Etiket arşivi: bodrum

Bahar Turu 4. Gün

26 Mart 2022 Cumartesi

Avşar – Güvercinlik – Torba – Gölköy

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

Çocukluğumu yaşamaya devam etmeliyim

Kaldığı yerden,

Tanışamadığım arkadaşları,

Sokak aralarında oynayamadığım oyunları

Yaşanmamış çocukluk aşklarımı,

Kim bilir hangi kıza aşık olacaktım

Ağaçlarda kalp içine yazmadım henüz  ikimizin adını

Urim Baba’CAN Ağustos 2015

 

Öne çıkmış olan görsel, lacivert rengine yakın masmavi deniz ve kıyıdan biraz uzakta küçük bir ada. Daha uzakta büyük adalar. Önde makilik çalılar.

IMG_20220326_132202

Sabah her gün olduğu gibi erkenden uyanıyorum. Artık otomatiğe bağladım. Biyolojik saatim şaşmıyor. İlk önce ayakyolunda elimi yüzümü yıkıyorum. Ardından binanın önündeki piknik masasında kahvemi pişirip içiyorum afiyetle. Kahvemi içerken çay suyunu koyup demledim. Bana göre zengin kahvaltımı yapıp bir güzel doyuyorum. Kahvaltıdan sonra çadırı ve eşyaları toplayıp çantalara yerleştirdim. Fazla zaman geçirmeden yola çıktım. Ovada olunca pek yokuş ta yok. Neredeyse dümdüz yolda gidiyorum. Burada dikkatimi çeken bir şey var, kamp yaptığımda ve yolda hiç uçak gürültüsü kulağıma gelmedi. Uçak ta görmedim. Milas – Bodrum hava alanı yakın olmasına rağmen uçaklar yok. Herhalde turizm zamanı değil, ondan olabilir. Hayret! Kış ayları da Bodrum ve çevresi kalabalık olur oysa.

Bu arada bu akşam beni davet eden arkadaşım Ayhan Akın’ı telefon ile arıyorum. “Bu akşam sendeyim, yola çıktım.” Zaten sürekli aradı yol boyunca, ne zaman varacaksın diye.

Neyse ben yoluma devam ediyorum ve Sarıçay’ın doldurduğu ovanın deniz ile birleştiği yerler küçük lagünler oluşmuş sulak ve bataklık bir alan. Bu alanın dibinden geçince resmini çekiyorum.

IMG_20220326_111642

İlk başta ana yoldan gidiyorum. Trafikte araç sayısı fazla. Akın akın araçlar geçiyor. İyi ki emniyet şeridi var. O yüzden sıkıntı çekmeden gidiyorum. Kıyılar binalar ve yazlıklarla dolmaya başlamış bile. Bazı yerde yol denize yakın.

IMG_20220326_120117

Yol kıyısında uygun bir alanda durup mola veriyorum. Canım kahve istedi, bu isteği yerine getirmek gerek. İki gündür cep telefonumu bataryadan şarj etmiştim. Bataryayı Güneş paneline bağladım şarj olsun diye. Batarya ve Güneş paneli çimenlerin üzerinde. Kahve ocakta pişiyor, ocak rüzgar koruyucu içinde. Katlanır sandalyemi de kuruyorum. Güneş iyice ısıtıyor.

IMG_20220326_124421

Kahvemi içerken bisikletim KUZ bana poz veriyor. Kahveyi içtiğim yer yol kıyısında tamamen çalılarla duvar olmuş. Arkası zeytinlik bir alan. Bu alandaki yeşil çimenlerde kahvemi içiyorum. Sosis çantam yerde.

IMG_20220326_130258

Kahve molasından sonra yola çıkıyorum. Yol deniz kıyısında gidince karaya yakın olan küçük bir adayı çekiyorum. Deniz laciverte yakın bir mavilikte. Karşıda da daha büyük adalar var. Önde çalılıklar, bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

IMG_20220326_132202

Yol deniz kıyısına yakın gidiyor. Kıyı kayalık, hiç kumsal bir alan yok. O yüzden henüz kıyılar talan edilip sahiplenmemiş arsızlar tarafından.

IMG_20220326_132419

Yol bazen denizden biraz uzaklaşıyor. Kıyıya yakın düzlük bir alanda lunapark görünüyor. Lunaparkın en belirgin aleti dönme dolap, devasa boyutunda ve her yerden görülebilir durumda. Rengi de beyaz.

IMG_20220326_141957

Yol bazen karanın içlerine kadar girince denizi görmek imkansız. Bu yol Bodrum kasabasına giden yol ve yoğun trafik var ama emniyet şeridinde rahat gidiyorum şimdilik.

IMG_20220326_143104

Emektar bir motor çam ağacının gölgesinde dinleniyor. Çok yer gezmiş, artık yorulmuş olmalı ki dinlenmeye çekilmiş bir ağacın gölgesinde. Uzun süredir dinlenmekte olduğunu etrafında saran otlar ve üzerindeki biriken tozlardan anlıyorum.

IMG_20220326_145121

Bodrum’a giden ana yoldan sağa doğru sapıyorum. Haritaya göre Ayhan Akın bu yol üstündeki Gölköy de oturuyor. Bu yola sapar sapmaz bir şeyler atıştırmak ve içecek almak için büyük bakkalın birinden alış veriş yapıyorum. Yolum 12 Kilometre civarı, yemek yemeden idare edecek kadar Eti sultani bisküvisi, bir şişe gazoz, 2 elma ve çikolatalı süt. Bunları yarı kapalı durakta oturup bir güzel yiyerek enerji takviyesi yaptım. Bu beni götürür Gölköye kadar. Otobüs durağındaki afiş dikkatimi çekiyor. Bisikletim KUZ ile afişin resmini çekiyorum. Afişte yeşil renkli “Ağaç gibi köklü, orman gibi güçlü” yazısı yazılmış. (Nazım Hikmet’in şiirine benzetmeye çalışmışlar. “Ağaç gibi tek ve hür ve orman gibi kardeşçesine” yazamamışlar) Altında da ormancıya benzer yanı olmayan inşaat işçisi gibi sarı kask giymiş birisi sırıtıyor. Sanki; “Ben her tarafta betonla kaplayıp sizi ağaçsız bırakacağım der gibi.” Aslında bu afiş insanların gözlerini boyamak için yapılmış. Çünkü insanların aç gözlülüğü yüzünden Bodrum yarımadası giderek betonlaşmaya başlamış bile. Fazla uzun sürmez, on yada yirmi yılda her taraf yazlık ev, otel ve işletme ile kaplanacak bu yarımada.

IMG_20220326_145553

Yol o kadar dar ki ne emniyet şeridi var, ne de kaçacak yer. Bir de demir bariyer yola sıfır neredeyse. Üstelik daha sezon açılmadığı için inşaatlarda yapım çalışmaları devam ediyor. Dev hafriyat kamyonları da vızır vızır gidip geliyorlar. Yol dar olunca kamyonlar dibimden geçiyorlar. Vertigo durumu devam ettiğinden aynaya da bakamıyorum. Baksam dengem bozuluyor. Düşme tehlikesi yaşadım. Baktım olmuyor yokuş çıkarken bisikletten inip yürümeye başladım. Yokuşun tepesine çıkınca bisiklete binip salıyorum aşağı. Yokuş çıkarken 1. viteste ağır tempoda yük te fazla olunca geniş bir alan gerek. Zig zag yapmadan yokuş çıkılmıyor. O yüzden kendimi tehlikeye atmadan yürüyorum bütün yokuşları. Yolun böyle olduğunu bilseydim bu taraflara girmezdim bisikletimle. Neyse atık olan oldu, Ayhan yemeği hazırlamış beni sık sık arayıp beklediğini söylüyor. Yolun dar halini ve demir bariyeri çekiyorum.

IMG_20220326_153946

Daha önce bahsetmiştim ya arsızca talanı, işte kanıtı; kepçeler sürekli çalışıyor, kamyonlar da çıkan toprağı başka yere taşıyorlar. Bir otel kendine daha önce yaptığı bina, tesis yetmemiş olacak ki genişlemeye karar vermiş. Çam ormanı içinde saklı bu tesiste ağaçlar yok edilip beton bina yapmaya başlamışlar yaz sezonu başlayasıya kadar. Bu genişleme, inşaat işlerine kolayca ruhsat alıyorlar. Çünkü her şey parayla. Zaten bizleri yöneten politikacılar da buralardan besleniyorlar. Kiminin kendi tesisi, istediği ruhsatı bir emirle pat diye alıyorlar. Her türlü talanı resmi olarak yapmaktan çekinmiyorlar. Bunu yapanlar şimdilik değil de çocukları betonun yenilemeyeneceğini anladıklarında çok geç olacağını yaşayıp kafalarına dank edecek. Çam ağaçları arkasında geniş bir alanı talan eden kepçeler ve beton bir bina.

IMG_20220326_155158

İşte göz boyamak için yapılmış dev tabela. Tabelanın en üstünde; “Hayal et çünkü herkes göremez” yazılmış Altında da kocaman bir göz, içi yeşillik ve deniz mavisi şeklinde şekiller yapılmış. Tam da sihirbazların göz boyaması gibi insanlara başka şeyler gösteriyorlar ama yaptıkları başka şey. Tıpkı iki yüzlü anlamı olan politikacılar gibi. Bir de utanmadan en altında resmi olarak bağış toplama adresi de verilmiş. Yanına da; “Daha yeşil bir Türkiye için” yazılarak para toplayacaklar. İnsanlarda utanma olmayınca devletin resmi kurumlarını da kullanmaktan çekinmiyorlar. Bu tabelayı bir şirket yaptırıp koymuş orman kıyısına, ileride talan edeceği yere.

IMG_20220326_161112

Buralarda maden ocağı gibi bir yer var. Belki de başka bir şeydir, bilemedim. Dev hafriyat kamyonların bir kısmı buraya girip çıkıyor. Girip çıkılan yer yola kadar toprakla kaplanmış.

IMG_20220326_163855

En son yokuşu bilmeden çıkmışım yürüyerek. Yokuş başında bisiklete binip aşağı sallandım. Epey bir iniş oldu, tam hızımı almış inerken yolun solunda kısa boylu birisi bana el salladığını görüyorum. İlk önce işletmelere müşteri çağıran palyaçolara benzettim. Uzaktan renkli kıyafetleri palyaçoyu andırıyor. Son anda beni karşılamaya gelen Ayhan Akın olduğunu fark edince frenlere asılıp durdum. Yolun karşısına geçip yanına vardım. Beni köyün girişindeki işletmede karşılamaya gelmiş. Hasretle kucaklaştık Ayhan’la. Sonra birer çay içelim, yorgunluğunu alırsın teklifini geri çevirmedim. İşletmeci kadın ile de tanıştım. Bize çay getirdi. Zaten çay içme ihtiyacım gelmişti. Yorgunluk çayını içip yola çıkmadan işletmeci kadın Ayhan ile beni bisikletlerimizle çekiyor bir poz.

WhatsApp Image 2022-04-02 at 16.50.43

Ayhan önde, ben arkada takip ederek evine vardık. Ev iki katlı ve bahçeli bir yer. Alt kat Ayhan’ın, üst kat başkasının. Bisikletim KUZ ve Ayhan’ı evin önünde çekiyorum.

