek yok. 1 saat 9 dakika gibi bir zaman bana yeter de artar bile. Koşarken durum resim çektiğim zamanı düşersem 1 saatin altında bir zaman koşmuşum demektir. Her ne kadar sondan birinci olup Dünya rekoru kırmasam da bir hayalimi gerçekleştirmeni gururu bana yeter. Yarışı hiç zorlanmadan bitirdim, nefesim yerinde, ağrım sızım yok. 10 Km koşsam da henüz terlemedim bile. 15 Km hatta tam maraton olan 42 Km bile koşabileceğimi hissediyorum. Ama 10 Km bana yeter, fazlasına gerek yok. Zorlamanın anlamı da yok bence. Her şey kararında olmalı.

Elçek yaparak çektiğim resimde Finiş yazısı, altında 10 Km olarak belirtilmiş. 38. İstanbul maratonu sağında yazıyor. Elektronik tabelada çip okuyucusunun yakaladığı zamanı gösteriyor. Yeşil renkli zaman  göstergesi 1:09:18 olarak yazıyor. Sağda da sponsor isimleri logolarıyla beraber yazılmış kolona.

Koşu bitiminde sporculara dağıtılan torbalardan birini alıyorum. İçinde kaybettiğimiz enerjiyi tekrar yerine koymak için meyve suyu, çikolatalı gofret, yarım litre su, bir adet muz ve terli tişörtü değiştirmek için başka bir tişört. Ben henüz terlemediğim için üzerimi değiştirmedim. Kendime yiyecekleri yemek için bir yer ararken Ozan Yılmaz ile karşılaşıyorum. Daha önceden katılacağını bildiğim için karşılaşmamız iyi oldu. Ozan 15 Km koştu bu gün. Aldığımız yiyecekleri bir kenarda afiyetle yedik.

Beraber elçek resim çekildik Ozan ile. Ozan’ın üzerinde naylon yağmurluk var, bende ise sarı forma. Arkamızda İstanbul’un evleri.

Arkamızda göremediğiniz Karaköy ve tepesindeki Galata kulesi.

İstanbul da cami çok, onlardan birisi ve güneşin parlak ışıkları arkadan vurmuş.

Ozan Beşiktaş ta kalıyor, ben de Beşiktaş stadına kadar yürüyelim, oradan vapura biner Kadıköy’e giderim teklifini kabul edince henüz trafiğe açılmamış yolda yürümeye başladık.

Sonunda Beşiktaş stadının olduğu yere geldik. Gönlümün takımı olan Beşiktaş Jimnastik Kulübü yeni haliyle görmek güzel. Türkiye’nin ilk futbol kulübü olan Beşiktaş’ın kuruluşu kısaca şöyle;

1902 sonbaharında Beşiktaş Serencebey Mahallesi’nde, o zamanın Medine Muhafızı olan Osman Paşa’nın konağının bahçesinde, 22 kişilik genç grup, haftanın bazı günlerinde toplanıp jimnastik hareketleri yapmaktaydı. Başta Osman Paşa’nın oğulları Mehmet Şamil ve Hüseyin Bereket ile mahellenin gençlerinden Ahmet Fetgeri, Mehmet Ali Fetgeri, Nazımnazif, Cemil Feti ve Şevket Beyler’in aralarında bulunduğu gençlerin ilk ilgilendikleri spor branşları, özellikle barfiks, paralel, güreş, halter, aletli ve aletsiz jimnastikti. O sıralarda siyasi hareketler dolayısıyla her türlü toplanmadan ürkerek hafiyeler dolaştıran 2. Abdülhamit’in adamları Serencebey’deki bu toplanmaları haber alınca, spor yapan gençler bir baskınla karakola götürüldü. Bu sporcu gençlerin bir kısmının saray erkanına yakın olması, ayrıca o dönemlerde kötü gözle bakılan futbol oynamadıkları ve sadece beden hareketleri yaptıklarını belirtmeleriyle gergin durum yumuşadı. Hatta saray çevresinden Şeyhzade Abdülhalim bu sporcuları destekledi ve sık sık antrenmanları seyretmeye başladı. Ünlü boksör ve güreşçi Kenan Bey de antrenmanlara gelerek güreş ve boks hareketleri göstermeye başladı.

1903 Mart’ında ise özel bir izinle Bereket Jimnastik Kulübü kuruldu. 1908’de Meşrutiyet’in ilanıyla sportif hareketler biraz daha serbestlik kazandı. 31 Mart 1909’daki siyasi olaylardan sonra Edirne’de bulunan Fuat Balkan ve Mazhar Kazancı, Hareket Ordusu ile İstanbul’a geldi. Siyasi olaylar yatıştıktan sonra iyi bir eskrim hocası olan Fuat Balkan ile başta güreş ve halter sporlarını yapan Mazhar Kazancı, Serencebey’de jimnastik yapan gençleri bularak birlikte spor yapma fikrini kabul ettirdi. Fuat Balkan, Ihlamur’daki evinin altındaki yeri, kulüp merkezi yaptı ve Bereket Jimnastik Kulübü’nün adı Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Kulübü olarak değiştirildi. Böylece jimnastik, güreş, boks, eskrim ve atletizmin ön planda tutulduğu güçlü bir spor kulübü meydana geldi. Fuat Bey’in arkadaşları Refik ve Şerafettin Beyler de iyi birer eskrimciydi.

Bu arada Beyoğlu Mutasarrıfı Muhittin Bey’in teşvikiyle Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Kulübü, 26 Ocak 1911 tarihinde tescil edilen ilk Türk spor kulübü oldu. Semtin gençlerinin bu spor kulübüne ilgisi büyüdü ve spor yapan üyelerin sayısı bir anda 150’ye yükseldi. Kulübün merkezi de Ihlamur’dan Akaretler’de 49 numaralı binaya taşındı. Bir süre sonra bu bina da küçük gelince, yine Akaretler’de 84 numaralı binaya geçildi. Bu binanın arkasındaki bahçe de bir spor sahası haline getirildi.

http://bjk.com.tr/tr/cms/tarihce/2/73

Büyük harflerden yapılmış Beşiktaş JK yazısı önünde kartal pençesi pozu ile resim çekiliyorum. Kollarımı iki yana açıp ellerim pençe gibi.

Cep telefonunu birisine verip Ozan ile birlikte çekiliyoruz. İkimiz de birer elimizi pençe olarak yaptık. (Kimse duymasın Ozan Fenerbahçeli, hatırım için beş dakikalığına Beşiktaşlı oldu. Yani Beş dakikada Beşiktaş)

Beşiktaş stadının türbinleri ve dev sütun da Beşiktaş arması ile resim çekildim.

Resim çekim işi bitince yürümeye başladık. İstanbul eskiden İstanbul idi. Herkesin İstanbul’a gelmesi ve her şeyin bir arada bulunması İstanbul’un güzelliklerini bir bir yok etmiş ve giderek yok etmekte. Mega köye milyonlarca insanın sıkış tepiş dolmasına bir de kapitalizmin el atması ile yaşanılmaz bir kente dönüştürmüş. İşte buna bir örnek; İstanbul’un çeşmeleri. Bir zamanlar yürüyen insanların başında bir nefes alıp su içtikleri çeşmeler akmaz olmuş. Mega köyün güzel kızları çeşme başına gelip testilerini doldurmuyorlar. Kızların gülüşmeleri yok çeşme başında. Damacana su güzelim süslü İstanbul çeşmelerin suyunu kökünden kesmiş. Bedava su yok, parayla alacaksın. Paran yoksa susuz kal.

Çeşmenin mermer taşları üstü ayrı işlemeli, iki yanı sütunlu. Çeşme aynasında kenarları işli süsler ince işçiliği gösteriyor. Çeşmenin olması gereken yer, gözü çıkarılmış bir canlının karanlık deliği gibi kalmış. En altta da mermer yalağı.

