Etiket arşivi: büyük iskender

İki Garip Bir Akdeniz 9. Gün

6 Ekim 2017 Cuma

Patara – Fethiye

(Kör arkadaşlarım için betimleme yapılmıştır)

 

Hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların
Bir dakika bile çıkmıyorsun aklımdan
Koşar gibi yürüyüşün
Karanlıkta bir ışık gibi aydınlık gülüşün

Atilla İlhan

 

Öne çıkan görsel, Kayaların dibinden çıkan suların içindeyim

Gecenin bir vaktine kadar arada geçen arabaların gürültüleri olmasa iyi bir uyku çekecektim ama yolun dibinde olması gürültüyü içine kadar hissediyorsun. Gecenin geç saatlerinde araba ile geçenler normal insanlar değil. Bir yerlerde eğlenip içenler sarhoş olarak hem araç kullanıyor hem de motorları bağırta bağırta gürültü yapıyorlar. Neyse buna rağmen iyi uyudum sayılır. Sabaha karşı tuvalet ihtiyacı nedeniyle çadırdan çıkınca gökyüzünde ay dedeyi görüyorum. Ay dede gülümsüyordu ışıklarını gecenin karanlığına saçarak.

Siyah gecede parlak bir ışık var sadece. O da ay.

Gün buralarda biraz erken ağarıyor, o yüzden Güneş doğmadan uyanıyorum. Çadırımın içinden dışarısının bir resmini çekiyorum. Çadırın sadece tentesi var, yağmurluk örtüyü yine atmadım bu gece. Dışarıda okaliptüs ağacının gövdesi, yaprakları ve çamaşır ipinde asılı tişört var.

Uyanınca kalktık, hızlıca çadırı toplayıp kahvaltı hazırlıklarına başladık. Dün aldığımız 5 litrelik su pek yetecek gibi değil. O yüzden idareli kullanmak gerek. Parkın etrafındaki bitkileri sulamak için damlama hortumlarını görünce bu sudan yararlanıyoruz. Yumurta, zeytin, peynir, domates, salatalık, biber, bal, çay, ekmek gibi nevale ile mükemmel bir kahvaltı yaptık. Bulaşıkları bahçe sulama suyu ile yıkayıp pakladıktan sonra bagaja yerleştiriyoruz geri kalan eşyaları. Ekim ayında olmamızdan dolayı sabahları biraz serin oluyor. Poların ısısından faydalanmak gerek, üşütmenin anlamı yok. Bisikletler yüklendi, yola çıkmaya hazır. Şöyle bir elçek ile yol başlangıcının resmini çekiyorum. Ben önde, Cem arkada, üzerimizde uzun kollu giysiler. Kafamda sarı renkli kask var. Cem’in kafasında kask yok, buff takmış sadece. Kaldığımız park yeri görünüyor.

Yol şimdilik düz, alabildiğine düzlükte seralarla kaplı. Ovadayız anlayacağınız, yani burada bir ova var, adı üstünde Ova. Köyün adı Ova olunca ovada olduğunuzu anlıyorsunuz. Tabelada öyle yazıyor Ova diye.

Ova köyünü ve ovayı geçtikten sonra karşımıza iki tabela çıkıyor. Üstteki tabela kahverengi, üzerinde antik kentlerin ismi var. Xanthos 3 ve Letoon 10 Kilometre sola doğru ok işareti ile belirtilmiş. Alttaki tabela beyaz renkte, üzerinde Kumluova ve Karadere köylerine gittiğini sola ok işareti ile belirtilmiş. Aslında yol düz gidiyor ama haritaya bakınca yoldan az biraz saparak Xanthos antik kentini görelim dedik. Zaten 3 Kilometre yazsa da 3 Kilometreden biraz fazla tutuyor. Cem de o tarafa doğru gitmeye başlamış bile.

Ovada Ova köyünün caddesinden geçerken ilginç bir minare görüyorum. Yapıldığı zamanda normal olsa da belediye yolu genişletip bulvar yapmış. Bulvar kilitli beton taş döşeli, orta refüj kaldırım taşları mavi ve beyaz renge boyalı. Buraya da servi ve palmiye ağaçları dikilmiş. Ağaçların boyuna ve yerdeki beton taşlara bakarak yakın zamanda yapıldığı anlaşılıyor. Gelelim minareye. Minare cami avlusunun dışında kalmış. Yani kaldırımı tamamen kapatmış durumda. Kaldırımda yürüyecek yayalar yola inip geçmesi gerekiyor. Aslında sadece minare var, cami yok ortalarda.

Ovayı çarçabuk geçip Xanthos antik kentinin olduğu yere geldik. Antik kent az yükseğe kurulmuş, o yüzden biraz çıkmak gerek, o da fazla değil. Antik kentin başlangıç yeri tel çitlerle belirtilmiş kaçak girilmesin diye. Tüm antik kentleri özel bir şirkete vermişler. Onlar da para kazanmak için  sınırlarını kapatmışlar tel çitlerle. Solda kemerli bir yapı var, sanırım kentin surlarının kalan yapısı. Kente giriş o kemerli olan yerde muhtemelen. Asfalt yol sağdan yukarı doğru gidiyor.

Her kentte olduğu gibi ister yeni olsun, isterse antik dönemde olsun mezarlıklar şehrin dışına yapılır. Burada da öyle, ilk mezar anıtları karşımıza çıkıyor. Bunlardan biri Nereidler anıtı. Nereidler anıtının orijinal çizimi tabelaya kondurulmuş. Çizimde temel zemin taşları üzerinde 4 sütun, üzerinde çatı anlı. İçinde de heykelleri var. Tabelanın altında da bu anıtın yapısı ve başına gelenleri yazmışlar. Yazı şöyle;

Nereidler Anıtı

Şimdi sadece temelleri ve podiuma ait bir taş sırası görünebilen klasik çağın bu ünlü mezar anıtı geçen yüzyıl içinde tümüyle Bristh Musseum’a taşınmıştır. 4 X 6 sütunlu İon planındaki anıt kabartma ve heykellerle süslüdür. Sütunlar arasında yer alan 12 tane kadın heykeli Nereidler olarak tanımlanan deniz perilerine aittir.

Eser M. Ö. 400 yıllarına tarihlenir.

Her ne kadar taşındı diye yazsa da İngilizler dünyanı her yerinde yaptıkları gibi bu eseri de çalmışlardır. Tabelaya çaldılar diye yazılsa İngilizler kızar mı yoksa.  Medeni olmak hırsız olmayacağı anlamına gelmez.

Nereidler anıtının temel taşları, altında da tabelası.

Xanthos

Fethiye-Kaş karayolu üzerinde, Fethiye’ye 46 kilometre uzaklıktaki Kınık Beldesi‘nde yer alan şehir, Xanthos Nehri (Eşen Çayı) kenarındaki ovaya hâkim iki tepe üzerinde kurulmuştur. İlki Eşen Çayı’nın kenarından sarpça bir kayalık şeklinde yükselen surla çevrili Likya Akropolü, ikincisi ise kuzeydeki daha yüksek ve geniş olan Roma Akropolü’dür. Likya Birliği’nin idari merkezi olarak nitelenen Xanthos’un ismi Likya dilinde yazılmış kitabelerde ARNNA şeklinde geçmektedir. Homeros, Sarpedon yönetimindeki Xathosluların Troya savaşlarına katıldıklarını anlatır. Ancak kazılarda elde edilen buluntular şehrin iskânını İ.Ö. 8’inci yüzyıldan önce götürmeye imkân vermemektedir.

Şehir, İ.Ö. 545–546 yıllarında Pers Kumandanı Harpagos tarafından kuşatılır. Xanthoslular, kahramanca karşı koyup direnmelerine rağmen çaresiz duruma düştüklerinde, kadın ve çocuklarını öldürüp şehri ateşe vererek insansız ve harap bir şehri Harpagos’a bırakırlar. İ.Ö. 475–450 arasında Xanthos, bu kez yangın felaketi ile karşılaşır. İ.Ö. 334 yılında Büyük İskender şehri almıştır. İskender’in ölümünün ardından Xathos, İ.Ö. 309’dan itibaren Mısır Hanedanı Ptolemaios’ların, ardından birçok Likya şehri gibi Suriye Kralı III. Antiokhos’un egemenliğini kabul etmek zorunda kalmıştır. İ.Ö. 2. yy.da Likya Birliğinin başkenti olan Xanthos, İ.Ö 42 yılında bu kez Romalı Brutus tarafından yerle bir edilmiş, ancak ardından İmparator. Marcus Antonius’un gayretleriyle yeniden imar görmüştür. İ.S. 1’inci yüzyılda Roma egemenliği altındaki Xanthos’ta İmparator Vespasianus adına tak yaptırılmış, günümüze kalmış Roma yapılarının çoğu bu dönemde inşa edilmiştir. Bizans egemenliği sırasında piskoposluk merkezi olan Xanthos, bu dönemde birçok yeni yapıya kavuşmuştur. 7’nci yüzyıl sonrası Arap akınları şehrin önemini yitirmesine sebep olmuş ve 1838 yılında Charles Fellows’un burayı keşfedip bazı kalıntıları Londra’ya taşımasına kadar ufak bir köy kimliğiyle yanı başındaki Kınık’ta yaşamını sürdürmüştür.

Xanthos’un her iki akropolü de değişik örgü sistemlerinin görüldüğü sur duvarları ile çevrilidir. Likya akropolünün kuzeyinde Roma Devri Tiyatrosu yer alır. Xanthos’un en ilginç kalıntıları, tiyatronun batısında konumlanır. Bunlardan ilki yüksek dikdörtgen yekpare kaide üzerindeki ölü ailesi ile yanındaki kadın gövdeli, kuşkanatlı yaratıklar olan ve ölülerin ruhlarını gökyüzüne taşıdıklarına inanılan “Harpy” kabartmalarına sahiptir. Bugün orijinal kabartmaları, Biritish Museum’da sergilenen Harpy Anıtı, İ.Ö. 5’nci yüzyıla tarihlenmektedir. Bu anıt mezarın yanında 4’üncü yüzyıla ait diğer bir kaideli Likya lahdi yer almaktadır. Tiyatronun bitişindeki kare şekilli geniş alan ise üç yanı dükkânlarla çevrili Roma Devri Agorası’dır. Agoranın kuzeydoğu köşesinde, Harpy Anıtına çok benzer, yekpare dikdörtgen gövdesinde Likya ve Grekçe dilinde yazılmış kitabe yer alan İ.Ö. 5’nci yüzyıla ait anıt mezar yükselir. Anıtın gövdesindeki kitabe günümüze dek bulunmuş Likya dilindeki en uzun kitabe olup, Kherei adlı Xanthos’lu prensin serüvenlerini anlatmaktadır. Roma Akropolü’nde de birçok kaya mezarı ve kaideli mezarı yan yana görmek mümkündür. Bu alanın güney eteklerde yer alan, Aslanlı Mezar, Pa vaya ve Merehi lahitlerinin kaideleri dışında tümü British Museum’da sergilenmektedir. Günümüz kalıntılarına çıkan rampanın sağ kenarında sadece temelleri kalmış olan İ.Ö. 4’üncü yüzyıla ait tapınak planlı Nereid Anıtı da British Museum da sergilenen Xanthos’un ünlü anıtlarından biridir. Xanthos örenyeri, Likya uygarlığının özgünlüğü ve kazılarda elde edilen buluntuların önemi nedeniyle UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi‘ne dâhil edilmiştir.

https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/antalya/gezilecekyer/xanthos

Bisikletleri girişe bırakıp müze kart ile antik kenti dolaşmaya başladık. İlk olarak amfi tiyatroyu uzaktan görüntüye aldım. Amfi tiyatronun geneli ayakta, bazı yerleri harap edilmiş. Yüksek kaideler üzerine konulmuş anıt mezarlardan 2 tane görünüyor.

Fazla yüksek olmayan anıt mezar 5 basamaklı. Üzerinde de lahit var. Lahit girintili çıkıntılı oymalar ile süslenmiş. Dar kısmından insan girecek kadar kırılıp alınmış. Şu ölümlü dünyada ölülere hiç saygı göstermemişler. Huzur içinde yatamamışlar öldükten sonra. Mezar hırsızları kemikleri de dahil olmak üzere soyup soğana çevirmişler lahitleri.

Yazılı Pilye M. Ö. 425 – 400 yıllarına tarihlenen anıtın dört yüzünde bilinen en uzun Likçe yazıt yer almaktadır. Üst tarafına doğru köşeler çeşitli nedenlerle kırılmış. Yazıt üst üste iki kaidenin üzerine konulmuş.

Kral sarayına ait olduğunu sandığım duvarı görüyorum. Duvar taşları pentagon (beş köşeli) olarak örülmüş. Duvarın yüksekliği 1.5 metre kadar

Bizans dönemine ait pişmiş topraktan künkler yerde bir kısmı görünüyor.

Harpy anıtı 8.87 m. yükseklikte mezar anıtıdır. Lahitteki kabartmalar kopyasıdır. Orijinali haliyle İngiltere de sergilenmekte. Lahitin dört tarafı kabartma frizlerle süslenmiştir.

Buradaki anıt mezarlar ölmüş kişinin önemine göre yüksek ya da alçak seviyede. Alçak mezar anıtlardan birisinin resmi. Dikine uzun, kapağı da üzerinde çatı şeklinde sivri olarak kapatılmış.

Mezarın arka tarafından resim çekiyorum. Tüm mezarlarda olduğu gibi bu lahidin bir tarafı delik.

Tiyatronun sağ üst bölümünden sahneyi ve oturma bölümünü tamamen çekiyorum kadraja sığdırıp.

Bu da tam ortadan sahneyi tamamen görecek şekilde çekiyorum.

Tiyatronun sağında önceden resmini çektiğim iki anıt mezar kaidesi ile birlikte. Xanthos kentinin bir özelliği olsa gerek daha önceleri görmediğim anıt mezarların çokluğu. Sadece bu kente özgü bu anıt mezarları özel yapan kalın kaidelerin tek parça olarak yapılıp dikilmesi. Kim bilir nereden, nasıl getirdiler buraya tonlarca ağırlıktaki kaideleri. Ayrıca dik duruma getirip üzerine de mermerden yapılmış lahitleri 11 metre yüksekliğe kondurulması. Ama o zamanlarda yapmışlar. İnsan hayret ediyor.

Tiyatronun oturma yerleri normal bir insanın diz boyunda. Ama insanların adım yüksekliği 15 – 20 cm civarı. O yüzden burayı yapan ustalar insanların her yerden inip çıkmalarını engellemek için belli yerlerde merdiven olarak taşlar yontulmuş. Evlerimizdeki basamak boyu genelde 18 cm, buradaki basamaklar da aynı yükseklikte.

Basamaklardan aşağı, sahneye iniyorum. Sahnenin başlangıç yeri bir insanın omuz hizasında. Sahneye çıkıntı yapmamak için merdivenler yana doğru yapılmış.

Xanthos kenti yüksekçe bir tepenin üzerine yapılmış. Etrafa ve ovaya hakim durumda. Kentin kenarında kayalıkların bittiği yerde seyir terası yapılmış. Kalın blok taşlardan düz bir zemin olarak kalmış bu yapıt bir anıt olabilir.

Düz olan terasa geldim. Aşağısı uçurum ve dik. Aşağıda Xanthos nehri yani günümüzdeki adı ile Eşen çayı akmakta. Her nehrin kıyısında olduğu gibi Eşen çayının da kıyıları yeşillik ve söğüt ağaçları var.

Ovada seralar, Eşen çayı akmakta karayolunun köprüsü altında. Karşıda yalçın tepelerle çevrili.

Bir binanın temelleri ve bodrum çukuru görülmekte.

Kentin künk boruları yer yer görülmekte.

Kalın taş bloklarla yapılmış tiyatronun sahne kısmındaki duvarları, kapısı ve üstünü örtmek için açılan oyuklar. Bu oyuklara ağaçlar yerleştirip üzeri kapatılmak üzere yapılmış.

Tiyatronun odalarından birisinin içi kemer taşları ile tavan kapatılmış. Üzerinde de anıt mezar var.

Tiyatro sahnesine giriş kapısı kemerli.

Sahnede yerde yatan iki sütun.

Bir çok geçit yapılmış sahnede. Onlardan birisinin kapısı, kapının üzerinde kalın, geniş tek parça blok taş var. Blok taş tam ortadan kırık ama üzerindeki taş bloklar nedeni ile sağlam duruyor.

Kirişlerin kenarları oyularak süslenmiş. Bu kirişin altında geçit var.

Sütun başları, kaideleri yerde duruyor.

Sonunda antik kenti tamamı ile gezip gördükten sonra bisikletleri bıraktığımız yerden alıp yola koyulduk. Çam ağaçları ile kaplı yolda Cem önde giderken çekiyorum. Sanki çam ağaçları yolu kaplamış gibi görünüyor. Ağaç tünelinden geçiyoruz.

Çam ormanı, ormanın kenarında bir tarla, tarlanın içlerinde bir ağaç gövdesi. Kurumuş, alt kısmında kabuklar tamamen soyulmuş. Kocaman gövde iki çatal dallı, biri daha iki dallı. Ağaç kuruduğu için dallar kesilmiş. Tek başına, yalnız, sararmış otların arasında kala kalmış. Bu ağaç hüzün veriyor, zamana direnememiş. her ne kadar dalları kesilse de sağlam gövdesi hala ayakta. Çıplak kalmış birisi gibi.

Uzaktan Xhantos antik kentinin olduğu tepeyi görüyorum. Kalıntılar ve anıt mezarların bir kısmı ayakta. Yukarıda seyir tepesinden baktığım yeri de görüyorum.

Hedefimiz Saklıkent, tabela 18 Kilometre kaldığını gösteriyor. Öğle zamanı orda oluruz gibi.

Az yüksekçe bir tepede çeşme görünce durup mola verdik. Çeşmeden su gürül gürül akıyor. Önü geniş bir alan, arabaları ile gelip geçenler burada mola veriyor. Çeşmenin etrafı bakımlı, temiz. Bir kaç ağaç dikildiğinden belli. Bunlardan birisi salkım söğüt ağacı. Cem bisikletinin bagajında bağlı duran 1.5  L su şişesini doldurmak için yerinden çıkarıyor.

Çeşmeden suları tazeliyoruz tüm şişeleri. Elimizi yüzümüzü de yıkıyoruz serinlemek için. Her ne kadar Ekim ayında olsak ta buralar hala yaz sıcaklığında. Çeşmenin başında dinlenirken motorlu birisi geldi. Selamlaştık ve sohbet başladı. Nerden nereye gidiyorsun, nerelisin deyince arkadaşın İzmir den olduğunu öğrenince kanımız kaynadı birden bire gurbet ellerde. İnsan gurbette hemşerisini görünce duygulanıyor. Anı olsun diye elçek resim çekiyorum arkadaşla. İsmini yazmayınca unutuyor insan. Arkadaşın kafasında motor kaskı, bende yok. Motorla gezip duruyor kafasına göre. İnsan gezmeli, nasıl olursa olsun.

Ormanın kıyısında küçük, sivri kubbeli bir su sarnıcı görüyorum. Resmini çekmeden olmaz. Şimdiye kadar gördüklerim arasında pek te küçük.