IMG_20220326_165906

Bisikleti bahçeye bıraktım. Çantaları indirip içeride bir köşeye koydum. İlk önce sıcak bir duş alıyorum. Oh rahatladım, gerçi biraz zorlansam da pek terlemedim sayılır ama kokmaya başlamışımdır mutlaka. Sonra son geldiğim 12 Kilometrelik yol beni iki yönde yordu. Hem fiziksel hem de ruhen. Gittiğim yolların en berbat yoluydu. Neyse duştan sonra temiz eşyalarımı giyip akça, pakça yemek masasına oturduk Ayhan ile. Ayhan da tek başına yaşayan bir kadın. Hollanda dan emekli olmuş, kendine bu yazlığı almış, neşeli, şen, şakrak bir halde gününü gün ediyor. Ayhan’ın en beğendiğim hali cesur bir kadın oluşu. Neden derseniz tek başına bisiklet turları yapabilecek cesarete sahip olması. Cesur kadınları severim. Ne yapması gerektiğini bilen ve onu yapan bir ruhu var. Ve kimseden de çekinmez, lafını söyler geçer. O yüzden şen kahkahalarını her zaman duyabilirsiniz.

Güzel de yemek yaptığını bu akşam öğrendim. Yaptığı yemek nefisti ve büyük bir iştahla yedim. Yemeğin yanına da şarap iyi gider. Yanımda taşıdığım şarap şişesini çıkardım çantadan. Gökçealan köyünde Kutay’ın verdiği şarap. Sek şarabı kadehlere doldurup şerefimize kaldırıyoruz kahkaha atarak. Ne güzel bir dostum var, zorlu yoldan gelsem de bu akşam için değerdi. Karşımda oturan Ayhan ile kadehleri tokuştururken çekiyorum. Buzdolabı kapağında mıknatıslı görseller yapıştırılmış.

WhatsApp Image 2022-04-02 at 16.50.42 (1)

Yemeği afiyetle yedik şarap ile birlikte. Şarap ta nefisti doğrusu. Yemekten sonra ne gider? Tabi ki kahve, haliyle kahve bende. Hemen kahve takımını çıkarıp kahve pişiriyorum masada, oturduğumuz yerde. Kahveyi afiyetle içtik. Aramızda da konuşuyoruz sürekli. Ayhan ile daha önce telefonda konuşmuştum Bodrumdan Datça’ya feribot var mı diye. O da bana feribotların çalıştığını söylemişti. Yarın ki tur planım Bodrum’a pedallayıp feribot ile Datça’ya geçmek. Datça da dostum şair Feyyaz Alaçam oturuyor. Bir, iki gün onun yanında kalmayı planlamıştım. Hem konuşulacak çok şeyim vardı usta kalem şair Feyyaz’dan. Ayhan internetten feribot seferlerine bakınca her gün olmadığını söyledi. Feribot işletmesini aradık. Bize verdiği cevap; “Salı, Perşembe ve Cumartesi” günleri seferlerin olduğu. Eyvah ki eyvah, bu gün Cumartesi, yarın Pazar. Salı gününe kadar üç, bu günü sayma iki gün var. O kadar bekleyemem ki!

Hemen planlarımda değişikliğe gitmeliyim. Haritadan nasıl gideceğime baktım. Hedefim olan yere epey uzağım. Fazla zaman kaybetmeden hedefime ulaşmaya odaklandım. Aklıma geldiğim yoldan otogara gidip otobüs ile Köyceğiz’e bir an önce varmak. Bu iyi fikir, hoşuma gitti. O taraflarda bir çok dostum var. Hem onları görürüm hem de kano ile ilgili fikir alış – verişinde daha çok zamanım olur. Dostum Feyyaz Alaçam da beni bekliyordu. Onu arayıp gelemeyeceğimi bildirdim. Neyse sağlık olsun dedik. Başka bir zamanda geleceğimi söyledim. Aklımın bir köşesine sadece Datça’ya gelip bir süre dostum Feyyaz ile hasret gidermek. O benim uzun tur bisikletçiliğine başlamama neden olanlardan birisi. Eski ustam sayılır. Ondan çok şey öğrendim ve hala öğreneceğim yeni şeyler de var. Örneğin şairlik, yazarlık ve yazmak.

Artık planlarım değiştiğine göre rahatça uyuyabilirim bu gece. İki kadeh içtiğim şarap biraz başımı döndürdü sanki. Zaten içmesem de başım sürekli dönüp duruyor sarhoşlar gibi. Kafam hala su dolu bir kova içindeki karpuz gibi sallanıyor. Şarap ta nefis ev yapımı olunca bu karpuz biraz daha sallanmaya başladı. Gece 12 gibi temiz yatağıma yatıp hayallerimin peşinde rüyalarıma dalıyorum.

Bu gün yaptığım yol yaklaşık olarak 52 Kilometre civarı.

Yaptığım yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc

10. Gökova Bisiklet Turu 4. Gün

20 Mayıs 2016 Cuma

Bodrum – Ören

( Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır )

 

Kime ne desem 
Boyuna kendimi dinliyordum eski yağmurları dinliyordum

Düşünmeden biliyordum deniz ılıdı
Dökülen çelik katı
Yürüyenler yan yana

Yüzümü güneşte dinlendirsem
Dağın dağ olduğunu bilsem ovanın ova ağacın ağaç
Kurtulurdum

Çok köprülü sular gibi git git bitmedi
Boyuna kendimi dinliyordum eski yağmurları dinliyordum

Saat sekizi geç vurdu
Giden gitmiş hüznü ayaklandırmak boşuna
Düşünmeden biliyordum

Arif Damar

 

Öne çıkan görsel, Yokuş yukarı çıkan yol U dönemecinde bisikletim KUZ ve bir bisikletçi yokuşu çıkarken.

Sabaha kadar cıstaklar dinmedi, bölük porçük bir uyku ile uyanıyorum. Şimdi elime davulu alıp tokmağı var gücümle gerilmiş deriye vurarak ramazan davulcusu gibi otellerde daha yeni uyumuş olan gürültücüleri uyandırmak istedi bir an. Nasıl bir hayat yaşıyorlar anlamak mümkün değil. Gece doğal olarak uyumak varken eğleniyoruz diye sadece gürültülü ortamlarda yüksek sesli (Kesinlikle müzik değil) gürültüde dans edip enerjilerini boşaltıyorlar. Tabi bu arada cepleri de bayağı boşalmış oluyor.

Uyku sersemi de olsam kalkıp çadırı, eşyaları toplayıp hemen kahve pişirmeye başladım. Bir kahve  beni kendime getirir. Hazır yaparken dört kişilik kahve yapıyorum. Kaldırım taşına oturup ocağın üzerinde cezve, fincanlarım, su ve tabelam da yanımda.

Kahvenin kokusunu alanlar yanıma geliyor. Bunlardan birisi Muammer Erdem.

Bisikletçiler toparlanıp hazır olduktan sonra yola çıkıyoruz. Bodrum’un kalabalık caddelerinden yukarılara doğru bisikletleri sürmeye başladık. Meydanın birinde Ata binmiş Atatürk heykeli, ada etrafında dönen arabalar. Yamaçlarda ise beyaz boyalı kutu gibi evler kaplamış.

Bodrum amfi tiyatrosuna geldik, burada kısa bir mola vereceğiz. Tiyatro demir çitlerle çevrilmiş durumda.. Yarım yuvarlak oturma yerler basamak şeklinde yamaçta.

Bodrum Antik Tiyatrosu

Antik Tiyatro, Klasik çağdaki Bodrum’dan günümüze ulaşabilen tek yapıdır. Bodrum’un ortasındaki Göktepe dağının güney eteklerindeki bu tiyatro, Anadolu’nun en eski tiyatrolarından biridir. 1960’larda bir grup Türk tarafından restore edilen bu tiyatro günümüzde de Bodrum’daki birçok festivale sahne olmaktadır. Tiyatronun ilginç nitelikleri arasında, oyunlardan önce Dionysos uğruna kurbanların kesildiği sunağı ve bazı koltukların arasındaki, belki de gölgelik olarak kullanılmış olabilecek delikler vardır. Her koltuk arasında 40 cm’lik bir mesafe bırakılmış olan tiyatro 13.000 kişi kapasitelidir.

Bodrum da tek antik eserden tarihi yok etmek uğruna burada yapılan konserler sayesinde yok olacağa benziyor. Tiyatronun genel görünüşü, üst taraf zeytinlik.

İnleyen nağmeler ruhumu sardı
Bir rûyâ ki orda hep şarkılar vardı
Uçan kuşlar, martılar
Yeşil, tatlı bir bahâr
Gülen, şen sevdâlılar vardı

Arzular orada, zevk oradaydı
Bir deniz ki aşk dolu dalgalar vardı
Uçan kuşlar, martılar
Yeşil, tatlı bir bahâr
Gülen, şen sevdâlılar vardı

Zeynettin Maraş

1931 Yılında Bursa da başlayan hayatı 1996 yılında İzmir de sahnede, mikrofonuyla son bulan Türkiye’nin sanat güneşi Zeki Müren son yıllarını Bodrum da ki evinde dinlenerek geçirmiştir. Yol kıyısındaki terastan Bodrum kalesi ve Bodrum’u şöyle bir göz gezdirirken Zeki Müren’in kendi sesinden dinlediğim “İnleyen Nağmeler” şarkısını söyleyerek andım, ruhu şad olsun.

Yol kıyısından Bodrum kalesi ve yat limanı, önde de beyaz kutu evler. Az ileride bir ada görünmekte.

Oturma yerleri taş işçiliği çok güzel. Şimdiye kadar sağlam kalmasının bir nedeni olmalı ama çözemedim. Her blok tarak biçiminde yontulmuş.

Restore edilen blok taşlar üst üste konularak duvar örülmüş. Düzgün görünüyorlar.

Sahne bölümü yüksek taş bloklardan yapılmış.

Taş bloklar dikdörtgen düzgün yontulup, ayrıca köşe taşları oynamasın diye iki santimlik çıkıntı oyularak aralıksız, düzgün konulmuş.

Sahne arkası mermer dikdörtgen prizma bloklar dik olarak duruyor.

Taş bloklar arasında Muhlis Dilmaç ile yan yana durup Bekir kocamaz elçek resmimizi çekiyor. Arkada bisikletçiler oturma yerlerine oturmuş.

Yukarılara çıkarak sahne ve oturma yerlerindeki bisikletçilerin bir resmini çekiyorum.

Android Gökay Terzi de aramızda, Bodrum kale manzaralı beraber resim çekiliyoruz yan yana. Şafak Omaç’ı anıyoruz ve anarken İzmir deki arkadaşlardan Şafak hakkında bilgi alıyorum. Sevgili arkadaşım hayata tutunup kendine gelmiş. Kafası biraz bulanık ama olsun uyandığına sevindim. Sık sık haber gelmesi içimi ferahlatıyor. Dualarım kabul oldu sonunda, sevinçliyim.

Bir tek benim bisikletimde yük var. Diğerleri yüklerini kamyonete vermiş boş bisikletlere biniyorlar. Turuncu renkli çantalarım uzaktan dikkat çekiyor. Artık yola çıkma zamanı diyerek yola çıkıyoruz.

Hedef köy yollarından Ören. Bodrum’un kalabalık ve gürültülü ortamından çıktıktan sonra doğada bisiklet sürmenin keyfini yaşıyorum. Bodrum taraflarında sık sık karşıma su sarnıçları çıkıyor. Kaya yapısı nedeni ile yeraltı suları pek yok. O yüzden yağmur sularını bu su sarnıçlarında biriktirilip gerektiğinde kullanılıyor. Kümbet şeklinde yapılan su sarnıcının üzeri kubbe şeklinde kapatılmış.