Dolmabahçe saat kulesinin olduğu meydana geldik. II. Abdülhamit tarafından 1890 – 1894 yılları arasında Nikoğos Balyan ve kardeşi Sarkis Amira Balyan’ın  usta işçilikleri sayesinde muhteşem bir eser ortaya çıkmış. 12 X 12 metrelik bir alan üzerine konuldu. Yükseldikçe daralan bir şekilde düzenlendi. Barok ve Ampir üsluplar kullanıldı. 4 katlı yapıldı. Deniz ve kara tarafındaki ikinci kat alınlıkların ortasına, 1882 yılında II. Abdülhamit tarafından terazi ve silah eklenerek tamamlanmış birer Osmanlı Arması mermere oyularak yerleştirildi. Kapı üstü hizasında, dört tarafına dört ayrı barometre konuldu. Barometrelerde, hava durumları aynen şöyle yazılmıştı, hala öyle devam ediyor; Fırtına – Rüzgar – Yağmur – Mütehavvil (değişken, kararsız anlamında) – Eyi Hava – Sabit Hava. Kuledeki saatler Fransa’dan getirtildiler. Saatçibaşı John Meyer, Paul Garnier markalı saatleri dördüncü kat alınlıklarına, makineleri da üçüncü kata yerleştirdi. Deniz tarafındaki saat ayrı, diğer üç taraftaki saatler aynı anda kuruluyorlardı. 1979 Yılında, saatler kısmen elektronik sisteme çevrildiler.

https://www.istanbul.net.tr/istanbul-rehberi/tarihi-eserler/dolmabahce-saat-kulesi/139/6

Saat kulesini uzaktan çekiyorum, saat 12:30 olarak zamanı gösteriyor. Kırmızı büyük uçan balonlar burada da var. Saat kulesinin dibinde insan kalabalığı.

Ozan ile birlikte bir şeyler atıştırmak için bir yere oturduk. Sonrasında ayrılıyoruz birbirimizden İzmir de görüşmek üzere. Beşiktaş vapur iskelesinden Kadıköy iskelesine direk vapur olmadığını öğrenince gerisin geri Eminönü’ne doğru yürümeye başladım. Yürürken de yol kıyısındaki akmayan çeşmeler dikkatimi çekiyor. Çeşmenin olduğu yer uzun bir kapı gibi niş olarak yapılmış, kenarları süslemeli mermer işçiliği görülüyor. Çeşmenin olduğu yer kara bir göz olarak görünmekte.

Başka bir çeşme daha karşıma çıkıyor. Bu biraz büyük bir yapıda üç tane çeşmesi olan gösterişli olarak yapılmış. Kenarları sütunlu, tacı süslü, tekne gibi yalağı ile çeşme kısmı nişli. Çeşme yok, su da yok. Bu ortadaki çeşme.

Daha uzaktan çeşmenin görünümü. Yanlarda birer çeşme de var. Tamamen beyaz mermerden yapılmış bir ev gibi duruyor. Çeşmeler haliyle körelmiş, akan bir su damlası dahi yok.

Yanlardaki çeşmenin nişleri daha dar. Burada bir çeşme görünüyor ama açma – kapama kafası yok, uçmuş gitmiş.

Yürüye yürüye Haliç’e geldim. Galata köprüsünden geçmeden önce yandan, korkulukların az dışından kamışlı oltaları ile balık tutan balıkçıların resmini çekiyorum. Karşıda Eminönü, Mısır çarşısı ve camiler, Haliç denizi görünmekte.

Salkım salkım tan yelleri estiğinde 
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle 
Uzaktan seni düşünürüm İstanbul 
Binbir direkli Halicinde akşam 
Adalarında bahar 
Süleymaniyende güneş 
Hey sen güzelsin kavgamızın şehri

Ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde 
Bakışlarımda akşam karanlığın 
Kulaklarımda sesin İstanbul

Vedat Türkali

Eminönü’nden vapura binip Kadıköy’e doğru yol alıyoruz. Küçük, büyük yolcu vapurları boğazın mavi sularında bir o yana bir bu yana yolcu taşıyorlar.

Vapurun ayrıldığı Avrupa kıtasında olan Galata kulesi ve çevresini genel görünümü ile çekiyorum bir kare.

Tam boğazın ortasında boğaz köprüsünü iki ayağı ile birlikte çekiyorum. Bir kaç saat önce köprüde koşarken şimdi geçtiğim yerleri çekiyorum.

Optik olmadığı için dijital zom ile yakınlaştırarak boğaz köprüsünü daha görünür biçimde çekiyorum. Vapur ile beraber bir Avrupa’ya, bir Asya’ya bir kaç lokma yiyecek için uçan martılardan birisi de tam köprünün altında kanatlarını açmış olarak süzülürken kareye girmiş.

Asya kıtasına yakın olan kız kulesi görüntüye girince resmini çekiyorum. Martılar bizi takip ediyor bu arada. Yolcu vapuru da boğazın yukarılarına doğru gitmekte.

Kadıköy’e az kaldı, Selimiye kışlası devasa mimari yapısı ile karşıma belirdi. Kıyıda yük doldurup boşaltma limanı. İskelede vinçler, kıyıya yanaşmış gemilerden yük boşaltıyorlar. Kıyıda bağlı uzun sarı bir gemi duruyor.

Kıyıya yakın olarak geçiyor vapur. Kıyıdaki iskelelerde depolar var, önünde ise açık alanda binlerce martı konmuş. Beton zemin martıların beyaz rengine bürünmüş.

En sevdiğim vapurlardan olan eski yapım, kenarlarında, üstte arkada ve önde açık alanlarda oturma yerleri olan bir vapur geçerken resmini çekiyorum. Bindiğim vapur da aynısı. Açık yerde oturup denizi seyrederken çay içmek zevkini yaşadım. Yeni vapurlarda dışarısı diye bir yer yok. Tamamen kapalı ortamda, denizi görmeden, iyot kokusunu içine çekmeden yük eşyası gibi yolculuk yapılıyor. Yeni vapurları hiç sevemedim nedense.

Kadıköy’e iyice yaklaştık ve karşımda muhteşem yapısı ile Haydar Paşa garı göründü. İki yanında dev kuleleri, tam ortada büyük saatini hayranlıkla izliyorum.

1906 yılında yapımına başlanıp 2 yılda tamamlanmış binayı iki Alman mimar ve İtalyan taş işçilerinin çalışması sonucu yapılmış. 1917 de İngiliz casusun sabotajı ile büyük hasar meydana gelmiş, 1979 Yılında yakıt tankerinin patlaması ile dış cephesi hasar görmüş ve en son 2010 yılında dikkatsiz bir işçinin sorumsuzca çalışması sonucu çatısı yanarak çökmüş. Restorasyon çalışmasına hala devam ediyor.

Kadıköy iskelesinde inip metroya binerek Başak ve Rahman’ın önceden belirttiği durakta inerek eve geldim. Sıcak bir duşun ardından salonda kurulu hamağa uzanarak şekerleme yaptım yeterince. Sabahın köründen beri ayaktayım. 10 Km koştum ve bir o kadar da yürüdüm. Dile kolay iki kıta arası koşmak ve yürümek beni yordu biraz. Şekerleme beni kendime getirdi, tembel tembel uyumak gibisi yok. Ben uyurken Başak ve Rahman dışarı çıktılar. Onlar gelmeden uyanıyorum. Akşam olduğunda yemeği yapıp yiyoruz birlikte. Kahve içerken masanın üzerinden Rahman benim resmimi çekiyor çaktırmadan. Kahve fincanı önde, ardında ben cep telefonu kulağımda birisi ile konuşuyorum. Konuştuğum kişi de bizim Gözde Emine. O da 15 Km Avrasya maratonunda koştu. Yanımıza gelip sohbete katılmasını istiyorum ama arkadaşlarının sohbetini kabul etmeyip soğuk bir ortamda yemek yemeği tercih ediyor. Kendi bileceği iş deyip sohbetimize devam ediyoruz zamanı durdurarak.

Sohbetimize anlam katmak için yer minderlerine oturduk. Işıkları kapatıp mumları yakarak her zaman yakalanmayan ortamı yaşamaya başladık. Zaman nasıl olsa durdurduk mumların ışığı içinde. Minderin üstünde bağdaş kurup oturarak önümdeki ocağıma cezveyi sürüyorum. Fincanları yana dizdim, kahve pişince içine köpükleri ile dolduracağım. Uzun saçlarımı omuzlardan salmışım. Rahman’ın kemençe çalışını izliyorum. Başak ta bu arada kahve değirmeninde kahve öğütüyor kolu çevirerek. Rahman resim üzerinde fotoşop ile siyah beyaz olarak yapmış, Sadece cezvemin bakır rengi ve kırmızı ile sarı büyük mumların rengi orijinal. Rahman’ın elinde kemençe, uzun sakalı ile yay kemençenin gergin tellerinde gidip geliyor nağmeler arasında.

Gecenin derinliklerine kemençenin sesi ile türküler söyleyerek daldık. Zaman durmuştu ve ne zaman başlayacak bilmiyoruz. Sohbetin, türkülerin coştuğu, hayallerin gerçekleşmesini umarak yaşadık anları. O anlar ki geçmek bilmiyor. Zaten zaman durmuş anı yaşıyoruz. Hiç bitmesini isteyerek. Kemençenin sesi hayalleri körüklüyor habire tatlı düşlerin içinde kayboluyoruz. Muhteşem bir gece yaşadık. Bir daha ne zaman buluşacağımızı bilmeden. Ne zaman yattık bilmiyorum.