Yolda giderken üzerimizdeki tişörtü çıkarıyoruz. Sonbaharın güneşinden alabildiğine yararlanmak gerek. Güneş enerjisini depoluyoruz, kış aylarında yararı olur. Cem çam ormanını ikiye bölen yolda bisikletinin üzerinde yarı çıplak gidiyor. Sola doğru rampa çıkan toprak bir yol ormanın derinliklerine gidiyor.

Orman yolu bitiyor, açıklık düz araziye geldik. Karaçay çayı da göründü. Sağda kurumuş çam gövdesi, altında seraların naylon kaplı tarlaları var.

Havaların sıcak olması dutların sürekli meyve vermesine neden oluyor. Biz de bu dutların tadına bakıyoruz. Cem yarı çıplak dut ağacından dut toplarken. Bisikleti de yolun kenarında duruyor.

Küçük bir kanalda su akıyor usulca. Tarlaları sulamak için bu kanal.

Arazinin genişlemesi Karaçay’ın yayılmasına neden olmuş. Epey geniş bir yatakta suyun akışına göre kendine yol açmış. Yoğun yağışlarda deli gibi, sel biçiminde aktığını belirtir gibi.

Çayın üzerindeki beton köprü yanlış proje nedeni ile 3 gözü çökmüş durumda. Ayakların altını sular oyup göçürterek yolu kullanılamaz hale getirmiş. Köprüden beri alçak bir bent yapılmış. Buradan tarlalara kanallarla su alıyorlar.

İşte o kanallardan birisi önümde akıyor çaydan ayrılmış biçimde. Çaydaki beyaz çakıl taşları suyun rengini turkuaz yeşil renge bürümüş durumda. Arazinin düz ve az  eğimli olması çayın menderes biçiminde kıvrılarak akmasına neden olmuş. Uzaklarda Toros dağlarından bağımsız oluşmuş dağlar.

Karaçay’ın geldiği yer Toros dağları, tepeleri çıplak kayalıkları ile kendini gösteriyor.

Tarlanın dibinde kargıları çadır gibi dikine konulmuş bir düzine kadar öbek öbek.

Saklıkent’in yarılmış kayalıkları görüntüye girdi uzaktan. Saklıkent’e az kaldı demek ki.

Saklıkent insanların çokça ziyaret ettikleri yerlerden birisi. İnsanlar çok olunca yiyecek, içecek işletmeler de ona göre çok. Bir de oradan soğuk suları akan bir çay olursa alabalık eksik olmaz. Bir alabalık havuzu, su pırıl pırıl. İçinde alabalıkların yüzdüğünü görüyorum siyaha yakın renkleri ile. Havuzun geniş kenarına da tahta döşemeli yere kilimler, iki sofra, yer minderleri ve yastıkları ile açık havada şark köşesi yapılmış. Havuzun sağındaki ağacın gövdesine asılı bir tabelada “Canlı alabalık satılır” yazısı yazılmış.

Karaçay dan kanallarla getirilen su bahçelerden, işletmelerden akıp gidiyor. En sevdiğim şeylerden birisi bahçenin içinden akan bir su kanalının olması. Pırıl pırıl, berrak, hayat veren su. İnsan bunu gördükçe hayatı bulacağını inanıyorum.

Saklıkent milli parkı olarak yazılmış ağaç tabelada belirtmiş orman bakanlığı tarafından. Şu an Saklıkent’te olduğumuzun resmidir.

Geniş bir kanal, kıyılarında masa, sandalye. Kimisi yerde minderler konulmuş işletmeler. Kıyılarda ağaçların yeşilliği akan suya vurmuş rengini. Kanalın orta yerinde su fıskiyesi suları fışkırtıyor yukarı doğru.

Kanala gelen suyun debisi yüksek, az yukarıda çağlayıp akıyor deli gibi. Düz araziye gelince sakinleşiyor.

Üstünde tente dört direğin üzerine çekilmiş, altı gölgelik. Zemin beton ile kaplı.  Kısa malzeme dolabı, yanında buzdolabı. Yere serilmiş iki kilim, kilimin üzerinde bir kadın. Köşede üç tarafı kısa duvar örülü ocak. Ocakta yanan odunların dumanı tütüyor. Rüzgar benim olduğum taraftan çok hafif estiği için dış kısma doğru yükseliyor. Kadının önünde malzeme torbaları duruyor. Yufka açmak için bir sofra ve daha geniş başka bir sofranın üzerinde tencere, yağ şişesi konulmuş. Öğle zamanı yaklaşıyor, kadın son hazırlıklarını yaparak gözleme pişirmeye başlayacak bir süre sonra. Kadınla önceden pazarlık ediyorum gözleme ne kadar diye, çay fiyatları nasıl? Gözleme 5 Lira, çay da 1.5 Lira olduğunu söylüyor. Fiyatlar uygun olunca anlaşıyorum kadınla. Bisikletleri buraya bırakacağız ve Saklıkent denen yeri gezeceğiz. Dönüşte öğle yemeğinde gözleme yiyeceğiz.

Gözlemecinin olduğu yerden geçen kanal hemen dibinde. Kanalın içi yosunlardan yemyeşil. Güneş ışıkları akan suyun meydana getirdiği küçük oynamalarla yeşilin her tonunu görmek olası.

Ben yeşilin her tonunu akan kanalda izlerken bir kuş gelip karşı kıyıya gelip kondu. Kuşu ürkütmeden cep telefonumla dijital zom yaparak çekiyorum. Kuş gri renkte ve pek belli olmuyor. Sanırım ispinoz kuşu.

Bisikletleri gözlemecinin bahçesine güvenli bir şekilde bıraktık. Gözümüz arkada kalmayacak. Yanıma sadece havlu ve su donumu alıyorum. Böylece Saklıkent’e doğru gitmeye başladık. Karaçay kenarları deniz kıyılarında olduğu gibi  işgal edilmiş durumda ama kıyıda gezinti yapılabiliyor. Masalar kıyıya kadar konulmuş. Akan çayı izleyerek yemek yiyorlar. Fiyatları tahmin etmek istemiyorum. Zaten burada yemek yeme gibi bir niyetimiz yok. Masaların arasından geçerek Saklıkent girişine geldik sayılır. Masalarda yemek yiyen insanlar. Dar ve yüksek kanyon girişi, önünden geçen yolun köprüsü. Karaçay’da akan su miktarı çok yüksek.

Lokantanın önünden karşıya geçen bir köprü var. Bu köprüden karşıya geçeceğiz. Cem köprüden geçiyor yürüyerek. Köprünün tabanı tahta kaplı, üzerinde kırmızı halıfleks serilmiş. Köprü korkulukları yüksek yapılmış, ayrıca ip ağlarla çocukların düşmeleri engellenmiş.

20171006_145648_HDR

Saklıkent Kanyonu, Antalya – Muğla sınırını çizen Eşen çayının kolu olan Karaçay’ın oluşturduğu kanyondur. Suyun kolayca aşındırabileceği kalkerli  arazide, fay çatlaklarının da yardımıyla sarp ve derin bir kanyon oluşmuştur. Uzunluğu 18 km, yüksekliği 200 m’dir. En dar yeri 2 metreye kadar düşer. Eşen Çayı’nın bir kolu olan Karaçay’ın debisi Kanyon çıkışında 14–17 m³/sn’dir.

Kanyonun tabanı şiddetli akan suyla dolu olduğundan, su içinden geçmek imkansızdır. Giriş, kanyonun dik yamaçlarına demir çubuklarla tutturulan 200 metrelik tahta bir köprüyle yapılabilmektedir. Köprüden sonrasında oldukça soğuk olan güçlü Karstik kaynaklar bulunur. Yaz mevsiminde piknik yeri olarak kullanılan alana yılda 180-210 bin turist gelmektedir.

Kanyonun çevresi 06.06.1996 tarihli Resmi Gazete ile Saklıkent Millî Parkı ilan edilerek korumaya alınmıştır. 12.390 hektarlık milli park alanında Kaş ve Fethiye’nin üçer köyü yer alır. Alanda görülen bitki topluluklarını yüksekliğe göre Maki, Kızılçam, Karaçam ve Sedir toplulukları oluşturur..

Akıntı çok şiddetlidir ve soğuk su akar. Antalya’nın batısında Patara’dan Kınık istikametine devam ederken Saklıkent sapağından 16 km’dir ve Xantos antik şehrine çok yakındır.

Kanyonun keşfi ise çok yakın bir tarihe dayanmaktadır. Rivayetlere göre bir çobanın buraya kaçan keçisinin peşinden gitmesiyle keşfettiği kanyon, çevre yerleşkelerde merak konusu olur. Çobanın bildirmesinin ardından Çevre ve Orman Bakanlığı’nın Saklıkent’i Milli Park ilan eder, daha sonra özel firmaların da desteği ile Saklıkent bugünkü halini alır.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Sakl%C4%B1kent_Kanyonu

Saklıkent kanyonunun tam girişindeyim Köprünün ortasından kanyon girişini dik olarak resmini çekiyorum. Kanyon girişi sert granit kayalardan oluşmuş. Genişlik 5 – 6 metre kadar, yükseklik 50 metreyi aşıyor. Kanyon içi kıvrımlı olduğu için belli bir yere kadar görebiliyorum.

Kanyona girmek o zamanki parayla 6 Lira. Gişeden biletlerimizi alıp kanyonun o muhteşem yapısını izleyerek giriyoruz. Normalde çayın suyu dar geçitte bir insan boyu kadar akıntı ile akıyor. Suyun içinden kanyona girmek imkansız. İnsanların rahatça girip izleyebilmesi için yürüme yolu yapmışlar 3 metre kadar yukarıda. Yola destek için alt kısma yanlamasına demirleri kayalara çakıp tutturulmuş. Sağlam bir yürüme yoluna benziyor. Korkuluklar da sağlam ve tel çekilerek çocukların alttan düşmeleri engellenmiş. Dar ve yüksek kanyona Güneş ışınları hiç ulaşmıyor. Belli bir yere kadar, yaklaşık yarısına kadar Güneş ışıkları vuruyor ama dibe ulaşmıyor. İlk önce Cem bana poz veriyor. Az ileride karşıdan karşıya ip bağlanarak Türk bayrağı çekilmiş. Sol kısımda kayalıkların çatlaklarına bazı çalı türü ağaççıklar yer yer kendine yaşam alanı açmaya çalışıyor.

Bu kez Cem beni cep telefonuyla bir poz çekiyor aynı yerde. Elimde havlu ve su donu var.

Çayın su debisi o kadar güçlü ki bir insan normalde yüzemez, alıp götürür. Aynı zamanda derin. İnsan suya bakınca aklını başından alıyor ve korkutuyor resmen. Tamamen deli akan çayın o eşsiz turkuaz rengi ile çekiyorum.

Yürümeye başladık derinlere doğru. Kayalık duvarda bazı yerlerde çatlaklar ve küçük mağaralar var.

Kanyon düz değil dönemeçli bir biçimde yarılmış. Gökyüzünün sadece bir parçası görünüyor mavilikleriyle. Tepelere doğru yer yer ağaçlar var. Burası bana şehirlerdeki dar sokakları ve güneş göstermeyen çok katlı yüksek apartmanları hatırlatıyor. Şehrin gürültüsü ve stresi yetmiyormuş gibi dar bir alanda gökyüzünün bir parçasını görmek insanın ruhunu daraltıyor. Burada ise durum farklı. Trafik hengamesi yok, binaların gürültüsü duyulmuyor. Stres yok, pazarı, marketi yok. Hava kirliliği yok. Sadece doğal kayalıklar, temiz hava, bol oksijen. Akan suyun gürültüsü var sadece.

Yakınlardaki bir kaynaktan gelerek altımızdan beyaz köpükler saçan canavar gibi akıyor sular. Daha sakin akan çaya karışarak huzur buluyor sanki.

Yaklaşık 300 metre yürüme traversinde yürüdükten sonra kanyon biraz genişliyor ve ayağımız toprağa değdi. Yukarıdan gelen suyun miktarı az deminki akan suya göre.  Karşıdan karşıya geçebilirsin yürüyerek. Su seviyesi dizlerin altında. Kimileri paçaları sıyırıp karşıya geçmiş bile. Dik kayalıklarda küçük ağaçların yanı sıra genişlemiş alanda incir ağaçları bitişmiş.

Gürül gürül, köpürerek gelen suyun üzerinde köprü devam edip sağa dönüyor.  Köprünün altında da sanırım su borusu döşenmiş. Boru genişliği yarım metreye yakın.

Gözelerin olduğu yere geldik bu geniş alanın kenarlarına. Ulaşabildiğim bir gözenin dibine kadar geldim. Anadolu da suyun kayalıklardaki deliklerden çıktığı yere göze derler. İşte onlardan birisi olan gözeden bol miktarda su yer yüzüne çıkıyor ve yatağında akarak çaya karışıyor. Su basınçlı ve gür çıkarak yosun tutmuş kayalıklardan  köpürerek akıyor. Su berrak ve yosunların rengi olan yeşilimtırak renkte. Kayalarda dikine çatlaklar var. Biri uzun, biri çok kısa iki tane incir sol altta kayanın çatlağında bitişmiş büyümeye çalışıyor.

Başka bir gözeden su kabararak yer yüzüne çıkıp yayılarak akıyor.

Kanyonun devamında akan su az olunca insanlar ayakkabılarını çıkarıp paçaları dize kadar sıyırıp yürüyerek ilerlere doğru gidip geliyorlar. Az ilerde kanyon yine daralıyor.

Az geniş olan alanda bir çok göze görmek mümkün. Kayaların dibinden sakince ama gür olarak çıkan başka bir gözenin resmini çekiyorum.

Kimi göze de deli biçimde köpürerek çıkıyor. Torosların yüksek dağlarına yağan karlar çatlakları doldurarak dağların dibinden böyle gözelerde fışkırıyor adeta.

Böyle bir ortam bulmuşum ve fışkıran göze denk gelmiş durur muyum. Hemen bir çırpıda su donumu giyiyorum. Kimsenin olmadığı gözeye giriyorum. Cem beni cep telefonu ile çekiyor girerken. Gözeden çıkan su o kadar çok ki tutunmadan suda durmanın imkanı yok. Tam suyun çıktığı yere yatıyorum. Sol elimle de kayaya tutunmuş durumda. Sular köpürerek sırtıma basınç uyguluyor. Suyun çıktığı yerde durmak için epey güç harcıyorum ama suyun içine dalmak zor gibi.

Neyse az aşağıda sağ elimle tutunup suya dalıyorum. Tamamen suyun içindeyim ve akan su vücuduma masaj yaparak akıyor. Suyun içinde saçlarım, sakalım ve su donum siyah olarak görünüyor. Ten rengi gövdem silik görünüyor. Suyun sıcaklığı o kadar soğuk değil. Buradan daha soğuk akan yerlerde girmişliğim var. Üşüme yok anlayacağınız.

Su gözesinin çıktığı yere tekrar giderek son kez pozumu veriyorum. Cem de beni çekiyor. Bir süre kendime su masajı yapıyorum. Nasıl olsa 6 Lira verdim. Masaj bedava değil anlayacağınız. Suyun çıktığı yerde tertemiz, saf ve kirlenmemiş suda yıkanıyorum. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

İyice masaj yaptıktan sonra duşumu almış olarak çıkıyorum. Havlu ile kurulanıp elbiselerimi giydim. Artık dönme zamanı diyerek gözelerden ayrılıyoruz. Karaçay’ın akan suyunun büyük bir bölümü bu gözelerden çıkıyor. Yukarılardan az miktarda akıp geliyor. Karşı kıyıda bir tane gözeden su az yüksekten çağlayıp akıyor Karaçay’a doğru. Bir kadın ve bir erkek dizlerine kadar suya girerek çağlayanın olduğu yerde gezip resim çekiliyorlar.

Geri dönüp kanyonun çıkışını ve akan çayı çekiyorum bir poz

Yürüme yerinde yürürken kayaların çatlaklarında açmış küçük pembe çiçekleri yakından çekiyorum. Susuzluktan yeşil yaprakları kurusa da çiçekler son kez sonbaharı müjdeliyor açarak.

Kanyondan çıkıp yoldan yürüyerek bisikletleri bıraktığımız gözlemeciye doğru gidiyoruz. Toroslarda yaşayan Türkmen yörükleri geçimlerini çoğunlukla hayvancılıkla sağlıyor. Buralarda sık sık koyun sürüleri görmek mümkün. Yolun kıyısında otlamaya giden koyun sürüsü.

Cem önde yürüyor, gözlemeci de karşıda. Vardık sayılır. Tek katlı bir ev, çardaklarla kapatılmış ağaçlıklı bir alanda kurmuş tezgahını gözlemeci.

Kendimize birer gözleme ısmarladık. Semaverde pişen bol çayla yedik afiyetle. Takviye olarak ta birer ton balığı konservesi. Yoksa tek gözleme ile doyulmaz. Fazla tutmayan hesabı da ödeyerek yola çıkıyoruz. Kanyonun girişindeki köprünün başında Karaçay yazan tabelanın resmini çekiyorum. Köprünün kanyon tarafındaki korkuluk ve kanyon girişi tamamen tel çitle kapatılmış kimse kaçak girmesin diye. Giriş ücretine bir şey diyeceğim yok. Uygun bir fiyatı var, içeri girip doğal güzelliği görmeye değer diye düşünüyorum.

Ve yola çıkıyoruz ama yokuş ve tırmanma birden bire başladı. Az soluklanmak için durunda çam ağaçlarının bana gösterdiği alandan Saklıkent kanyonundan çıkan o muazzam suyun meydana getirdiği sel yatağı gözlerimin önüne seriliyor. Yukarıdan göründüğü kadar dar bir çay olarak aksa da çakıl taşlarının kış aylarında daha geniş bir alanda aktığını gösteriyor. Taşkın su ovanın  geniş bir alanını kaplamış durumda.

Yol yukarılara doğru kıvrıla kıvrıla çıkarken geri dönüp Saklıkent kanyonunun derin ve yüksek kayalardan oluşmuş yarığını görüyorum.

Yolda bolca çeşme ve bu çeşmelerden akan sular var. Suyun kolayca toprağı aşındırmadan akması için beton kanaletler döşenmiş. Az da olsa su temiz ve berrak akıyor kanaletten.

Kalın gövdeli yüksek çam ağaçlarının olduğu düzlük bir alan var. Burada kamp atılabilir geceleyin. Çeşme de var yakında.

İşte o çeşmelerden birisi kalın gövdeli çam ağacının dibine yapılmış. Öyle bildiğiniz çeşmelerden değil. Elektrikle çalışan su sebilinden buz gibi soğuk su akıyor. Sebilin arka tarafında normal akan çeşme var. Sebil demir bir kafesin içinde koruma altına alınmış alınıp götürülmesin diye. Kafesin anlına da  tabela  konulmuş.  Tabelada yazanla şöyle: ” Merhum Rasık Özdemir İç suyunu, şükret Allah’a, yaptıranın ruhuna oku bir Fatiha.” Buz gibi soğuk suyu matarama dolduruyorum. Ölmüş merhuma da bir Fatiha okudum. Ağacın dibi beton taş döşeli, ağaca da kalaslarla çardak yapılmış. Altında da piknik masası konulmuş. Burası bir kavşak ve otobüs durağı. Bekleyen köylüler sıcaktan bunalmasın diye sebil yaptırmış bir hayırsever.