Kimi su sarnıcı da yarım yuvarlak uzun baraka şeklinde.

Kimi yerde iki tane yan yana görmek olası.

Fazla araçların olmadığı yollarda bisiklet sürüyoruz. Herkes kendi temposunda bisiklet sürüyor.

Her su sarnıcı ayrı bir yapıya sahip. Ağaçların arasına tek başına öylece duruyorlar. İçleri su dolu sıcak yaz mevsimine hazır olarak bekliyorlar.

Yarımadanın kimi yerlerinde güzel koylar görmek içimi ferahlatıyor. Sezon başlamadığından kumsalda fazla kimse görünmüyor.

Geçtiğimiz yol çok eski olmalı ki sarnıçlar hep yol kıyısında yapılmış.

Arazide toprak olarak ince bir tabakaya sahip. Çam ağaçları için yeterli ölçüde. Çam ağaçlarının kökleri kendine çatlak arasa da taşlar buna pek izin vermiyor. Kayalık ve toprak yapısı bir dere yatağında daha iyi görülebilir. Yağmurun bir kısmı toprak yüzeyinde kalıp çoğu derelerden denize doğru hızla akmakta.

Köylerden birinde sanki minare caminin kubbesinden ayrı yere yapılmış gibi. Ama önde görünen kubbe su sarnıcına ait.

Bu yıl Türkiye 1. lig şampiyonu Beşiktaş olunca taraftarları Beşiktaş bayrağını balkonuna asmış. Evin hem balkonunda hem de alt kata iki bayrak asılı. Üst kattakinde Şampiyon Beşiktaş, alt kattakinde ise Şampiyon Karakartal yazılı. Gönlümün takımı ne de olsa.

Yan yana iki direk, biri ağaç telefon direği, diğeri beton elektrik direği. Beton direğe birisi “AŞK” yazıp altına da ok işareti ile yönünü belirtmiş. Acaba gerçekten de “AŞK”a mı gidiyor?

Yorulan birisi bisikleti yere bırakıp çam ağacının gölgesinde gövdeye yaslanıp ayaklarını dinlendiriyor.

Bazı yerlerde tarihi eser olmasa da eski taş yapılar görüyorum. Yapıda dükkan şeklinde nişler olarak yapılı. Beş tane niş kalmış sadece.

Zorlu yollar bisikletçileri yoruyor. Çoğu pek bisiklete binen değil. O yüzden çam ağaçları gölgesinde dinleniyorlar.

Bazı yerler orman kesim sahası. Kesilmiş çam tomrukları yolun kıyısına istiflenmiş. Tomrukların kabukları burada soyulmuş. Kabukları yerde görüyorum.

Yol düz değil, dağlar tepeler ve dik yamaçlara çıkmak gerek. Yol dönemeçli ve çıkış olunca U dönüşle yukarıya giden yolun görünümü ayrı bir güzellikte. Bisikletim KUZ yol kıyısında yüklü çantalarımla beraber duruyor. Bir bisikletçi de tam önümden geçiyor bu arada. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Ağaçların gölgesinde küçük bir su sarnıcı beyaz boyalı kubbesi ile yol kıyısında.

Tarlasını dikenli tel ile çevirmiş. Sınırları, duvarları zorlayan bir bitki buna isyan edercesine kırmızı mor bordo renkli çiçeğini dikenli telin dışarısına doğru uzatabildiği kadar uzatmış.

Yol kıyısında su sarnıcı görünce duruyorum. Zeytin ağaçları, ardı çam ormanı arasında öylece duruyor tek başına.

Sarnıcın içine bakıyorum, içi su dolu. İçeride su olunca örümcek ağlarını girişe örerek suya gelen böcekleri avlıyor.

Dağlar tepeler yol vermiş gidiyoruz bisikletliler olarak. Bizlerden gürültü çıkmıyor çünkü motorlu değiliz. Çevreyi ve yeşili de koruyoruz böylece.

Buralarda yamaç kazılınca koyu gri renkli kaya ve toprak görüyorum.

Diğerlerinde ayrı kalmış iki çam ağacı. Alt kısımları budanıp kel bırakılmış. Soldaki ağaçta sol tarafı tamamen budanmış. Bu iki ağaç bana iki sevgilinin kaçışını anımsattı. Çökertme türküsündeki Halil ve Gülsüm’ün hikayesi. Hikaye şöyle;

Çökertme türküsünün kahramanı olan Halil, babası tarafından Van ili , Erciş ilçesi, Bozüyük köyündedir. Ailenin büyükleri önce Van’dan İstanköy’ e gelir ve daha sonra da Bodrum Karabağ’da Bekiroğlu tepesine yerleşirler.

Halil’in babası, Demirci Ali usta burada bir çingene kızı ile evlenir ve Halil dünyaya gelir. Halil bir namus meselesinden dolayı kız kardeşini öldürdükten sonra kaçak gezmeye başlar. Sık sık İstanköy’e gitmektedir.

Bu gidişlerden birinde düğüne davet edilir. Düğünde iken Halil’i Rumlar ihbar ederler. Yakalatırlar. Sonuçta Halil yedi yıl hapis yatar. Bu olay üzerine Halil Rumlara diş bilemektedir. Hapisten çıkınca da onlara haşin davranır.

Böylece Rumlarla Halil arasında bir husumet doğar. Halil bu arada türküde ‘Çakır Gülsüm’ olarak adlandırılan Hafize adlı kadına ilgi duymaya başlar ve Halil ilk olarak Gülsüm’ ü Kara kaya’ da ki bir düğünden zorla kaçırır Gülsüm ve annesi ise o dönemde Bodrum’un yönetiminden sorumlu Çerkes Kaymakam olarak bilinen Ömer Lütfi Bey’in evinde hizmetkarlık yapmaktadır.

Türküde adı geçen İbrahim Çavuş, kolculardandır ve Çakır Gülsüm’ ün ilk kocasıdır. Arkadaş olmaları sebebiyle Halil’i devamlı kollamaktadır. Halil ikinci olarak Gülsüm’ ü , Dertlinin Ali’nin Karabağda ki evinden alarak dağa kaldırır.

Yalıkavak karşısındaki Güdür de bir in bulur ve Gülsüm’ le burada yaşamaya başlar. Bu olaylara kızan kaymakam Ömer Lütfi Bey , Halil’in üzerine Selam oğlu adlı bir kişiyi gönderir. Selam oğlu Halil’i bulur fakat önceden tanıştıkları için kaymakam konusunda Halil’i uyarır.

Halil uyarıları dinleyerek buradan kaçar ve Gülsüm’ le birlikte Yalıkavak yakınındaki Çökertmeye gelir. Amacı bir kayıkla adalara kaçmaktır. Rum gemicilerden ‘Kosta Paho’ ( Kos’lu İstanköylü Paho) ile anlaşır.

Rumlarla aralarındaki husumetten dolayı Paho, tayfa Andon vasıtasıyla Halil’i Çerkes kaymakam’a ihbar eder. Kaymakamın emriyle denizden kol kayığı ile kolcubaşı Barka’nın Ali harekete geçer.

Ayrıca Paho’ nun demir atacağı karaya yakın yerde de jandarma komutanı Ömer Çavuş önceden pusuya yatırılır. Halil’i adalara götürecek kayık yola çıkar. Paho, Halil’i yakalatabilmek için dalgaları bahane ederek Aspat’a gitmeyi teklif eder ve deniz durulunca adalara rahat geçebileceklerini söyler.

Halil bu teklife inanır. Tekne ; Aspat ‘tan Bitez koyuna gelerek Hırsız Yatağı denen yere yakın olarak açıkta demir atar. Akşam olduğunda teknede içki faslı başlar. Paho, Halil ve Gülsüm’ ün içkilerine ‘Balık Ağısı’ denilen bir bitkinin sersemletici zehrini koyar.

Bu zehrin etkisi ile Halil ve Gülsüm uykuya dalarlar. Ömer Çavuş karada pusudadır. Paho, Halil ve Gülsüm’ ü uyuttuktan sonra demir alır ve teknesini yavaş yavaş kıyıya yanaştırmaya başlar . Ömer Çavuş tam kıyıya yanaşmadan tekneye ateş edilmesi emrini verir. Kurşunların kendisine isabet edeceğinden korkan Paho tekneyi açığa bırakır.

Tam bu sırada Kolcu başı Barka’nın Ali de kol kayığı ile Paho’ nun teknesini sarar. Paho Halil’den çekindiği için onu uyandırır. Geçen süre içerisinde Barka’nın Ali tekneye girmiştir. Halil ve Gülsüm sersemlemiş bir vaziyette güverteye çıkartılırlar.

Güvertede Halil’in ayağı kayar , Barka’nın Ali Halil’i bacağından yaralar. Halil yaralı bir vaziyette Bodrum’a getirilir ve kaymakamlık binası önünden karaya çıkartılır. Halk kaymakamlık binası önünde toplanmıştır.

O sırada ‘Kel Mülazım’ adı verilen jandarma komutanı ‘Hükümete karşı gelenlerin sonu budur’ gibilerden konuşma yapar Halil yaralı bir vaziyette kaymakamlık binası önünde bulunan bir mahzene atılır. Yaraları tımar edilmez.

Burada bir süre acı içinde inler. Daha sonra Ömer Çavuş tarafından boğazına çökülerek öldürülür ve sırtındaki elbiseleriyle birlikte alel acele gömülür. Bu olay üzerine Bodrum’dan ‘Üçlü Saçayağı’ olarak adlandırılan türkülerin ikincisi olan ‘Çökertme’ yakılır.

Çökertmeden çıktım da Halil’ im aman başım selamet
Bitez de yalısına varmadan Halil’im aman koptu kıyamet
Arkideşim İbram Çavuş Allah’ına emanet
Burası da Aspat değil Halil’im aman Bitez yalısı
Ciğerimi ateş sardı aman kurşun yarası
Gidelim gidelim Halil’im çökertmeye varalım
Kolcular gelirse Halil’im nerelere kaçalım
Teslim olmayalım Halil’im aman kurşun saçalım
Burası da Aspat değil Halil’im aman Bitez yalısı
Ciğerime ateş sardı aman kurşun yarası
Güvertede gezer iken aman kunduram kaydı
İpeklide mandilimi aman örüzger aldı
Çakırda gözlü Gülsüm’ümü Çerkes kaymakam aldı
Burası da Aspat değil Halil’im aman Bitez yalısı
Ciğerime ateş sardı aman kurşun yarası

Yol kıyısında iki çam ağacı ta yukarılara kadar budanmış, arkası çam ormanı. Bisikletim KUZ yol kıyısında park etmiş.

Yol ormanın içinden tepeye doğru gidiyor. Birazdan o tepeyi aşacağım. Yüklü olsam da fark etmez, alışkınım böyle tepe, dağ, bayır dolaşmaya.

Yavaş yavaş tepeye doğru çıkmaya başladım. Etrafta genç çam ağaçları, ormancılar sürekli ormanı gençleştiriyorlar.

Sonunda zirve göründü ve birazdan o muhteşem iniş başlayacak. Bir bisikletçinin yokuşu çıkarken düşündüğü tek şeyin inişin olması. Kendi rüzgarını hissetmek gibisi yok. Ben böyle düşünürüm yokuşları çıkarken. Burası Mazı geçidi, rakım 482 metre. Demek ki epey çıkmışız deniz seviyesinden.

Ve inişe geçtim Gökova körfez manzarası ile. Deniz masmavi, karşıda dün geçtiğimiz Datça yarımadası.