Bu gün koştuğum Avrasya maratonunun 10 Kilometrelik haritası. Bir o kadar da yürüdüm ama haritada belirtmedim.

Powered by Wikiloc

10. Gökova Bisiklet Turu 4. Gün

20 Mayıs 2016 Cuma

Bodrum – Ören

( Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır )

 

Kime ne desem 
Boyuna kendimi dinliyordum eski yağmurları dinliyordum

Düşünmeden biliyordum deniz ılıdı
Dökülen çelik katı
Yürüyenler yan yana

Yüzümü güneşte dinlendirsem
Dağın dağ olduğunu bilsem ovanın ova ağacın ağaç
Kurtulurdum

Çok köprülü sular gibi git git bitmedi
Boyuna kendimi dinliyordum eski yağmurları dinliyordum

Saat sekizi geç vurdu
Giden gitmiş hüznü ayaklandırmak boşuna
Düşünmeden biliyordum

Arif Damar

 

Öne çıkan görsel, Yokuş yukarı çıkan yol U dönemecinde bisikletim KUZ ve bir bisikletçi yokuşu çıkarken.

Sabaha kadar cıstaklar dinmedi, bölük porçük bir uyku ile uyanıyorum. Şimdi elime davulu alıp tokmağı var gücümle gerilmiş deriye vurarak ramazan davulcusu gibi otellerde daha yeni uyumuş olan gürültücüleri uyandırmak istedi bir an. Nasıl bir hayat yaşıyorlar anlamak mümkün değil. Gece doğal olarak uyumak varken eğleniyoruz diye sadece gürültülü ortamlarda yüksek sesli (Kesinlikle müzik değil) gürültüde dans edip enerjilerini boşaltıyorlar. Tabi bu arada cepleri de bayağı boşalmış oluyor.

Uyku sersemi de olsam kalkıp çadırı, eşyaları toplayıp hemen kahve pişirmeye başladım. Bir kahve  beni kendime getirir. Hazır yaparken dört kişilik kahve yapıyorum. Kaldırım taşına oturup ocağın üzerinde cezve, fincanlarım, su ve tabelam da yanımda.

Kahvenin kokusunu alanlar yanıma geliyor. Bunlardan birisi Muammer Erdem.

Bisikletçiler toparlanıp hazır olduktan sonra yola çıkıyoruz. Bodrum’un kalabalık caddelerinden yukarılara doğru bisikletleri sürmeye başladık. Meydanın birinde Ata binmiş Atatürk heykeli, ada etrafında dönen arabalar. Yamaçlarda ise beyaz boyalı kutu gibi evler kaplamış.

Bodrum amfi tiyatrosuna geldik, burada kısa bir mola vereceğiz. Tiyatro demir çitlerle çevrilmiş durumda.. Yarım yuvarlak oturma yerler basamak şeklinde yamaçta.

Bodrum Antik Tiyatrosu

Antik Tiyatro, Klasik çağdaki Bodrum’dan günümüze ulaşabilen tek yapıdır. Bodrum’un ortasındaki Göktepe dağının güney eteklerindeki bu tiyatro, Anadolu’nun en eski tiyatrolarından biridir. 1960’larda bir grup Türk tarafından restore edilen bu tiyatro günümüzde de Bodrum’daki birçok festivale sahne olmaktadır. Tiyatronun ilginç nitelikleri arasında, oyunlardan önce Dionysos uğruna kurbanların kesildiği sunağı ve bazı koltukların arasındaki, belki de gölgelik olarak kullanılmış olabilecek delikler vardır. Her koltuk arasında 40 cm’lik bir mesafe bırakılmış olan tiyatro 13.000 kişi kapasitelidir.

Bodrum da tek antik eserden tarihi yok etmek uğruna burada yapılan konserler sayesinde yok olacağa benziyor. Tiyatronun genel görünüşü, üst taraf zeytinlik.

İnleyen nağmeler ruhumu sardı
Bir rûyâ ki orda hep şarkılar vardı
Uçan kuşlar, martılar
Yeşil, tatlı bir bahâr
Gülen, şen sevdâlılar vardı

Arzular orada, zevk oradaydı
Bir deniz ki aşk dolu dalgalar vardı
Uçan kuşlar, martılar
Yeşil, tatlı bir bahâr
Gülen, şen sevdâlılar vardı

Zeynettin Maraş

1931 Yılında Bursa da başlayan hayatı 1996 yılında İzmir de sahnede, mikrofonuyla son bulan Türkiye’nin sanat güneşi Zeki Müren son yıllarını Bodrum da ki evinde dinlenerek geçirmiştir. Yol kıyısındaki terastan Bodrum kalesi ve Bodrum’u şöyle bir göz gezdirirken Zeki Müren’in kendi sesinden dinlediğim “İnleyen Nağmeler” şarkısını söyleyerek andım, ruhu şad olsun.

Yol kıyısından Bodrum kalesi ve yat limanı, önde de beyaz kutu evler. Az ileride bir ada görünmekte.

Oturma yerleri taş işçiliği çok güzel. Şimdiye kadar sağlam kalmasının bir nedeni olmalı ama çözemedim. Her blok tarak biçiminde yontulmuş.

Restore edilen blok taşlar üst üste konularak duvar örülmüş. Düzgün görünüyorlar.

Sahne bölümü yüksek taş bloklardan yapılmış.

Taş bloklar dikdörtgen düzgün yontulup, ayrıca köşe taşları oynamasın diye iki santimlik çıkıntı oyularak aralıksız, düzgün konulmuş.

Sahne arkası mermer dikdörtgen prizma bloklar dik olarak duruyor.

Taş bloklar arasında Muhlis Dilmaç ile yan yana durup Bekir kocamaz elçek resmimizi çekiyor. Arkada bisikletçiler oturma yerlerine oturmuş.

Yukarılara çıkarak sahne ve oturma yerlerindeki bisikletçilerin bir resmini çekiyorum.

Android Gökay Terzi de aramızda, Bodrum kale manzaralı beraber resim çekiliyoruz yan yana. Şafak Omaç’ı anıyoruz ve anarken İzmir deki arkadaşlardan Şafak hakkında bilgi alıyorum. Sevgili arkadaşım hayata tutunup kendine gelmiş. Kafası biraz bulanık ama olsun uyandığına sevindim. Sık sık haber gelmesi içimi ferahlatıyor. Dualarım kabul oldu sonunda, sevinçliyim.

Bir tek benim bisikletimde yük var. Diğerleri yüklerini kamyonete vermiş boş bisikletlere biniyorlar. Turuncu renkli çantalarım uzaktan dikkat çekiyor. Artık yola çıkma zamanı diyerek yola çıkıyoruz.

Hedef köy yollarından Ören. Bodrum’un kalabalık ve gürültülü ortamından çıktıktan sonra doğada bisiklet sürmenin keyfini yaşıyorum. Bodrum taraflarında sık sık karşıma su sarnıçları çıkıyor. Kaya yapısı nedeni ile yeraltı suları pek yok. O yüzden yağmur sularını bu su sarnıçlarında biriktirilip gerektiğinde kullanılıyor. Kümbet şeklinde yapılan su sarnıcının üzeri kubbe şeklinde kapatılmış.

Kimi su sarnıcı da yarım yuvarlak uzun baraka şeklinde.

Kimi yerde iki tane yan yana görmek olası.

Fazla araçların olmadığı yollarda bisiklet sürüyoruz. Herkes kendi temposunda bisiklet sürüyor.

Her su sarnıcı ayrı bir yapıya sahip. Ağaçların arasına tek başına öylece duruyorlar. İçleri su dolu sıcak yaz mevsimine hazır olarak bekliyorlar.

Yarımadanın kimi yerlerinde güzel koylar görmek içimi ferahlatıyor. Sezon başlamadığından kumsalda fazla kimse görünmüyor.

Geçtiğimiz yol çok eski olmalı ki sarnıçlar hep yol kıyısında yapılmış.

Arazide toprak olarak ince bir tabakaya sahip. Çam ağaçları için yeterli ölçüde. Çam ağaçlarının kökleri kendine çatlak arasa da taşlar buna pek izin vermiyor. Kayalık ve toprak yapısı bir dere yatağında daha iyi görülebilir. Yağmurun bir kısmı toprak yüzeyinde kalıp çoğu derelerden denize doğru hızla akmakta.

Köylerden birinde sanki minare caminin kubbesinden ayrı yere yapılmış gibi. Ama önde görünen kubbe su sarnıcına ait.

Bu yıl Türkiye 1. lig şampiyonu Beşiktaş olunca taraftarları Beşiktaş bayrağını balkonuna asmış. Evin hem balkonunda hem de alt kata iki bayrak asılı. Üst kattakinde Şampiyon Beşiktaş, alt kattakinde ise Şampiyon Karakartal yazılı. Gönlümün takımı ne de olsa.