İstanbul olmasaydı Kadıköy ismini bilemezdik. Kadıköy sadece İstanbul’da yok, Türkiye’nin bir çok yerinde Kadıköy adı altında köyler var. Osmanlı zamanında adaleti sağlayan kurumun başında kadılar varmış. Kimisi adalet dağıtmış kimi dağıtamamış. Çünkü adalet vicdan meselesi. Vicdansız da kadı olabiliyormuş, şimdi de olanlar var. Neyse kadılar ülke topraklarına dağılınca her tarafta kadılar adaleti sağlamaya, düzeni korumaya çalışıyorlarmış. Eğer Kadı’nın bir köyü varsa oraya Kadıköy denmeye başlayınca bir çok yerde Kadıköy adı altında köyler oluşmuş. Bakmayın İstanbul’daki Kadıköy’ün büyüklüğüne. İstanbul çok göç alınca aşırı çoğalmış. Bir de Fenerbahçe spor kulübü ortaya çıkınca tüm Türkiye öğrenmiş. Ben de o köylerden birine denk geldim “Kadıköy”. Tabelada öyle yazıyor. Muğla’nın Fethiye ilçesine bağlı küçük bir köy. Belki de burada vakti zamanında bir kadı yaşamıştır.

Bir anı yakalamak çok önemlidir, hele doğal ortamında ve çok hareketli bir sincabı. Sincap normal olarak insanlardan kaçar. İnsanları uzaktan gözler ve en ufacık bir hareketinizde kaçarak kendini koruma altına alır. Bu doğal bir durum, çünkü insanlar korkunç yaratıklardır. Ne yapacaklarını kestiremezsiniz. İnsan bile insanlardan korkar. Kavgalar, savaşlar hep birbirini öldürmek için. Gelelim bizim sincaba. Şimdiye kadar bir çok kez bisiklet üzerinde sincap gördüm. Beni görünce hemen yuvalarına kaçıp gözden yitiyorlar. Onların bir kere bile resimlerini çekemedim. Zeytin ağacının gövdesinde görünce hemen durdum ve sakin hareketlerle cep telefonumu çıkarıp resim çekmek için hazır hale getirdim. Her şey çok kısa bir sürede oldu. Zeytin ağacının gövdesinde başı yere gelecek şekilde durdu ve kafasını ileri uzatarak beni gözlemeye başladı. İşte o anı kaçırmadım. Bir kaç poz çekiverdim. Sincap ta bana poz verir gibi öylece durdu. Belki de bana bilerek poz verdi. “Şimdiye kadar bir sincabın resmini çekemedin, al sana bol bol resmimi çek.” der gibi durdu başı ileri uzanmış halde. Kahverengiye çalan krem renkli kürkü, minik gözleri ve etrafı dinleyen kulakları. Harika bir anı yaşadım.

Bisiklet böyle bir araç işte, bir çok şeyi görebilirsiniz, yaşarsınız, duyarsınız. Doğal ortamına ayak uydurarak çok yavaş hareket edebilirsiniz. Bunlardan birisi sincap olabilir. Ya da başka bir hayvan. Yolda böyle şeyleri gördüğüm için çok şanslı hissediyorum kendimi. Karşıda gördüğüm mezarlarda yatan ölülerin yanına gitmeden hayatı yaşamaya çalışıyorum.

Sincabın resmini çektiğim yer mezarlık. Kimisi mermerden yapılmış, kimisi sadece bir taş konmuş mezarlık dağınık biçimde. Kocaman bir çam gövdesi, yanında yan yatmış briket yerde duruyor. Sincap ise zeytin ağacında baş aşağı durmuş bana bakıyor. Yer daha çok çam yaprakları ile kaplı.

Fethiye’ye yaklaşıyoruz, bu gece Fethiye’de kalacaktık. O yüzden daha önce arkadaşımı aramıştım bu gece kalabilir miyiz diye. O da elbette kalabilirsiniz deyince aheste çekiyorum kürekleri. Yarın hafta sonu başlıyor, yani Cumartesi Pazar. Merve Cem ile telefonda konuşmuş hafta sonu Köyceğiz de beraber kalalım diye. Cem de bu teklifi bana söyledi ne yapalım. Ben de neden olmasın olabilir deyince Köyceğiz de kalmaya karar verdik. Merve okulda işi bitince yola arabası ile çıkıp bizi Fethiye civarında alacak. Hal böyle olup planlar değişince arkadaşı arayıp gelemeyeceğimizi bildirdim. Böylece yola devam ettik, akşam oldu ve hava kararınca Fethiye tabelasını gördük. Yol geniş, emniyet şeridinden gidiyoruz gecenin karanlığında. Tabelada Fethiye Nüfus : 151000 yazıyor, altında ise Çamköy den çıktığımızı belirtir kırmızı çapraz şerit çekilmiş tabelada.

Cem fazla gitmeyelim bu karanlıkta diyerek karşımıza çıkan ilk benzin istasyonunda durduk. Burada tuvalet ihtiyacımızı ve akşam yemeğimizi hallediyoruz Merve’yi beklerken. Biz yemek işini de hallettikten sonra Merve gelesiye kadar benzinci ile sohbet ettik kahvelerimizi içerken. Saat akşam dokuza doğru Merve yanımıza geldi. Sanki yıllardır birbirimizi görmemiş gibi hasretle kucaklaştık. Oysa dün sabah vedalaşmıştık Merve ile. Arkadaşlık böyle işte, ne yapalım. Merve gelir gelmez resmini çekiyorum gecenin karanlığında. Arkasında arabası ve kendi bisikleti askıda. Benzincinin direğinde kuvvetli aydınlatması ortalığı aydınlatıyor sarı ışığı ile.

Bisikletleri arabanın arkasındaki taşıyıcıya dikkatlice bağlıyoruz. Çantaları da arka koltuğa yerleştirdik. Yola çıkmadan önce benzinci arkadaş arabayı, bisikletleri ve üçümüzü çekiyor bir poz.

Yola çıkıyoruz Köyceğiz’e doğru. Gecenin ilerleyen saatlerinde navigasyon haritasına bakarak Köyceğiz’e vardık. Hakan daha önceden haberli olduğu için bizi bekliyordu. Çayı demlemişti biz gelesiye kadar. Çaylarımızı içerek hasret giderdik, sohbet ettik, daha bir yıl önce yaptığımız Eşpedal Ege bisiklet turunun o unutulmaz anılarını andık. Ertesi gün için planlar yapıp rotaları belirledik. Artık yatma zamanı diyerek herkes yatağına uzanıp uykuya daldı. Güzel geçen bir günü düşünerek ne kadar şanslı olduğuma şükrettim.

Yaptığımız yol yaklaşık 67 Kilometre civarı

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

5. Antalya Kemer Bisiklet Festivali 3. Gün

2 Ekim 2016 Pazar

Tekirova – Kemer – Kesme boğazı – Tekirova

( Kör arkadaşlarım için resimlerde betimleme yapılmıştır )

 

Utanırım,
Utanırım fıkaralıktan,
Ele, güne karşı çıplak…
Üşür fidelerim,
Harmanım kesat.
Kardeşliğin, çalışmanın,
Beraberliğin,
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun ?

Ahmed Arif

 

Öne çıkan görsel, tarihi su kemeri, biraz büyük, sağında daha küçük bir kemer. Kemerin ardında tahtalı dağının çıplak zirvesi.

Bu sabah güneş henüz doğmadan, çok erkenden uyandık. Uyanır uyanmaz kahve takımlarımı alıp doğru sahilde soluğu alıyorum. Güneşin doğumunu kaçırmamak gerek. Yanımda da kahve sever Dilek Koçyiğit, Doktor Umur Gürsoy, Adnan Özzaim, Gözde Emine. Kumsalda oturup kahveyi pişirdim, kahveler fincanlarda beklerken elçek sopası ile yandan resmimizi çekiyorum.

Kahvelerimizi içerken güneşin doğuşunu bekliyoruz. Doğuş eli kulağında. Bu arada sevgili edebiyatçımız Gözde Emine’yi tek olarak deniz arkada olacak şekilde resmini çekiyorum. Bir çok festivalde beraber pedalladık. Edebiyat ve tarih konularında akıcı anlatımıyla bizleri geçmişe götürdü her zaman. Tatlı dili, güler yüzü ile edebiyat ve tarih konularını anlatan Öğretmen edası ile kendini dinletmesini bilir. Ben de hep can kulağı ile dinlerim Öğretmenimi.

Güneş doğmadığı için kurşuni renk tonu resmin her tarafına eşit olarak dağılmış durumda. Gökyüzü, deniz, kayıklar, kumsaldaki çakıl taşları ve bana poz veren Gözde Emine. Sadece Gözde Emine’nin yüzündeki ten rengi ve kıyıya vuran dip dalgasının beyaz köpüğü kontrast oluşturmuş. Bir de güneşin doğacağı yerde gökyüzü biraz kızıla boyanmış.

Kahve fincanları elinde Dilek ve Doktor Umur resimlerini yandan çekerken bana gülümsüyorlar. Ne de olsa sabahın köründe kahve içiyorlar.

Kahveler içilirken tan yeri kızıla boyanmaya başladı. Uçsuz bucaksız Akdeniz gök ile birleştiği yerde güneş ilk ışıklarını bize gösterdi. Sanki sudan çıkar gibi. Güneşin çıktığı yerin yanında demirlemiş küçük bir tekne duruyor. Deniz sakin, dalga yok ve gökyüzü açık.

Güneş tepesinde üstü geniş beyaz bir uçan daire gibi ışık demeti ile denizden tamamen çıktı.

Daha yakından çekebilmek için dijital zom yaparak güneşe iyice yaklaştım. Tam su yüzeyinde tepsi gibi sarı rengi ve etrafı kızıla boyanmış olarak karşımda. Birazdan içimizi ısıtacak. Yerde çakıl taşları, deniz ve güneş, sağda tekne manzarayı oluşturuyor.

Güneşe doğduğundan yüzeye iyice çıkasıya kadar çıplak gözle bakabiliyorum. Biraz yükselmeye başlayınca parlaklığı iyice artıyor ve sarıdan beyaza dönüşerek gözle bakılamayacak kadar çok ışık vermeye başlıyor.

Güneş parlak olarak deniz yüzeyinden çıkmış bana doğru ışıktan bir yol yaparak yansıtmış altın rengini. Hafifçe vuran dip dalgaları kumu ıslatıp güneşin yansımasını az da olsa görebiliyorum.

İkinci defa kahve pişiriyorum çünkü yeni gelenler oluyor. Bir araya toplaşınca denizden yeni çıkmış Seçil elinde kahve fincanı olarak resimde çıkıyor. Resimde sekiz kişi varız, ayakta Seçil, yerde oturmuş ben, Dilek, Ayşe Kuş, Gözde Emine ve Adnan. Diğer iki kişinin isimlerini bilmiyorum.

Güneş ışınlarını yatay olarak kumsalın ince kumlarına vurunca yerden ışık – gölge olarak resim çektim. Kumsalın bitiminde ağaçlık başlıyor.

Kahve takımlarını toplayıp çadırların yanına geliyorum. Bisikletimi hazırlayıp uzun kuyruk olmuş sabah kahvaltısı için sıraya girdim. Kahvaltıyı yaptıktan sonra bisiklete binerek çıkışa doğru gittim. Herkes toplandıktan sonra  hareket verildi ve yola çıktık. Yolda resim çekmeye gerek yok deyip yeni yola, Phaselis yoluna sapınca resim çekmeye başladım. Çam ormanı içinden geçen yol deniz kıyısına kadar gidiyor.

Phaselis Antik kentine ücret ödemeden giriş yaptık. Gerçi müze kartım var her zaman yanımda taşırım ama önceden izin alındığı için bisikletlilere serbest giriş. Giriş kapısında kaskımı çıkarıp gidona asıyorum Beni böyle bisiklete binerken resmimi İlker çekiyor yanımda da Dilek olduğu halde. Dilek dün akşam kamp alanına hızla girerken mıcırda kayıp düşmüş. Kolunda biraz zedelenme ve ağrıları vardı. Ben de bu gün yanımdan ayrılmayacaksın ve beni geçmeyeceksin diye sıkı tehdit ve tembih edince yanımda sakin olarak bisiklet sürüyor. Bıraksan deli gibi basıyor ve karbon olan yol bisikleti olunca arkasından yetişmek imkansız. Sonra da düşüyor durduk yerde yaramaz kız çocukları gibi.

Antik kentin girişinde kale duvarı olduğunu tahmin ettiğim yeri çekiyorum. Yanımdan ayrılmayan Dilek bisikletiyle duvarın dibine oturmuş uslu çocuklar gibi bana poz veriyor. Duvar düzgün yontulmuş blok taşlardan örülmüş, yüksekliği 4 metre civarında. Üstü düz arazi ve çam ağaçlarının gövdeleri görünüyor.

Yıkıntılar içinde çam ağaçları çıkmış  gelişi güzel. Sadece bir kısa duvar ayakta, geri kalan taşlar, sütun parçaları yerlerde. Burası mezarlık yani nekropolis.

Başka bir duvar kalıntısı ve yanı deniz.

Dilek yontulmuş kaya bloğunun yanında poz veriyor.

Kentin girişinde bisikletleri park ediyoruz. Yanımda festival görevlilerinden türkücü Nevzat ile oynadığı tek ayak üzerinde durma oyununu oynarken resimlerini çekiyorum. Pembe taytı, uzun kollu siyah beyaz benekli elbisesini giymiş kız çocuğu bir eliyle Nevzat’a  tutunmuş. Diğer elinin üç parmağı ile işaret yaparak bana poz veriyor.

Kız çocuğu tek ayak üzerinde dururken iki kolunu yana açarak poz veriyor.

Ben de onların oyununa katılıp tek ayağımın üzerinde durarak parmaklarımla üç işaretini yaptım. Beni de cep telefonumdan küçük kız çocuğu çekiyor.

Kemerli yüksek bir duvar var önümde. Kemer gözlerinin altından geçebiliyoruz. Yer yer yıkılmış kısımları ve ayakta kalan kısımları uzayıp gidiyor. Gördüğüm kemer şehrin su ihtiyacını karşılayan su kemerleri.

Taş kemerin gözünden tahtalı dağının resmini çekiyorum. Bulunduğum yer ve kemerin iki ayağı ve kemeri gölgede ışık vurmuyor. Gözün arkası ve Tahtalı dağı eski adıyla Olimpos dağı aydınlık içinde. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Su kemerleri kentin içine kadar gidiyor ama pek çoğu yok. Çam ağaçları ile bütünleşmiş sanki antik kent.

Kimi yerde sadece birer taş blok olarak kalmış. Sanırım taş blokların çoğunu yapılarda kullanmak için alınıp götürülmüş. Bunlar da geriye kalanlar.

Antik kent büyük olunca yoruluyor insan bir süre sonra. Yanımdan ayrılmayan Dilek ile gölge bir yerde antik taşın üzerine oturup resim çekiliyoruz elçek ile. Dilek güneş gözlüklerini çıkarmıyor çünkü gözlükleri numaralı. Gözlük takmazsa önünü göremez.

Kimisi de gezmek yerine denize girmeyi tercih ediyor. Elbiselerini kıyıya koymuş havlusu ile beraber.

Kentin ortasında antik bir cadde boydan boya gidiyor. Caddenin kıyılarında taş bloklardan yapılmış dört basamak. Zemin zamanında taş döşeliymiş ama sökülüp alınmış.

Roma hamamı yıkıntıları, sadece bir kaç duvar ayakta.

Duvarda taş kapı çerçevesi ve içeride yine kapılar. İç içe geçmiş odalar.

Sadece yüksek duvarları kalmış hamamın.

İlginç bir duvar örneği, taş bloklar aynı boyutta ve küçük çukurlar açılmış tam ortalarında. Bu oyuklar taşları birbirine bağlamak için kurşun döktükleri boşluklar.

Hamamın ocak kısmı, odunları burada yakıp suyu ısıtıyorlar. Taş bloklar arasında pişmiş tuğla ile ocaklar örülmüş.

Kayanın içi oyularak derin bir çanak yapılmış.

Her tarafı taş örülü duvarları olan binalar. Bir zamanlarda burada zengin ve hareketli bir yaşam olduğunu belirtiyor.

Küçük bir tepeye yamaç evler yapılmış. Sonradan çıkan çam ağaçlarının gölgesinde kalmış yapılar.

Pişmiş yassı tuğla örülerek yapılmış ocaklar hamamın an altında, binanın temeline yapılmış. Taş duvarlar yükselip hamamın üst tarafına çıkıyor. Zeminde tuğla parçaları dağınık durumda.

Yan tarafta hamam odaları dört tarafında dört kapısı. Tuğla parçaları üst üste bir kaç tane konulmuş gelişi güzel. Bazı taş bloklarda oyuklar var.

Tahta bir tabelaya PHASELİS yazısı üstte yazılmış, altta ise denize çıkıntısı olan yarımada şeklinde haritası boyanarak çizilmiş. Yarımada ayağımıza giydiğimiz bot şeklinde.

Phaselis

Bey Dağları-Olympos Milli parkının çam ve sedir ormanları arasında yer alan Kemer İlçesi, Phaselis Antik Kentine, Antalya-Kumluca karayolunun 57. km’sinden güneye dönüldüğünde yaklaşık 1 kilometre sonra  ulaşılır. Kentin Akdeniz’e uzanan küçük bir yarımada üzerinde MÖ 7. YY’da Rodoslu kolonistlerce  kurulduğu söylenir. Kuruluş efsanesinde kolonistlerin yöre halkına mısır ekmeği veya kurutulmuş balık önerilerine, arpa ekmeği ve tuzlu balık isteği ile cevap verildiği anlatılır.  Coğrafi konumu ile önemli bir liman kenti olan Phaselis, 3 limana sahiptir. Bu limalar  yarımadanın kuzeyinde, diğeri kuzeydoğuda, üçüncüsü ise güneybatı kıyısında yer alır.  Limanları, agoraları ve şehir sikkeleri üzerindeki gemi betimlemeleri Phaselis’in ticari liman hüviyetini vurgular. Phaselis bazen Likya bazen Pamfilya bölgesi şehri olarak gösterilir. Gerçekte her iki bölgenin sınırları arasında yer almaktadır.

MÖ 6. y.y. ortalarından itibaren sikke darbeden kent, Pers Kralı Kyros’un Lydia Krallığı’na son verip tüm Küçük Asya’yı ele geçirmesinin ardından, M.Ö. 546 yılında komutanı Harpagos tarafından Lykia Bölgesi’yle birlikte Pers egemenliği altına alınmıştır. Klasik Dönem’le birlikte M.Ö. 469 yılında Atinalı komutan Kimon tarafından Delos-Attika Deniz Birliği’ne dahil edillmiş ve bu durum MÖ 411 yılına kadar devam etmiştir.  Lykia, MÖ 360 yılında, Pers kralına gösterdiği sadakatinden dolayı Satrap Mausollos’a ödül olarak verilirken, Phaselis bu dönemde otonomisini korumuştur.