İşte hayalimdeki yerlerden birisi, yamaçta zeytin ağaçları ve en tepede küçük bir ev. Ev Taş bina iki katlı, çatısı kiremitli. Burada yaşamalı, belki bir gün belli mi olur?

Derin bir kanyon, besbelli ki dibinde çay akıyor. Ağaçlardan belli yemyeşil bir cangıl olmuş kanyonun içi.

Onca yolu rampa çıktıktan sonra kısa sürede deniz seviyesine indik. İndiğimiz yer ise Çökertme, hani önceden türküsünü yazdığım Halil ve Gülsüm’ün Çökertme de başlayan türkünün öyküsü. İkisi de buradan binmişler kayığa ve macera buradan başlamış. Burada bir işletme var ve çenebaz bir papağan sürekli konuşuyor. Çok geveze.

Kafesin içinde yanda ters asılmış papağan su kabından suyunu içerken.

Yatların bağlanıp karaya çıkmaları için T şeklinde uzun bir iskele var denizde. İskeleye bir tekne kıçtan bağlamış. Az ilerde demir atmış başka bir tekne duruyor. İskelenin T olan yerin ortasında Türk bayrağı dalgalanıyor. Kara girintisi denize doğru uzantı yaptığından doğal olarak rüzgardan koruyor tekneleri. Daha önce katıldığım turda büyük havlumu burada unutmuştum.

Denize iskeleden atlayıp biraz yüzdükten sonra çıkıp kurulanıyorum. Denizin serinliği iyi geldi. Ferahlamış olarak bisikletime binip yola çıkıyorum. Daha ileride kıyıda kayık ve teknelerin onarıldığı ve yenisinin yapıldığı bir tersaneyi görüyorum. Büyük bir baraka ve takozlara alınmış tekneler kıyıda. Tersanenin önü açık, herhangi bir dalgakıran yok.

Dağlardan akan yağmur suları dere yataklarından hızlıca denize ulaşırken taşkın izlerini görmek olası. Dere yatağının etrafı çam ormanı ile kaplı.

Önümde bir kaç bisikletçi var, sürekli bisiklet sürüyorlar. Durup resim çekeni görmedim. Sadece köylerde kahvede çay, soda içmek için duruyorlar.

Yaşlı bir su sarnıcı, sanki yorulmuş doğaya karışmaya başlamış gibi. Hani saçı sakalı birbirine karışmış birisi gibi, öyle yaşlı duruyor. Kubbesi ot kaplamış. Solunda büyük bir zeytin ağacı ona yarenlik yapar gibi.

Dere yatağı getirdiği alüvyonlarla bataklığa çevirmiş dere yatağını. Düz arazi olunca yayılmış bataklık.

Dereden su akmakta, demek ki dağlarda su var.

Derenin deniz ile kavuştuğu yer. Bisikletim KUZ yol kıyısında turuncu çantalarıyla öylece duruyor.

Deniz kıyısına çok yakınım, 10 metre sonra deniz. kumsala vuran dalganın sesi kulaklarıma geliyor.

Bir süre yol deniz kıyısından kıvrıntılı olarak devam ediyor.

Yolun sol tarafında yamaçlar başlıyor. Burada iki tane çeşme görünmekte. Birisi eski çeşme yamacın dibinde. Eski çeşmeye ulaşmanın olanağı yok, etrafını otlar, çalılar kapatmış. Yeni çeşme ise yola daha yakın ve önü çakıl taşı döşenmiş. Ulaşılması kolay. Mavi desenli fayans ile döşeli. Aralarında okaliptüs ağaçları çıkmış. Sanki eski yol eski çeşmenin önünden geçiyor.

Çeşmelerin üstünde dere yatağı görünüyor, görünen başka bir şey daha var. Geçtiğimiz yıl buraları yanıp kül olmuş, izleri hala görülüyor Yanık ağaçların gövdeleri simsiyah. Bu kış yeni otlar çıkıp ortalığı yeşertip yangın izlerinin bir kısmını kapatmış. Yaşam bir şekilde sürmekte.

Dere yamaçtan akarken derin yarıklar oluşturmuş. Toprak yağmur sularını yangın nedeniyle çoraklaşmış olduğundan tutamadığı için hızlıca akarak toprakları önüne katmış.

Enerjiye ihtiyacımız var bu kesin. Çünkü her şeyimizi elektrikle yapıyoruz. Hatta aramızda elektrikli bisikletler bile var. Ama çevreye verdiği zararı düşünürsek turizm ve denizi çok kirleten bir duman ve kül etrafa yayılıyor. Uzun zamanda etraf çölleşecek. Termik santralın uzun bacası sürekli zehirli duman salmakta ve etrafı kül saçmakta. Ülkemizde yasaları, mahkeme kararlarını dinlemeyen fabrika patronları, işletmeciler bacalara pahalı olan filtrele sistemlerini kurmadan etrafa zehir saçmaya devam ediyorlar. Üç yıl önce Ören de kamp attığımızda sabah baca dumanlarının üzerimizde bir sis perdesi gibi asılı kaldığını görmüştüm. Havada ki zehirli gazlar genzimi yakmıştı. Sabahın erken saatlerinde hava durgun olunca dumanlar Ören’in üzerine çöküyor. Zamanla kansere yakalananlar çoğalacak buraya yazlığa gelen tatilciler. Sürekli oturan kasabalılar zaten kanserle boğuşmaya mahkum.

Termik santralın uzun bacası, santral binası, daha ileride Ören kasabası ve deniz. Yüksek kayalıklı iki dağ daha arkalarda.

Bu turda bir çeşit Karia Yolu’nu takip ediyormuşçasına bisiklet sürüyoruz. Geçtiğimiz yıllarda gönüllü bisikletçi ve yürüyüşçülerin hazırlayıp hayata geçirdiği yolda tabelalarla işaretlenmiş. Solu gösteren tabelada Bozalan 13 km, sağı gösteren tabelada ise Ören 8 km yazıyor. Demek ki önümde 8 km yol kalmış kamp yerine.

Termik santralın yanından geçen çay, tüm suyu santralda kullanıldığı için geçtiğim köprüden bir damla bile su akmıyor. Dere yatağı beton ile kaplanmış.

Köprünün az aşağısında sağ tarafta santraldan çıkan suyu borularla bırakıyorlar. Dere yatağı buralarda da beton kaplı. Az ileride de de deniz görünüyor.

Yakınlarda olan kömür yataklarında buralara kadar bantlardan kömürler geliyor. Yamaçta rulolarla döndürülen bant sistemi görünmekte.

İlerledikçe başka dere yatakları da görüyorum ama su hiç akmıyor, kupkuru. Düzlükte ise zeytinlik var.

Ören tabelası Ören’e geldiğimi belirtiyor. Grup çoktan varmış kamp alanına çadırları bile kurmuşlar. Ben ise aheste aheste, etrafı gözlemleyerek, resim çekerek en son olarak geldim. Karşımda devasa Ören kayalığı görünüyor.

Yamaçlarda taş evleri görüyorum ama terk edilip başka yerde beton binaya taşındıkları kesin.

Keramos

Bodrum-Milas yolu üzerinde, Beçin yoluyla ayrılan 45 km’lik asfaltla ulaşılan eski adıyla Gereme, yeni adıyla Ören Gökova Körfezi kıyısındadır. Şehir merkezi kıyıdan biraz içeridedir. Ören’e Gökova/Akyaka köyünden 48 km’lik toprak yol ile Gökova Körfezi’nin kuzey kıyısını geçerek, Kıran Dağları’nın önünden de ulaşılmaktadır. Ören-Akyaka arasında antik Keramos kenti kalıntıları ziyaret edilebilmektedir.

Keramos’un adının anlamı çömlektir. Hellenistik çağda, Rodos egemenliği altında bulunan kent, bu dönemde kuzey komşusu Stratonikea ile bağlaşıklık imzalamıştır. MÖ 129 yılında Roma’nın küçük Asya eyaleti içinde yer alan Keramos, bundan sonraki evrede önemini giderek yitirmiştir. Ören’in arkasında yer alan Meşekayası Dağı üstündeki sur duvarları günümüze kadar gelebilmiştir. Surların alt kesimleri çokgen taş dizilerinden oluşurken, üst kesimlerde düzenli çizgi katları yapan duvar tekniği gözlenmektedir. Kayalık bir terasta yer alan ve halk dilinde Bakıcak diye bilinen yerde, 25 metreye varan uzunlukları ile kentin iki önemli tapınağı görülür. Kurşunlu yapı adını, taşları birleştirmek için kullanılan kurşun zıvanalardan almıştır. Güney ve batıda özgün biçimini korumuş olan bu güzel teras duvarlarının doğusu yıkılmıştır. Terasın üstündeki düzlemde ise Korint ve İyon düzeninde yapı parçaları bulunur. Söz konusu tapınak alanının olasılıkla Zeus Krysaoreus’a ilişkin olduğu ileri sürülmektedir.

Kasaba içinde bulunan Akyapı, Roma Dönemi’ne ilişkin büyük bir yapı kompleksidir. Gökova yoluyla gelenler, Ören’e ulaşmadan Meşekayası Dağı’nın arka kesimlerinde su kemerleriyle karşılaşmaktadır.

http://www.muglakulturturizm.gov.tr/TR,158110/oren–keramos.html

Keramos antik kentinin bazı kalıntıları yamaçlarda görünüyor.

Ören kasabasının sahiline ulaşıyorum, geldiğimde Muhlis Dilmaç benim resmimi çekiyor. Üzerimde mavi yağmurluğum var. Bisikletim yüklü halde palmiye ekili caddenin kıyısında kamp yapılacak yere doğru gidiyorum.

Hemen kendime bir yer seçip çadırımı kurduktan sonra su donumu giyip denize dalıyorum balıklama. Biraz yüzdükten sonra park hortumu ile duşumu aldım. Kurulanıp üzerime yeni eşyalarımı giydim. Terli olan çamaşırları su ile durulayıp asıyorum kuruması için. Ardından yemek için sıraya girip yemek tabağımı alıp belediye başkanının oturduğu masada yerimi alarak aç olan karnımı doyurdum. Ardından sohbetler başladı gece yarısına kadar. Uykum gelince izin isteyerek çadırıma gelip yastığa kafamı koymadan uykuya dalıyorum. Ne yazık ki yanımda yastık taşımıyorum. O yüzden yastıksız yatıyorum çadırda. Tüm gün boyu İzmir deki arkadaşlarda Şafak Omaç hakkında sağlık durumu ile bilgiler geliyor. Durumu giderek iyiye gittiğinin haberini alınca içim biraz ferahlıyor. Uykuya huzur içinde yorgun olarak dalıyorum.

Bu gün yaptığım yol yaklaşık 76 Kilometre civarı.

Powered by Wikiloc

10. Gökova Bisiklet Turu 3. Gün

19 Mayıs 2016 Perşembe

Aktur – Datça – Bodrum

( Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır )

 

Kimin umurunda dedi ama kendimi inandıramadım buna da
Yakışmıyordum eski pencerelere yosunlu sulara
Ölür kalırdım belki de sokak aralarında bir kenarda
Uyandırılacak çocuklarım vardı uyuyorlardı uykularında

Arif Damar

 

Öne çıkan görsel, dört kişi, dar sokakta oturmuş kahve içiyoruz, Datça’nın taş evleri. Soldaki tahta kapı şair Can Yücel’in evi.

Gece boyu, sabahın ilk ışıklarına kadar dua ettim arkadaşım için. Bir yandan da evrene mesaj veriyordum; “Sen güçlüsün, iyileşip ayağa kalkacaksın. Yaşamın boyunca teslim olmamışsın, bu yaşama gücü seni iyileştirecek. Yine aramızda olup beraber bisiklet süreceğiz bilinmeyen yerlere. Yeni yerler keşfedeceğiz, yeni rotalar. Köylerde mola verirken çocukları sevindireceğiz dondurma ısmarlayıp. Sonra bisiklete bindirip köyü dolaştıracağız çocukları tek tek. Sen başaracaksın sevgili arkadaşım.” Böylece hiç uyumadan yattığım yerden kalkıyorum. Uyumasam da uzanıp dinlenmek bana yeter bu gün. Eşyalarımı ve çadırımı toplayıp bisikletime yükledim. Kahvaltının ardından piknik masasında toplaşan arkadaşlara kahve yapıyorum taze, köpüklü muhabbet ile birlikte. Resmi de Muhlis Dilmaç çekiyor.

Piknik masasında 4 kişi oturmuşuz, 3 kişi ayakta. Kahve cezvesi ocağa sürülmüş pişiyor. Bekir Kocamaz da elinde kahve değirmeni çekip duruyor. Kamp alanı çam ağaçları altında.

Sabahın erken saatlerinde doktor Serhat aradı, Şafak kritik durumu atlatmış, durumu iyiye gittiğinden ilaç tedavisine devam ediyorlar. Bu haber içime su serpti. Ettiğim dualar kabul oldu, Tanrıma binlerce şükürler ediyorum dualarımı kabul ettiği için. Akşam ve sabah yanında olan arkadaşlar da arayıp durumu bildiriyorlar. Artık iyice rahatım arkadaşımın hayata dönmesiyle.

Yola çıkma zamanı deyip yola çıkıyoruz hep birlikte. Önümüzde kısa bir yokuş var, kolayca çıkıyoruz. Dağlar, tepeler arasında yol sola doğru kıvrılmakta. Bu yol karayollarında D400 adıyla geçiyor. Datça yarımadasının ucundan başlıyor tüm Akdeniz kıyısından devam edip güney doğu Anadolu bölgesinden Hakkari’ye kadar gidiyor. Biz tersine buruna doğru gidiyoruz.

Yokuşu çıkıp inişe geçtik bile, önümüzde Emecik köyü var. Aşağıda deniz ile birlikte köy görünüyor.

Artık düzlükteyiz, yol tabelalarına dikkat etmek gerek. Kırmızı çerçeveli üçgen uyarı levhasında yaban domuzu resmi var. Demek ki karşımıza domuz çıkabilir. Bizler için tehlike yok ama arabalar hızlı gittikleri için yolun karşısına doğal olarak geçmeye çalışan domuza çarpabilir. Hızlı giden bir araç kaza yapar bir domuza çarparsa. Yoldaki çizgilerden de anlaşılacağı gibi sollama yasağı da uyarı levhasında bittiğini gösteriyor. Levhada yuvarlak ortası kalın çizgi ile ayrılmış, yanlarda iki araba resmi. Rengi de siyah baskıların.

Geldik Datça’ya, Datça şairlerin ilham alacağı bir yer konum itibarı ile. Bir tarafı Ege denizi, bir tarafı Akdeniz. Havası ve suyu insanı şair eder. Bir de sıcak yaz gecelerinde kıyıda içtiğin şarap. Kumsalda oturup kafayı buldun mu yıldızlar çoğalır gökyüzünde. Işıl ışıl parlar Samanyolu ile birlikte.  Akdeniz’in ılık rüzgarları iyot kokusu ile birlikte öyle sarhoş olursun ki ilham perileri denizden çıkıp kulağına fısıldar en güzel dizeleri. Sen de bağıra bağıra söylersin şiirini. Şiir yazıya dökülmez, dizeler havada asılı kalır. İpe dizilmeden;

Akdeniz yaraşıyor sana
Yıldızlar terler ya sen de terliyorsun
Aynı ıslak pırıltı burun kanatlarında
Hiç dinmiyor motorların gürültüsü
Köpekler havlıyor uzaktan
Demin bir çocuk ağladı
Fatmanım cumbadan çarşaf silkiyor yine
Ali Dumdum anasına sövüyor saatlerdir
Denizi tokmaklıyor balıkçılar
Bu sesler işte sessizliğini büyüten toprak
O senin sardunyalar gibi konuşkan sessizliğini
Hayatta yattık dün gece
Üstümüzde meltem
Kekik kokuyor ellerim hâlâ
Seninle yatmadım sanki
Dağları dolaştım
Ben senden öğrendim deniz yazmayı
Elimden düşmüyor mavi kalem
Bir tirandil çıkar gibi sefere
Okula gidiyor öğretmenim
Ben de ardından açılıyorum
Bir poyraz çizip deftere
Bir ada var sırf ebabil
Dönüyor dönüyor başımda
Senle yaşadığım günler
Gümüş bir çevre oldu ömrüm
Değişince güneşine
Neden sonra buldum o kaçakçı mağrasını
Gözlerim kamaşınca senden
Ölüm belki sularından kaçırdığım
O loş suda yıkanmaktır
Durdukça yosundan yeşil
Kulaç attıkça mavi
Ben düzde sanırdım yıkıntım
Örenim alkolik asarım
Mutun doruğundaymışım meğer
Senle çıkınca anladım
Eski Yunan atları var hani
Yeleleri büklümlü
Gün inerken de öyle
Ağaçtan iz düşümleriyle
Yürüyor Balan Tepeleri
Yürüyor bölük bölük can
Toplu bir güzelliğe doğru
Kadınım
Yaraşıyorsun sen Akdenize

Can Yücel

Can Yücelin büstü, altında camekan içinde yarım şişe Evin şarabı ve bir bardak. Bardakta yarım kalan şarap kurumuş, lekeli olarak kalmış. Notta da Can Baba’nın yarım kalan şarabı” yazısı el yazısı ile yazılmış.

Can Yücel kahvenin sahibi muhtar Orhan için yazdığını öngördüğüm bir şiiri çerçevelenip duvara asılmış. Şiir şöyle;

Orhan’a

Pisi pisi otların rüzgardan sağdan sola sallanışı,

Bizim muhtar Orhan’ın konuşuşu.

Fena adam değil.

Düşe düşe motosikletten yüzü boksör.

Adam muhtar değil bir muhtariyet.

Zahiti’de kadınlara klarnet çalmak istiyor,

Ama olmuyor iki kadın istiyor.

Kocaman büyüyen kavuçuk ağacıyla yetiniyor kahvesinde.

Can Yücel

Kahvenin Can Yücel köşesinde kocaman karakalem çizilmiş portresi duvarda asılı. Altında büstü, onun altında yarım kalmış şarap şişesi ve şarap bardağı camekanın içinde. Mavi örtü örtülmüş bir masanın üstünde duruyor. Yanındaki sandalyede ben oturup poz veriyorum. Kahve eski, tarih kokuyor. Bunu pencerelerin yapısından anlıyorum. Mavi boyalı çerçevesi, üst kısmı yarım daire üç tane üçgenden yapılmış. Altta pencere kanatları. Kapısı da mavi boyalı üstü basık bir daire tek cam bölmeli. Kapı önünde 4 basamaklı beton yapılı. Kapı ve pencere kapalı, yaza girildiğinden bahçeye oturuyor müşteriler.

Zaman geçirmeden Can Yücel’in evinin önüne gidiyoruz. Daha önceki Gökova bisiklet turunda şansıma içeriye girip Güler teyze ile tanışmış oturup sohbet etmiştim. Rahatsız etmemek için kapının önünde oturup kahve pişirmeye koyuldum. Solda 2 kişi Can Yücel’in evinin tahta kapısı. Sağda ise duvarın gölgesinde ben ve Sevil yanımda oturmuş. Sokak dar ve hafif bir yokuşu var. Bahçe duvarından kimi çiçek açmış ağaçlar sarkıyor. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Poetika

Yalnızlığı sevmiyorum
Yalnız kim ola ki
Kendim…
Kendimin kendini sevmiyorum
Kediler hariç…
Kahve ocakçısı olacaktım ben
Tuttum kavlimi
Yazdıklarımsa hep nafile
Hep nişanlı angaje ısloganlı
Can, diyorlar, bir kahve yap şu dümenin ağzına
Kallavi olsun!
Bende yoksa kahve, yemişçiden tedariklenip
Ve cezveyi ateşe sürüp, üstüne yemeni, şekerini
Taşırmadan pişiriyorum
Biliyorum, bilmez miyim bu kahve ocağınnan
Ocağımızı bucağımızı
Isıtamayacağımı!
İşte onun içinde de içim titreyerek
Cezvenizi sürüyorum ateşe

Can Yücel

Taş duvarın dibinde gölgede bağdaş kurup oturmuşum bir güzel kahve pişiriyorum. Tam da benim için yazdığı Poetika şiirini düşünerek.

Can Yücel’in evi, giriş kapısında yaşadığı zamanlarda kendi eli ile yazdığı komik sorulu cevaplı ağaç yazı tahtasında şunlar yazılı;

Sorulu Cevaplı

Ne harika yer burası !

Nereden buldun bu Datça’yı

“Elimle koymuş gibi buldum”

Can Yücel

Şair Can Yücel bizlere bıraktığı şiirlerle anıp saygı ile andıktan sonra evinin önünde Bisikletim KUZ bana poz veriyor. Ben de onu kırmayıp evin kapısının önünde resmini çekiyorum.

Vasiyet

Beni kuzum Datça’ya gömün
Geçin Ankara’yı İstanbul’u!
Oralar ağzına kadar dolu
Alabildiğine de pahalı,
Örneğin Zincirlikuyu’da
Bir mezar 750 milyona
Burası nispeten ucuzluk
Ortada kalma tehlikesi de yok
Hayır dua da istemez,
Dediğim gibi beni Datça’ya gömün
Şu deniz gören mezarlığın orda,
Gömü sanıp deşerlerse karışmam ama!

CAn Yücel

Can Yüceli şereflendirmek için birer bira içmek gerek diye evini kahveye çevirmiş bahçeli bir yere oturduk. Biraları Sevil ısmarlayacak o yüzden endişelenmeye gerek yok. Bahçede ilginç tasarımlar var, bunlardan birisi misinalarla asılmış bir çok anahtar. Anahtarlar birbirine benzemiyor.

İçilen şarap mantarlarını toplayıp bir dikdörtgen iki kare çerçeve içine yüzelli tane kadar dizelemiş. Üstte dikdörtgen çerçevenin yanlarına birer asker oyuncak mantarları koruma nöbeti tutuyorlar. En üstte üç tane minnak bebek oyuncak, saçları dikine yukarıya doğru. Erkek oyuncak takım elbise giymiş, bir eli pantolonun cebinde, bir eli de havada sanki bana selam veriyor. Tüm bunları bağlayan bir keten ip sağdan sola ve yukarıdan aşağıya, ortada düğüm atılıp pencerenin demirine bağlanmış. Solda küçük bir fırdöndü tutturulmuş.

Muhlis dilmaç benim yüzümü çekiyor yakından. Boynumda yeşil buff, saçlarım omuzlarıma salınmış dururumda. Arkada mantar koleksiyonu, iki çam kozalağı ve iki alçı maske. İşletme sahibi kendine alçı kalıplarda çeşitli çalışmalar yapmış. Pencerenin alt sol köşesindeki renkli horozdan anlıyorum bunu.