Yan yana iki direk, biri ağaç telefon direği, diğeri beton elektrik direği. Beton direğe birisi “AŞK” yazıp altına da ok işareti ile yönünü belirtmiş. Acaba gerçekten de “AŞK”a mı gidiyor?

Yorulan birisi bisikleti yere bırakıp çam ağacının gölgesinde gövdeye yaslanıp ayaklarını dinlendiriyor.

Bazı yerlerde tarihi eser olmasa da eski taş yapılar görüyorum. Yapıda dükkan şeklinde nişler olarak yapılı. Beş tane niş kalmış sadece.

Zorlu yollar bisikletçileri yoruyor. Çoğu pek bisiklete binen değil. O yüzden çam ağaçları gölgesinde dinleniyorlar.

Bazı yerler orman kesim sahası. Kesilmiş çam tomrukları yolun kıyısına istiflenmiş. Tomrukların kabukları burada soyulmuş. Kabukları yerde görüyorum.

Yol düz değil, dağlar tepeler ve dik yamaçlara çıkmak gerek. Yol dönemeçli ve çıkış olunca U dönüşle yukarıya giden yolun görünümü ayrı bir güzellikte. Bisikletim KUZ yol kıyısında yüklü çantalarımla beraber duruyor. Bir bisikletçi de tam önümden geçiyor bu arada. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Ağaçların gölgesinde küçük bir su sarnıcı beyaz boyalı kubbesi ile yol kıyısında.

Tarlasını dikenli tel ile çevirmiş. Sınırları, duvarları zorlayan bir bitki buna isyan edercesine kırmızı mor bordo renkli çiçeğini dikenli telin dışarısına doğru uzatabildiği kadar uzatmış.

Yol kıyısında su sarnıcı görünce duruyorum. Zeytin ağaçları, ardı çam ormanı arasında öylece duruyor tek başına.

Sarnıcın içine bakıyorum, içi su dolu. İçeride su olunca örümcek ağlarını girişe örerek suya gelen böcekleri avlıyor.

Dağlar tepeler yol vermiş gidiyoruz bisikletliler olarak. Bizlerden gürültü çıkmıyor çünkü motorlu değiliz. Çevreyi ve yeşili de koruyoruz böylece.

Buralarda yamaç kazılınca koyu gri renkli kaya ve toprak görüyorum.

Diğerlerinde ayrı kalmış iki çam ağacı. Alt kısımları budanıp kel bırakılmış. Soldaki ağaçta sol tarafı tamamen budanmış. Bu iki ağaç bana iki sevgilinin kaçışını anımsattı. Çökertme türküsündeki Halil ve Gülsüm’ün hikayesi. Hikaye şöyle;

Çökertme türküsünün kahramanı olan Halil, babası tarafından Van ili , Erciş ilçesi, Bozüyük köyündedir. Ailenin büyükleri önce Van’dan İstanköy’ e gelir ve daha sonra da Bodrum Karabağ’da Bekiroğlu tepesine yerleşirler.

Halil’in babası, Demirci Ali usta burada bir çingene kızı ile evlenir ve Halil dünyaya gelir. Halil bir namus meselesinden dolayı kız kardeşini öldürdükten sonra kaçak gezmeye başlar. Sık sık İstanköy’e gitmektedir.

Bu gidişlerden birinde düğüne davet edilir. Düğünde iken Halil’i Rumlar ihbar ederler. Yakalatırlar. Sonuçta Halil yedi yıl hapis yatar. Bu olay üzerine Halil Rumlara diş bilemektedir. Hapisten çıkınca da onlara haşin davranır.

Böylece Rumlarla Halil arasında bir husumet doğar. Halil bu arada türküde ‘Çakır Gülsüm’ olarak adlandırılan Hafize adlı kadına ilgi duymaya başlar ve Halil ilk olarak Gülsüm’ ü Kara kaya’ da ki bir düğünden zorla kaçırır Gülsüm ve annesi ise o dönemde Bodrum’un yönetiminden sorumlu Çerkes Kaymakam olarak bilinen Ömer Lütfi Bey’in evinde hizmetkarlık yapmaktadır.

Türküde adı geçen İbrahim Çavuş, kolculardandır ve Çakır Gülsüm’ ün ilk kocasıdır. Arkadaş olmaları sebebiyle Halil’i devamlı kollamaktadır. Halil ikinci olarak Gülsüm’ ü , Dertlinin Ali’nin Karabağda ki evinden alarak dağa kaldırır.

Yalıkavak karşısındaki Güdür de bir in bulur ve Gülsüm’ le burada yaşamaya başlar. Bu olaylara kızan kaymakam Ömer Lütfi Bey , Halil’in üzerine Selam oğlu adlı bir kişiyi gönderir. Selam oğlu Halil’i bulur fakat önceden tanıştıkları için kaymakam konusunda Halil’i uyarır.

Halil uyarıları dinleyerek buradan kaçar ve Gülsüm’ le birlikte Yalıkavak yakınındaki Çökertmeye gelir. Amacı bir kayıkla adalara kaçmaktır. Rum gemicilerden ‘Kosta Paho’ ( Kos’lu İstanköylü Paho) ile anlaşır.

Rumlarla aralarındaki husumetten dolayı Paho, tayfa Andon vasıtasıyla Halil’i Çerkes kaymakam’a ihbar eder. Kaymakamın emriyle denizden kol kayığı ile kolcubaşı Barka’nın Ali harekete geçer.

Ayrıca Paho’ nun demir atacağı karaya yakın yerde de jandarma komutanı Ömer Çavuş önceden pusuya yatırılır. Halil’i adalara götürecek kayık yola çıkar. Paho, Halil’i yakalatabilmek için dalgaları bahane ederek Aspat’a gitmeyi teklif eder ve deniz durulunca adalara rahat geçebileceklerini söyler.

Halil bu teklife inanır. Tekne ; Aspat ‘tan Bitez koyuna gelerek Hırsız Yatağı denen yere yakın olarak açıkta demir atar. Akşam olduğunda teknede içki faslı başlar. Paho, Halil ve Gülsüm’ ün içkilerine ‘Balık Ağısı’ denilen bir bitkinin sersemletici zehrini koyar.

Bu zehrin etkisi ile Halil ve Gülsüm uykuya dalarlar. Ömer Çavuş karada pusudadır. Paho, Halil ve Gülsüm’ ü uyuttuktan sonra demir alır ve teknesini yavaş yavaş kıyıya yanaştırmaya başlar . Ömer Çavuş tam kıyıya yanaşmadan tekneye ateş edilmesi emrini verir. Kurşunların kendisine isabet edeceğinden korkan Paho tekneyi açığa bırakır.

Tam bu sırada Kolcu başı Barka’nın Ali de kol kayığı ile Paho’ nun teknesini sarar. Paho Halil’den çekindiği için onu uyandırır. Geçen süre içerisinde Barka’nın Ali tekneye girmiştir. Halil ve Gülsüm sersemlemiş bir vaziyette güverteye çıkartılırlar.

Güvertede Halil’in ayağı kayar , Barka’nın Ali Halil’i bacağından yaralar. Halil yaralı bir vaziyette Bodrum’a getirilir ve kaymakamlık binası önünden karaya çıkartılır. Halk kaymakamlık binası önünde toplanmıştır.

O sırada ‘Kel Mülazım’ adı verilen jandarma komutanı ‘Hükümete karşı gelenlerin sonu budur’ gibilerden konuşma yapar Halil yaralı bir vaziyette kaymakamlık binası önünde bulunan bir mahzene atılır. Yaraları tımar edilmez.

Burada bir süre acı içinde inler. Daha sonra Ömer Çavuş tarafından boğazına çökülerek öldürülür ve sırtındaki elbiseleriyle birlikte alel acele gömülür. Bu olay üzerine Bodrum’dan ‘Üçlü Saçayağı’ olarak adlandırılan türkülerin ikincisi olan ‘Çökertme’ yakılır.

Çökertmeden çıktım da Halil’ im aman başım selamet
Bitez de yalısına varmadan Halil’im aman koptu kıyamet
Arkideşim İbram Çavuş Allah’ına emanet
Burası da Aspat değil Halil’im aman Bitez yalısı
Ciğerimi ateş sardı aman kurşun yarası
Gidelim gidelim Halil’im çökertmeye varalım
Kolcular gelirse Halil’im nerelere kaçalım
Teslim olmayalım Halil’im aman kurşun saçalım
Burası da Aspat değil Halil’im aman Bitez yalısı
Ciğerime ateş sardı aman kurşun yarası
Güvertede gezer iken aman kunduram kaydı
İpeklide mandilimi aman örüzger aldı
Çakırda gözlü Gülsüm’ümü Çerkes kaymakam aldı
Burası da Aspat değil Halil’im aman Bitez yalısı
Ciğerime ateş sardı aman kurşun yarası

Yol kıyısında iki çam ağacı ta yukarılara kadar budanmış, arkası çam ormanı. Bisikletim KUZ yol kıyısında park etmiş.