MÖ 333’de Büyük İskender’i altın taçla karşılamaları şehir tarihinin en renkli sayfalarından biridir. İskender’den sonra bir çok kere el değiştiren Phaselis, MÖ 167’de Likya Birliği’ne üye olup birlik sikkelerini basar. Bir süre komşu kent Olympos ile korsanların talanına maruz kalmasının ardından İ.Ö. 43’de Roma egemenliğine girer ki, bu dönem şehirde yeniden yapılanma ve en az 300 yıl sürecek refahın başlangıcıdır. Şehir 129’da İmparator Hadrian tarafından ziyaret edilir.  Güney limandan başlayan ana caddenin girişindeki tek kemerli anıtsal tak bu ziyaretin anısına dikilmiştir. 5. ve 6. yüzyıllar Bizans egemenliğindeki yüzyıllardır ki, Phaselis 451’de Kadıköy Konsülüne katılan şehirler arasında yer alır. 7. YY’da Arap akınlarından sonra 8.YY’da yeni bir refah dönemi başlar. Phaselis 1158’deki Selçuklu kuşatmasından sonra gerek depremler ve gerekse limanının işlevselliğini kaybetmesi ardından önemini kaybedip 13. YY başlarından itibaren tamamen terk edilir.

Günümüze çoğunlukla Roma ve Bizans dönemi kalıntıları ulaşmıştır. Bunlar şehrin ana aksını oluşturan ve Kuzey-Güney limanlarını birleştiren ana caddenin iki yanında sıralanır. Cadde, agora ile tiyatro arasında genişleyerek küçük bir meydan oluşturur. Meydanın güneydoğu köşesinde basamaklar tiyatro ve akropolise ulaşımı sağlar. Tiyatro küçük boyutlu tipik bir Hellenistik dönem tiyatrosudur. Roma döneminde sahne binasının eklendiği, Geç Bizans’ta ise sahne binası duvarının kısmen şehri koruyan yeni surların bir parçası olduğu kalıntılarından anlaşılır. Ören yerinin girişindeki virajın sağında şehrin eski surlarıyla (MÖ 3. YY), tapınak veya anıtsal mezar olabilecek temel kalıntılarına rastlanır. Kuzey limanı arkasındaki yamaç ise nekropolüdür.   Günümüze ulaşan en anıtsal yapı ise su kemerleridir. Şehrin ihtiyacı olan su, kuzeydeki tepede yer alan kaynaktan getirilmekteydi. Biri tiyatro karşısında, diğer ikisi güney limana giden ana caddenin sağında olmak üzere 3 agora bulunmaktadır. Tiyatronun karşısındaki agoranın içinde bugün Bizans dönemine ait küçük bir bazilikanın kalıntıları yer alır. Şehrin diğer iki önemli kalıntısı ise şehir meydanındaki biri küçük diğeri büyük iki hamam kalıntısıdır. Özellikle küçük hamam kalıntıları Roma hamamının ısıtma sistemi hakkında bilgiler verir. Tarihçiler şehrin baş tanrıçasının savaşın ve bilgeliğin tanrıçası Athena olduğunu yazarlar. Henüz bulunamamış olan Athena tapınağı ve diğer önemli yapıların bugün ormanla kaplı akropol tepesinde yer aldığı düşünülmektedir.

http://www.antalyamuzesi.gov.tr/tr/phaselis-orenyeri

Tiyatronun olduğu yere geldik. Seyirci oturma yerleri yamaca yapılmış fazla büyük olmayan tiyatroya tahtalardan yürüme platformu yapılarak girebiliyoruz.

Tiyatronu sahne duvarlarından ayakta kalan duvarın dibinde resim çekiliyoruz. Resmi çeken de Ömer. Resimde Dilek, ben, Seçil ve adını bilmediğim bir kadın, bir erkek.

Büyük taş bloklardan örülmüş, giriş kapısı dar ve yüksek olan bir binanın ayakta kalmış sağlam kısmı. Kapının üst kısmında tek parça yapım yuvarlak oyulmuş kemer blok. Binanın iç kısmına doğru giden duvarların taşları düzgün değil ve düzensiz örülmüş.

Çam ağaçları içinde kalmış tek tük binaların kalıntılarını da görüyorum.

Yamaçta başka bir duvar kalıntısı.

Ana cadde yarımadanın iki limanını da birbirine bağlıyor. Dört basamaklı yol kıyısı devam etmiş buraya kadar.

Cadde burada bitmiş ve sütun, kiriş kalıntıları sıralı dizilmiş yerde. Çam ağaçları ve az ileride denizin mavisi.

Yerdeki taş blokları yakından çekiyorum. İki sıra yontulmuş figürler ile süslenmiş. Kiriş taşı olabilir.

Her taş blok ayrı ayrı işlenmiş.

Kuzey batı limanı burası, limanın bir kaç taş kalıntısı kalmış sadece. Rüzgar ve dalgalardan korunaklı doğal bir liman denizde bir kaç kayık demirlemiş sakin sularda. Yarımadanın burnu geniş olunca dalgaların önünü kesmiş. Karşıda kayalıklı bir tepe görünüyor denizin ötesinde.

Olimpos yada tahtalı dağının yalçın çıplak tepeleri boz rengi ile karşımda tüm azameti ile duruyor.

Her taşta ayrı bir figür, ayrı bir işleme. Ağaç dalları, yapraklar ve çiçekler.

Elips çıkıntılar oyularak içine iki ayrı ağacın yaprakları işlenmiş. Biri ıhlamur, biri meşe yaprağı. Taş blokta iki tane olarak işlenmiş.

Ana caddenin başlangıç yada bitim yeri. Köşe taşları burada dönüyor 90 derece. Dört basamaklı olarak yapılı yol kıyısı diğer limana kadar devam ediyor. Burada biten cadde taş merdivenlerle basamak olarak limana iniyor.

Phaselis antik gezimiz bitince tekrar yola çıktık. Şimdi biraz yokuş çıkacağız ana yola kadar. Çam ağaçları arasındaki yolda bisikletliler gidiyor. Bisikletinden inmiş birisi elinde fotoğraf makinesi ile bekliyor gelenleri.

Resimleri çeken Mustafa Gültekin. Beni görünce resmimi çekerken ben de onun resmini çekiyorum.

Ana caddeden fazla gitmeden Çamyuva içine sapıp kestirme orman yolundan Kemer içine ineceğiz. Yol kestirme, çam ormanı ama biraz sert yokuş. Arada dinlenmek gerek deyip biraz nefesleniyoruz. Dinlenenlerden Dilek Ve Gözde Emine bana poz veriyorlar çam ağaçları gölgesi altında.

Mustafa da Gözde Emine ve beni yokuşu çıkarken resmimizi çekiyor. Arkamda da Dilek var sadece bir kısmı çıkmış.

Kemer kasabasına geldik, sıkıştığımdan doğru tuvalete koştum. Tuvalette pisuvarın içinde kocaman çakıl taşlarını görünce resmini çekiyorum. Biri böbrek taşlarını düşürmüş sanki.

Öğle yemeğini burada yiyeceğiz ama henüz yemek arabası gelmediğinden kahvenin birine oturup çay içiyoruz. Yanımda oturanların çoğu çadır komşularım. Masada boş çay bardakları, su şişeleri ve kahve fincanları. Dağıtılan mavi renkli içecek şişeleri de var masada. Aramızda bazıları sigara içiyor, paketi de masada.

Öğle yemeğini pazar yerinde kurulan masalarda yedik. Yemekten sonra son kalanlar ve festival görevlileri ile birlikte resim çekiliyoruz.

Yemekten sonra Kuzdere yatağından Kesme boğazına doğru yola çıktık. Haliyle bazı yokuşlarda yok değil. Hal böyle olunca yerlere yine yazılıp çizilmiş. Bunlardan birisinde HA GAYRET yazısı, altına da yuvarlak beyaz çizgili daire, daire içinde Güneş, deniz ve bisiklet çizili Antalya bisiklet festival derneğinin amblemi. Güneş ve bisiklet sarı renkte, deniz mavi renkte.

Bir tarafı duvar gibi kayalık, bir tarafı dere yatağı ve ağaçların arasında yukarı doğru tırmanıyoruz.

Yalçın kayalıklı dağların yarılmış kanyonundayız. Dere yatağında iri dere taşları ağaçların arasından görünüyor.

Kanyonun bazı yeri dar bir geçitten oluşmuş. Yamaçlar kayalık ve dik. Yukarıya doğru bakınca V biçiminde bir görüntüsü ve ardı Toros dağlarının yüksek tepeleri.

Kayalıkların dibinden tamamını çekmek biraz zor olsa da tepesine kadar çekiyorum.

En dar yere yaklaştım, yol sağa doğru döndüğünden kayalıklar birleşmiş gibi duruyor. Asfalt kaymak gibi ve yolda giden bisikletçiler resme giriyor.

Dere yatağı derinde, sert granit kayalıkların arasında akıyor denize doğru.

Kanyonun en dar yeri 20 metre civarında karşımda duruyor. Yol 10 metre dere yatağından yukarıda. Yolun sağında dere yatağı, kimi yürüyüşçüler yürüyüş yapıyor derenin içinde.

Dere yatağında yürüyenler küçücük görünüyor baktığım yerden.

En dar geçitte suyun gücünü görüyorum. Sert granit kayaları öyle bir oymuş ki duvarları pürüzsüz yapmış. Su şimdilik sakin akıyor ama kuvvetli bir yağmurda sel sularının sürüklediği taşlar kayalara çarpınca oluşan korkunç sesleri duymak insanı korkutur. Böyle bir anda burada olmak isterim.

Hazır resim çekerken geliş yolunu da çekeyim dedim Üç kişi yan yana yokuşu çıkarken görüntüledim.

Yerde, kuru dalların arasında mor çiçekler inadına açmış kendini gösteriyor.

İki derenin birleştiği yer, sağdakinden su akmıyor. Dere yatağına kadar çam ormanı girmiş ama dere yatağının hakimi hep çınar ağaçları oluyor. Neden derseniz çınar ağaçları kolay tutuşmayan bir ağaç. O yüzden orman yangınında en az zararla kurtulan çınar ağacı yüzyıllar ayakta kalabiliyor. Çam ağaçları öyle değil, insanlar haricinde doğal olarak ta yangın çıkabilir. Örneğin yıldırım düşebilir ve orman yanmaya başlar. Çam ağaçları çıralı olduğundan kolayca tutuşup tamamen sönesiye kadar yanar. Çam ağaçları yangından bir kaç yıl sonra araziyi tekrar kaplamaya başlar. Yüz yıldan fazla ayakta kalan çam ağacı pek göremezsiniz. Nadiren bazı yerlerde, yangın görmediğinden ayakta kalabilir. Resimde görünen çam ağaçları da genç, 30 yıllık ya var ya yok.

Az ileride taş köprü görüyorum tek gözlü. Köprü dere yatağından epey yüksek. Köprü ağaçlar arasında kaybolmuş gibi, pek az kısmı görünüyor.

Köprüye gelince burada işletme olduğunu görüyorum ve bisikletçiler mola vermiş. Dere yatağında sırıklar üzerinde çardaklar yapılmış, birbirine tahta köprülerle geçiş sağlanmış. Akan dere yatağının üzerinde de tahta bir merdiven yol var yürümek için. Tahtalar sık çakılmış. Dere yatağında iri taşlar arasında su akıyor az bir miktar.

Su donumu giyip derede yıkanıyorum. Beni uzun saçlarım dağınık olarak resmimi çekiyor İlker. Arkamda kayalıklar olduğu halde. Orman kaçkını Tarzan gibiyim.

Bir süre oyalandıktan sonra geri dönüşe geçtik. Çıkarken bir çok resim çektiğimden ve aynı yerden geçtiğim için resim çekmedim. Ana yola çabuk indik. Profesyonel fotoğraf makinesi ile Ömer geniş açıdan, uzun olmuş bisiklet konvoyunu çekiyor. En önde ben varım, ardımda onlarca bisikletli beni takip ediyor. Duble karayolu sakin, tek tük arabalar var.

Kamp alanına döndüğümüz yere geldik. Kavşakta parkın içinde yeşil alan ve çiçeklerle süslenmiş kocaman yazısı ile “TEKİROVA KEMER” ve bisikletim KUZ birlikte resim çekiyorum

Kamp alanına geldik, ilk önce denize girip yüzdükten sonra duşu alıp temiz elbiseleri giyiyorum. Bu gün festivalin son günü ve ayrılıklar başlıyor. Gidenlerle vedalaşıyorum birer ikişer. Bunlardan birisi de çadır komşularım İzmir den arkadaşlarım Engin ve Enis Ünalmış. Mavi Vosvos minibüs yüklenmiş durumda elçek resim çekerek anılara kaydediyoruz bu anı. Festival komitesinden Işıl Tutucu da aramızda, toplam yedi kişiyiz.

Giden gitti kalan sağlar bizimdir deyip bu akşamı kutlayalım dedik. Bir şişe şarap masada ve yiyecekler önümüzde kutluyoruz birlikteliğimizi. Masa etrafında İlker, ben, Dilek, Gülin ve bir kişi daha var. Akşam neşesi üzerimizde.

Gece yatasıya kadar oturup şarap içtik ama o kadar değil, benim alkolden ertesi gün başımı ağrılar tuttuğundan fazla içmedim. Muhabbet desen hiç bitmez. Gecenin geç saatlerine  kadar sohbet ettik. Bir zaman uykumuz gelince herkes birbirine iyi uykular dilekleriyle çadırına çekildi.

Ertesi sabah, erkenden kalkıyoruz, çadırları topladık. Ayrılmadan önce Antalyalı dostlarla kahve içiyoruz. Aramıza ünlü bisikletçi Ahmet Mumcu da katılıyor.

Kahvaltıdan sonra Dilek, ben Gökay ve Mehmet Dilek’in arabasına bisikletleri yükleyip Antalya’ya gittik. Antalya da gezilecek yerleri dolaşmaya başladık. Manzara terasına çıkıp Antalya’yı komple gördük. Manzara süper, Antalya şehri ve Beydağları.

Mermerde yazıldığına göre Derviş Türküm çeşmesi. Yaptırandan Allah razı olsun, fakat önemli bir şey var. bu güzelim çeşmeden su içilemiyor maalesef. Nedenini bilmiyorum ama, çeşmenin solunda “Su içmek yasaktır. İt is forbidden to dring water. (Turistler için İngilizce yazılmış) Anlamak mümkün değil, insanların su içmesi engellenmiş, bir şekilde plastik şişelere mahkum edilmiş. O da parayla!

Ardından Düden şelalelerine gidip gezdik. Su çok az akıyor, neredeyse yok denecek kadar. Pek yağmur yağmadığından baraj boş olunca pek su vermiyorlar Düden şelalelerine. Dilek ile birlikte resim çekiliyoruz şelaleyle birlikte. Bizi Gökay çekiyor.

Akşam olmadan İlkay Celal’in evine kadar gelip beni bıraktılar. Antalya içinde arabayı ben kullandım akşama kadar. İlkay Celal ve Gülin Sevi’nin ailesiyle akşam yemeği yedik. Ailecek elçek resim çekiyorum

Sohbet, çay, kahve derken 12 sıraları İlkay Celal beni garaja götürdü. Biletimi önceden aldığımdan bisikleti bagaja yerleştirip gece yolculuk ederek sabah erkenden İzmir’e vardım. Alsancak iskelesinin karşısında İzmir yazısı, büyük nazar boncuklu. Mavi renkli yazı önünde bisikletim KUZ’u çekiyorum.

Bir tur, bir festivalin sonuna geldik sevgili okurlar. Antalyalı dostlarımın daveti ile ilk defa görmediğim yerleri görüp harika yerlerde bisiklet sürdüm. Yeni kişilerle tanışıp yeni dostlar edindim. Dolmak bilmeyen hazinem yine dolmadı. Zaten torbalarım o kadar büyük ki hiç bir zaman dolmaz. Bazı yerlerde çok resim ve yazı olması gördüğüm güzellikleri sizlere, henüz gidemeyenlere bir kısmını göstermek. Umarım fırsatını bulup gezdiğim yerleri kendi gözlerinizle görüp yaşarsınız. Ne demek istediğimi o zaman anlarsınız.

Bir sonraki turda görüşme dileği ile

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık olarak 52 Kilometre civarı

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

Antalya Manavgat – Mersin Bisiklet Festivali Sonrası 12 – 13. Gün

12 – 13  Ekim 2015

11 – 12. Gün

Festivaller sonrası Osmaniye – İskenderun

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

Ey o büyük yolculukların ürperten heyecanı

Okyanus dalgalarının sesleriyle dol bu ömre

Ölüme ve aşka durmadan kement atan

Serüvenlerle geçsin yaşamak

Buz tutmuş bir dünya ortasında

Yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla

Önünde dağlar, uçurumlar

Sarsılan gök, yarılan toprak

Ahmet Telli

 

Öne çıkan görsel, bisikletim KUZ solda, tüyü gidonda. Karşıda su kemeri, yol su kemerinin sonundan, bir göz sağda kalacak şekilde geçmiş.

Evde, yumuşak yatakta uyumanı verdiği rahatlık, yaşadığım şehirdeki gün doğumundan 31 dakika daha erken doğması beni sabahın seherinde uyandırıyor. Elbette sıcak duşun faydası da var. Erken uyanınca kahve takımlarını çıkarıp cezveyi ocağa sürüyorum. Doktor da erkenden uyanmış. Kahveyi içtikten sonra kahvaltıyı hazırlamaya başladık. İnsan uyumlu olunca kahvaltı hazırlamak ta o derece zevkli oluyor. Haliyle sohbet  te birbirimize hikayelerimiz, yaşantımızı, yaptıklarımızı anlatmakla geçti. Doktor nükleer karşıtı yaptığı yürüyüşü anlattı. Fikirlerini yazıya döküp birine mektuplar diye anlatıyor. Bu yazıları matbaada kitapçık biçiminde harfleri biraz küçük olsa da bastırmış. Gerçi ben okuyabiliyorum ama gözlüksüz okunması zor. Bana elindeki basılı bir kaç kitapçık veriyor okumam için. Sohbet zamanın hızlı geçmesini sağladı.

Bu gün Pazartesi ve çalışanlar da Pazartesi sendromu yaşıyor. Doktor da çalışıyor ve işe gitmesi gerek. Evde işe giderken pek uğurlamayan olmayınca ben kapıdan uğurlayıp hayırlı işler diledim. Ben evde bulaşıkları toplayıp bir süre kitap okuyarak zamanın akmasını sağladım. Saat 10 civarı evden çıkarak Doktorun tarif ettiği iş yerine doğru yürümeye başladım. Osmaniye küçük bir şehir, il olmuş sonradan ama fazla göç alan bir yer değil. Antalya’nın Manavgat ve Alanya ilçeleri Osmaniye den daha kalabalık nüfusa sahip. Osmaniye de en meşhur olan şey yer fıstığı üretimi. Doktorun çalıştığı yeri çabucak buldum. Bürosunda Öğlene kadar oturup çay içere oyalandım. Öğle yemeğini çarşıda beraber yedik. Yemekten sonra Doktor işine ben de Osmaniye caddelerinde dolaşmaya başladım.

Fazla kalabalık olmayan caddelerde eski bisikletler dikkatimi çekti. Çift kadrolu bisan bisikletler çoğunlukta. Orijinal sehpasında kaldırıma park etmişler üç bisiklet.

Ankara garında yaşanan insanlık dışı terör olayında 97 insan hayatını kaybetti. O yüzden ülkemizde 3 günlük yas ilan edildi. Osmaniye kent meydanındaki dev bayrak yarıya indirilmiş. Bir kez daha terörü lanetliyorum, yapanları ve yaptıranları.