Datça da öğle yemeği yedikten sonra yola çıkıp iskelenin olduğu yere geldik. Bisikletleri park ederek gemilere binmeyi bekliyoruz.

Yolda oluşan ekip olarak küçük olan gemiye bindik. Bisikletleri dip tarafa doğru yerleştiriyoruz. Teknenin ismi Fahri Kaptan 1. Üst güverteye çıkış merdivenleri var iki yanda da. Güvertede oturma sandalyeleri görünüyor.

Teknenin üst güvertesine çıkıp oturuyoruz hep birlikte. Sırtımı kaptan köşküne dayayıp yanıma aldığım çantamdan kahve takımlarını çıkarıp kahve yapmaya başladım. Deniz dalgalı ve dalga önden vurunca güverteye deniz suyu da geliyor biraz. Sudan kendimi sakınarak ve ocak ile cezveyi elim ile sıkıca tutarak bir sağa bir sola dalgaların sallamasına uyum sağlayarak kahveyi dökmeden pişirdim. Yemeğin üzerine iyi gitti bu kahve. Her dalga vuruşunda tekneyi şöyle bir kaldırıp indirerek Bodrum’a doğru gitmeye başladık. Muhlis Dilmaç kamerası ile elçek yaparak resmimizi çekiyor. Hepimiz de gülerek poz veriyoruz.

Kahve faslından sonra takımları toplayıp çantama yerleştirdim. Artık Bodrum’a yaklaştık sayılır. Dalgaların boyu da küçülünce sallantı durdu. Sandalyelere oturup sohbet ederek zaman geçiriyoruz.

Bodrum evleri ve kalesi görüldü. Açıkta bir kaç yelkenli demirlemiş. Bodrum evleri yamaçlara doğru beyaz kutu şeklinde sıralanmış. Giderek kalabalıklaşan Bodrum bir gün gelecek karşıda görünen tepeler tamamen evler ve beton binalarla kaplanacağı kesin.

Limanın dışına taşmış yelkenli tekneler yan yana demirlemişler. Yelkenli direkleri uzun. Küçük dalgaların etkisi ile bir sağa bir sola yatıp duruyorlar. Aşağılarda belli değil sallantıları ama direğin tepesinde gözle görünür bir salınım var.

Tekne limanda iskeleye yanaştı. Bisikletlerimizi alarak karaya çıktık. Karaya çıkmamızın hayrına birileri sanki lokma döktürüyor. Biz de nasibimizi alıp bir kaç tane yiyoruz sıcak pişmiş, şerbetli lokmalardan.  Lokma döken arabanın önünde kalabalık lokma almayı bekliyor.

Ara sıra Bodrumda yaşayan bisikletçi abimiz Erdal Sıral bizim geleceğimizi bildiğinden karşılamaya gelmiş. Erdal abiyi epeydir görmemiştim, hasretle kucaklaştık birbirimizi görmenin sevinci ile. Erdal abinin digital makinesi ile hatıra resmi çekiliyoruz. Solda Sevil Doğrugüven, Bekir Kocamaz, Levent Sevil, Muhlis Dilmaç, ben ve Erdal Sıral.

Ayrıca Erdal abi ile birlikte yan yana resim çekiliyoruz bisikletim KUZ önünde. Sağda tekneler kıyıya bağlanmış, direkleri uzun.

Kocaman bir köy olmuş Bodrum sokaklarında bisiklet sürerek Bitez yalısında ki karavan kamp alanına geldik. Çadırları kurup yerleşiyorum. Yemek faslından sonra oturup sohbet ediyoruz ve çaycımız Aydan Çelik elinde askı ile çıkageliyor çaylarla. Biz de afiyetle içiyoruz çayları.

Turizmin patlattığı aşırı kalabalık yerde olmak zorundayız. Her taraftan gelen gürültü kulaklarımı rahatsız ediyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde çadıra girip yatıyorum ama uyumanın olanağı yok gürültüden. Bir yerlerden de sadece ritim sesi geliyor sürekli olarak. Daha önce de kalmıştım bu kampta, aynı duygularla yine kalmak zorundayım. Arkadaşlardan sürekli haber geliyor Şafak Omaç tan. Kendisi hala komada ama yaşamsal tehlikeyi atlatmış görünüyor. Elbette doktor Serhat’ın verdiği bilgiler ışığında arkadaşımın iyileşeceğine inanıyorum. Biraz moralim düzeldi, o yüzden dönmeyi düşünmedim İzmir’e. Turu tamamlamalıyım artık, gözüm arkada kalmadan. Bu düşüncelerle uykuya dalıyorum cıstak cıstaklar arasında.

Bu gün yaptığımız yol toplam olarak 35 Kilometre civarı

Aşağıda yaptığım yolun haritası

Powered by Wikiloc

Powered by Wikiloc

Gökova Bisiklet Turu 7. Gün

22 Haziran  2013  Cumartesi

Gökova Bisiklet Turu 4. Gün

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

Arkamda yürüme, ben öncün olmayabilirim.

Önümde yürüme, takipçin olmayabilirim.

Yanımda yürü, böylece ikimiz eşit oluruz.

Kızılderili Ute kabilesinden bir deyiş.

 

Başımda kırmızı bandana, beyaz tüy takılı. Kızılderili gibi üstüm çıplak. Gövdem Güneşten yanmış, kırmızı renge büründüm. Aynı Kızılderililer gibiyim.

1044542_483673018380002_280933654_n

Sabah uyanıyoruz, Bodrum gibi bir yerde yatıp uyumanın zor olduğunu bu gece öğrendik. Sabah dörde kadar bütün gece bar ve diskolardan gelen gürültülü müzik bizi rahat bir uykudan etti. İnsanlar bu kadar para verip bütün gece böyle gürültüde ( müzik demiyorum ) tatil midir eğlence midir anlayamadığım garip bir yaşam sürdürdüklerine canlı şahit oldum. Yani düşünmeden edemedim sabah sekizde davul zurna ile oralarda dolaşacaksın bak bakalım o zaman ne olacak.

Böyle bir ruh halinde çadırları ve eşyalarımızı topluyoruz. Bu sabah kahvaltı yok. Feribotta kumanya soğuk sandoviç – meyve suyu verecekler. Bu yüzden kahvaltılık bir şeyler alıp bulunduğumuz yerde kahvaltı yapmaya karar verdik. Şafak ve Asaf hoca bakkaldan peynir ekmek domat gibi kahvaltılık bir şeyler almaya gitti, biz de çayı demledik İrfan ile. Sonra hep beraber güzel bir sofra hazırlayıp kahvaltımızı yaptık. Resimde 7 kişiyiz, yerde oturmuşuz. Asaf, ben, Şafak, Ahmet, Mukaddes, Ayşe ve İrfan. Kahvaltılıklar ortada.

1015669_10151668194862521_667577896_o

Kahvaltıyı yaptıktan sonra feribotun kalkacağı iskeleye doğru hareket ettik. Bisikletleri sırayla feribota bindiriyoruz. Feribotun içi.

220620132722

Bisikletlerimizi feribotun içine yerleştirip kahve içmek için dışarıya çıkıyoruz, feribotun kalkmasına daha vakit var. Bir kafeye oturup menüye bakıyoruz, ne de olsa bodrumdayız. Menüde makiato var hemen bir tane ısmarlıyorum. Kosova’da kafelerin hepsinde makiato vardı ve her gün bir yada iki tane içiyordum, hem de ucuz 50 cent, burada 2 Euro ( Bodrum Lirası ile 5 Lira ediyor ) . Neyse makiato içmeyi özlemiştim ve içtim. Makiatoyu Şafak Omaç ısmarlıyor sağ olsun.

220620132723

Feribota biniyoruz ama bisikletler ve arabalarla  zınga zıng doldu, zar zor oturacak yer buluyoruz, bir kısmımız yerde oturuyoruz.

220620132726

İki dengesiz ayak. İki ayak taban tabana birbirine değiyor. Biri benim, biri İrfan’ın spor ayakkabısı. Bende mavi kısa çorap, İrfan’da siyah kısa çorap var.

220620132729

Turun en yaşlı iki bisikletçisi emekli hakim Hakkı abi ve Ragıp Özserim.

220620132721

AN
Bir feribotta, yerde
Oturduk iki kişi,
İnsanlar aktı yanımızdan, kimi göz kırptı,
Kimi tebessüm etti..
Mavi sularda iki koy arasında sularda kayarken…

Mukaddes Akbulut

Mukaddes ile yan yana yerde oturmuş halde. Mukaddes bikinili, benim üzerim çıplak

1048747_10151668078157521_840350061_o

Mukaddes ile yan yana oturmuş, başlar arkaya çevrilmiş, resmi çeken Sedat Yanturalı’ya dönmüş durumda. Korkuluk demirinde bağlı kocaman bir nazar boncuğu asılı.

994146_483673275046643_713971737_n

Bekir Kocamaz ve Dr Cüneyt Kılıç kamerama yansıyanlar.

220620132728

Feribot Bodrum dan ayrılıyor. Feribotun arkasından Bodrum’u çekiyorum. Direkte Türk bayrağı dalgalanıyor.

220620132727

Daha sonra sıcak bastırmaya başlayınca feribotun terasına yukarıya çıktık. Ohhh be dünya varmış, rüzgar bir anda serinletti.

Dostum Şafak ile birlikte resim çekiliyorum. Şafak ta siyah buff, bende kırmızı bandana. İkimizin de saçları uzun. Şafak beyaz atletli. İkimizin de güneş gözlükleri takılı.

971492_597827646917871_250646778_n

İki kusur saat sonra Datça tarafına iskeleye feribot yanaşıyor, iskele inşaat halinde yapımı devam ediyor. Feribottan ilk önce arabalar iniyor, ardından herkes eline gele bir bisikleti alıp karaya çıkarıyor, yoksa kendi bisikletimizi alsak kargaşa ve zaman kaybı olacak, böylece çabucak feribottan iniyoruz. Benim bisikleti alan zorlanmıştır muhtemelen çünkü ön ve arka bagaj dolu ve epey ağırlık var. Herkes bisikletine kavuşunca yola çıkıyoruz ve Datça’ya varıyoruz.

Dünyada iki tane baba var biri ben urimbaba biri de Can Baba (Marlon Brandoyu saymıyoruz, o sadece baba )

Datça da Can Baba’nın bir tarafı müzeye dönüşmüş kahveye varıyoruz. Büyük şairimiz Can Yücel burada yaşamış. Duvarda yağlı boya resmi ve yazılar çerçevelenip asılmış.

220620132730

Kahvenin pencereleri arasına Can Yücel’in resimleri ve haber yazıları asılmış. Can baba burada yazısı mavi olarak yazılmış büyük harflerle.

220620132731

Biri denizci asker kıyafetli, biri Can Yücel portresi asılı duvarda. Altında Can Yücel’in imzası.

220620132732

Burada Can Baba’nın mekanında olunca dostum Şair Fernando Feyyaz Alaçam aklıma geliyor ve hemen arıyorum. Can Babadan bir şiir okumasını istiyorum. O da bana Can Babadan bir şiir fısıldıyor kulağıma.

Flaş

Gök gürültüsünden korkup yamacıma

sokulan sevgilime

Sarıl bana , sarıl , öp , öp , öp beni dedim

Baksana Allah yıldırımlarıyla resmimizi

çekiyor !