Yol ormanın içinden tepeye doğru gidiyor. Birazdan o tepeyi aşacağım. Yüklü olsam da fark etmez, alışkınım böyle tepe, dağ, bayır dolaşmaya.

Yavaş yavaş tepeye doğru çıkmaya başladım. Etrafta genç çam ağaçları, ormancılar sürekli ormanı gençleştiriyorlar.

Sonunda zirve göründü ve birazdan o muhteşem iniş başlayacak. Bir bisikletçinin yokuşu çıkarken düşündüğü tek şeyin inişin olması. Kendi rüzgarını hissetmek gibisi yok. Ben böyle düşünürüm yokuşları çıkarken. Burası Mazı geçidi, rakım 482 metre. Demek ki epey çıkmışız deniz seviyesinden.

Ve inişe geçtim Gökova körfez manzarası ile. Deniz masmavi, karşıda dün geçtiğimiz Datça yarımadası.

İşte hayalimdeki yerlerden birisi, yamaçta zeytin ağaçları ve en tepede küçük bir ev. Ev Taş bina iki katlı, çatısı kiremitli. Burada yaşamalı, belki bir gün belli mi olur?

Derin bir kanyon, besbelli ki dibinde çay akıyor. Ağaçlardan belli yemyeşil bir cangıl olmuş kanyonun içi.

Onca yolu rampa çıktıktan sonra kısa sürede deniz seviyesine indik. İndiğimiz yer ise Çökertme, hani önceden türküsünü yazdığım Halil ve Gülsüm’ün Çökertme de başlayan türkünün öyküsü. İkisi de buradan binmişler kayığa ve macera buradan başlamış. Burada bir işletme var ve çenebaz bir papağan sürekli konuşuyor. Çok geveze.

Kafesin içinde yanda ters asılmış papağan su kabından suyunu içerken.

Yatların bağlanıp karaya çıkmaları için T şeklinde uzun bir iskele var denizde. İskeleye bir tekne kıçtan bağlamış. Az ilerde demir atmış başka bir tekne duruyor. İskelenin T olan yerin ortasında Türk bayrağı dalgalanıyor. Kara girintisi denize doğru uzantı yaptığından doğal olarak rüzgardan koruyor tekneleri. Daha önce katıldığım turda büyük havlumu burada unutmuştum.

Denize iskeleden atlayıp biraz yüzdükten sonra çıkıp kurulanıyorum. Denizin serinliği iyi geldi. Ferahlamış olarak bisikletime binip yola çıkıyorum. Daha ileride kıyıda kayık ve teknelerin onarıldığı ve yenisinin yapıldığı bir tersaneyi görüyorum. Büyük bir baraka ve takozlara alınmış tekneler kıyıda. Tersanenin önü açık, herhangi bir dalgakıran yok.

Dağlardan akan yağmur suları dere yataklarından hızlıca denize ulaşırken taşkın izlerini görmek olası. Dere yatağının etrafı çam ormanı ile kaplı.

Önümde bir kaç bisikletçi var, sürekli bisiklet sürüyorlar. Durup resim çekeni görmedim. Sadece köylerde kahvede çay, soda içmek için duruyorlar.

Yaşlı bir su sarnıcı, sanki yorulmuş doğaya karışmaya başlamış gibi. Hani saçı sakalı birbirine karışmış birisi gibi, öyle yaşlı duruyor. Kubbesi ot kaplamış. Solunda büyük bir zeytin ağacı ona yarenlik yapar gibi.

Dere yatağı getirdiği alüvyonlarla bataklığa çevirmiş dere yatağını. Düz arazi olunca yayılmış bataklık.

Dereden su akmakta, demek ki dağlarda su var.

Derenin deniz ile kavuştuğu yer. Bisikletim KUZ yol kıyısında turuncu çantalarıyla öylece duruyor.

Deniz kıyısına çok yakınım, 10 metre sonra deniz. kumsala vuran dalganın sesi kulaklarıma geliyor.

Bir süre yol deniz kıyısından kıvrıntılı olarak devam ediyor.

Yolun sol tarafında yamaçlar başlıyor. Burada iki tane çeşme görünmekte. Birisi eski çeşme yamacın dibinde. Eski çeşmeye ulaşmanın olanağı yok, etrafını otlar, çalılar kapatmış. Yeni çeşme ise yola daha yakın ve önü çakıl taşı döşenmiş. Ulaşılması kolay. Mavi desenli fayans ile döşeli. Aralarında okaliptüs ağaçları çıkmış. Sanki eski yol eski çeşmenin önünden geçiyor.

Çeşmelerin üstünde dere yatağı görünüyor, görünen başka bir şey daha var. Geçtiğimiz yıl buraları yanıp kül olmuş, izleri hala görülüyor Yanık ağaçların gövdeleri simsiyah. Bu kış yeni otlar çıkıp ortalığı yeşertip yangın izlerinin bir kısmını kapatmış. Yaşam bir şekilde sürmekte.

Dere yamaçtan akarken derin yarıklar oluşturmuş. Toprak yağmur sularını yangın nedeniyle çoraklaşmış olduğundan tutamadığı için hızlıca akarak toprakları önüne katmış.

Enerjiye ihtiyacımız var bu kesin. Çünkü her şeyimizi elektrikle yapıyoruz. Hatta aramızda elektrikli bisikletler bile var. Ama çevreye verdiği zararı düşünürsek turizm ve denizi çok kirleten bir duman ve kül etrafa yayılıyor. Uzun zamanda etraf çölleşecek. Termik santralın uzun bacası sürekli zehirli duman salmakta ve etrafı kül saçmakta. Ülkemizde yasaları, mahkeme kararlarını dinlemeyen fabrika patronları, işletmeciler bacalara pahalı olan filtrele sistemlerini kurmadan etrafa zehir saçmaya devam ediyorlar. Üç yıl önce Ören de kamp attığımızda sabah baca dumanlarının üzerimizde bir sis perdesi gibi asılı kaldığını görmüştüm. Havada ki zehirli gazlar genzimi yakmıştı. Sabahın erken saatlerinde hava durgun olunca dumanlar Ören’in üzerine çöküyor. Zamanla kansere yakalananlar çoğalacak buraya yazlığa gelen tatilciler. Sürekli oturan kasabalılar zaten kanserle boğuşmaya mahkum.

Termik santralın uzun bacası, santral binası, daha ileride Ören kasabası ve deniz. Yüksek kayalıklı iki dağ daha arkalarda.

Bu turda bir çeşit Karia Yolu’nu takip ediyormuşçasına bisiklet sürüyoruz. Geçtiğimiz yıllarda gönüllü bisikletçi ve yürüyüşçülerin hazırlayıp hayata geçirdiği yolda tabelalarla işaretlenmiş. Solu gösteren tabelada Bozalan 13 km, sağı gösteren tabelada ise Ören 8 km yazıyor. Demek ki önümde 8 km yol kalmış kamp yerine.

Termik santralın yanından geçen çay, tüm suyu santralda kullanıldığı için geçtiğim köprüden bir damla bile su akmıyor. Dere yatağı beton ile kaplanmış.

Köprünün az aşağısında sağ tarafta santraldan çıkan suyu borularla bırakıyorlar. Dere yatağı buralarda da beton kaplı. Az ileride de de deniz görünüyor.

Yakınlarda olan kömür yataklarında buralara kadar bantlardan kömürler geliyor. Yamaçta rulolarla döndürülen bant sistemi görünmekte.

İlerledikçe başka dere yatakları da görüyorum ama su hiç akmıyor, kupkuru. Düzlükte ise zeytinlik var.

Ören tabelası Ören’e geldiğimi belirtiyor. Grup çoktan varmış kamp alanına çadırları bile kurmuşlar. Ben ise aheste aheste, etrafı gözlemleyerek, resim çekerek en son olarak geldim. Karşımda devasa Ören kayalığı görünüyor.

Yamaçlarda taş evleri görüyorum ama terk edilip başka yerde beton binaya taşındıkları kesin.

Keramos

Bodrum-Milas yolu üzerinde, Beçin yoluyla ayrılan 45 km’lik asfaltla ulaşılan eski adıyla Gereme, yeni adıyla Ören Gökova Körfezi kıyısındadır. Şehir merkezi kıyıdan biraz içeridedir. Ören’e Gökova/Akyaka köyünden 48 km’lik toprak yol ile Gökova Körfezi’nin kuzey kıyısını geçerek, Kıran Dağları’nın önünden de ulaşılmaktadır. Ören-Akyaka arasında antik Keramos kenti kalıntıları ziyaret edilebilmektedir.