Ana cadde, caddenin sağında solunda dükkanlar, bankalar. Dükkanın önünde üç tane bisiklet, Osmaniye spor bayrağı ve meydanda dev Türk bayrağı yarıya indirilmiş.

Osmaniye’ye kadar gelmişken yer fıstığı almamak olmaz. Taş yerinde ağırdır diyerek yarımşar kilo paket yaptırıp aldım. Yarım kilosu İskenderun da halama. Diğer yarım kilosu de eve götüreyim. Öğle yemeğini Doktor ile beraber yedikten sonra ben eve gidip biraz daha dinlenmek ve kitap okumak için döndüm. Tembellik olunca şekerleme yapmadan olmaz deyip biraz uyudum. Akşam mesai bitince doktor geldi, kapıyı ben açınca sevindi. Evde pek kapıyı açan olmayınca hep anahtarla açmak zor. Beraber akşam yemeği için hazırlıklar yapıp görev dağılımı ile nefis bir sofra çıktı ortaya.

Yemeğin üstüne de kırmızı Ürgüp şarabı sohbete derinlik kattı. Doktor ile çok ortak yanımız, dertlerimiz ve hayallerimiz varmış. Bunlardan birisi Doktorda çok kitap var, kütüphane kitap dolu ve sığmadığından yerlerde de istiflenmiş durumda. Doktor bu kadar kitabın hepsini okumuş ve kütüphanenin rafında öylece duruyor. Bu kitaplardan başkaları da yararlansın diye bir yer açıp kitapları bedava dağıtacak. Aynı zamanda başkalarının da kitaplığında atıl olan kitapları toplayıp ihtiyacı olana vermek. Bunlar beleş olacak, öyle para pul istemez. Benim de bu turda iyice olgunlaşan kahve olayı. Kafamda beliren düşünce bir mekan yada dükkan değil. Dükkan olmayacak çünkü kirası, vergisi algısı bir ton para ve uğraş. Zaten parayla pulla işim olmadığında kahve beleş olacak her zaman yaptığım gibi. Doktor ile ortak düşüncemiz bir yerde o kitaplarını verecek ben de kahve pişirip sunacağım. Dur bakalım ne olacak. Şarap ta nefis yani, biraz daha içsek dünyayı kurtaracağız sanki. Ama işin gerçeği kimse şarap içerek dünyayı kurtaramamış şimdiye kadar. Şarap sadece güzel fikirler verip düşüncelerimin olgunlaşmasını sağladı. Yeni bir dost ile sohbet etmesi gibi yok. Doktor bana kitaplığından bir kitap veriyor. Kitaptaki kahramanı bana benzetmiş. Kitabın ismi “Zen Kaçıkları” Yazarı Jak Kerouac. Kitabı okuduktan sonra karaman benden çok dengesiz arkadaşım İrfan Özden olduğuna karar verdim. Çünkü kitabın kahramanı  her ne kadar beni anımsatsa da dağcı ve ben henüz dağcılık yapmadım. Sadece gezgin bir bisikletçiyim, o kadar. Bana Mersin nükleer santralına karşı yaptığı yürüyüşü anlatıyor. Çok engelle karşılaşmış, yürüyüşün sadece Osmaniye den geçen etabını yapmamış. Çünkü yöneticilerin saldırılarına ve işinin geleceğine karşı saldırı yaparlar endişesi ile pas geçmiş. Yürüyüşünün büyük bir bölümünü hafta sonları tatillerinde kısım kısım yaparak tamamlamış.

Doktorun evi bahçe ortasında iki katlı. Bahçede zeytin ağacı, meyve ağaçları ve koca bir çam ağacı. Kendi doğal gübresini solucanlar ile yapıyor ama solucanlar şu an yaşamıyorlar. Yok olmasının sebebi belli değil. Çatıda terasta da toprak taşıyıp ayrı bir bahçe yapmış. Uğraşı çok anlaşılan.

Evin balkonunda cam yuvarlak masa, tahta kahverengi sandalyeler. Masada mantarlı kırmızı Ürgüp şarabı, iki kadeh, tabağın birinde kırmızı ve beyaz üzüm salkımı. Diğer tabakta iki şeftali, iki yeşil ekşi elma.

Şarap iyi uyuttu beni, deliksiz uyuyunca sabahın erken saatlerinde birden bire zımba gibi uyanıyorum. Daha gün ağarırken uyanınca kahve yapmak için takımları balkona çıkardım. Sürahide suyu da getirip iki bardak ile masada yerini alıyor.

Cam masada yarım dolu sürahi, iki bardak içi su dolu durumda. Kahve ocağım LPG’li, bakır cezve, iki fincan ve çakmak. Kahve yapmaya hazır bekliyorlar.

Kahveyi pişirip fincanlara köpüklü olarak döküyorum, içmeye hazır. Doktor da benim gibi erkenden uyanmış kahveyi bekliyor. Kahveler hazır olunca sesleniyorum. Kahve sabah aç karnına içilmeli.

Masada iki su bardağı dolu, iki fincanda köpüklü kahve. Ve bakır cezve.

Kahvaltıyı birlikte yapıp Doktoru işine uğurlarken vedalaşıyorum. Ben hazırlığımı yapıp yola çıkacağımdan bir süre daha evdeyim. Sevgili Doktor Umur Gürsoy ile vedalaşıyorum işe yolcu ettiğimde. İşe uğurlanmayı unutmuş olmalı ki duygulandı. Kendisine iki gün misafir ettiği için teşekkürlerimi belirtmeden edemedim. Yeni bir dost, yeni bir kapı hazine torbama girmiş oldu. Sevgili Doktoru uğurladıktan sonra zaman geçirmeden eşyalarımı bisikletime yükleyip hazırlığımı bitirdim. Kapıyı anahtar ile kilitleyip Doktorun gösterdiği yere anahtarı bıraktım. Ardından yola çıktım. Osmaniye küçük bir il olduğu için çabucak şehirden çıkıyorum.

Tabelada Osmaniye den çıkış yazısı ve kalabalık bir araç trafiğindeyim.

Tabelalar gideceğim yönü bana bildiriyor. Ama tabelaları boş verip cep telefonumdaki navigasyonu açıp rotamı belirledim. Navigasyondaki kadın şaşırmış olmalı ki beni üç defa geri çevirdi. Bir gittim yanlış dedi döndürdü, bir süre gittim tekrar döndürdü. Bir daha döndürünce navigasyonu kapatıp güneşe göre doğru yolu buldum.

Karşıma, sağ tarafımda bir tepe ovanın ortasına sanki toprak yığmışlar gibi. Tepenin yüksekliği 75 metre civarı ve üstüne bir kale yapılmış. Yol tek şeride düştü, düşük banket toprak ve  emniyet şeridi yok. Tren rayları yol ile beraber gidiyor. Osmanlı zamanında Almanlara yaptırılmış demir yolu günümüzde de kullanılmakta.

Ovanın ortasındaki tepe ve kalesini daha yakından görüyorum. Kaleye çıkıp yakından görmek için ileri bir tarihe bırakıyorum. Buralara bir daha gelip görmek için bir neden olması gerek.

Toprakkale

Kale ilkçağlarda Çukurova’yı Suriye’ye bağlayan  Amanos / Demirkapı geçidini kontrol altında tutmak amacıyla inşa edilmiştir. Ceyhan Osmaniye Dörtyol ayrımına ve güneyindeki geçide hakim 75 metre yüksekliğindeki bir kayalığın ve buna eklenen yığma bir tepenin üzerindedir.

Girişin batı yönündeki kayalığın üzerinde bulunması önceleri bu kayalık alanda sınırlı olduğunu düşündürtmektedir. Doğu ve kuzey yönlerinin toprak dolgu olması ise, bu kısımların daha sonraki dönemlerde inşa edilmiş olduğunu ve kalenin bu yığma tepeden almış olabileceğini akla getirmektedir.

Kalenin ilk konumlandığı batı yakasındaki kayalıkta daha önceki dönemlere ait yerleşme izleri bulunmuyor ise, kaleyi MÖ 2000’li yıllara Hitit dönemine ait olarak görebiliriz. Bu durumda inşa gerekçesi güneyden gelecek Asur akınları olmalıdır.

Kalenin etrafında savunma hendeği bulunmamaktadır. Güney ve güneydoğu yönünde ikinci bir surla tahkim edilmiştir. Surlar ve 14 adet burç, bazalt taşından örülmüştür. Batı yakasındaki düzlükteki yerleşme (Kınık kasabası) ile kale arasında inşa edilmiş merdivenli bir geçidin kalıntıları bulunmaktadır.  Kale içerisinde cephanelik, ambar, sarnıç, tuvalet, hamam ve şapel kalıntıları mevcuttur.

Kaynak: http://www.hayat-hikayeleri.com/haber_oku.asp?haber=461

Yamaçları ağaç kaplı kale tepesi.

Alabildiğine uzanan tarlalar ve tepelerin üzerine toplu konut inşaatları ufukta siluet olarak görünüyor.

Erzin yol kavşağına geldim. Erzin ilçesi sol tarafta kalıyor ve bu kavşakta tren istasyonu var. Aynı zamanda antik İssos kentine giden yol tabelası da ilgimi çekti. Antik kent tabelası nedeni ile durup haritadan yerini görünce bir ziyaret edeyim dedim.

Erzin tren istasyonunu gösterir TCDD mavi boyalı tabelası, istasyon binası ve rayları ikiye ayıran makas. İstasyonda iki hat yapılmış. Aynı zamanda elektrikli tren için elektrik direkleri ve telleri çekilmiş durumda. Demek ki elektrikli tren çalışıyor bu hatta.

Antik kentte giden yol toprak. Karşıma çıkan ilk yapı su kemerleri gözüme çarpıyor.

Bazı yerlerde yıkık olsa da  az bir kısmı ayakta duruyor. Su kemerleri 1–2 km. uzunluğunda, yüksekliği ise yer yer 7–8 m olan ve hâlâ ayakta kalmayı başaran su kemerleri bulunmaktadır. Bu su kanalları Akdeniz’e Cenevizli gemicilere Nur Dağlarının eteklerinden su iletme kapsamında yapılmıştır. Su kanalları başlangıç yeri ve bitiş yeri ev yapımı nedeni ile alınıp yok edilmiştir.

Su kemerlerinin devamı. Ayaklarının kimisi tahrip edilse de kesme blok taşlarla düzgün örülmüş.

Tarlalarda ürünler toplanıp sürülmüş bile. Yeni ekimlere hazır durumda. Tarlaların bazı yerlerinde beyaz taşlar gözüme ilişmekte.

Tarla sınırlarını belirleyen yerlerde beyaz mermer sütunlar var. Büyük bir olasılıkla sütunlar olduğu yerlerden taşınarak tarla temizlenip ekilmeye başlanmış.

Zeytin ağaçları dibinde sütun ayakları olduğu belli olan blok yuvarlak mermer parçaları öylece duruyor.

Uzaktan belli olmayan antik kenti sonunda buluyorum ve ilk kalıntıları görüyorum. Bisikletimi sehpasına kaldırıp park ederek gezintime başladım.

İssos antik kenti geniş bir alana yayılmış ve az bir kısmı toprak yüzeyinde. Sol tarafımda ki yapılara doğru gidiyorum.

İki tarla arasında sınırı sütun parçaları ile belirlemiş tarla sahipleri. Köylüler geçim derdinde olduğu için önemli olan toprağı ekip biçmek. O yüzden kalıntılar onlar için önemli değil. Önemli olan karın doyurmak. Sistem zaten köylülerin sadece ırgat gibi çalışıp zar zor geçimini sağlamak. Yoksa okul, tarih, sanat, tiyatro yada burada Pers orduları ile Makedon orduları arasında M.Ö. 333 yılında yapılan İssos savaşı umurlarında değil. Kanla sulanmış savaş alanında bereketli ürünler almaya çabalamakta.

Dikkatimi çeken sütun parçalarından bazıları kırmızı mermerden olması.

Tarla sınırındaki taşların bazıları siyah tüf, süngerimsi taşlar da daha da ilginç!

Toprak üstünde kalan yapılardan birisinin içindeyim. 1.5 metre genişliğinde, 2.5 metre yüksekliğinde taştan örülü koridor. Koridorun taş duvarının dibinde plastik bir meyve kasası. Kasanın üstünde de bir parça karton. Belli ki birileri oturmak için kullanmış. Sırtını da duvara yaslamış anlaşılan. Belki de kazı ekibinden birisi oturmuştur güneşin sıcağından korunmak için. Akdeniz’in nemli ve bunaltıcı sıcağı küçük bir taş koridorda taşların serinliği doğal bir klima etkisi ile serinlenebilir.

Toprağın üzerinde kalan yapının dibinde kazı çalışmaları yapılmakta ve yeni yapılar bulunmuş.

Şimdiye kadar yapılan kazıdan anlaşılan büyük bir uygarlık yaşanmış. Kalıntılar bunu gösteriyor. Ama burası yani İssos yada İssus hakkında pek bir bilgi yok. Sadece M.Ö. 333 yılında yapılan büyük savaş bilgilerine ulaşabildim. Pers kralı III. Darius ve Makedon kralı Büyük İskender orduları arasında yapılan savaş ve Makedon kralı Büyük İskender’in savaşı kazanıp imparatorluğunu Hindistan’a kadar genişletmesi hakkında bilgi var.

Yapılan kazıda odalardan oluşmuş bir alan ve bir metre yüksekliğinde taş duvarlar örülerek kare odalardan bir yapı.

Toprak üstünde kalan tonozlu yapılar epey yıpranmış. Toprakla örtül kalan yapı ise dokusunu bozmamış.

Kazısı tamamlanmış odaların resmini daha yakından çekiyorum.

Yapıların arasında sütunlar da dik olarak, sadece 1.5 metre kısmı ayakta kalmış.

Toprak yüzeyinde bir kısmı kazılmış bir kısmı hala toprak içinde sütun kirişi olduğu belli olan ince taş olma işçiliği örneği karşımda duruyor.

Sütun ayağı dibi işlenmiş desenler ve daha ilginç olanı ön kısmı olduğu anlaşılan 60 santim civarı sütun dibi ile birlikte işlenmiş bir parça. Yatay duran parça kıyıları yuvarlak çember biçiminde ortasına doğru incelerek işlenmiş. İlk defa böyle bir sütun taş işlemesi görüyorum. Sütunun altında temel taşı ise ayrı işlenip yontulmuş.

Daha kalın ve yuvarlak bir sütün ve yanındaki duvarlar sonradan yapıldığı anlaşılıyor. Bu yapılar toprak 1.5 – 2 metre civarı kazılarak ortaya çıkmış. Kazı çalışmaları hala devam ediyor. Bir çok yer toprakla örtülü durumda.

Henüz bir kısmı kazılmış çeyrek yuvarlağı görünen, diğer kısmı toprak altında. Anladığım kadarı ile kent meclisinin toplandığı yer. Yarım yuvarlak oturma yerlerinden anlaşılıyor. Yukarıda girişi olan bir geçit görünüyor.

Kazısı bittiğinde muhteşem bir kent ortaya çıkacağı kesin. 1.5 metre kazılmış toprak ve ortaya çıkan yarım yuvarlak oturma yerleri.

Yapının giriş kapısı üstü kemerli bir koridor. Uzun dikdörtgen taş bloklarla örülmüş iç duvar yapısı.

Sol taraftaki yapıları gezip resimlerini çektikten sonra diğer tarafa giderken bisikletim KUZ üzerindeki tripoddan otomatik 10 saniye ayarlayıp kendimi çekiyorum tarlanın ortasında. Aramda antik kentin toprak üstünde ayakta kalan yapıların kalıntıları. Etrafta ve antik kentte benden başka kimse yok. Tarlaların ortasında tek başınayım. Tişörtümde de İzmir yazısı nereden geldiğimi belli ediyor.

Şimdi de sağ taraftaki kalıntılara geldim. Burada da kazı çalışmaları yapılmakta. Henüz bazı yerler kazılmaya başlanmış ve kazılacak alan çok. Kazılar da öyle paldır küldür kazılmıyor. Dikkatli, yavaş ve bir o kadar önemle kazılmakta. Toprağın içindeki buluntulara zarar vermeden.

Burada ise bir amfi tiyatro var ve beyaz mermerleri düzgün. Üstlerde de kırık taş kütleleri gelişi güzel yayılmış.

Bir zamanlar gelişmiş bir uygarlığın yaşadığı bu kentte sanatçıların eserlerini sergiledikleri amfi tiyatronun merdivenlerine oturarak o zamanlarda oynanan oyunları düşündüm. Acaba nasıl seyrediliyordu ve kimler seyrediyordu oyunları. Şimdiki tiyatro salonlarının boş koltuklar gibi değildi sanırım. Halkın tek eğlencesi tiyatro seyretmekti ve koltukları boş olmadığını düşünüyorum. Bilgi çağında insanların oyalanabileceği bir çok araç var ve tiyatrolara kimse önem vermiyor ve salonlar boş.

Tiyatro merdivenlerinde elçek kendimi çekiyorum.

Beyaz mermer taş parçaları arasında siyah taş parçaları da burada gözüme ilişiyor.

Aynı siyah sütunlar da yerin 1.5 metre altında çukur biçiminde kazılmış yerde bir parçası görünüyor. Yanında da beyaz sütun altlığı.

Buraları belli bir döneme kadar yaşam sürmüş. Kazı zemininden epey yukarılarda 10 metrede duvar kalıntıları. Duvar kireçli harç yapılarak taşlarla örülmüş ama Roma dönemindeki gibi düzgün değil.

Duvar yüksekte olunca bir kısmı kazılmış amfi tiyatronun beyaz mermerleri olan yerin resmini çekiyorum.

Daha ileride ilk olarak gezdiğim yapılar var. Arada tarlalar ve tarlalar sürülmüş ekime hazır durumda. Daha ilerisinde yüksekçe yapılmış Ceyhan – İskenderun otobanı. Otoban antik kentin yanından geçiyor.

Resimleri çektikten sonra tekrar aşağı indim. Siyah, sünger gibi delikleri olan taşın üstünde kazıda çıkan kiremit ve benzeri buluntular serilmiş. Anlaşılan bunların değeri yok. O yüzden kimse alıp götürmemiş.

Gezilecek yer kalmayınca yoluma devam etmek için bisikletimin yanına gelerek tarlaların içinden geçip yola çıktım. Toprak yol su kemerleri arasından geçiyor ve bisikletim KUZ kemerler ile güzel bir görüntüye ortak oldu. Mersinde bulduğum kartal tüyü de ayrı bir desen olmuş. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Küçük bir çayın üzerinden geçiyorum, çayda su var ve akıp gidiyor Akdeniz’e doğru. Dere kenarında sazlıklar kendine özgü tül çiçeklerini açmış. Bu çiçekleri koparıp evlerin salonunda vazoya konup dekor oluşturmakta.