Can Yücel

Feyyaz’ın fısıltısı kulağımdan gitmeden Can Yücel’in büstü ve karakalem portresi yanında resim çekiliyorum. Büstün altında, camekanın içinde Can Yücel’in son içtiği yarım kalmış şarap şişesi. Şarap kendi deyimi ile “Köpek Öldüren” Evin şarabı. Şişenin yanında “Can Baba’nın yarım kalan şarabı” yazısı. Şişenin içindeki kırmızı şarap zamanla kurumuş. Çıplak vücudum sıcaktan terlemiş.

220620132734

Sağ olasın Dostum şiir için.

Bir şeyler içtikten sonra Can Babanın sokağını buluyorum, sokağı takip ederek evine vardım. Bu sokağa Can Yücel Sokak tabelada belirtilmiş. Yanında  yaş üzerine beyaz olarak kazılmış şu yazı var;

“En uzak mesafe ne Afrikadır

Ne Çin

Ne Hindistan

Ne Teyyareler

Ne de Yıldızlar geceleri ışıldayan

En uzak mesafe iki kafa arasındaki

Mesafedir

Birbirini anlamayan”

Can Yücel Sokağı

Resimi Sedat Yanturalı çekiyor.

1005409_483674091713228_604574432_n

Can Yücel’in evinin tahta kapısı. Bahçe duvarı taştan örülmüş. Bir sıra düzgün taşlardan kemer olarak örülmüş. Kapıya Can Yücel’in iki portre resmi ve yazılar asılı.

220620132735

Can babanın evde oturan eşi Güler teyze kapının anahtarını aşağıya atarak bizi eve davet ediyor. Kapıyı açarak içeriye giriyoruz, bahçe çiçek ve ağaçlarla dolu şirin bir ev. Bahçeyi dolaşıp resimler çekiyorum. Mermer kayasının bir yüzeyi düzleştirilip Can Yücel’in bir şiiri yazılmış.

Yaşamayı yaşamak istiyorum, demiştim.

Neylesin ki bu damda bu dem

Ayaklarımla ayaklarımda zincir,

Böyle topal koşmalarla geçiyor günlerim.

Oysa — methetmek gibi olmasın kendimi ama —

Yaşammım benim en güzel şiirim.

Can Yücel

Bir gül dalı şiir yazılı mermerin üzerinde yatay büyümüş.

220620132739

Beyaz kireç vurulmuş evin duvarı ak, mor çiçek açmış begovil bahçeye ayrı bir ren ve desen katmış.

220620132740

Can Babanın mezar taşını yobazlar kırmış. Daha fazla zarar görmesin diye mezar taşını evin bahçesine getirmişler. Bahçenin içinde daha güvende.

220620132736

Tahta tabelada Can Yücel’in mavi boyalı imzası.

220620132738

Güler teyze terasta oturmuş gelen bisikletçilerle sohbet ediyor. Sundurmanın önünde asmada henüz olgunlaşmamış küçük koruk var.

220620132741

Can Babanın sevgili eşi Güler Yücel ile sohbet etme şerefine eriştim. Güler teyze sandalyede oturmuş, ben da yanında çömelmiş durumda ona bakıyorum. Duvarda deniz kabukları ile süslenmiş. Kırmızı renkli bir tişört, üzerinde ünlü devrimci Ernesto Che Guevera basılı. Tişört duvarda asılı.

220620132743

Sohbetimiz bittikten sonra Güler teyze ile vedalaşıp yola çıkıyoruz, bu onu ilk ve son görüşüm. Diğer bisikletçiler gitmiş bile. Datça’dan çıkarken girişteki tabelayı dönüp çekiyorum. Tabelada; Datça, Nüfus : 10000 yazıyor.

220620132745

Öğle yemeğini Emecik te yiyeceğiz. Datça yarımadası makilik, fazla ağaç yok, yol düz ama gölge de yok etrafta, sanki başka bir ülkeye bisiklet sürüyoruz. Sıcakta pedallıyorum, bol bol su içiyor habire terliyorum. Yolun solunda karpuzcu görüyorum ve duruyorum. Bir karpuz alıp kesiyorum arkadaşlarla yiyip biraz olsun serinliyoruz. İzmir’den Doçent Dr. Sedat Yanturalı geliyor, o da bir karpuz kesiyor ve onu da afiyetle yiyoruz. Karpuz ile doyduk yani.

Resmi Sedat Yanturalı çektiriyor. Sedat ve oğlu ile karpuz yerken.

1013896_483673848379919_1691819862_n

Karpuzları yedikten sonra yola devam ediyorum. Yemek yiyeceğimiz Emecik köyüne varıyoruz. Gölge bir yerde biraz dinlenip daha sonra yemeğimizi yiyoruz, yemekte meyve olarak karpuz var, onu da yiyorum. Ardından dondurma geliyor soğuk onu da mideme indirip kahveye çay içmeye oturuyoruz. Çay 1 lira orayı işleten kişi kira parasını bisikletçilerden çıkarmaya çalışıyor sanki, pahalı geliyor bize birer duble içtikten sonra bir ağaç altı gölgelik yere oturup kahve yapıyorum. Kahvelerimizi afiyetle içiyoruz. Bu kadar şey yedikten sonra tuvalete zor yetişiyorum. Ardından yola devam ediyoruz.

Yolda karşıma antik bir alanı gösterir tabela çıkıyor. Tabelada yazan Apollon kutsal alanı kahverengi bir zemine yazılmış. Ok işareti ile se sol tarafı belirtiyor.

220620132746

Sol tarafta sadece temel blok taşları kalmış bir yapının izi var. Üzeri makilik çalılar bitişmiş. Burası Apollon tapınağının temelleri.

220620132747

İki deniz birbirine yaklaşmış ama kavuşamamış. Koyda yelkenli tekneler demirlemiş. Burası yarımadanın başlangıcı. Dar bir kara parçası ile yarımadaya geçiş yapılıyor. Diğer deniz arkada görünüyor.

220620132751

Denizden uzaklaştık ve yükseklere çıktık. Yükseklerden tepeleri kaplayan çam ormanı yeşil ve mavi deniz. Manzara güzel. Uzakta dağların siuleti.

220620132757

O kadar çıktık, daha da çıkacağımız kesin. Önümde dağa çıkan yolu görüyorum.

220620132758

Yol kıyısında, denizden yüksekte manzaranın resmini çekerken beni de İrfan çekiyor. Önde zakkum çiçekleri açmış.

1040825_10151664776639861_1754466544_o-300x225

Üç dengesiz yollarda. Gölgelerimiz toprağa vurmuş durumda bisikletlerimizle birlikte sürerken.

220620132753

Balıkaşıran tepesine çıktık sonunda. Çıkmaya da değdi. İki denizi; Ege ve Akdeniz’i aynı anda görebilme şansına eriştim. Manzara muhteşem ötesi. Tepeler dağlar yer yer yüksek – alçak sıralanıyor önümde. Sol tarafta Ege denizi, sağ taraf Akdeniz. Buranın rakımı 350 metre. Balıkaşıran denen yer aşağıda görünen en alçak yerde. Buradan kayıkları diğer tarafa aşırtıp durduklarından balıkaşıran demişler. Burası tepenin en yüksek yeri.

220620132760

Sağ yanım Ege denizi, sol yanım Akdeniz İki tarafım da ayrı denizlerin ortasındayım. Üzerimde sadece kısa pantolon var. Başımda kırmızı bandana ve beyaz tüy takılı. Güneşten yanmış vücudum terden parıldıyor. Kaldırım taşına çıkarak iki kollumu yanlara açıp Ege ve Akdeniz rüzgarlarının karışımını hissediyorum. Beni dostum Şafak Omaç çekiyor. İki deniz ayrı olsa da dost olarak kalacaktır.

220620132761

Yolda giderken sahilde bir site görüyoruz, denize çok yakın. Buraya denize girip biraz serinliyoruz. İrfan, Yıldız ve Asaf hoca dört kişiyiz, burada karar veriyoruz. Yıldız , İrfan ve ben turun 5. günün de Marmaris’e gitmeyip Bozburun’a doğru devam etmeye karar verdikten sonra yola çıkıp Çubucak orman kampına varıyoruz. Çubucak orman kampı çam ağaçları ile tamamen kaplı. Çam ağaçları deniz ile birleşmiş durumda. Çubucak orman kampı küçük bir koyda, burayı az yüksekten çekiyorum bir poz.

220620132763

Sık sık mola ve vere vere kampa en son biz varıyoruz. Karanlıkta yemeğin sonunda kalanlarla karnımızı doyurduk. Çadırları kurup eşyalarımızı yerleştirdikten sonra marketten biralarımızı alıp deniz kıyısında sohbet eşliğinde içiyoruz. Burada arkadaşlara kararımızı bildirip Bozburun’a gideceğimizi bildiriyoruz. Yıldız’ın çadırı otomatik kurulan büyük çadırlardan, katlanınca bisiklete sığmayacak kadar büyük olduğundan Burcu Kural’ın çadırını alacak. Uzun sohbetin ardından yatmak için çadırlarımıza çekilip yatıyoruz. Güzel bir gün daha sona erdi. Yarın yeni bir maceraya başlama heyecanı var içimde.

Bu gün yaptığımız yol toplam 96 Kilometre civarı. Bunun 37 Kilometresi deniz yolculuğu. Karadan ise 59 Kilometre

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

Gökova Bisiklet Turu 6. Gün

21 Haziran 2013 Cuma

Gökova Bisiklet Turu 3. Gün

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

Sabah erkenden uyanıyoruz, güneş doğmuş fakat henüz kendisini göremiyoruz . Doğu tarafında dağ yüksek Ören de dağa yakın olunca sabah güneşi buralara vurmuyor. Dağın eteğinde sis tabakası gibi duman kaplamış, kokusu da burnumuza geliyor, genzimde bir yanma durumu oluyor, ne olduğunu anlayamadım. Tuvalete gidip elimi yüzümü yıkıyorum, herkes birbirine günaydın diyerek güzel bir güne başlamaya çalışıyor. Çadırları ve eşyaları toparlayıp bisiklete yüklüyorum. Ardından kahvaltımızı yapıyoruz.

Bülent Savran önümüzde denize gireceğimiz noktalar olduğunu bize  bildiriyor, ben de içime şortumu giyiyorum, her yerde denize girmek için hazırlıklıyım. Ören’den çıktıktan sonra dağın eteğindeki dumanın çıktığı yeri görüyorum, burada güzelim beldede termik santral kurulmuş ve çevreyi kirletmeye başlamış bile kocaman bacasından çıkan zehirli dumanıyla. Oradan yüreğim sızlayarak geçiyorum.

Öne çıkmış olan görsel. Bir arkadaş beni çekiyor bisikletimin üzerinde iken. Ön ve arka çantalar yüklü durumda,

1011385_645641005463398_1942774681_n

Hava güzel, üstümü çıkarıyorum amele yanığını kaybetmeye çalışacağım. Yolda ilerlerken karşıma benim gibi evini sırtında taşıyan ve gideceği yere kendi gücüyle, ağır ama emin adımlarla hedefine ulaşan kaplumbağaya rastlıyorum. Yıldız hemen birlikte resmimizi çekiyor. Üstüm çıplak ve güneşin altında, asfalt üzerinde karşıya geçmeye çalışan kaplumbağa.

1025710_10151661489194443_1815709807_o

Yol kıyısında yer yer denizle aynı seviyede gidiyoruz, bir yerde dayanamayıp denize giriyoruz. Deniz kıyısı iri taşlı, girerken dikkatli oluyoruz çünkü taşların üzeri ince yosun kaplı ve kaygan ayakta bile duramıyorum. Biraz serinledikten sonra yola devam ediyoruz. Daha önceden arkadaşlarla Çökertmeye deniz kıyısına girmeye karar vermiştik, kavşağa gelince Çökertme’ye doğru gidiyoruz. Tabelada Çökertme yazıyor. Çökertme yolun aşağısında kalıyor.