Keramos’un adının anlamı çömlektir. Hellenistik çağda, Rodos egemenliği altında bulunan kent, bu dönemde kuzey komşusu Stratonikea ile bağlaşıklık imzalamıştır. MÖ 129 yılında Roma’nın küçük Asya eyaleti içinde yer alan Keramos, bundan sonraki evrede önemini giderek yitirmiştir. Ören’in arkasında yer alan Meşekayası Dağı üstündeki sur duvarları günümüze kadar gelebilmiştir. Surların alt kesimleri çokgen taş dizilerinden oluşurken, üst kesimlerde düzenli çizgi katları yapan duvar tekniği gözlenmektedir. Kayalık bir terasta yer alan ve halk dilinde Bakıcak diye bilinen yerde, 25 metreye varan uzunlukları ile kentin iki önemli tapınağı görülür. Kurşunlu yapı adını, taşları birleştirmek için kullanılan kurşun zıvanalardan almıştır. Güney ve batıda özgün biçimini korumuş olan bu güzel teras duvarlarının doğusu yıkılmıştır. Terasın üstündeki düzlemde ise Korint ve İyon düzeninde yapı parçaları bulunur. Söz konusu tapınak alanının olasılıkla Zeus Krysaoreus’a ilişkin olduğu ileri sürülmektedir.

Kasaba içinde bulunan Akyapı, Roma Dönemi’ne ilişkin büyük bir yapı kompleksidir. Gökova yoluyla gelenler, Ören’e ulaşmadan Meşekayası Dağı’nın arka kesimlerinde su kemerleriyle karşılaşmaktadır.

http://www.muglakulturturizm.gov.tr/TR,158110/oren–keramos.html

Keramos antik kentinin bazı kalıntıları yamaçlarda görünüyor.

Ören kasabasının sahiline ulaşıyorum, geldiğimde Muhlis Dilmaç benim resmimi çekiyor. Üzerimde mavi yağmurluğum var. Bisikletim yüklü halde palmiye ekili caddenin kıyısında kamp yapılacak yere doğru gidiyorum.

Hemen kendime bir yer seçip çadırımı kurduktan sonra su donumu giyip denize dalıyorum balıklama. Biraz yüzdükten sonra park hortumu ile duşumu aldım. Kurulanıp üzerime yeni eşyalarımı giydim. Terli olan çamaşırları su ile durulayıp asıyorum kuruması için. Ardından yemek için sıraya girip yemek tabağımı alıp belediye başkanının oturduğu masada yerimi alarak aç olan karnımı doyurdum. Ardından sohbetler başladı gece yarısına kadar. Uykum gelince izin isteyerek çadırıma gelip yastığa kafamı koymadan uykuya dalıyorum. Ne yazık ki yanımda yastık taşımıyorum. O yüzden yastıksız yatıyorum çadırda. Tüm gün boyu İzmir deki arkadaşlarda Şafak Omaç hakkında sağlık durumu ile bilgiler geliyor. Durumu giderek iyiye gittiğinin haberini alınca içim biraz ferahlıyor. Uykuya huzur içinde yorgun olarak dalıyorum.

Bu gün yaptığım yol yaklaşık 76 Kilometre civarı.

Powered by Wikiloc

Menderes Deltası Bisiklet Turu 4.Gün

25 Mart 2014 Salı

Soğucak – Kuşadası – Selçuk – Gölova – Tekeli – Menderes – Alsancak – Üçkuyular

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

Hadi anlat deseler anlatamam

Bir yere gidiyorken cayıp bir başka yere gitmeyi

Yani bir kunduzu karşıdan karşıya yüzdüren sezgi

Nedir ben bilemem ki

Belki bir raslantıdır da ondan mı sevdanın yeri

En yakın yeri

En uzak yeri

Bitmeyen yeri

Bitecek yeri

Farkedilmez zaten anlaşılmış sevdanın

Anlaşılmaz sevda ile bütün ekleri.

Edip Cansever

 

Öne çıkmış olan görsel, tomurcukları yeni açmaya başlamış dut ağaçları iki yanda, ortasında bisiklet yolu. Dutlar üstte birleşmiş durumda.

250320145663

Sabah erkenden uyanıyoruz. Güzel bir uyku insanın dinlenmesine yetiyor doğrusu. Selahattin ustanın horozu daha gün ağarmadan ince sesiyle ötmeye başlamıştı. Fazla oyalanmadan giyinip eşyaları topladıktan sonra bisiklete yükleyerek yola çıkmaya hazır hale getiriyorum. Ev sahibesi erkenden kalkıp nefis bir kahvaltı hazırlamış bizi bekliyordu. Kahvaltımızı hoş sohbet eşliğinde bir güzel yapıyoruz hep beraber. Kahvemizi içtikten sonra ev sahiplerinle teşekkür edip vedalaşarak yola çıkıyoruz İrfan ile birlikte. Söke kavşağına çabucak geldik bile. Kavşakta inşaat devam ediyor, henüz bitmemiş. Viyadük altından dikkatlice geçiyoruz. Tabelalarda Söke ve Aydın yazılmış, ok işareti sağa doğru.

250320145633

Ardından Kuşadası’na vardık. Dün Samson dağına toplanmaya başlayan bulutlar bu gün çoğalmış ve yağdı yağacak derken azar azar atıştırmaya başladı. Bir süre ıslanmadan ilerledik.

250320145634

Şansımıza tam benzin istasyonuna gelince yağmur birden bire boşandı. Zaten benzin istasyonunda olduğumuzdan ıslanmadık. Yağmur sağanak halinde yarım saate kadar durmadan yağdığından beklemekten sıkılıp çantamda bulunan çöp torbalarını bagajımdaki eşyaları sardım. Ardından üzerime de bir tane çöp torbası. Ayakkabıları da poşetle sarıp sarmaladıktan sonra  yola hazır hale geliyorum. İrfan beni poşetlere sarılmış çöp adam olarak çekti. Bisikletim KUZ da çöp bisiklet oldu.

250320145635

İrfan’a da 2 tane çöp torbası verdim. O da eşyalarını sarıp sarmaladı, ayağına poşetler, tam takım olduk ikimiz. İrfan’ı bisikleti ile çekiyorum sandalyede oturmuş durumda. İrfan’ın üzerinde sarı yağmurluk var.

250320145636

Artık fazla durmamıza gerek kalmamıştı, biran önce yola çıktık. Yağmur da şiddetini azaltmış hafif yağmaya devam ediyordu. Bir süre sonra yağmur durdu, ama su birikintileri bizim için tehlikeli olmaya başlamıştı. Kuşadası yolu, şehir içinde  dar, yanımızdan geçen arabaların üzerimize su sıçratması sulu, çamurlu olmamıza yetmişti. Şehir içinde kavşak çalışmaları olan yerlerde rahatça bisiklet sürüyoruz.

250320145637

İnşaatı devam eden alt geçit çalışmalarının yanından İrfan geçiyor. Alt geçit yan duvarları beton yapılıyor.

250320145638

Kuşadası’nda buradan her geçişimde heykeltraşın heykellerinin resimlerini çekmeden geçmiyorum. Bahçesinde her çeşit insan ve hayvan heykelleri var. Hele bir Zümrüd-ü Anka heykeli var ki devasa boyutta. Erkek ve kız öğrenci heykeli, yanında da Atatürk heykeli çimenlerin arasında. Arkada yüksek istinat duvarı taş ile örülmüş.

250320145639

Devasa zümrüd-ü anka kuşu, kanatlarını açmış. Yüksekliği 4 metre kadar, kanatları ise tek katlı binanın önünde sundurma olarak kaplamış. Heykelin yanında kadın heykeli var.

250320145640

Kuşadası’na son defa selam verip yola devam ediyorum. Hava açmaya başladı iyice. Bulutlar aralandı, gökyüzü mavi renk beyaza karışmış durumda.

250320145641

Efelerin ve Türkmenlerin olduğu yerde deve güreşi eksik olmaz. Tüm Ege bölgesinde olduğu gibi Kuşadası’nda da belediye  Deve güreş alanı ayırmış. Alanın yanından geçiyoruz.

250320145643

Sınırlara takmışız bir kere ne demeli. Aydın ilinden İzmir iline geçtik. Turuncu tabelada Karayolları 21. şube sınırı. Mavi tabelada ise İzmir il sınırı yazılmış. Yanlarında da karayolu yolu kilometresi yazılmış. 515 – 02 000

250320145644

Yağmur yağmasa da her ihtimale karşı hazır olmak için çöp torbalarını çıkarmıyoruz. Ne olur ne olmaz ! Son yokuşun başında mola verdik. Kuşadası geçişinde 3 tane yokuş çıkıp inmek yordu bizi açıkçası. Şehir dışında da iniş çıkışlar devam ediyor. Biraz dinlenmek iyi geliyor. Bisikletlerimiz park halinde, çantalar çöp torbaları ile sarılı.