Tren istasyonuna geliyorum, burası ve etraf kömür karası tozu ile kaplı. Etrafı incelerken bana biri seslendi. Yanıma gelerek “Hele gel bir çayımı iç” deyip durdurdu. Kömür taşımacılığı yapan bu yerde şantiye binasına benzer bir yerde tahta bankta oturup tanışıyoruz. İsmi Hanifi Tuygar. Bana kendi demledikleri çaydan bardak bardak ikram ediyor. Tam da çay içme zamanı ve Hanifi Hızır gibi karşıma çıktı. Beni antik kente giderken görmüş ve nasıl olsa geri dönecek diyerek beklemeye başlamış. Oradan geçerken de seslendi. Kendisi de bisikletçi ve bisikletle biniyor. Bir bisikletçi başka bir bisikletçiyi kolaylıkla görüyor. Samimi ve misafirperverliği ile sohbet ederek çaylarımızı içiyoruz. Bana Dörtyol da İlk kurşun müzesini görmemi söyledi. Ayrıca içmem için bir kaç paket sahlep, sıcak çikolata veriyor. Çaylar içildi, sohbet bitmiyor bitmez de. Artık yolcu yolunda gerek diyerek izin istiyorum Hanifi den. Beraber elçek ile resim çekiliyorum. Arkamızda dev kamyonlar. Kendisine teşekkür ederek vedalaşıp yola çıkıyorum.

Hazır gelmişken Erzin’e şöyle bir çıkıp görmeli. Kısa sürede Erzin’e gelerek sembolü olan üç portakal heykelini döner kavşağın ortasında çekiyorum. Portakallar birbirine değmiş durumda ve yuvarlak, geniş bir kulenin üstünde geniş bir tepsinin içinde. Burasının Erzin olduğunu belirtir bir de tabela yazısı var.

Kısa bir ziyaretin ardından ana yola çıkıp Dörtyol’a geldim. Dörtyol bayağı büyük bir ilçe, nüfusundan belli 116.000.

Deliçay’ın üzerinden, köprüden geçiyorum. Dedikleri gibi aktığı zaman deli gibi akıp gidiyormuş önüne ne katarsa.

Yatağından belli Deliçay’ın nasıl aktığı.

Yol kıyısında yön tabelaları var. Bir tanesi büyük, mavi boyalı. Düz olarak İskenderun – Antakya yönünü gösteriyor. Sol tarafa ise çerçeve içinde yeşil boyalı yerde ise İskenderun – Antakya – Adana otobanını yönlendirmiş. Bu tabela yurt içini gösterir bildiğimiz tabela. Bu tabelanın önünde ise sarı boyalı zeminde siyah yazılmış Antakya – Halep tabelası var. İlk defa böyle bir tabela gördüm. Savaş olmasa gitmeli Suriye’nin şehirlerinden Halep tarafına, ne güzel olurdu.

Dörtyol kasabasının merkezine çıkıyorum. Burada da meydanda kocaman portakal heykeli var. Buradaki portakal heykeli Erzin deki gibi yapılmamış. Portakallar daha ayrı duruyor. Burada da üç portakal var. Dörtyol belediyesi yaptırmış, tabelasından belli. Portakallar meydanın ortasına uç kısmı 1 metrekare den başlayan, 5 metrelik bir duvar. Uçtan ortaya doğru çeyrek bir yay biçiminde yükseliyor. Böyle duvar 4 taneden oluşup ortada birleşiyorlar. Portakallar da demir bir boruya üstten tutturulmuş dalı ve yaprağınla beraber.

Hedefim İlkkurşun müzesi, sora sora yerini buldum. Artık tabela bana yönümü gösteriyor.

İyi bir düzenleme ile park haline getirilmiş çimenli bir tümsek üzerine Fransızlara karşı atılan ilk kurşun heykeli. Park çeşitli ağaçlarla süslenmiş, Akdeniz’in bunaltıcı sıcağında insanların gelip gezebileceği yeşil bir alan olmuş. Heykeller üç kişiyi temsil ediyor. Biri tüfeği doğrultmuş düşmana ilk kurşunu atarken, diğeri tüfeği sağ eline almış yürürken, üçüncüsü ile elinde bir bomba pimini çekmiş işgal kuvvetlerine atmaya hazır. Adana ve yöresinde ilk direniş hareketleri böylece başlamış halk kahramanları ile.

Başka bir meydan ve ortasında su fıskiyesi ve üç portakal heykeli. Etrafında da 17 tane direk, direklerde de tarihte Türklerin şimdiye kadar kurdukları devletleri temsil eden bayraklar dalgalanmakta. Etrafta geniş caddeler boş, pek araç yok. Görünüm olarak benim için çok iyi.

Müzeyi sonunda buluyorum. Girişte Dörtyol ilçesini havadan gösterir resmini çekiyorum ilk önce.

Sonrasında yan yana duran iki resimden ilkinin resmini çekiyorum. Resimde iki buçuk katlı bir bina, yarım yuvarlak kiremitli, bakımsız sarı boyalı bir bina. Yol tarafında cumba çıkıntısı, bahçeye bakan tarafta ise daha çok balkon tipi açık bir biçimde yapılmış. Bahçe duvarı yüksek taş bir duvar ile kapatılmış durumda. Bahçede de küçük taş bir bina görünüyor. Resmin altında da “Dünden” yazıyor.

Diğer resimde ise şimdiki hali, yani restore edilerek müzeye dönüşmüş. Aslına uygun, alt katı tamamen taş dekorlu kaplama. Bahçe duvarı ile aynı. Üst tarafı da sıvalı sarı renge boyanmış. Resmin altında da “Bugüne” yazısı yazılmış.

Şimdiki halini de gördüğüm kadarı ile sokaktan çekiyorum. Hem sokak tarafında cumbaya asılmış Türk bayrağı, hem de müze giriş kapısı tarafı bahçeye bakan yanda bir Türk bayrağı asılmış. Bahçe duvarlarının üstü kırmızı renkte yarım yuvarlak kiremitle yağmurdan duvar üstleri korunmuş. Bayrağın yanında da bahçeye bakan bir cumba var.

Müzeye girip bahçenin bir köşesine bisikletimi bırakıyorum.

Bahçe epey geniş, çimen kaplı, yürüme yerleri demiryollarından sökülen ağaç travers döşeli.

Müzeye giriş yapıyorum. Giriş ücretsiz. Karşıma ilk olarak işgalci Fransız kuvvetlerine karşı ilk kurşunu atan ve dağlara çekilip ulusal direnişi örgütleyip savaşan dört kahramanın heykelleri. Soldan sağa Mehmet Kara, Kara Mustafa, Selim Çavuş ve Kara Hasan Paşa. Her heykelin altında da pirinç levhaya basılmış isimleri ve yaptıkları yazıyor.

Mehmet Kara 1894 – 1968

Kara Mustafa (Mustafa Girgeç) 1901 – 1978

Selim Çavuş (Selim Ergeri) 1884 – 1973

Kara Hasan Paşa 1891 – 1936

Başka bir köşede Milli Mücadele savaşıp düşman işgalinden kurtaran üç kişinin heykeli. Çifte tabancalı müftü Ali Rıza Yılmaz, Hacı Emin Hoca, Mustafa Deliağa.

Milli Mücadele kahramanlarından sonra diğer yerlere bakmaya başladım. Müze olunca İlkkurşun dışında çeşitli eşyaların sergilendiği bir yer olmuş. Elle çevrilen eski bir dikiş makinası. Kısa bacaklı tahta bir masanın üzerinde sergilenmiş.

Kurtuluş savaşında kullanılmış mavzerler cam bölmede sergileniyor.

Başka bir camlı bölmede yine mavzerler.

Mavzerler.

Uzun bir kama, el bombası, su matarası, alüminyum bardak, Türk bayrak işlenmiş bir tepsi. Bunların yanında neden konduğunu anlayamadığım biri küçük metal diğeri büyük taş İngiliz top gülleleri.

Devamında küçük bir Türk bayrağı ve alakası olmayan ekin biçmeye yarayan ellikler. Sapları keçi boynuzundan yapılmış.

Basma gömlek, boyuna çizgili, kısa kollu. 1900 yıllarına ait.

Küçük bir odada ise Türkmen yürüklerin dokuduğu kilim yerde serili. Saman duvar yastıkları ve minder. İki tane iki duvarda. Kilim ve minderler aynı renk tonları ve desenleri. Ortada semaver, duvarda saz ve rahle üzerinde açık Kuranı Kerim. Şark odasın benzetilmiş.

Başka bir cam bölmede bir kılıç, kamalar ve tabancalar sergilenmiş.

Tabancaların yanında mavzer mermileri beşli ve kütüklükte beşli olarak sıralanmış ceplere.

Pencere boşluklarına konulmuş elle taşınan fener.

Bakır bir sürahi, kapağı işlemeli.

Bu da değişik yapılmış bir sürahi.

Kurtuluş savaşında kullanılmış manyetolu telefon. Sağ tarafında kolu var ve kolu çevirip elektrik üreterek çağrı gönderip haberleşmeyi sağlıyorlarmış eskiden.

Eski, manyetolu telefon.

Tahta bir masa üzerinde eski bir daktilo ve büyükçe bir işlemeli heybe.

Adana, Dörtyol, İskenderun bölgesini gösterir Osmanlı haritası. Yazılar Osmanlıca. Türkçe yazıda 1320 (1904) yılına ait Adana vilayeti Cebel sancağı haritası.

Kurtuluş savaşında gazilere verilmiş İstiklal madalyaları. Madalyalarda kime ait olduğu yazıyor pirinç levhalarda.

Bir de camlı çerçevelenmiş İstiklal madalyası vesikası madalya ile beraber duvara asılmış. Madalya sahibinin vesikalık resmi de var. 24 Şubat 1969 yılında madalya verilip, vesika daktilo ile yazılmış.

Pencerenin birine koyacak bir şey bulamamışlar. Bir kare bükülmüş demin ne işe yaradığını anlayamadım ve yanında da bir orak.

Başka bir pencerede manyetolu eski bir telefon konuşmuş.

Evde pencere çok ve konacak eşya az olunca hapishaneden zincirli bir pranga sergilenmiş.

Eskiden evlerde dinlediğimiz ilk transistörlü radyo. Aynısından bende var. Rahmetli kayınpederden kaldı vitrinimde duruyor.

Evin içinde yukarı kata çıkan tahta merdiven. Kimi basamak eski orijinal tahta kimisi de çürüyüp dağılan basamak yenilenerek onarılmış. Eski ve yeni basamakların rengi değişik. Tahtalar cilalanmış pırıl pırıl.

Merdivenlerden üçüncü, yani buçuk kata çıkıyorum. Gözüme ilk ilişen duvarda asılı gaz lambası. Lamba gazdan arındırılıp elektrikli ampul takılmış. Gövdeden çıkan iki kıvrık lama ile lambanın şişesinin üst dar kısmında ortası delik ters bir kapak tutturulmuş. Belli ki lambadan çıkan ışığı aşağıya yansıtmak için konulmuş. Altta da Gizli Toplantı Odası yazılmış. Geceleri gaz lambası ışığında gizli toplantılar yapılmış kurtuluş mücadelesinde.

Odada dikdörtgen masa, masa örtüsü ile örtülmüş. Masanın üzerinde Türkiye haritası. Üç kişi toplantı yapıyor. Heykellerden birisi de Mustafa Kemal Atatürk. Mustafa Kemal’in burada toplantıya katıldığını sanmıyorum ama heykellerle canlandırılmış gizli toplantı anını. Belki de katılmıştır.

Eski Dörtyol iki katlı binaları. Bitişik binaların kimisi balkonlu, kimisi cumbalı. Balkon ve cumbalar alttan destekli. Resmin altında Dörtyol Konağı yazıyor.

Başka bir odada köy hayatı ve köy odalarında bulunan eşyalar. Duvarda asılı elekler, yerde küçük bir kilim. Yer minderi Türkmen dokuma işlemeli kırmızı renkli. Karşıda duvar dibinde ocak, ocakta bakraç. Altında odunlar konulmuş ama yanmıyor. Dört tane uzun sırık sıralanmış yerde. Yanında iki bakraç. Kapının girişinde ağaçtan yapılmış alt tarafı geniş, üstte doğru daralan 1.20 santim boyunda, tahtalar üç tane çember ile birbirine tutturularak oluşturmuş ayran yapımında kullanılan döğme yayık ayran fıçısı.

Köylü kadın heykeli döğme yayık ayran döğerken. Yer sofrası, üstünde küçük bir bakraç, bir sürahi ve üç bakır kap. Hepsi de kalaylanmış bir güzel. Dört yer minderi ve bir yastık dekoru tamamlamış. Ocağın üstünde ki çıkıntıda iki tane kahve değirmeni. Böyle bir yerde yaşamak ne de güzel olurdu. Taze mayalanmış yoğurdu yayık ayran döğerek mis gibi tereyağı toplamak. Yayık ayranı kabına soğuk su dökersen tereyağı daha çabuk çıkar üst kısma. Arada tereyağlarını toplamak gerek sarımtırak renginde. Bir taraftan akşam yemeği bakracın içinde odun ateşinde kaynamakta. Odanın içerisi az duman kokusu sarmış ama rahatsız edici değil. Akşam olunca sofra başında bakır sahanlarda mis gibi kokan yemek insana acıktığını hissettirir. Yemeğin üstüne de kahve değirmeninde taze çekilen kahve bakır cezvede köz üzerinde ağır ağır pişecek. Odaya yayılan kahve kokusu muhabbeti artırması içten bile değil.

Bu gün tarlada işlenen işler, toplanan sebzeler pazarda satılması. Yaylada taze otla beslenen ineklerin akşam sağılarak sütü ocakta bakraçta kaynatılıp ılıdıktan sonra yoğurt mayalanarak uyutulması. Ertesi güne yayıkta düğülerek tereyağı çıkarılacak. Tereyağının müşterisi hazır, hem iyi para bırakıyor. Ama artan mazot fiyatları çiftçinin belini bükmekte. Buna bir türlü çare bulamıyor, bulunamıyor. Bilinen en güzel muhabbet kokusu odanın içinde içilen fincanda saklı. Tadı ayrı bir lezzet.

Eskiden mutfaklarda dolap yoktu 40 – 45 yıl önceleri. Duvara asılı dört tahtadan yapılmış çerçeve. Ön kısımlarında ikişer çıta çakılarak, tabaklar, çanakların yatık durmasını sağlıyor. Bakır kaplar ve tabaklar sıralanmış. Metal bardaklar da alt dar rafta. En alt raf diğer raflara oranla daha dar. Burada bardaklar, fincanlar sıralanır. Raflar güzel görünsün diye uçları iğne dantel işlemeli örtülerle süslenmiş.

Pencere boşluğunda bir gaz lambası. Lambanın şişesi yok. İki tane de ispirtolu fener. Yanında da kömürlü demir ütü. O zamanlarda köylerde elektrik olmadığı için ütünün içine köz konularak ütü yapılırmış. İspirto fenerleri de haznesine ispirto konularak haznenin yanında bulunan küçük pompa ile pompalanıp basınçla iğne deliğinden geçirilerek yanan alev cam tüpün içinde parıldayarak etrafı aydınlatıyor. Bunlar eskiden çok değerliydi ve alınması zordu. Alınınca da bu işi yapacak yetişkin kişiler anca yakabiliyormuş fenerleri. Hele camını bulmak hiç te kolay değil. Camı kırılırsa pek işe yaramaz.

Sonunda müze gezim bitti. İçeride sanki çok uzun zaman geçirmişim gibi. Geçmişe zaman yolculuğu yaptım. Bunu dışarı çıkınca hissettim. Müzenin geniş bahçesinden müze binasını komple çekiyorum resmini.

Müzenin bahçesinde yeşil çimenler üzerinde bronz heykeller dikilmiş. Heykeller Kurtuluş savaşındaki kahramanları betimlemiş. Adana yöresine has şalvar pantolon, gömlek giydirilmiş. Üzerinde çapraz asılmış mermi fişekliği.  Ayağında körüklü çizme. Başında takke, alın kısmına bağlanmış poşu. Anlamadığım topuklardan biraz yukarıdan betona gömülü ayaklar. Ayaklar beton içinde kalmış.

Yol; yolda bir antik kent. Bir de müze gezisi öğleni buldu. Hatta öğleni bile geçti. Acıkmışım farkında değilim. Zaman yolculuğu uzun sürdü. Müze bahçesinde büfeden öğle için bir şeyler yaptırıp karnımı doyuruyorum. Yemekten sonra menüde gördüğüm ismi değişik makiato ısmarladım. Kosova da hep içerim. Gelen ise beni şaşırttı! Uzun bir cam bardak, yanında sapı var, özel yapılmış porselen tabla. İki kaşık, biri uzun paslanmaz metal kaşık. Diğeri de çikolatadan yapılmış kaşık. Kaşık rengi de kahverengi, çikolata renginde. Bardağın içinde aşağıdan yukarıya doğru görebildiğim kadarı ile en dipte kırmızı çilek renginde bir katman. Onun üstünde büyük bir olasılıkla kahvenin kendisi kalın bir katman. Onun üstü ise daha kalın köpük tabakası ve en üstte köpüğe gezdirilmiş çikolata. Neyse artık olan oldu, tadını çıkarmalı şimdiye kadar içmediğim bu içeceğin.

Müzeden ayrılıp yola çıktım. Sol tarafımda Nur dağlarının batı kısmı, dağ girintili çıkıntılı yapısı ilginç oluşumlar oluşturmuş. Yamaçtaki taş ocağı ise çirkin bir görünüme bürümüş manzarayı.

Şimdiye kadar sadece adını duyduğum ama ilk olarak gelip gördüğüm İskenderun demir çelik fabrikasına geldim. İlk göze çarpan fabrika bacaları uzun yapısı ile dikkati çekiyor. Kimisi dumanı salıyor ortalığa, kimisi de dumansız. Fabrika bölgesinde hava değişti birden bire. Hafif genzi yakan duman her nefes alışta kendini hissettiriyor. Temiz bir hava yok ortamda ve fabrika gürültüsü sessizliği bozuyor.

İskenderun Demir Çelik fabrikası ;

Türkiye`nin güneyinde İskenderun körfezinde bulunmaktadır. Tesisler İskenderun ilçesinin 17 km. kuzeyinde Yakacık yöresinde sosyal tesisleri ile birlikte toplam 16.757.238 m2 alan üzerine kurulmuştur. İsdemir Türkiye`nin kuruluş tarihi itibari ile üçüncü, uzun mamul üretimi açısından ise en büyük entegre tesisidir. Kuruluş çalışmalarına 1966 yılında başlanan İsdemir 25 Mart 1967 Tarihinde Sovyetler Birliği ile yapılan Teknik ve Ekonomik İşbirliği anlaşması kapsamında Tiajpromexprot firmasına projeler yaptırılmış, aynı firma ile 10 Ekim 1969 tarihinde fabrika kuruluş anlaşması gerçekleştirilmiştir. 1, 1 milyon ton/yıl blum kapasitesinde kurulması planlanan tesisin temeli 3 Ekim 1970 tarihinde atılmıştır. İnşaat ve montaj faaliyetlerinin tamamlanmasını müteakiben üretim üniteleri 1975 yılından itibaren kademeli olarak işletmeye alınmıştır. 1, 1 milyon ton/yıl kapasiteli tesislerin yapım faaliyetleri sürdürülürken 2, 2 milyon ton/yıl kapasiteye tevsi çalışmalarına başlanmış ve 24 Aralık 1972 tarihinde Sovyetler Birliği ile ikinci dilim kredi anlaşması imzalanmıştır. Tevsiat sonunda tamamlanan tesisler 1984 yılından itibaren kademeli olarak devreye alınarak kapasite 2, 2 milyon ton/yıl çelik bluma çıkarılmıştır.

https://www.turkcebilgi.com/iskenderun_demir_ve_%C3%A7elik_a.%C5%9F.