210620132712

Kıyı yakın hemen varıyoruz şort üzerimde olduğu için bisikleti uygun bir yere bırakıp denize atlıyorum. Arkadaşlar bizden önce gelmişler, denize girip çıktıktan sonra oturmuş çay kahve içiyorlardı. Burası Çökertme türküsünün başladığı yer. Türküde adı geçen Halil Efe Çerkez kaymakamdan kaçarken buradan kayığa binmişler. Güzel bir koy burası, restoran var, ayrıca yatlar yelkenli kayıklar gelip burada tahta bir iskeleye bağlanmışlar. Yabancı bandıralı tekneler de var. Denizden çıktıktan sonra kahvelerimizi ısmarlayıp içiyoruz afiyetle. Kahvelerimizi içtikten sonra yola çıkıyoruz ve ben burada deniz havlusunu unutup gidiyorum. Her neyse sağlık olsun ne diyelim ve yola devam edelim. Bir süre sonra Mazı yokuşu başlıyor, yavaş yavaş tırmanmaya başladık. Tabela yanında iki kişi yorgunluk gideriyor. Tabelada yazan Yukarı Mazı.

210620132715

Tırmanırken Ulu Şef Muhlis Dilmaç arabasıyla yanıma yaklaşıyor ben de tüylerden birini istiyorum. Beyaz bir tane tüy veriyor ve başıma takıyorum. Muhlis abi beni kabilesinin bir üyesi yapıyor. Artık resmen Perşembe Akşamı Bisikletçileri Kabilesinin bir elemanı oldum. Üzerim hala çıplak, kızılderili gibi yanmışım. Başında kırmızı renkli bandana ve beyaz tüy. Yukarı Mazı köyünden çıktığımızı belirtiyor tabelada.

1048458_10151480040376924_1490235774_o-300x225

Artık adımı Dengesiz Beyaz Tüy olarak takıyor İrfan, bundan gayri özgürüm. Mazı yokuşu o kadar zorlu değil çabucanak çıkıyoruz. Herkes kendince yol alıyor, kimi gölgede dinleniyor, kimisi bisikletini iterek yokuşu çıkmaya çalışıyor. Yol kıvrımlı, ileride iki bisikletli yokuşu çıkıyor. Sağ taraf kayalık yamaç. Sol taraf çam ormanı.

210620132714

Buralarda sık sık karşımıza sarnıçlar çıkıyor, yağmur sularını biriktirip susuzluğa bir nebze olsun çare bulmuşlar. Yol kenarlarında hiç bir çeşme göremiyoruz, büyük bir ihtimalle yağmur suları yer altına fazla gidemediği için böyle sarnıçlar yapmışlar yağmur sularınla idare ediyorlar. Sarnıç kubbesinde yazılar yazılmış, kimi kazımış sıvayı.

210620132716

Sarnıçtan suyumuzu da içtik, İrfanın dediği gibi her yerde her çeşmede her dereden suyunu içeceksin, ben de buna her sarnıçtan su içeceksin diye ekliyorum. Sarnıçtan suyumuzu içtikten sonra resim de çekilelim dedik elçek ile bir kare çekiyorum. Yanımda Murat Karaca, Hüseyin Dölçek ve bir kadın arkadaş.

210620132717

Şafak Omaç’ın çektiği resim. Dengesiz Beyaz Tüy iki tekerlekli beyazları selamlar. Arkamda sazla çevrili bir gölet. Başımda kırmızı bandana, tüy takılı. Üzerim çıplak kızılderililer gibi. Sağ elim kalbimde, sol elim yukarıda selam veriyorum.

7446_597671650266804_1202296756_n

Bir süre sonra arka lastiğim yavaştan inmeye başlıyor, hadi hayırlısı diyerek pompa ile şişiriyorum. Böyle şişire şişire Mumcu’lara varıyorum. Mumcular da öğle yemeği yiyeceğiz, hemen yemeğimi alıp bol ayran ile yiyorum. Arkadaşlar ağaçların altında çimenlerde dinleniyorlar, bende oraya gidip arka lastiğin patlağına bakıyorum. İrfan bu arada çay demlemeye başlıyor. İç lastikte 7 tane yama var, oracıkta 8. yamayı yapıp lastiği şişirip yerine taktıktan sonra çay da demlenmiş oluyor. Bir güzel çayımızı içiyoruz çimenlerin üzerinde ağaç gölgesinde sohbet ederek. Hep beraber karar alıyoruz, hava sıcak güne biraz batıya doğru devrilsin saat 16:00 gibi yola çıkmaya kararını aldıktan sonra çimenlere uzun oturuyoruz. Uyumasak ta bir güzel dinleniyoruz.

Herkes yola koyuldu, bizim gibi kalan az. Saat 16:00 da yola çıkıyoruz. Daha Mumcuları yeni çıkmıştık ki arka lastik yine gümledi, arkadaşlar  önde olduğu için sesimi duyuramamıştım. Eh ne yapalım kendi başımın çaresine bakarım. Arka tekerleği çıkarıp lastiği söktüm, iç lastikte 8 yama  vardı ve  yamanın biri sıcaktan bırakmış oradan hava kaçırıyordu. Telepati denen bir şey var, İrfan ve Yıldız benim gelmediğimi görünce geri dönmüşler, ne de olsa yol arkadaşlarım olarak en iyi arkadaşlarım var, bu konuda şanslıyım. Yedek yeni iç lastiği takıyorum, İrfan da bana yardım edip çabucak işimizi hallediyoruz. Yola koyulup diğer arkadaşlara yetişiyoruz. Köy yollarından Bodrum’a gideceğiz, Çiftlik köyünde çay molası veriyoruz, çayla birlikte bir şeyler atıştırıyoruz. Biraz dinlendikten sonra yola devam ettik. Kestirmeden taş ocaklarının yanından bodruma doğru ilerliyoruz.

Bu taş ocaklarında kayrak taşı çıkarılıyor. Devasa, derin bir çukur açılmış, Kayrak kayaları enine oluşmuş. 3 ila 5 santim kalınlığında tabaka tabaka üst üste. Yağmur suları yer altına niye inmiyor anlaşıldı. Bu tabakalardan aşağı iniş yok gibi. O yüzden su sarnıçları yapılmış yer yer.

210620132718

Bir süre sonra arka lastiğim yavaştan inmeye başlıyor, hadi hayırlısı diyerek pompa ile şişiriyorum. Böyle şişire şişire Mumcu’lara varıyorum. Mumcular da öğle yemeği yiyeceğiz, hemen yemeğimi alıp bol ayran ile yiyorum. Arkadaşlar ağaçların altında çimenlerde dinleniyorlar, bende oraya gidip arka lastiğin patlağına bakıyorum. İrfan bu arada çay demlemeye başlıyor. İç lastikte 7 tane yama var, oracıkta 8. yamayı yapıp lastiği şişirip yerine taktıktan sonra çay da demlenmiş oluyor. Bir güzel çayımızı içiyoruz çimenlerin üzerinde ağaç gölgesinde sohbet ederek. Hep beraber karar alıyoruz, hava sıcak güne biraz batıya doğru devrilsin saat 16:00 gibi yola çıkmaya kararını aldıktan sonra çimenlere uzun oturuyoruz. Uyumasak ta bir güzel dinleniyoruz.

Herkes yola koyuldu, bizim gibi kalan az. Saat 16:00 da yola çıkıyoruz. Daha Mumcuları yeni çıkmıştık ki arka lastik yine gümledi, arkadaşlar  önde olduğu için sesimi duyuramamıştım. Eh ne yapalım kendi başımın çaresine bakarım. Arka tekerleği çıkarıp lastiği söktüm, iç lastikte 8 yama  vardı ve  yamanın biri sıcaktan bırakmış oradan hava kaçırıyordu. Telepati denen bir şey var, İrfan ve Yıldız benim gelmediğimi görünce geri dönmüşler, ne de olsa yol arkadaşlarım olarak en iyi arkadaşlarım var, bu konuda şanslıyım. Yedek yeni iç lastiği takıyorum, İrfan da bana yardım edip çabucak işimizi hallediyoruz. Yola koyulup diğer arkadaşlara yetişiyoruz. Köy yollarından Bodrum’a gideceğiz, Çiftlik köyünde çay molası veriyoruz, çayla birlikte bir şeyler atıştırıyoruz. Biraz dinlendikten sonra yola devam ettik. Kestirmeden taş ocaklarının yanından bodruma doğru ilerliyoruz.

Bu taş ocaklarında kayrak taşı çıkarılıyor. Devasa, derin bir çukur açılmış, Kayrak kayaları enine oluşmuş. 3 ila 5 santim kalınlığında tabaka tabaka üst üste. Yağmur suları yer altına niye inmiyor anlaşıldı. Bu tabakalardan aşağı iniş yok gibi. O yüzden su sarnıçları yapılmış yer yer.

210620132719

İnsanlar evlerine süs olsun diye taş döşüyorlar ama bu taşlar nereden nasıl elde ediyorlar kimsenin umurunda değil. Ormanın göbeğinde kayrak taşı çıkarmak için geniş bir alanda taş ocağı işletiyorlar. Kocaman ve derin çukurlar açılmış, insan bunları görünce üzülüyor, ormanın bu gibi taş ocaklarını nasıl ve kim izin veriyor belli değil. Resmen geleceğimizi satıyorlar. Her ocak yolunda olduğu gibi bu taş ocağının yoluda asfalt kalmamış. Ağır tonajlı kamyonlar fazla ve denetlenmeyen yükleriyle yolu toz haline getiriyor. Taş ocağının yanından geçerken toza battık resmen. Buradan Bodrum’a kadar iniş ama taşlı topraklı yol, yavaş ve dikkatli iniyorum.

Bodrum’a yaklaştıkça arabalar çoğalmaya başlıyor. Ana yola çıkınca trafik iyice arttı, merkeze inerken o kadar çoğaldı ki akşam trafiği herkes arabasıyla bir yere gitmeye çabalıyor. Bizde araçların kıyısından ilerliyoruz sıkışmış trafik arasından. Sora sora orman kampını buluyoruz, hava karardı ve biz geciktik. Bisikletlerimizi bırakıp yemeğe koşuyoruz. Kazanların dibi kalmış, ne yapalım karnımızı kalan yemeklerle doyuruyoruz. Daha sonra bisikletlerimizi alıp çadır kurabileceğimiz uygun bir alan bakıyoruz kendimize. Burası orman kampı, Gümbet beldesinde binaların ortasında kalmış okaliptüs ağaçları olan bir kamp alanı. Karavanlar, çadırlar kurulmuş, daha ucuz tatil yapanlar var. Çadırları kurup yerleştirdikten sonra duş alıyoruz soğuk suyla. Duş iyi geliyor. Daha sonra sahilde plajlar boyunca yürüyüş yapıyoruz. Kıyı da barlar, restoranlar yan yana, kumsal otellerin şezlongları ile kaplanmış. Bakkaldan bira ve çerezlerimizi alıp kumsalda bir güzel Bodrum akşamında sohbetimizi yaparak biralarımızı yudumluyoruz. Gece olunca herkes çadırına girip uykuya dalıyor.

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık olarak 72 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

Bu günkü yol haritası.