250320145645

Pamucak kavşağına gelince Selçuk yönüne döndük. Selçuk hava alanı küçük ama gelen giden çok oluyor. Ne de olsa Meryemana ve ünlü antik kent Efes burada. Varlıklı turistler biran önce Meryemana kilisesini ziyaret edip hacı olmak için küçük pervaneli uçaklarla gelip gidiyorlar. Yağmur yağmasaydı toprak olan orman yolundan Şirince ye gitmeye kararlaştırmıştık. Yağmur gireceğimiz yolu çamur deryasına döndürünce gitmekten vaz geçtik. Artık Şirince’nin meşhur şaraplarını başka bir zaman tadına bakarız. Tabelada düz olarak Selçuk, İzmir, Aydın. Sağa doğru ise Havaalanı yazılmış.

250320145648

Selçuk’a doğru yöneldik, Selçuk ta karar veririz Şirince’ye gidip gitmeyeceğimize. Efes harabelerine vardık bile. Sağda tabelada Efes antik kentine gittiğini belirtmiş. İrfan da kadraja girdi.

250320145649

Bahar kendini iyice göstermeye başladı. Ağaçlar beyaz gelinliklerini giymiş, yeşil elbiseleri neredeyse tamamlanmak üzere. Buradaki ağaçlarda çiçekler beyaz.

250320145650

Burada da çiçekler pembe açmak üzere. Bu bahçe şeftali bahçesi.

250320145651

Selçuk ilçesine vardık, ilçe şirin bir Osmanlı kasabası. Buradan geçenler çöp şiş yemeden geçmesin. Selçuk çöp şişi ile ünlüdür. Yolcular burada konaklayıp geceledikten sonra yoluna devam ederlermiş. Şimdi ise İzmir – Aydın otobanı olduktan sonra ilçeye uğramadan geçen yolcular yüzünden işler gerilemeye başlamış. Sadece antik Efes ve Meryem Anaya gelen turistler ilçede konaklıyor. Otobanlar bir çok şehrin ticaretini söndürüyor. Yolcunun olmadığı yer sönüp yok olmaya mahkum. Tıpkı Efes gibi. Tabelada Selçuk Nüfus: 28200 olarak yazılmış.

250320145652

Selçuk merkeze vardık. Burası İzmir –  Aydın karayolu. Selçuk’ta pansiyon işleten bisikletçi dostumuz Adnan Barım’a uğramadan olmaz. Adnan’a telefonla haber vererek geldiğimizi bildiriyorum. Kendisi pansiyonda olduğunu, bizi beklediğini söyleyince pansiyona doğru yöneliyoruz. Kavşaktaki tabelada sağa doğru; Germencik, Aydın, düz olarak Şehir merkezi,  sola doğru ise; Torbalı, İzmir. Ayrıca yeşil zemine İzmir yazılmış.

250320145653

Adnan Barım pansiyonuna varıyoruz. Pansiyon daha çok dışarıdan gelen turistlere hizmet veriyor. Pansiyonun maskotu da leylek ve bisiklet. Göçmen kuş olan leylek yolcuyu temsil ettiğinden tam uyum sağlamış pansiyona. Pansiyonun tepesinde leylek yuvası da var. Her yıl bahar başlarken gelir, son baharda gider pansiyonun leyleği. Biz de leylek gibi pansiyona bisikletle geldik. Pansiyon taş bina, giriş kapısı geniş. Kapının üzerinde bisiklete binmiş leylek var. Yanlarında tahtadan yapılmış çatal ve kaşık büyük boyutta, çapraz olarak iki yana asılmış. Solda Beşiktaş futbol kulübünün arması var.

250320145656

Leylek figürlerini her yerde görmek mümkün. Adnan kendisi demirci ustası olduğundan her türlü demir süs eşyalarını kendisi yapıyor. Bahçe kapısında iki leylek birbirine bakar şekilde konmuş.

250320145655

Adnan ve sevgili eşi bizleri sıcak karşılıyor. Geldiğimizi bildirince çayı demlemişler bile. Sıcak çaylarımızı tatlı sohbetimizle içiyoruz. Çayları içince yağmur tekrar indiriyor bir süre. Öğle saatine kadar yağıyor yağmur ve Şirince’ye gitmekten iyice vaz geçiyoruz. Bahçedeki masada oturmuş çay içerken çekiliyoruz, Adnan, İrfan ve ben.

250320145654

Yağmur devam ediyor. Ayaklarımıza poşet bağlayıp dışarı çıkıyoruz. Ben üzerime çöp poşetini geçiriyorum. Öğle yemeğine pideciye gideceğiz. Adnan ve İrfan’ı Barım pansiyon binasının önünde çekiyorum. Binanın köşesine çember içine bisiklet yapılmış demirden. İçine de Barım House yazılmış.

250320145657

Bu kez ben çekiliyorum Adnan ile.

250320145658

Kasabanın içinde çöp poşetleriyle geçince insanlar garip garip bakmaktan kendilerini alamıyorlar. Şimdiye kadar böyle bisikletçileri ilk defa görüyorlar. Üzerimizde ki garip bakışlara aldırmadan pideciye gidip pideleri ısmarlayıp afiyetle yiyoruz. Pideleri Adnan ısmarlıyor. Kesene bereket Adnan Barım. Küçük bir meydanda nehir tanrısı heykeli yana uzanmış şekilde çiçeklerin arasına konmuş.

250320145659

Selçuklulardan kalma kısa minareli küçük cami.

250320145660

Şehrin binaları arasında boğulmuş, cami yıkılmış, sadece minaresi kalmış. Minarenin tepesi de yıkıldığından leylekler kendilerine yuva yapmış. Yuvada iki leylek var.

250320145661

Karnımızı doyurduktan sonra tekrar pansiyona gelerek yola çıkmaya hazırlanıyoruz. Son defa resim çekilerek Adnan ve eşi ile vedalaşıyoruz. Bisikletçi ve bisikletçi dostu Adnan çok teşekkürler. Barım pansiyona her zaman uğrayabilirsiniz. Hatta burada konaklayabilirsiniz bile. Adnan size yardımcı olacaktır. Adnan İrfan ve beni bisikletlerimizle çekiyor pansiyon önünde.

250320145662

Yağmur dindi biz de yola çıktık. Selçuk – Pamucak yolu düz ve kullanılmayan eski yol da bisiklet sürmek için harika bir yer. Ağaçların yaprakları henüz açmaya başlamış. Dallar hafif yeşile bürünmüş. Ağaçların gövdeleri de ufka doğru birleşiyor. Bu resimde bir de dengesiz bir bisikletçi yol almakta… Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

250320145663

Eski yol yeni yapılan yola paralel, ta Pamucak kavşağına kadar gidiyor. Bu yolda belediye yürüyüş ve bisiklet yolu olarak düzenlemiş. Ama bazı eksiklikleri var. Fakat araç trafiğinden kurtulmuş oluyoruz bu yolda olduğumuz sürece. Elçek resim ile kendimi ve arkamdaki İrfan’ı çekiyorum dutlu yolda.

250320145665

Henüz yağmur yağdığından bazı yerlerde su birikintileri var. Dibini görmediğimiz sulardan bisikletle geçtik. Başka yer de yok. Ama öyle büyük çukur olmayacağını biliyorum. İrfan su birikintisinden geçerken.

250320145666

Kuşadası – Pamucak kavşağını geçip küçük Menderes ovasında ilerliyoruz. Yol ip gibi düz, sürücüleri uyaran levhalardan birisinde ceylan çıkabilir uyarısı ile karşılaşıyoruz. Henüz ceylan ile karşılaşmadık ama bir gün mutlaka göreceğime inanıyorum. Kim bilir! Kenarları kırmızı çerçeveli üçgen tabelada zıplayan geyik. Yol kıyısında ılgın ağaçları çiçek açmış çok açık pembe renginde.

250320145667

Küçük Menderes nehrinin doldurup göl haline gelen Gebekirse gölüne mutlaka gitmem gerek. Güzel bir yer olacağını biliyorum göl etrafının. Sağa giden yolda Zeytinköy ve Gebekirse gölü tabiat parkına gidileceğini gösteriyor tabelalarda.