İskenderun Demir Çelik fabrikası içinde bir çok fabrika var. Her baca bir fabrika demek. Büyük bir kompleks olunca ana giriş kapısı iki tane. Kapılardan birisinin önünden geçiyorum. Kapının ismi İsmail Akçakmak Kapısı.

Fabrikanın cüruflarından da çimento üretiliyor. Bunlardan birisi Adana çimento fabrikası. Dağın yamacına kurulmuş ve bacasından çıkan dumanlar çevreye yayılıyor.

Az bir yolum kaldı, fabrika sahası henüz bitmedi. Yolun sağında, ileride kocaman uzun bir baca. Bacanın dumanı tütüyor, demek ki çalışma var.

Halamın oğlu İskenderun demir çelik fabrikasında çalışıyor. Fabrikanın lojmanlarında oturuyor. Lojman kapısına gelince yengem beni arabası ile kapıda karşılıyor. Kimlik bilgilerimi verip içeri giriş yaparak arabayı takip etmeye başladım. Lojman alanı bir kasaba gibi, ama yolları geniş, binalar birbirinden uzak ve fabrika kurulduğunda dikilen ağaçlar kocaman olmuş. Fabrikanın çıkardığı gürültü ve zehirli gazlar burada yok. Bir süre gidiyoruz yeşillikler arasında. Lojmana gelip eve bisikletimi yerleştiriyorum. Ev tek katlı, ağaçların arasında yeşil çimenlerle kocaman bir parkın içindeyim sanki. Halam ve torunları ile buluşuyorum yılların hasretiyle.

Bu gün yaptığım yol 61 Kilometre civarında.

Yaptığım yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc

100. Çanakkale Şehitlere Saygı Turu Gelibolu 3. Gün

20 Mart 2015 Perşembe

Babadere – Dalyan – Geyikli – Çanakkale

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

Soğuk burası, yağmur kokuyor

Geceleri uyku tutmaz insanı burda

Bak, yıldızları görmem lazım benim dolunayda; çıldırırım

Yıkarım üstüne bu mahzeni, kaçamazsın…

 

Edip Cansever

 

Öne çıkan görsel, Güneş batmak üzere, bisikletim KUZ ve kıytırık gölgesi duvara vurmuş.

20150319_173541

Gece sıfırın altına düştü hava sıcaklığı ve kalın giyinmeme rağmen üşüdüm. Üşümekten doğru dürüst uyuyamadım bile. Bu sabah az uyku olmasına rağmen neşemizi kaybetmedik. Hemen çayı demleyip güzel bir kahvaltı yapıyoruz. Güne iyi başlamak gerek. Kahvaltı faslından sonra güneşin ortalığı ısıtmaya başlaması ile birlikte eşyaları ve çadırı toparlayıp bagaja yükledik. Yola çıkmaya hazırız. Güneşin biraz daha ısıtmasını bekledik bir süre. Kamp yaptığımız yer gayet güzel, 3 meşe ağacı, yeşil çimenler, düzlük ve az ileride yol kıyısında bol su akan bir çeşme.

20150319_080359

İyice ısındıktan sonra yola çıktık, Ege denizi göründü.

20150319_082636

Kaplıcanın olduğu bölgeye geldik, burası 3 yol kavşağı. Biri Ezine’ye gidiyor, birisi geldiğimiz yol. Geldiğimiz yolu U dönüşü yaparak Dalyan yönüne gidiyor. Biz Dalyan yönüne gideceğiz. Kavşakta bisikletim KUZ ve kıytırık park halinde.

20150319_111346

Dalyan köyünde bulunan Alexandria Troas antik kentinin kalıntıları yavaş yavaş görünmeye başladı. Uzaktaki kemer fark ediliyor.

20150319_113759

Antik kent kıyıdan biraz uzak, köyün girişinde. Kazı çalışmaları devam ediyor. Hazır gelmişken müze kartı ile içeri girip bisiklet yolculuğundan tarihi yolcuğa dönüyor yolumuz. Alexandria Toas tabelasını çekiyorum. Yazı kısmı sarı, altı beyaza boyanmış.

20150319_114228

Kentin kalıntı duvarları.

20150319_114243

Duvarlar.

20150319_114308

Kısa bir duvar ve yere mermer blok döşeli.

20150319_114438

Mermer kare kaide, yanında sütun parçası ve duvarlar.

20150319_114504

Kare kaideler, duvarlar ve kemerli bir yapı.

20150319_114515

Tapınak kalıntılarını sadece temelleri kalmış. Etrafı tel ile çevrelenmiş. Kazı devam ediyor demek ki.

20150319_114519

El işçiliği harika olan kirişler, sütün başları gibi değerli taşlara zarar gelmesin diye demir kafes içine almışlar.

20150319_114603_HDR

Dikdörtgen kare prizma mermer blok ve sütunlar.

20150319_114621

Kirişlerdeki süslemeler ince sanat eserleri olarak günümüze kadar gelmiş harika eserler. Yapıldığı tarihlerde sanata, el işçiliğine önem veriliyormuş. Sanatçı da iyi para kazandığından daha güzel eserler ortaya çıkarmaya başlamış. Böyle eserler kentin zenginliğini gösterir. Tabi ki bunları yaparken zaman önemi yoktu. Sadece iyi bir eser ortaya çıksın. Şimdi öyle mi? Beton kalıplar içine dökülen hazır beton tuğla ile örüldükten sonra sıvanıp renkli badana ile boyanıyor. Öyle sanatmış, ince el işçiliği falan yok artık. Kısa sürede beton binayı dikiveriyorlar sanattan yoksun olarak.

20150319_114636

O kadar düzgün bir biçimde oyulmuş ki kusursuz taş işçiliği göze çarpıyor.

20150319_114643

Değişik köşe kiriş blokları.

20150319_114656

Bulunan mermer blok taşları bir tapınağa ait olmalı.  Bu blokları ilk önce yerde birleştirmişler yatık olarak. Sağda temel taşı, düz taş, uzun bloklar ve sütun gelmiş. Binanın bir kısmını yere yatırmışlar gibi.

20150319_114715

Yerde sütun ve kirişlerin yanında büyük bir küp konmuş.

20150319_114745

Mermer parçalar arasında koltuk şeklinde bir parça var, kırık lahit te olabilir.

20150319_114808

Evet mermer olmayan granit taş lahit kapağı yerde duruyor. Demek ki üstteki lahit parçası.

20150319_114820

Kubbe şeklinde taş parçasının ortası delik.

20150319_114829

Alexandria Troas (“Alexandria of the Troad”; Yunanca: Αλεξάνδρεια Τρωάς ; Türkçe: Eski Stambul); Türkiye’nin batı kıyısının kuzey ucuna yakın, Bozcaada’nın güneyinde bulunan Antik Yunan kentidir. Çanakkale ilinin Ezine ilçesindeki Dalyan köyünün güneydoğusunda yerleşimlidir. Antik kent yaklaşık 400 hektarlık(4km2) alana yayılmıştır. Günümüze kalan birkaç yapı arasında bir Roma hamamı, Odeion, Antik Yunan tiyatrosu, gymnasium kompleksi ve yeni ortaya çıkarılmış bir stadion bulunur. Şehrin eski duvarları hala izlenebilir.

Tarihçe

Hellenistik

Strabon’a göre, bu bölge başlangıçta Sigeia olarak adlandırılıyordu; MÖ 306’da Büyük İskender’in komutanlarından I. Antiogonos Monophtalmos, eskiden nüfuzlu bir şehir olan Neandreia da dahil 5 yerleşim yerinin halkını Sigeria’ya yerleştirerek şehri çok daha genişletilmiş olarak yeniden kurdu. Kentin ismi MÖ 301’de Lysimakhos tarafından, Büyük İskender anısına ‘Alexandria Troas’ olarak değiştirildi.(Gaius Plinius Secundus, ismin Antigonia’dan Alexandria’ya değiştirildiğini belirtir.) Kuzeybatı Anadolu’nun ana limanı olan şehir, Roma döneminde büyük oranda gelişti ve MÖ 188 gibi erken bir tarihte ‘özgür ve özerk şehir’ niteliği kazandı; günümüzde bulunan kalıntılar bölgenin tarihteki önemini kanıtlamaktadır. Altın çağında şehrin 100,000’e yakın nüfusa ulaştığı düşünülüyor. Strabon’un bahsettiği üzere, Augustus’un hükümdarlığı sırasında bölgede ‘Colonia Alexandria Augusta Troas’ adında bir Roma kolonisi kurulmuştur.(O dönemde kısaca Troas olarak anılırdı) Augustus, Hadrianus ve Herodes Atticus şehrin süslenmesine hatırı sayılır düzeyde katkıda bulunmuşlardır. I. Konstantin, Troas’ı Roma İmparatorluğu’nun başkenti yapmayı düşünmüştür.

Roma

Roma döneminde şehir, Anadolu ve Avrupa’yı birbirine bağlayan önemli bir liman konumundaydı. Pavlus, Avrupa’ya gitmek için Alexandria Troas’dan denize açılmıştır ve Avrupa’dan yine buraya dönmüştür. Yuhanna’nın öğrencisi Antakyalı piskopos Ignatius da Roma’da gerçekleşecek şehitliğine yol alırken bu şehirde bir süre kalmıştır.

Osmanlı

14.yüzyılda Troad bölgesine(Biga yarımadası) Karesioğulları yerleşmiştir. Beylikleri 1336 yılında Osmanlılar tarafından fethedilmiştir. Alexandria Troas harabeleri Türkler tarafından “Eski Stambul” olarak da bilinir. Bölgedeki tarihi yapılara ait taşların çoğu zamanla inşaat malzemesi olarak kullanılmıştır.(Örneğin IV. Mehmed, Valide cami’sinin yapımı için buradan sütunlar almıştır) 18.yüzyıl ortalarında bölge ‘soyguncu çeteleri için gizlenme yeri’ haline geldi.

Modern

1911 yılında bölge meşe ağaçlarıyla kaplanmış ve fazlaca yağmalanmıştı; ancak eski duvarlar hala izlenebilmekteydi, hatta bazı bölgelerde oldukça iyi korunmuştu. Şehir duvarlarının çevresi yaklaşık on kilometreydi ve duvarlar düzenli aralıklarla yerleşmiş kulelerle takviye edilmişti. Antik hamam ve gymnasium’un kalıntıları bölgede hala görülebilir; bu yapı ‘Bal Saray’ olarak bilinir ve aslında MS 135’te Herodes Atticus tarafından yaptırılmıştır. Trajan’ın inşa ettirdiği sukemeri hala izlenebilmektedir. Alman arkeologların 21.yüzyıl başlarındaki kazı çalışmaları sonucu, tarihi yaklaşık MÖ 100’e dayanan büyük bir stadyumun kalıntıları bulunmuştur.

Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Alexandria_Troas

İrfan bu parçaların arasında kollarını açarak bana poz veriyor.

20150319_114921

Geçmişteki yolculuğumuz bittikten sonra kaldığımız yerden bisiklet yolculuğumuza dönüyoruz. Yol sakin, ileride köy görünüyor.

20150319_115551

Yol kıyısında fare delikleri gözüme ilişiyor. Yol boyunca fare yuva delikleri bu kadar çok olunca yiyeceğin bol olduğunu gösteriyor. Bu da çiftçinin ürünlerinin bir kısmının fareler tarafından aşırıldığını gösteriyor. İşin diğer tarafı da bu fareleri avlayacak avcıların ortada olmaması. Avcı olmazsa fareler sürekli çoğalarak tarıma zarar vermekteler. Fareleri avlayan canlıların başında yılanlar var. İnsanlar da yılanlardan her zaman korkmaktalar. Bu yüzden yılanları yok etmişlerdir etrafta. Yılan olmazsa fareler de çoğalır ve her tarafa böyle yuvalar giderek artar.

20150319_122955

KUZ ve kıytırık şimdiye kadar sorun çıkarmadı ve dizimin ağrısı da geçmek üzere. Anlayacağınız iyi gidiyor yolculuğum. KUZ ve kıytırık yolda.

20150319_123019

Tamam da soğuktan korunmak için iyice sarınıp örtünmüş durumda bisikletini sürüyor. Böylede olsa keyfi yerinde görünüyor.

20150319_123040

Geyikli kasabasına vardık, ilk gözüme çarpan da tarihi hamamı.

20150319_124425

Öğle yemeğini Geyiklide bir lokantada yiyoruz. Lokantada bulunan bir müşteri lokantacıya emirler vererek konuşması ve lokantacının emirlere emredersin efendim deyip ezilip büzülmesi canımı sıktı biraz. Bir insan bu kadar alçalmaz başka bir insanın karşısında, yazık. Müşterinin pahalı İstanbul plakalı bir arabası da dışarıda duruyordu. Lokantacının o haline üzüldüm…

Neyse duruma karışmadan yemeği yedikten sonra kasabanın parkına gidip çay içelim dedik. Parkı yaptıran Eyvah Eyvah filminde oynayan Ata Demirer giriş kısmında KUZ ve kıytırığın resmini çekmek istedim. Bisikleti sehpasına alıp arkamı döndükten sonra tam dengede durmadığından devrildi. Bisikleti kaldırıp sağlam duracak biçimde olduğunu gördükten sonra resmini çekebildim. Bisiklet devrilince darbe alan kıytırık maşası arka tekere sürtmeye başladı. Biraz düzelmeye çalıştım ama tam istediğim gibi değil. Çay bahçesinde çayları içelim artık, sonra hallederim.

20150319_131856

Parkın yanında bulunan caminin duvarına güvercin yuvaları yapılmış. Dört ayrı bölmede bir çok yuva üst üste.

20150319_131908

Geyikli çıkışında kıytırığın maşası tekerleğe iyice sürtmeye başlayınca durup gevşeyen cıvatasını iyice sıktım. Arada çok az mesafe var. İzmir’e gidince bu sorunu hallederim artık. Köylerden geçerek İzmir – Çanakkale yoluna tekrar çıktık. Kalabalık trafik gürültüsü ile baş başa gitmeye başladık. KUZ, kıytırık ve arkadan gelen arkadaşları çekiyorum.

20150319_164120

Yanımdan ilk önce Tamam geçiyor.

20150319_164125

Arkasından İrfan geliyor.

20150319_164138

Güneş ufka iyice yaklaştı KUZ, kıytırık ve ben, gölgemiz duvara vurmaya başladı. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

20150319_173541

Gelibolu yarımadası göründü karşı kıyıda. Çanakkale boğaz girişindeyiz. Güneş alçalmaya başlamış gökyüzünde.

20150319_174003_HDR

Dardanos tarafından giriş yapıyoruz Çanakkale’ye. Hava da kararmaya başladı. Çanakkale iskeleye vardık ve Tarihi saat kulesinde durup bir resmini çektim. Bu akşam pansiyonda kalacağız, İrfan daha önce yerini ayırtmış. Benim için de bir oda ayarladık pansiyonda.

20150319_195349

Pansiyona bisikletleri ve eşyaları yerleştirip akşam yemeğini yedikten sonra pansiyona dönüp sıcak su ile duş aldım. Sıcak su ile dizimin ağrıyan yerini iyice masaj ile yumuşattım. Ağrı neredeyse yok denecek kadar az. Kıytırığın verdiği zorluk dizimdeki yan bağların güçlenmesine neden oldu. Buna sevindim, daha kötü olabilirdi. Dün geceki soğuk bizi yormuştu, gece az uyku ve bisiklet sürme de iyice yordu. Sıcak yatakta uyumak gibisi yok diyerek fazla geç olmadan odalarımıza çekilip yatıyoruz.

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık olarak 81 Kilometre civarı.

Yaptığım yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc

Keşan Trakya Bisiklet Turu 16. Gün

17 Eylül 2013 Salı

Erdek – Gönen – Danışment

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

“Ve o yaşlardaydı…

Geldi ardım sıra şiir.

Bilmiyorum, bilmiyorum nereden geldiğini.

Kıştan mı, bir ırmaktan mı yoksa.

Bilmiyorum nasıl ya da ne zaman,

hayır ses değildi, ne sözcük

ne de sessizlik.

Ama çağrıldım bir sokaktan,

dallarından gecenin,

ansızın ötekilerin arasından,

kuşatılmış şiddetli alevlerle

ya da bir başına dönerken,

oradaydım yüzünden yoksun,

ve dokunuverdi bana…”

Pablo Neruda

 

Öne çıkmış olan görsel, cumbalı evler, dar sokak. Biri sıvalı ve pembe renk badanalı yeni bina, yanındaki binalar kerpiç, tahta cumbalı evler. Tahtalar yıpranmış, eski.

170920133821

Yağmur bütün gece yağdı usul usul. Sundurmanın altında olduğumuz için ıslanmadı çadırım. Yağmurun sesi o kadar güzeldi ki güzel bir uyku uyumama neden oldu. Sabaha kadar deliksiz uyudum. Sabah uykumu almış olarak saat 07:00 de uyanıyorum her sabah olduğu gibi. Şortumu giyerek denizde yüzüp sabah duşumu aldım ve güne başlıyorum. Ardından sıcak bir duş mükemmel oluyor. Duşun ardından eşyalarımı, çadırı topluyorum. Bisiklete tam yükleyeceğim bir baktım arka lastik patlamış. Eh ne yapalım hemen lastiği söküp yama yaparak şişiriyorum. Tekerleği yerine takıp eşyaları bagaja yükleyerek hazır hale geliyorum. Can da bu arada anca toplanıyor, çünkü eşyaları toplaması ve yerine yerleştirmesi biraz uzun oluyor. Lastiğimin patlamasıyla aradaki farkı kapatarak aynı anda hazır oluyoruz. Kamp ücretini ödeyerek kahvaltı yapmak için merkeze doğru yola çıktık. Yerde arka tekerlek, iç lastik dışarıda, yanında plastik levyeler ve küçük pompa.

170920133799

Çay bahçesinde masanın birinde taze börek alarak kahvaltıyı yaptık. Kahvaltıdan sonra cep telefonum çalıyor, telefonda ablam müjdeyi hemen vererek yeğenimin doğum yaptığını bildiriyor. Acalog (büyük amca ) oldum böylece. Duru bebek dünyaya gelmiş beni sevince boğmuştu bu sabah. Hemen yeğenimi arayıp onu kutluyorum Duru bebek için. O kadar heyecanlıyım ki içim içime sığmıyor. İçimden İstanbul’a gidip Ada bebeği görüp koklamak geçti bir an. Neşe içinde yola çıkıyoruz. Gece yağan yağmurun ardından hava masmavi, Güneş yıkanmış, tüm ışıklarını dünyaya saçıyor kimseyi ayırt etmeden. Marmara denizi ve Erdek ardımızda kalıyor giderek. Elçek ile kendimi çekiyorum, başımda kask yok, sarı renkli güneş gözlüğü gözümde, saçlarım omuzlarımdan aşağı salınık.

170920133802

Yarımada ardımızda kalıyor,  gittikçe manzara değişiyor, ilk yerleşim yeri Edincik kasabası. Yeni yerleri görmenin heyecanı var içimde. Zaten Duru bebek yeterince heyecanlandırmıştı. Ağaçlık ve Marmara denizi, denizin ardında dağlar sıralanıyor.