250320145668

Ahmetbeyli’ye gelmeden sitelerin birinden bir yol yukarıya gidiyor. Eğimi de % 10 gösteriyor tabelada. İrfan bu yoldan gidelim daha kestirme diyerek bilinmeyen bir yola giriyoruz. Elbette bilinmeyen yollar her zaman güzeldir ve keşfetmek gerek değil mi? Dengesiz yokuş görünce dayanamayıp basıyor pedala. Şimdiden 20 metre arayı açtı bile. Ben resim çekip hareket edesiye kadar kim bilir arayı ne kadar açacak. Henüz yokuşun başındayız. Üçgen tabelalarda yolun zig – zag ve %10 eğimli olduğunu belirtmiş.

250320145670

Eğim % 10 olunca denizden hızla yükseliyorum. Başladığımız yerdeki site aşağıda kaldı bile. Deniz az da olsa görünüyor bir parça.

250320145671

Bu yolu kullanan pek olmadığından gürültüsüz bir yerde pedal çevirmenin hazzını yaşıyorum. Zaten bahar ayındayız, ortalık çiçek kokuları sarmış durumda. Etrafta çam ve çalılar var.

250320145672

Yokuş biraz sert olunca bizi yordu açıkçası. Biraz dinlenmek, enerji toplamak ve kahve içmek iyi olur diyerek yol kıyısına çörekleniyoruz. İlk önce kuru yemişlerden biraz atıştırarak enerji takviyesi yaptık. Ardından kahve pişirerek keyfimize keyif kattık, daha ne isteyelim ki! İrfan yol kıyısına oturmuş, yanında bisikleti park halinde.

250320145673

Ben de yanına gelince elçek resim çekiyorum ikimizi.

250320145674

Sanki yokuş bitmek üzere, ya da bana öyle geldi. Bakalım yokuşun başında her şey belli olur. Eğim zorladı biraz, çık çık bitmek bilmedi. Araç trafiğinin olmayışı bisikleti rahat kullanmamıza neden olurken, yolun keyfini çıkarmaya çalışıyorum.

250320145675

Güneş batıya doğru devrildi, gölgeler uzamaya başladı. Kendi gölgemi çekiyorum.

250320145676

Yokuşun bittiğini tahmin etmiştim ama yanılmışım. Demek ki daha da tırmanacağız.

250320145677

Zaman zaman ormanın içinde, çam ağaçlarını kokusunda, yeşil ile mavinin buluşmasını izlemek çıktığım yokuşu bana unutturuyor. Ara sıra hem dinlenmek hem de resim çekmek için kısa duruşlar yapıyorum. Bu kısa duruşlarda etrafımı da iyice inceliyorum.

250320145679

İrfan önden önden gitmesine rağmen ara sıra beni beklerken buluyorum. Artık bu son tepe diyerek pedala fazla asılmadan ağır ağır sürmeye devam ediyorum. Yani aldanmamak gerek pedala asılıp tüm gücümü bitirmemek gerek. Önümde çamlarla kaplı bir tepe görünüyor.

250320145681

Ve sonunda tepeye çıkmış bulunmaktayım, artık bundan sonrası kolay. Daha çok inişli olacağını tahmin ediyorum. Çünkü etrafta bulunduğum tepeden daha yüksek bir tepe görünmüyor. Burada kısa bir mola veriyorum. Kasları gevşetmek gerek. Ayrıca pistonlar da ısındı. Pistonları da soğutuyorum bu dinlenme esnasında.

250320145682

Tepenin üstünden aşağıya doğru kısa bir iniş yaptıktan sonra yol düz olarak devam ediyor. Artık bahçeler, zeytinlikler ve tarlalar başladı. Ağaçlarda baharın beyaz gelinlikleriyle bezenmiş olduklarını tarlanın ortasında görüyorum.

250320145683

Gölgeler giderek uzuyor. İkimizin yere vurmuş gölgelerini çekiyorum.

250320145684

Yeni kuzulamış olan koyun sürüsünü otlatan çoban ile merhabalaşıp sohbet ederek bu yolun nereye çıktığını soruyor İrfan. Gerçi yolu biliyoruz ama buralarda yaşayan insanlarla hem sohbet etmek için hem de yol bilgisini almak güzel oluyor doğrusu. İrfan ve otlaktaki çobanı, koyunları çekiyorum.

250320145686

Karşımıza çıkan ilk köyde mola vermek gerek. İyice acıktık doğrusu, üstüne de bir kaç duble çay iyi gider. Burası Gölova köyü. Bakkaldan yiyecek bir şeyler alıp köyün  kahvesinde karnımızı bir güzel doyuruyoruz. Köye girmiş olan İrfan bisikletle önden gidiyor kahveye doğru.

250320145688

Zeytin ağaçları altında papatyalar beyaz bir halı gibi kaplamış ortalığı. Bahar ayının en güzel zamanı. Tüm çiçekler açmış, açan bu çiçekler doğayı süsleyerek en güzel kokularını etrafa saçıyor. Bu kokuların cazibesine kapılmış arılar etrafta uçarak her çiçeğe konup güzel kokulu çiçek nektarının tadına bakarak topluyorlar. Birden arı olmak geldi içimden. Etrafta o kadar çeşitli çiçek kokusu var ki insanın içini yaşama sevinci bir coşkuya dönüşüyor. Kokusu beni sarhoş etmişken çiçeklerin nektarını içmek acaba bana nasıl bir etki yapar diye kendime sormadan edemedim. Çiçeklerdeki bu nektarı da anca bir arı olursam tadına bakabilirdim. İşte o yüzden bu papatya tarlasında birden arı olmak istedim. Her papatya çiçeğine özenle konarak bir damla öz suyunu kana kana içmek.

250320145689

Köyler birbirine yakın ve tarlalarda, bahçelerde işler çok. Güneş dağların ufkuna tam tepesine kavuştu. Artık akşam olmak üzere. Önümüzde pek yokuş olmasa da Menderese daha yolumuz var. Tepenin üzerinde batmak olan Güneş son ışıklarını vururken çekiyorum.

250320145691

Buralara kadar belediye otobüsü seferleri var. Ben ilk defa geldim buralara ama belediye otobüsü ile değil bisikletle gelmenin mutluluğunu yaşıyorum. Otobüs durağı, yanındaki tabela sola doğru Palamutarası 2 Km mesafede olduğunu belirtmiş.

250320145692

Güneş battı yarın doğmak üzere. Hava kararmadan son ışıkları altında köylerden geçiyoruz durmadan.

250320145693

Karakuyu köyünde mola veriyoruz. Buradan sonra Tekeli ardından Menderese varacağız. Karakuyu dan sonra hava karardı. Günün son ışıklarında çiçek açmış bir ağacın resmini çekiyorum.

250320145694

Aydınlatmaları yakıp yola devam ettik. Tekeli yoluna çıkınca organize sanayi bölgesine gelmiş olduk. Bu yolda aşırı kamyon ve tır trafiği var. Yolların bazı yerleri iyice dar. Kamyonlara yol vermek durumunda kaldık. Menderese kadar dikkatli gittik yol boyunca. Menderese varınca durmadan metro istasyonuna doğru pedal çevirdik. Zaten saat 20:00 olmuştu. Biran önce metroya binip eve varmak gerekti. Cumaovası ilk istasyon olması bizim rahatça vagonda bisikletlerimiz ile birlikte yer bulmamıza neden oluyor.

İki dengesiz biraz yorgun ama birlikte pedal çevirmekten mutlu olmuş bir gülümsemeyle evlerimize doğru yol aldık. Sanki uzun zamandır birlikte pedal çevirdik ve bundan sonra da çevirmeye devam edeceğiz. Aramızda hiç bir tartışma olmadan, birbirimizi kırmadan 4 gün boyunca birbirimize güvenerek, birbirimizi kollayıp gözeterek, nerde akşam orda sabah diyerek zaman geçirdik. İyi ki seni tanıdım sorumsuz.

Metro içinde oturmuş, elçek ile kendimizi çekiyorum bir poz. Başlarımız birbirine değiyor.

250320145695

Metro bizi Alsancak gara götürdü. Ben burada indim, İrfan ile vedalaştım. İrfan Karşıyaka’ya devam etti.  Ben de Alsancak gardan sahil yolundaki bisiklet yolundan eve sorunsuzca vardım gecenin karanlığında.

Bu gün yaptığım yol kilometre saatime göre toplam 105 km civarında. Yağmur yağmasına rağmen hiç ıslanmadık. Zaten kısa süreli yağdı. Bir de yağmurluk ve çöp poşetlerini giyince yağmurun yağmadığını gördük. Geri kalan zamanda hava açık ve güneşli idi. 4 gün boyunca çadırı yanımda taşıdım ama çadırı kurup içinde kalmadan turu tamamladım.

Bu gün yaptığımız yok yaklaşık olarak toplam 99 Kilometre civarı.

Yaptığımız yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc

Powered by Wikiloc