170920133803

Yol pek işlek değil, arada bir araç geçiyor sadece. Karşımızda dağların tepesinde rüzgar türbinlerini görüyorum. Türkiye’de bayağı çoğaldı rüzgar türbinleri, rüzgar olan yerlerde kurulması olanaklı. Hem temiz enerji. Kavak ağaçları göğe doğru uzamış.

170920133806

Rüzgar türbinlerinin sağında değişik yapılar görüyorum. Uzaktan ne olduğunu tam olarak çıkartamadım. Binalara benziyor ama dağın başında böyle bir şey yapacaklarına aklım kesmiyor doğrusu. Ne olursa olsun çirkin bir manzara olduğu kesin, doğaya hiç uygun değil.

170920133807

Bandırma – Edincik yol ayrımına geliyoruz bir süre sonra. Biz Edincik tarafına doğru sapıyoruz tabi ki. Bir süre daha Marmara denizinin kıyısında yol alarak gideceğiz.

170920133808

Deniz kıyısı temiz ve berrak, sabah girmeseydim denize burada girebilirdim kesinlikle. Kumsalı yok sadece, kıyılar büyük taşlarla kaplanmış.

170920133809

Bir süre sonra deniz kıyısından yol sola dönüp tırmanma eğiliminde. Artık Marmara denizine hoşça kal diyorum. Önümüzde iki tane sıradağ var. Şimdi birinci sıradağları tırmanıyoruz. İkincisi Edremit – Balıkesir kara yolundan sonra başlıyor.  Sıradağlar epey uzun ve bol tırmanma gerektiriyor. Bu tur bana  o kadar iyi geldi ki sıradağları aşmak kolay geliyor bana. Zeytin ağaçları arasında gidiyoruz.

170920133811

Yol kıyısında çeşme çıkıyor karşıma. Çeşmenin yanı başında bir havuz yapılmış, gayet güzel. İşte burada önemli bir durum olduğunu görerek resim çekiyorum. Havuzun taşları gayet düzgün yontulmuş, biraz dikkatli bakınca yontulmuş taşların tarihi eserlerden sökülüp buraya getirilerek havuzda kullandıklarını anlıyorum. Üzüldüğüm nokta şu; tarihi eserleri doğru dürüst koruyamıyoruz. Ne devlet ne de halk, tarihi eserlere gereken ilgi ve önemi göstermiyoruz maalesef. Medeniyetler binlerce yıl önce gayet güzel eserler yapmışlar. Zamanımızda hazır varken yeni eserler de ben yapayım demeden antik yapılardan yontulmuş taşları sökerek kendi yapılarında kullanıyorlar. Bir de tarihi eser yağmacıları var, şimdiye kadar ne var ne yok en değerlilerini çalmışlar. Çok ama çok üzücü bir durum. O kadar tarihi eserleri tahrip etmelerine rağmen yine de ayakta duran eserler var. Yakınlarda mutlaka bir antik kent olmalı diye düşünüyorum. Çeşmede borudan su akıyor devamlı, yanında havuz ve bisikletim KUZ park etmiş durumda.

170920133812

Güzel bir yol kenarı dinlenme yeri, Okullar açık olduğu için ortalıkta kimseler yok. Burada biraz dinlenerek kendimize geliyoruz. Devamlı yokuş yukarı gidince insan ister istemez böyle güzel yerleri kaçırmadan mola vererek yolun keyfini çıkara çıkara gitmek gerek. Duvar dibinde Can’ın bisikleti dayalı, duvarın üstünde oturma yerleri ve piknik masaları. Daha yukarıda çınar ağaçları. Alt duvar yeşil, üst duvar beyaz badanalı.

170920133813

Tarihi bir çeşme, kim bilir kim yaptırmış, ama güzel yaptırmış. Böyle çeşmeler olmazsa işimiz zor. Sadece şu yazıları yazmasalar çeşmenin taşlarına iyi olacak. Çok çirkin bir resim çekmek zorunda kalıyorum, yazık, çok yazık. Anıtsal çeşme olarak anılıyor. Roma imparatoru Hadrian dönemine ait ( MS 117 – 139 ) Çeşmenin taşında bu bilgiler yazıyordu.

170920133814

Epey yükselmişiz, Marmara denizi güzelliği ile karşımda masmavi görünüyor. Karşıda Kapıdağı yarımadası.

170920133815

Edincik girişindeki mezarlıktaki servi ağacı gösteriyor ki köy epey eski. Servi ağacı yüzlerce yıllık, kimi yerleri kurumuş ama yeni sürgünlerle yaşama devam ediyor.

170920133816

Yol kıyısındaki düzgün yontulmuş taşlar burada antik dönemlerin yaşandığını gösteriyor. Edincik´in kuruluşu MÖ 4000 2500 yıllarına dayanmaktadır. MÖ 1073 800 dönemlerinde Persler, Makedonlar ve Roma Bizans hâkimiyetinde kalan şehrin adı Adrestia olarak geçmektedir. 1076 yılında Kutalmışoğlu Süleyman Bey tarafından fethedilerek 30 yıl Türklerin egemenliğine girdikten sonra Sultan Kılıçaslan’ın ölümünden sonra 1106 yılında tekrar Bizanslıların egemenliği altına girmiştir. 1329 yılına kadar Bizans egemenliğinde kalan Edincik bu tarihte Orhan Bey tarafından fethedilerek tekrar Türklerin egemenliğine girmiştir. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde Edincik´in isminin “Aydıncık Kadılığı” olarak geçtiği ve burada ipek böcekçiliği yapıldığı, tabakhaneleri ve tersanelerinin meşhur olduğu ifade edilmektedir. Edincik´te Osmanlı Devletinin kuruluş dönemine ait Ulu Cami (1368), Kümbet Cami (1470), gibi önemli eserler bulunmaktadır. Edincik’in kısaca tarihi böyle. Yol kıyısındaki taşlar belli ediyor tarihinin eski olduğunu. ( Kaynak Vikipedi )

170920133817

Burası köyden büyük bir yer. Belediyesi var. Burasını çok beğendim, şirin bir görünümü var kasabanın. Öyle yüksek yapıları yok, tek tük fazla kat çıkmış bazı binalar. Kahvede oturup soda ve çay içerek bir süre dinleniyoruz. Kahvede masalarda oturanlarla sohbete başlıyoruz. Nereden gelip nereye gidiyorsunuz gibi olağan soru cevapların ardından sohbet döndü günde kaç km yol yaparsın yapamazsın meselesine. Biz 89 – 100 km civarı, duruma göre yapıyoruz deyince kahvede bulunan iki kişi başladılar tartışmaya. Birisi yapamazlar bu kadar km diyor, diğeri adamlar buraya kadar nasıl geldi diyerek ağız dalaşına girdiler. Büyük olasılıkla bunlar emekli vatandaşlar. Kasabada kendilerine yapacak iş bulamadıklarından bütün gün kahvede  zaman geçiriyorlar. Bütün gün kağıt, tavla yada okey oynuyorlar. Yemek için bile evlerine gitmeyip kahvede köfte ekmek gibi yiyecekler yiyerek karnını doyuruyorlar. Kahveye bizim gibi zor gelen bisikletçileri zor gördüklerinden değişiklik oldu kahvede. Tartışmaya başlayan iki kişi giderek tartışmayı uzatınca, araya girip bizim yüzümüzden tartışmayın diyerek kahveden ayrılıyoruz. Adamların işi yok neredeyse birbirine girecekler bir hiç yüzünden. Kahveden çıkıp kasabanın eski evlerinin resimlerini çekmeye başlıyorum. En güzeli bu bence.

170920133819

Kasaba da su bol, öyle ki tarihi evin duvarında devamlı akan bir çeşme var. Su borudan direk akıyor, bu ayda akması da su kaynağının bereketli olduğunu gösteriyor. Henüz sonbahar yağmurları da başlamadı. Beyaz badanalı evin duvarına girinti yapılarak boru takılmış. Su devamlı akıyor.

1709201338201

Kasabanın ahşap tarihi cumbalı evleri insanı geçmişe götürüyor. Sokağa ayrı bir hava vermiş. Kim bilir ne yaşanmışlıklar olmuştur ve ne aşıklar pencerenin altında, sevdiceği kızı pencerenin önünde görebilme umudunu asla yitirmeyen genç delikanlılar, sürekli dolaşmışlardır cumbanın altında. Biri sıvalı, badanalı yeni ev. Yanındakiler eski, tahtaları yıpranmış kerpiç evler. Sokak dar, evler birbirine neredeyse değecek. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

170920133821

Tarihi Ulu cami, Beyaz minaresi uzun, bahçe duvarından görülmüyor ama servilerden anlaşılacağı gibi bahçede mezarlık olması büyük olasılık. Hem de büyük din adamları yatıyor burada. Kim bilir kazı yapılsa Roma dönemine ait  hatta büyük İskender’in ünlü komutanlarının mezarları bile vardır.

170920133822

Daha önce deniz kıyısından ufukta dağların sırtında ki rüzgar türbinlerinin yakınına geliyoruz. Ne güzel bacasız temiz enerji üretiyor.

170920133823

Rüzgar Türbinlerinin daha da yakınına gelerek dağın zirvesine çıkmış oluyoruz, bundan sonra yükseklerde, dağlarda gideceğiz. Uzaktan gördüğümüz yapılar da burada. Hani manzarayı bozan cinsten yapılar. Buraya büyük, çok katlı apartmanlar yapılmış. Dağın bir kısmını betonarmeye çevirmişler. Bu çirkinliğin resmini çekmiyorum.

170920133824

Yol güzel görünüyor da bulutlar yine toplanmaya başladı. Yağar mı yağar, belli değil yağıp yağmaması. Hava lodos esmeye devam ediyor, lodos eserse yağmur bir ara yağabilir. Can önde aheste aheste gidiyor, ben de ona ayak uyduruyorum.

170920133825

Bir ara Marmara denizini tekrar görünce resmini çekiyorum. Marmara denizi de aynı Karadeniz gibi peşimizi bırakmayıp bizden bir türlü ayrılmak istemiyor. Marmara denizi sevdi bizi, biz de onu sevdik, birbirimizden ayrılamıyoruz. Önümde biçilmiş tarla sarı renkte, sürülmeyi bekliyor.

170920133827

Gittiğimiz yol duble bir yol, ta Çanakkale’ye kadar gidiyor. Bir gün bu yoldan gideceğim elbet. Biz sola Gönen’e doğru pedal çevireceğiz, yolumuz oradan geçecek. Yol üstündeki tabelada; sola doğru Gönen, düz olarak Biga – Çanakkale yazılmış.

170920133828

Yol kıyısında yine plastik şişeler atılmış öyle duruyor. Şehirlerde belediyenin çöp tenekeleri, çöpçüleri devamlı şehirleri süpürüp temizliyorlar. Peki şehir dışında ki çöpleri kim, nasıl temizleyecek? Böyle görünce üzülüyorum. Yeni sürülmüş tarlada toprak rengi ortaya çıkmış.

170920133829

Tarlanın birinde sarnıç görünce durup resmini çekiyorum. Böyle kuyular zamanımızda pek görünmüyor. Bu kuyular sulama amaçlı değil, daha çok hayvanlara su vermek için kullanılıyor. Yolda görmediğim şeyleri görüyorum, bakalım daha neler göreceğim. Yollar süprizlerle dolu. Destek direği köşebent demir ile örülmüş. Destek üzerinde uzun bir boru, alt kısmı kısa, üst kısmı uzun olarak kondurulmuş. Alt kısmında ağırlık olduğu üçün ön tarafı yukarıda. Ucunda ip ve kova bağlı.

170920133830

Bulutlar iyice çoğalmaya başladı.

170920133831

Ana yol bitiyor nihayet, bundan sonra ara yollardan, köy yollarından devam edeceğiz. Gönen’e varıyoruz, marketin birinden alışveriş yapıyoruz. Bazı şeyler almamız gerekti. Marketin içinde ucuz fiyatı olan çelik termos görünce hemen alıyorum. Biraz vuruktu dış kısmı, benim için önemli değildi. Yiyecek bir şeyler aldıktan sonra kahvenin birinde yemeğimizi yiyoruz. Tabelada; Sola Manyas, sağa Biga – Çanakkale, Düz Şehir merkezini belirtiyor.

170920133832

Daha sonra yolumuza devam ederek önümüze çıkan ilk köye varıyoruz; Hacıvelioba. Köy yollarından gitme daha eğlenceli benim için. Yollar genellikle eski patikalardan giden yollar sadece biraz genişletilmiş ve asfalt dökülerek yol yapılmış. Yeni yapılan yollar daha düz olduklarından insana sıkıcı geliyor. Köy yollarında ise 300 yada 500 metre sonra yol döndüğü için yolun nereye gittiğini bilmeden pedal çevirmek daha heyecanlı geliyor. Dönemece gelince yeni manzaralar eşliğinde yol yine kıvrılınca değişiklikler böylece devam edip gidiyor.

170920133833

Ova bitti, şimdi tırmanma zamanı. Vitesleri giderek düşmeye başladı birer birer. Bulutlar giderek çoğalıyor, güneş bulutların arasında kendini göstermekle zorlanıyor. Ara sıra ışık hüzmeleri bulutların arasından kendini şöyle bir gösterip hemen kayboluyor.

170920133834

Yükseldikçe manzara da giderek güzelleşiyor. Güzellikleri seyretmekte bana düşüyor ve ben bundan mutluluk duyuyorum. Yokuşu çıkmak daha da zevkli oluyor böylece.

170920133835

Önümdeki dönemeçli yol biraz dik olsa da önemli değil. Dönemeç bilinmeze götürecek beni.

170920133836

Yol kıyısında dağ çilekleri görüyorum, henüz yeni kızarmaya başlamışlar. Daha olgunlaşmamışlar yalnızca. Pembeleşmeye başlamışlar, yakında olgunlaşacaklar. Kimisi de sararmış halde.

170920133837

Güzel manzarayı yol kıyısında insanlar tarafından arabalardan atılmış çöpler bozuyor.

170920133838

Tırmanış devam ediyor hala.

170920133839

Dağların zirvesine ulaştık sayılır, rakım 470 metrelerde. Bundan sonra iniş zevkli olacak gibi görünüyor.

170920133840

Yükseklerden inmek çok çabuk sürüyor, bir anda aşağıya iniyorum. Ama iniş keyifli oluyor. Dağların zirvesine çıkarken zahmetli oluyor, terliyorum fazla enerji harcarken. Zirveye çıktıktan sonra inişte rüzgarlığımı mutlaka giyiyorum. Yoksa terli olarak rüzgar alırsan vücut rüzgarın etkisi ile hızla soğuyacağından ısı dengesinden dolayı hasta oluruz. Terli olmak önemli değil sadece rüzgar almayacaksın o kadarcık.

170920133842

Düzlüğe indikten sonra Koyuneri köyüne yakın bir yerde arka lastiğim patlıyor. Bu gün ikinci sefer patlıyor aynı lastiğim. Tam da yokuşun başında, Can bayağı önlerde, göremiyorum onu. Arka bagajdaki eşyaları indiriyorum, yoksa tekerleği çıkaramam. Bisikletin ayaklı sehpası olunca yere yatırmama gerek kalmıyor, ayaklık çok işe yaradı. Arka tekerleği söktükten sonra iç lastiği çıkarıp patlağı buluyorum. Bunları yaparken traktörden köylü yardım gerekli mi diye soruyor bana. Ben de kendim hallederim diyerek cevap veriyorum. Dış lastiği kontrol edip dikeni çıkararak bir daha patlamasını önlüyorum. Ardından iç lastiğin delik olan yerini bulup yama yapıyorum. Daha sonra iç lastiği takarak şişirmeye başlıyorum. Tam bu arada Can geliyor, merak edip geri dönmüş. Lastiğimin patlak olduğunu görünce yardım ederek tekerleği yerine beraberce takarak hallediyoruz birlikte.  Büyük künklerin yanında KUZ par edilmiş, arka tekerlek sökülü. Tekerlek künke dayalı, iç lastik künkün üstünde.

170920133843

Eşyaları bagaja yükleyip hareket ediyoruz. Önümüzde yokuş var, aheste aheste çıkıyorum. Can ikinci kez çıkıyor bu yokuşu. Bu günkü hedefimiz Balya idi ama bu gidişle varamayacağız gibi. Güneş batmak üzere, Güneş  ufukta batmadan önce resmini çekiyorum. Gökyüzünde bir tane uzun bulut var.

170920133844

Güneş battıktan sonra hava kararmadan Danışment köyüne vardık. Köyün girişinde bir bakkaldan soda içmek için durduk. Sodayı içerken bir bayan geliyor bebek arabası ile bakkala. Bebek çok sevimli, bu sabah yeğenim doğum yapmıştı. Bayana bebeğin ismini soruyorum ?  ” Duru ” deyince daha da heyecanlanıyorum. Yeğenimin bebeğine de Duru ismini takmışlardı. Daha yeni doğmuş bebeğimizi görmeden aynı isimde başka bir Duru bebeği görmek büyük bir tesadüf olsa gerek. Çok sevinçliyim doğrusu, Duru bebeği seviyorum doyasıya.

Sodayı içtikten sonra köyün kahvesine gidiyoruz. Merhaba diyerek masanın birine oturarak çayları ısmarladık. Köylülerle sohbet etmeye başladık, içlerinde muhtar azası vardı. İkinci çayları ısmarladı Aza İbrahim Ödül. Hava kararmaya başladı, kalacak yer muhabbeti ederken Muhtar Ertuğrul Danışan geliyor kahveye. O da birer çay ısmarlıyor. Kalacak yeri konuşuyoruz muhtarla, çadır kurabileceğimiz bir yer göstermesini istiyoruz. Muhtar Ertuğrul da bize köy odasında kalabilirsiniz diyerek bizi sevindiriyor. Muhtar Ertuğrul ile azaları ile muhtarlığa giderek biraz da orada oturup sohbet ediyoruz bir süre. Muhtar masasına oturmuş, yanında muhtarlık azaları.

170920133845

Muhtarlıkta köyde daha önce muhtarlık yapmış olan bütün kişilerin fotoğrafları bir köşede sergilemiş muhtar Ertuğrul. Muhtarların çoğu akraba, aynı soyadı taşıyor Ertuğrul Danışan ile. Bu arada muhtarlıkta bulunan bilgisayardan internete girip gideceğimiz yolu daha yakından görüp yolumuz üzerindeki köylerin isimlerini yazıp not alıyorum. Elimizde detaylı köy yollarını gösteren harita yok. Not almam iyi oldu, hiç olmazsa Bergama’ya kadar olan yolu öğrenmiş oluyoruz böylece. İlan panosunda bir yazı dikkatimi çekiyor

” Babacığım lütfen hızlı gitme, sensiz bir dünya istemiyorum”

Trafikte her yere yapıştırılması gereken bir uyarı olmalı bence.

170920133846

Daha sonra bisikletleri öylece kahve önünde bıraktığımız yere gelerek eşyalarımızı köy odasına götürüp yerleşiyoruz. Bakkaldan yiyecek bir şeyler alıp kahvede atıştırıp karnımızı doyuruyoruz. Odamıza gelip  telefonu şarja bağlıyorum. Ardından uykum gelince yatıyorum. Hava lodos olduğu için yağmur yağma olasılığı vardı. Köyün odasında kalmamız iyi oldu.

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık olarak 82 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc