Etiket arşivi: cennet

Bahar Turu 5. Gün

27 Mart 2022 Pazar

Gölköy – Muğla – Ula – Akyaka

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

Belki de Şair olacaktım

Kaleye çıkıp şiirlerimi fısıldayaçaktım tüm Prizren’e

Kimseyi ayırt etmeden, eşit olarak

Zengin ya da fakir hepsi duyacaktı şiirlerimi

Şar dağlarında gezinecektim orman patikalarında

Bir şarkı mırıldanarak

Ağustos 2015

 

Öne çıkmış olan görsel, bisikletim KUZ çantaları yüklü, park etmiş durumda. Muğla – Fethiye kara yolunda sakar geçidindeyim. Tabelada; Sakar geçidi Rakım: 670 yazılmış.

IMG_20220327_163625

“Güne nasıl başlarsan öyle gidermiş” derler. Ben buna inanırım. O yüzden erken kalkmaya özen gösteririm. Gün ışığından ne kadar yararlanırsam o kadar enerjik ve iş bitirici olurum. Böylece daha çok zamanım olur. Zaman önemli, an’ı yaşamak için zamana gereksinim var. Zaman sürekli akıp gider hayatımızdan ve an’ları alıp götürür geri gelmemecesine. Bir daha o an’ı yakalayamazsın. İşte o an’lardan birisi de sabah kahvesi. Bunun tadına doyamıyorum. Nerde olursam olayım, ister çadırda, ister evde sabah kalkar kalkmaz ilk işim kahve pişirmek. Günün hiç bir saati sabah kahvesini içtiğim an gibi olmuyor. O an geldi çattı ve sabah kahvemi pişiriyorum. Ayhan henüz kalmamış, tek başıma içiyorum. Bu tura yalnız çıkmam biraz zor olsa da iyi ki çıkmışım ve ruhum dinlendiğini hissediyorum yavaş yavaş. Hani daha önceki tur yazılarımda yazmıştım ya “Ruhu beklemek gerek bazen” Ben de bekliyorum ruhumu ve geldiğini hissediyorum. Yalnız olmanın huzuru içindeyim.

Kahvemi içip fincanı ve cezveyi yıkadım. Bir süre cep telefonumdan sosyal medyaya bakmaya başladım ne var ne yok diye. İşin sevindirici yanı cep telefonundan kimsenin yaş gününü göremediğimden kutlamıyorum. Böylece kimsenin duvarına toslamıyorum. Sosyal medya kullanıcılarının bazıları nedense yaş gününü yazmış ama kimseye cevap vermemek için yaş gününde duvarını kapatıyor. Bir şey yazamıyorsun o gün. Sadece mesaj atman gerek yaş günü kutlamak için. Benim hoşuma gitmeyen bu durum karşısında çaresiz duvarına toslamış oluyorum. Mesaj atma huyum da yok. Böyle seyahat durumlarında kafam biraz rahatlıyor. Nedeni ise kapalı olan duvarlara toslamamış olmak. Ohh içim rahat, ne güzel. Bisiklet turlarında sosyal medyayı fazla kullanmıyorum. Zamanım da olmuyor. Sadece şöyle bir göz gezdiriyorum o kadar. Fazla bir şey de paylaşmıyorum. Sadece açtığım albüme bir yada iki tane resim atıyorum o gün çektiklerimden merak edip beni takip edenler için.

Ayhan Akın uyandı, salon ile mutfak bir. İkisini ayıran banko gibi bir masa. Burada yemek, kahvaltı yapılıyor. Ben mutfak düzenini bilmediğim için kahvaltıyı Ayhan uyandıktan sonraya bıraktım. Ayhan kahvaltıyı hazırlıyor, sanki köy kahvaltısı gibi serpme kahvaltı. Yok yok, bir kuş sütü eksik. Neyse ki kuşun sütü olmuyor. Yoksa kuşu nasıl tutup sağacaksın. Hem bir kuştan ne kadar süt sağabilirsin ki. Tanrı bunu düşünmüş olmalı ki kuşlara süt vermemiş. Bir tek uçan memeli yarasa var. Onu da kimse tutup sağmıyor bir damla süt için.

Zengin kahvaltı sofrasında neler yok ki? Kızarmış ekmek, çay, iki çeşit zeytin, iki çeşit peynir, sucuk, salam, yumurta, çoban salatası, tereyağı ve bal. Böyle zengin kahvaltıyı her yerde yiyemezsin. Sofraya Ayhan’ın kahkahası zenginlik katıyor. Ayhan beni cep telefonu ile kahvaltılıklarla birlikte çekiyor. Üzerimde uzun kollu sarı tişört, yelek ve başımda mavi buff var.

WhatsApp Image 2022-04-02 at 16.50.42

Kahvaltıdan sonra kahve pişirip içiyoruz. Kahveyi bu kez Ayhan pişiriyor. Kahveyi evin arka bahçesinde, yeşillikler arasında sarı çiçeklerin yanında içiyoruz. Sarı çiçekleri yakından çekiyorum. Sabah güneşi altında kahveleri içtik. Ardından eve girip eşyalarımı ve kahve takımlarımı çantalara yükledim. Çantalar yola çıkmaya hazır.

IMG_20220327_105223

Ayhan madem geldin şöyle kısa bir tur yapalım deyip evden çıkıyoruz. Çantaları bisiklete yüklemeden boş olarak yakın olan sahile indik. Deniz çarşaf gibi, kumsalda Ayhan’ı bisikleti ile çekiyorum. Ayhan Üzerine dikkat çekici renk olan turuncu bir rüzgarlık giymiş. Küçük bir dere kendine kumsalda yol açmış denize akıyor. Siyah bir köpek kıyıda. Karşıdaki burunda yüksek bir tepe var.

DSCN3997

Denize kavuşan derenin ağzını, yay gibi kumsal ile denizin durgunluğunu çekiyorum. Denizin ve buraların en güzel zamanı. Sessiz, sakin, insan yok. Bu görüntü bana huzuru anlatıyor, sanki ruhum tazeleniyormuş gibi. Tıpkı derenin denize kavuşması gibi, sessiz ve sakin birleşmesi gibi.

“Nasıl anlatmalı bilmem

Suyun kaynağından çıkan

Küçük derenin denize kavuşmasını

Yolu kısa olsa da

Anlatacak çok şeyi olması gerek

Küçük çağlamalarla akıp giden hayatı

Nasıl da heyecanlı

Sabırsız

Ama doyasıya yaşamışlık

Hele denize kavuştuğu anı

Nasıl anlatmalı

Aşkı, sevdayı

Kavuşmayı

Nasıl anlatmalı bilmem!”

Urim Baba’CAN 12 Haziran 2022 Pazar

DSCN3998

Dereyi tam denize döküldüğü yerden geldiği yeri çekiyorum Yolu o kadar uzak değil gibi. Karşıdaki tepelerden geliyor olmalı. Dere her ne kadar küçük olsa da temiz ve berrak akıyor. Henüz insanlar tarafından kirletilmemiş.

DSCN3999

Derenin denize döküldüğü yerden biraz içerideki köprüden derenin deniz ile birleşmesini çekiyorum. Dere kumsala yakın yerde dipte yosunlarla kaplı. Saçaklı saç gibi uzamış yosunları akan su sürekli tarıyor. Bizi takip eden siyah köpek te suyun içinde oynuyor aklı sıra bize hava atacak. Ayhan denizin kıyısında poz vermiş bisikleti ile. Solda denize uzanan küçük bir iskele var.

DSCN4000

Bulunduğum yerden optik zoom ile Ayhan’ı yakınlaştırıp çekiyorum Turuncu rüzgarlık, yeşil bisikleti ile kollarını açmış bana poz veriyor tam deniz kıyısında.

DSCN4001

Siyah köpek akan derede sürekli oyun peşinde. Bir o yana, bir bu yana koşturup dereye girip oyun oynuyor. Köpeği tam derenin denize kavuştuğu yerde iken çekiyorum.

DSCN4003

Ve kimsenin olmadığı kumsalda hasretle denize kavuşan dereyi yakınlaştırıp çekiyorum. Hani derler ya “Su akar, yolunu bulur” diye. İşte yolunu bulup akan dere mutlu sona ulaştığı an. Dere küçük coşkuyla çağlayışı ve denizin dinginliği. Belki de küçük dere dinginliğe doğru sabırsızlığı bu yüzden.

DSCN4005

Ayhan ile yakında olduğunu söylediği cennet koyuna götürüyor beni. Bir küçük rampayı aşıp diğer koya ulaştık. Kıyıya iniyorum dikkatlice. Amacım bir kaç resim çekmek. Ayhan beni yukarıdan çekiyor. Başımda sarı kask var. Deniz kıyısındayım, kıyı kayalık.

WhatsApp Image 2022-04-02 at 16.50.34

Koyun denize açılan yan kıyısı tamamen kayalık. Buraya hiç dalga vurmadığı için kaya parçaları kuma dönüşmemiş. Herhalde burası hiç bir zaman kumsala dönüşmeyecek gibi sert kayalıklar kendini gösteriyor.

DSCN4006

İnsanların “Cennet” kavramını anlayamıyorum. Herhalde cennete hiç gitmemişler. Ya da cenneti hayal edemiyorlar gitmedikleri halde. Buraya neden “Cennet koyu” dediklerini bir türlü anlayamadım. Benim hayal ettiğim cennete hiç benzemiyor. Sadece koyun dibinde biraz kumsal ve tepelerden kıyıya kadar kızıl çam ormanı olan bir yer. Ne çağlayanlar, ne söğüt ağaçları, ne kevser şarabı akan çeşmeler. Huriler ve gılmanlar da yok. Yanı burası cennete hiç benzemiyor. Buradan daha güzel yerler gördüm. Hiç birine cennet dediklerini de duymadım. İlginç.

DSCN4007

Hani burası cennet koyu ya, insanlar her gittiği yeri cehenneme çevirmede üstüne yok. Burası denize girilecek bir yer değil. Kıyı ve deniz tamamen kayalık. Kıyıda taşlarda oturulacak bir alan, ya da yer de yok. Koyun kumsalı küçük olduğu için gelenler sığmayınca her yerde piknik yapmışlar. Piknik yaptıktan sonra geride bıraktıkları çöpleri kimse toplamadığı için sözde cennet olan yeri cehenneme çevirmişler. Taşların arasında çöpler ve plastik şişeleri çekiyorum.

DSCN4008

Neyse geziyi fazla uzatmadan oradan ayrılıp eve geldik. Fazla zaman geçirmeden çantaları bagaja yerleştirdim. Yola çıkmaya hazırım. Ayhan ile vedalaşıyorum yola çıkmadan önce. Her şey için teşekkür ederim beni en güzel şekilde ağırladığı için. Buraya gelirken çektiğim işkenceye değdi doğrusu. Yola çıktım, ilk rampada bu kamyon trafiğinde nasıl gideceğim otogara kadar düşünceleri içinde aklıma Ayhan’ın bahsettiği araç aklıma geldi. Ayhan’ı aradım bana bir araç bulabilir misin diye. O da bulunduğun yerde dur, ben sana bir araç ayarlarım. Ben de bir süre olduğum yerde bekledim. Ayhan beni aradı telefonla, bekle sana bir araç yolluyorum diye. Buna sevindim. Fazla sürmedi beklemem. Küçük bir minibüs gelip yanımda durdu. Daha önce çantaları çıkartıp yere koymuştum. Gelen arkadaşla selamlaştım. Hemen bisikleti ve çantaları aracın içine yerleştirdik ve yola çıktık. 12 Kilometreyi çabucak geçip otogara ulaştık. Ayhan bana ücret ödemememi, kendisinin hallettiğini bildirdi. Beni getiren arkadaşa teşekkür edip çantaları ve bisikletimi indiriyorum araçtan. Sorunsuzca otogara varmıştım ya buna sevindim.

Amacım otobüs ile Köyceğiz’e varmak bir an önce. Otogar girişindeki kontrol yerinden içeri gireceğim. İlk önce güvenlik görevlisi tüm çantaları makineden geçirmemi söyledi. Ben de olur mu öyle şey, sadece bir bilet alıp otobüse bineceğim. Neyse güvenlik görevlisi sorumluluk almak istemedi, yoksa bisikleti tam yanına bırakacaktım. Geçmeme izin verdi. Şehirler arası otobüsler üst katta. Yürüyen rampa üst kata çıkıyor. Bisikletimle üst kata çıkıp yazıhanenin birine soruyorum “Köyceğiz’e bir bilet verir misin?” diye. Bilet satıcısı da bana “Alınan bir karar ile Muğla il içinde bilet satamıyoruz. Şehirler arası bilet satabiliyoruz. Onun için ilçeler arası dolmuşlarla gitmen gerek” diye söyleyince. “Bisikletle nasıl giderim ki, hem de bu yükle.” Satıcı bana “Arkası geniş minibüse denk gelirsen bisikletini alabilirler” dedi. Alt kattaki ilçeler arası minibüslerin olduğu yere geldim. Buradan Köyceğiz’e minibüs yok. Onun için ilk önce Muğla minibüsüne binmem gerek. O da hemen önüme çıktı, tam da istediğim tipte, arkası geniş yeri olan minibüs. Şoför soruyorum “Nasıl binebilirim? diye. Şoför bir bana baktı, bir de bisikletime. “Aracın kalmasına 45 dakika var, herkes binsin ondan sonra bisikletini alırız” deyince içime su serpildi. Rahatlamıştım. Şoför bana “Kent kartın var mı? Yoksa para ile ücreti 75 Lira, kent kart ile 48 Lira” deyince gidip bir kent kart çıkardım, üstüne 100 lira da para yükledim. Ve hareket saatini beklemeye başladım. Zaman çabuk geçti sanki. Hareket saatine yakın şoför bana çantaları “Arkada koltuk altına yükle” deyince hiç zaman geçirmeden hemen dediğini yaptım. Hareket etmeden önce de boş olan arka kısma bisikleti öylece bindirip lastikli kanca ile demire sıkıca bağladım Ben de yandaki açılır koltuğa oturuyorum ve böylece Bodrum – Muğla yolculuğumuz başladı. Yolculuk 1 saat 45 dakika süreceğini şoför söylemişti daha önce. Yolumuz; Milas, Yatağan, Muğla.

Bisikletim KUZ minibüsün arkasında bağlı halde

IMG_20220327_133026

1 Saat 45 dakikalık uzun bir yolculuktan sonra Muğla’ya vardık. Muğla merkezdeki dolmuş duraklarından bisikleti ve çantalarımı indiriyorum minibüsten. Çevre ilçelere minibüsler buradan kalkıyor. Minibüslerin değnekçisine soruyorum beni bisikletimle alırlar mı diye aldığım cevap olumsuz. Minibüsler küçük tip, pek bisikletleri alma taraftarı değiller. Eh ne yapalım bisiklete çantaları yükleyip yola çıkmaya karar verdim. Hedefim Akyaka, artık yarın Köyceğiz’e varırım. Bu gün epey zaman kazandım sayılır. Böylece aldığım karar doğrultusunda yola çıktım. İlk rampa karşıma çıktı, kaçar yanı olmadığı için rampaya sardım. Ama ağır ama yürüyerek. Benden kaçmaz yokuşlar. Bir baktım ki tepeye varmışım. Buralarda bir kaç kez bisiklet sürünce az çok yolu ve yokuşları biliyorum. Şimdi Ula’ya kadar iniş olacak. Bu kolay ve hızlı oluyor pedal çevirmeden. Ama biliyorum ki bir yokuş daha var. O da Sakar geçidi. Onu da çıktım mı uzun ve dönemeçli bir yoldan yaklaşık 9.5 Kilometrelik bir iniş olacak. Ula düzlüğüne indim, vitesi 1’e taktım ağır ağır çıkmaya başladım. Bazen de yürüdüm dinlenmek için. Acıkmaya da başladım sanki.  Şunun şurasında 1100 metrelik bir tırmanış sonunda Sakar geçidi tepesinde öğle yemeği yerim. Gerçi öğle zamanı çoktan geçti bile. Nedense öğle zamanı acıkmıyorum. Herhalde sabah kahvaltısını çok yiyorum ondan.

Yokuşun sonlarına doğru, emniyet şeridinde ağır tempoda çıkarken birden sağımdan bir bisikletçi geçti. Geçerken de hafif çarptı. Biraz daha sert çarpsa adam sağdaki beton kanala düşebilirdi. O an verdiğim tepki ile “Ne yapıyorsun, habersiz geçip ikimizi de tehlikeye atıyorsun?” Adamı tanımıyorum. Sonrasında arkamdan bir ses; “Merhaba Urim Baba” diye seslendi. Yanıma gelince ben de ona “Merhaba” diye cevap verdim. Bana selam veren arkadaşı pek tanımıyorum. Neyse ki o kendini tanıttı. İsmi Feridun Şahin. Beni daha önceden tanıyormuş. Gökova turunda birlikte pedallamıştık. Çarpan arkadaşı tanımıyorum. O da beni tanımıyor. Herhalde bisiklette yeni sanki. İkisi Muğla’dan çıkmışlar, akşam antrenmanı yapıyorlar. Sakar geçidine kadar gidip geri döneceklermiş. Bir süre birlikte sürdük sohbet ederek. Bu sohbet fazla sürmedi ve bastırıp gittiler. Altlarındaki yarış bisikleti, yükleri de yok. Sadece içmek için su taşıyorlar. Onları uğurlayıp ağır tempoda Sakar geçidinin tepesine vardım. Tabelanın önünde beni buraya kadar çıkaran bisikletim KUZ bir resim çekilmeyi hak etti doğrusu. Tabelada; Sakar geçidi Rakım 670 yazılı. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

IMG_20220327_163625

Sakar geçidi düzlük bir alana sahip. İnşaat şirketleri sürekli doğayı beton binalarla kapladıklarından beton kamyonlarında arta kalan az miktardaki betonları bu düzlükte boşaltmaktan çekinmiyorlar. Ben de bu beton üstünde öğle yemeği yiyeceğim. Yanımda taşıdığım son barbunya konservesini çıkardım. İçine de et kavurma, kavurmayı tavada ısıtıyorum birazcık, yanında bir baş soğan, yarım ekmekle nefis öğle yemeğimi yedim. Hani acıkmıyorum dedim ya öğle zamanları, oturup yemeğe başlayınca ne kadar acıktığımı anlıyorum. Kuru soğan da iyi gidiyor barbunyanın yanında. Ne de olsa kuru fasulyenin kardeşi sayılır. Kuru soğan mutlaka olmalı. Yemeği yerken arkadaşım Fırat Okutucu’yu arıyorum telefon ile. Bu akşam sendeyim diye haber veriyorum. O da buyur gel demekten başka çaresi olmadı. Fırat Okutucu birlikte Az bilinen antik kentler bisiklet turunu birlikte yaptığım arkadaşım. Kendisinin Akyaka’da apart oteli var. Bu akşam otelde misafirim. Fırat Muğla’da işi olduğunu, Esma’ya haber vermemi söyledi. Ben de Esma’yı aradım telefon ile, geleceğimi bildirdim. Esma bizim Masalcı Esma. (Daha önceki günlerde anlattığım hikayedeki Masalcı Esmavi). Akşam kalacak yerimi ayarlayınca rahat bir şekilde yemeğime devam ettim. Haliyle iki yokuş biraz yordu. Yemekten sonra ne gider? Tabii ki kahve, kendime kahve pişirip keyfimi sürüyorum. Bisikletim KUZ beton üzerinde park etmiş, kahve takımım, ocak ve tava yerde. Oturduğum katlanır sandalye ve sosis çantam yerde.

Ben dinlemek için otururken bir kadın ve çocuk arabanın birinden indiler. Araba yoluna devam etti. Kadın orman içinde bir şeyler toplamaya başladı. Çocuğa seslendim gel biraz diye. Cebimde taşıdığım çikolatalı gofreti verdim çocuğa. O da çekinerek te olsa alıp bir şey demeden annesinin yanına gitti. Çocukları sevindirmeli. Küçük bir şeyle de olsa.

IMG_20220327_165850

Yemekten sonra eşyaları toparlayıp çantalarıma yükledim. Artık uzun bir inişe geçeceğim. Önümde 9 tane sert dönemeç var. Buralarda çok yavaş dönmek gerek, çünkü  U dönüşü çok sert. O yüzden kendimi salmıyorum ve dönemece gelince frenlere asılıp iyice yavaşlıyorum. Gerçi fazla hızlı gitmemem gerek. Kafam hala sallantıda. Gökova körfezi görününce Bodrum yönündeki yamaç ve deniz kıyısının akşam görüntüsünü çekiyorum. Deniz kıyısı girintili çıkıntılı. Görüntü pek net olmasa da siyah – beyaz olarak güzel bir manzara.

DSCN4010

Bulunduğum yerden resim çekmeye devam ediyorum. Epey yüksekteyim, Gökova körfezinin dibi ve ova. Buradan sanki uçaktaymışım  gibi hissediyorum.

DSCN4011

Ovanın iç kısımlarındaki eski Marmaris yolunun bir kısmı okaliptus ağaçları kendini gösteriyor. Bu yola Aşıklar yolu diyorlar. Burada gelin ve damatlar düğünden önce gelip resim çektiriyorlar. Yol araç trafiğine tamamen kapalı. Yol yaklaşık olarak 3 Kilometre kadar ve cetvelle çizilmiş gibi düz. Tek şerit olan yolun iki kıyısında okaliptus ağaçları hem bataklığı kurutmak için hem de sivrisineklerden kurtulmak için 1938 yılında dikilmiş. Avustralya’dan getirilen bu ağaçlar 84 yıllık ve gövdeleri iyice kalınlaşmış, boyu 20 metreyi geçmiştir. Eski yolun yanına paralel olarak yeni duble yol yapılarak Marmaris’e aşırı araç trafiğine hizmet vermektedir. Yani ipini koparan arabasıyla yeni yolu işgal etmekteler.. Yolun iki yanı da bereketli tarlalar ekili, yemyeşil görünüyor buradan. Yolun bittiği yerde, dağın yamacında Akçapınar köyü var. Köylüler evlerini tarlaya ve düz yere yapmamışlar.

DSCN4014

Gökova körfezinin ova başlangıcı olan yer, yani sahil kısmı yaklaşık 4 yada 5 Kilometre kadar. Ovanın iki yanı da yüksek dağlar var. Bu dağlardaki su ovanın iki yanında da birer çay oluşturmuş. İki çayın kaynağı da fazla uzak değil. 5 Kilometre kadar. Bunlardan birisi Akyaka tarafında olan Kadın Azmağı çayı. Bu çayın debisi denize yaklaştıkça çoğalıp bir nehir gibi dökülmekte. Akçapınar tarafındaki çayın adı sanı yok, o da kısa bir çay ama Kadın Azmağı kadar çok akmıyor. Her iki çayın getirdiği alüvyonlar denizi doldurmakta yavaş yavaş. Bizler bunu fark etmesek te kanıtlarını görebiliriz. Optik zoom ile kıyıdaki oluşan küçük adacıkları çekiyorum iyice yakınlaştırıp. Çaylar toprak taşıdıkça deniz de dalgalarla toprağı kıyıya sıkıştırıp doldurmakta. Uzun zaman sonra buraları tarla olacağı kesin. Belki de bizler göremeyiz, buna ömrümüz yetmez.

DSCN4015

Sakar geçidinden dönemeçli yolda dikkatli iniyorum. Dağın yamacı dik ve buralarda ceylanların çıkabileceğini gösterir üçgen uyarı levhası koymuşlar. Kırmızı şerit içinde şaha kalkmış ceylan resmi var. Şimdiye kadar bir çok yerde bu uyarı levhası görsem de henüz bir ceylan göremedim daha. Belki de görmek için bir yerde kamp atıp beklemek gerek uzun süre. Benim ise öyle zamanım olmadığı için bekleyemiyorum ve yoluma devam etmek zorundayım.

IMG_20220327_180511

Dönemeçleri bitirmeden Akyaka’ya yeni yapılan kestirme yoldan vardım. Daha önceleri yol Gökova köyüne kadar gidip geri dönerek Akyaka’ya ulaşıyorduk. Fırat’ın işlettiği Esen Apart oteli çabucak buluyorum. Daha önceleri gelmiştim bir kaç kez. Apart otelin bahçesinde, kapının dibinde Fırat’ın yaşlı köpeği Odio yatmış uyuyor. İçeri girmek için uyandırmam gerek. Neyse ki yaşlı Odio ağır hareketlerle, yaşının getirdiği kadarı ile kalkıp başka yere yatıyor. Bisikleti bahçeye alıp kapıyı kapattım. Esma beni karşıladı. Bir süre bahçedeki piknik masasında oturup muhabbet ediyoruz. Esma ile uzun zamandır görüşmemiştik. Birbirimize anlatacak çok anılarımız varmış. Bir kaç gün öncesinde gördüğüm düşü Esma’ya anlattım, çok beğendi. Bu düşü masal olarak yazacağımı da söyledim. Esma Muğla üniversitesinde okuyor. Bitirme sınavlarına çalışıyor, bu yaşta üniversite bitirip rehber olacak. Konuştuğumuz konulardan birisi de İzmir’e gelip masal anlatması kahve yaptığım yerde. Tarihi de belli; Süslü kadınlar bisiklet turundan bir gün önce. Yani Eylül ayının üçüncü haftası. O da söz verdi mutlaka gelecek diye. Bakalım! Kısmet. Temmuz ayında da düğüne geleceğini, belki de gelip masal anlatabilirim deyince notunu aldım geleceği tarihin.

Fırat geliyor ve bana kalacağım odayı gösteriyor. Odaya yerleşiyorum. Karnım tok olduğu için akşam yemeğini de yemeyeceğim. Esma ile Fırat’a akşam gelin kahve içelim diye davet ettim. Çok yorulmuşum, neyse ki kahve içmeye gelmediler. Uykum iyice gelmeden önce kendime kahve pişirdim. Fazla geç olmadan temiz çarşaflı yatağa girip yatıyorum. Yorgunluktan hemen rüyalara dalmışım bir anda.

Bu gün yaptığım yol yaklaşık olarak 28 Kilometre civarı.

Yaptığım yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc

İki Garip Bir Akdeniz 2. Gün

29 Eylül 2017 Cuma

Tekirova – Göynük Kanyonu – Tekirova

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

An gelir
Ömrünün hırsızıdır
Her ölen pişman ölür
Hep yanlış anlaşılmıştır
Hayalleri yasaklanmış
An gelir şimşek yalar
Masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
Direkler çatırdar yalnızlıktan

Atilla İlhan

 

Öne çıkan görsel, Durgun bir gölet, etrafı kayalık ve çam ağaçları.

Uyku hep tatlı gelir, çadırdaki uyku daha da tatlıdır. Hele ormanın içinde, şehirden uzak, gürültüsüz yerde uyumak bambaşka. Sadece fazla yakın olmayan otelden gelen disko tarzı cıstak müzik gecenin bir vaktine kadar sürse de sezon bittiği için pek rahatsız etmedi. Her zaman olduğu gibi erkenden uyanıyorum. Benden önce uyananlar var. Onlara günaydın diyerek güne başladım. Festivale gelenler 350 kişi civarında olduğu için tuvalet ihtiyacını fazla kalabalık olmadan gidermek gerek. İlk iş olarak onu hallediyorum. Sonra sabah kahvemi içiyorum aç karnına. Bisikletim ve tek çantam yola çıkmaya hazır. Kahvaltı dağıtımı yine iki koldan yapıldığı için sıra pek olmuyor. Böylece tura başlarken saatinde herkes kahvaltısını yemiş oluyor. Kahvaltıyı yapıp bisikletimi alarak kamp alanının girişine geldim. Burada toplanmış bisikletçiler hareket zamanını bekliyor. Geniş bir alan, yer beton taş döşeli. Arka taraf çamlık.

Herkes toplanınca hareket veriliyor ve tura başlıyoruz böylece. Aşağıda turun başlangıç videosu.

Tekirova Cumhuriyet meydanında toplanıp Mustafa Kemal Atatürk huzurunda saygı duruşu yapıyoruz. Meydanda toplanmış bisikletçiler. Arkada muhteşem Olimpos dağının sivri tepesi ve kayalıkları.

Tekirova içinden geçip az bir yokuşu tırmandıktan sonra ana yola çıktık. Yol duble olunca kimisi emniyet şeridinden, kimisi trafiğe alışık olanlar sağ şeritten gidiyor. Durup aşağıdan gelenlerin bir resmini çekiyorum. Yolun diğer tarafında yamaç ve dağlar başlıyor.

Ana yolda kısa bir süre gidip sağa Alacasu Cennet koyuna doğru toprak yolda gitmeye başladık. Toprak olan yol çamların altında denize doğru gidiyor. Kalabalık olan katılımcıların tekerlek izleri toprakta belirgin görünüyor. Ben de sadece yerdeki tekerlek izlerini çekiyorum. Resme bir kişinin gölgesi düşmüş.

Çam ormanı içinden süzülen güneş ışıkları içinde, yarı gölgede deniz kıyısına yaklaştık iyice. Önde üç bisikletli gidiyor. Az ilerde toplanmış bisikletliler manzaramı oluşturuyor.

Burası Alacasu Cennet koyu. Küçük bir çay, adı Alacasu, bu koya akıyor usulca. Yaz boyu yağmur yağmadığı için suyu çok az. Bir de buraya Cennet koyu denilmiş. Güzel bir koy ama cennet olacak kadar değil. Kumsalı iri çakıl taşlarından ve sadece çam ağaçları var. Neyse lafı fazla uzatmayayım. Su donumu giyip denize şöyle bir girip serinliyorum. Akdeniz’in sıcak havasını anca deniz serinletir. Benim gibi denize girenler de var. Kimisinin girmeye niyeti olmadığı için kumsalda dolanıp yüzenlere bakıyor. Koyun karşı tarafı dik yamaç ve çam ormanı. Koyun ortasında büyükçe bir tekne demirlemiş durumda. Burada su ve meyve suyu takviyesi yapıyor görevli arkadaşlar tarafından.

Yüzme olayı bitti, herkes dinlendikten sonra tekrar geldiğimiz yoldan geri tırmanıp ana yola çıkarak Göynük’e geldik. Göynük küçük bir sayfiye kasabası. Daha çok yazlık evler çoğunlukta. Göynük girişi tak olarak yapılmış, önünde taştan yapılmış havuz. Başında da deniz kızı heykeli kayanın üzerine oturmuş.

Göynük tarafında Akdeniz’e paralel uzanan Toros dağları dik olarak kesen kanyonlardan birisi burada. İsmi Göynük kanyonu olarak anılıyor. Göynükten sonra hafif rampa ile kanyona doğru çıkmaya başladık. Bu yol aynı zamanda Likya yolu ile çakışıyor. Bir direğin üzerine iki yönü gösterir sarı tabelalar var. Aşağı gösteren tabelada Göynük 3 Km, yukarı gösteren tabelada Hisarçandır 19 Yazılmış. Her iki tabelanın üstünde de yeşil renkte Likya yolu olduğunu belirtir yazı var. Geçtiğimiz yıl bisikletlerle yukarıya kadar çıkmıştık. Şimdi ise aldıkları garip yasak kararı ile kanyon girişinde bisikletleri bıraktırıp yürüyerek yukarıdaki çayların birleştiği çatağa doğru gidiyoruz. Önde yürüyen grup çam ağaçları arasından gidiyor. Solda dik kayalık yamaçlar epey bir yüksek duvar gibi duruyor.

Birinci çayın doldurduğu küçük bir gölete geldik. Buraya kadar yürüyerek geldiğimiz için yanımıza su donu, havlu almadığımız için gölete giremedim. Göletin rengi yeşilin açık bir tonu. kenarları sert kayalıklar çevrelemiş ve dik kayalıklar yükseliyor. Kayaların arasından fışkırmış genç çam ağaçları ile seyrek bir ormanı oluşturmuş. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Kanyonun devamı çam ormanının ardında çok yüksek dik kayalıklar görünüyor. Çay ağzında demir bir köprü konulmuş. Dağın ardında beyaz, pamuk gibi bulutlar toplanmaya başlamış.

Buradaki göletten küçük kanaldan sular belli bir yere bahçe sulamak için yapılmış. Kanal kayalıklarda açılmış tünele giriyor. Tünelin ağzı beton dökülerek yapılmış. Kanaldan su akıp gidiyor. Kanala doğru dikine gelen 20 santimlik plastik bir borunun ucu görünüyor. Boru kanala bağlı değil, ucu dolu ve boşta.

İkinci çay tarafına doğru gidiyoruz. Burada öğle yemeği yiyeceğiz üstü kapalı işletmede. Kanyon bu çayın devamında.

Kimisi su donlarını getirip çayda serinliyor. Çayın üzerine üç tane çardak yapılmış, altında çay akıp geçiyor. Kimisi çardakta oturmuş, bir kaç kişi de çayda yüzüyor.

Taşlı olan yolda yürürken yere konmuş bir kelebek görünce elimde hazır olan cep telefonumla kelebeği ürkütmeden bir kare alıyorum. Teşekkürler güzel kelebek. İkinci hayatında çok kısa olan yaşamını ölümsüzleştiriyorum. Kelebeğin renk dağılımı siyah, kahverengi ağırlıklı. Biraz da beyaz desenler serpiştirilmiş. İri çakıl taşlarına kelebek konmuş öylece dururken.

Bir buçuk saat kadar burada dinleniyoruz. Bu arada öğle yemeğini de yedik. Artık geri dönme zamanı diyerek harekete geçtik. Buradaki gölet doğal değil. İki çayın birleştiği yerin biraz ötesinde set oluşturmuşlar. Bu setin üzerinden araçlar geçiyor. Çaylardan gelen su setin üzerinden taşarak akmasına devam ediyor. Karşıdaki yamacın dibinde de bir yol taş döşenerek yapılmış.

Bisikletleri bıraktığımız yere yürüyerek gidiyoruz. Solda suyu akan çeşme desem çeşme değil, musluğu, borusu yok. Ben ona akar diyeceğim. Yamaçtan büyük bir olasılıkla kaynağından boru ile gelen su otlarla kaplı yerde ağaçtan küçük bir kanala bağlanmış. Kanal dediğim 8 santim kalınlığında. Kanalın yarığından akan su dört tane kütüğün üst üste konularak yapılmış yalaklara akıyor. Kütüklerin üst kısmı biraz tıraşlanmış. İçi oyulup bir düz, bir yan üst üste konularak akan su üstten alta doğru her kütüğün içine akıyor. En altta bağımsız yarım kütükten yalağın içine dökülen su toprağa karışıyor. Su ip gibi akıyor, az ama suyunu doldurabilirsin acele etmezsen. Akarın yanında ve üstünde sazlar bitişmiş.

Biraz aşağıda da bir akar görüyorum. Sazların arasından gelen içi oyulmuş dal parçası kanal gibi yapılarak su akıyor taş örülerek yapılmış yalağın içine. Bu dal düz ama ilginç olan başka bir dalı da kanal yapmaları. Sazların arkasından gelen dal sazların etrafını dolanıp yalağa kadar iniyor. İlginç ve güzel bir düşünce. Her şey düz olacak değil ya. Biraz da eğri büğrü olmalı. İnsan su içerken zihnini biraz yormalı nasıl yaptılar bunu diye. Yalağın içindeki su berrak ve tertemiz görünüyor.

Kanyon girişindeki kapıya geldik. Bisikletler bir alanda park edilmiş olarak duruyor. Çamların ardında küçük bir bölümü buradan görünüyor. Çaydan getirilen çakıllar zemine dökülerek çamurdan arındırılmış. Buraya araçları ile gelenler park ediyor. İşte çakıllı zeminde ismini, cismini bilemediğim bitkiler fışkırmış. Yerden fışkıran uzun bir sap, üzerinde hiç bir dal, yaprak yok. Sadece baş kısmında tomurcuklar şeklinde toplanmış bir küme var 5 – 10 santim uzunluğunda. Su yok, sulayan yok. Yağmur yağarsa ne ala. Nasıl yaşıyor bilemedim. Belki de havadaki nemden yararlanıyor. Acaba fotosentez yapabiliyor mu ? Çakıl zeminde kurumuş çam yaprakları serpilmiş.

Göynük içinde bir evin bahçesinde muz ağacı görünce durup resmini çekiyorum. Geniş, uzun yaprakları arasında fışkırmış meyve dalında dört sıra muz meyveleri ve meyvelerin ucunda mor renkli, uzun, kapalı çiçeği. Kapalı duran çiçek açıyor mu açmıyor mu bilemiyorum. Ben henüz açmış olanı göremedim şimdiye kadar. Muzlar küçük ve yeşil. Henüz olgunlaşmamış.

Ana yola çıkınca herkes serbest biçimde bisiklet sürerek kamp alanına geldik. Kamp alanına girişte burayı işletenler fiyat tabelası koymuş. Fiyat listesinde yazan;

Karavan (günlük) = 40 TL

Çadır (kendisinin) = 40 TL

Çadır (kamptan = Küçük – 50 TL, Büyük – 60 TL

Günübirlik (4 kişi) = 40 TL

Misafir (günlük) = 40 TL

Ne alırsan 40 TL gibi olmuş, sabit fiyat. Bu her yıl artabilir enflasyona göre. Ayrıyeten iyice belirtmek için ayrı tabelalara Giriş ücretlidir ve Misafirden ücret alınır. Yani bedava hiç bir şey yok. Her şey parayla, paran yoksa giremezsin. Bura işgal altında. Oysa tüm kıyılar halka açık ama her şeyi paraya çevirme zihniyeti yüzünden kıyılar talan edilip işgal altında. Tamam çadır, karavan için ücret al ama girişten niye para alıyorsun ki ? Kişi başı 10 TL.

Neyse ki bizlerden para almıyorlar. Festivali düzenleyenler bunu çözümlemiş. Kamp alanına girip çadırıma gelerek su donumu ve havlumu alıp doğru denize cup. Üzerimdeki teri denizde atıp ferahlıyorum. Biraz yüzüp serinledikten sonra duşumu alıyorum. Terli olan formamı yıkıyorum bu ara. Akşam yemeğini hep birlikte yedikten sonra masalardan kalkmayıp müzik eşliğinde oynayanları izlemeye başladım. Bir ara Zeybek oyunu çalınca beni davet ettiler sahneye. Hep birlikte Zeybek oyunu oynuyoruz. Birlikte eğlenmek güzel. Sahnede oynayanlar göbek atarken ben de onları çekiyorum. Sahnenin ön kısmında Kemer belediyesi yazıyor. Kemer belediyesinin festivale büyük katkısı olduğu kesin.

Gecenin bir vaktine kadar eğlenip durduk. Bu arada kahve yapıp ikram ettim yanımda olanlara. Uyku çadırdan çağırınca gidip yatıyorum bir güzel. Uyku gibisi yok

Bu gün yaklaşık olarak 64 Kilometre civarı yol yaptım.
Aşağıda yaptığım yolun haritası Tekirova – Göynük kanyonu – Tekirova

Powered by Wikiloc

Suyun Kaynağına Yolculuk Küçük Menderes 1. Gün

25 Nisan 2016 Pazartesi

1.Gün Pamucak – Tire

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır.)

 

DAVET

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan

Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan

bu memleket, bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak

ve ipek bir halıya benziyen toprak,

bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,

yok edin insanın insana kulluğunu,

bu dâvet bizim….

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

ve bir orman gibi kardeşçesine,

bu hasret bizim…

Nazım Hikmet RAN

 

Öne çıkan görsel, 11 bisikletçi, yüklü bisikletleriyle yolda giderken çekilmiş resmi.

Sabah güneş doğmadan gözlerimi açıyorum yeni bir güne. İçimde ayrı bir heyecan var bu sabah. Yeni gün yeni bir turun başlangıcı. Az bilinen antik kentler turunu kazasız belasız sadece küçük bir düşme dışında önemli bir olay olmadan turu başarıyla tamamlamıştık. Az da olsa ufak bir kırgınlığın bir parçası duruyor yüreğimde sızı olarak. Artık Az bilinen antik turunda olmayacağıma karar vermiştim. Şimdi bunları düşünmeye gerek yok diyerek Suyun kaynağına yolculuk turuna odaklanmalıyım. Uyku tulumundan çıkmadan bir süre tembellik hakkımı kullanarak düşünceler kafamda dolanıp durdu. Artık kalkmalıyım diyerek doğruluyorum yattığım yerden. İlk olarak çadırın fermuarını açarak dışarının resmini içeriden çekiyorum. Okaliptüs ağaçlarında kuşlar çoktan uyanmış bir o yana bir buyana cıvıltılarla uçuşuyorlar. Bir süre dışarısını izliyorum.

Çadırın içinden dışarısı. Önümde iki çadır, biri yeşilimtırak mavi diğeri haki renginde. Bir bisiklet ve okaliptüs ağaçları manzaram.

Henüz uyanmayan var, uyananlar da sabah kahvaltısı için hazırlık yapmaktalar. İlk iş olarak gidip parkın lambalarını kapatmak oluyor, enerji boşa gitmesin. Sonrasında elimi yüzümü yıkayıp çadırımın yanına geliyorum.

Okaliptüs ağaçları altında çadırlar gelişi güzel kurulmuş durumda. Bazı yerlerde yeşil çimenler, kısım kısım çakıl taşları. Okaliptüs yaprakları da yerlerde. Solda bir iğde ağacı yan yatmış durumda.

Üçer beşer gruplar, kimisi kendi başına kahvaltısını hazırlıyor. Çaydanlığı olanlar çay demliyor. İzmir den arabası ile gelen İsmail piknik tüpü, su ve kocaman çaydanlık ile bizlere sınırsız çay ikramında bulunuyor. Gruplar arası ikramlar oluyor birbirlerine. Salatalık, domates, zeytin, çay, yumurta elden ele dolaşıyor. Neşe içinde kahvaltımızı yapıyoruz. Kahvaltının ardından toparlanmaya başladık. Eşyalar ve çadırlar hızlıca toplanıp bisiklet bagajlarına yükleniyor. El birliği ile etrafta bize ait olan olmayan bütün çöpleri topluyoruz. Bulduğumuzdan daha temiz bıraktık park alanında çadır kurduğumuz yeri. Her kez hazır olunca bisikletimdeki tripoda cep telefonumu takıp 10 saniye zaman ayarı ile topluca bir anı resmi çekiyorum.

Toplam 29 kişi, 15 kişi ayakta, diğerleri yere çömelmiş durumda Ben ve Cem ayaklarımızı öne doğru uzatıp yere yatar durumdayız.

Herkes hazır durumda, son kontrolleri yapıyoruz. Bir ara Olcay ile konuşuyorum. Artık Az bilinen antik kentler turunda olmayacağımı söyledim. O da bir şey demedi, demek ki durumun farkında. Neyse son kalan kumanyaların bir kısmını ve artan sulardan Olcay bize veriyor. İki de telsiz veriyor turda kullanmamız için. Biri bende biri Şafak Omaç’ta.  Aramızda bölüşüyoruz kumanyaları. Suları da bir yerlere sıkıştırdık çantalara. Son kontroller yapıldıktan sonra hep birlikte harekete geçerek parktan çıkıyoruz. Çıkarken bekçiye anahtarları teslim edip yardımları için teşekkürlerimi sunuyorum.

Parkın içi, yol parke döşeli. Kıyıları kaldırım ile toprak zeminden ayrılmış durumda. Okaliptüs ağaçları gölge yapmış yere.  Tek sıra üç bisikletli bagajları yüklü.

Konvoy halinde asfalt yola çıktık ilerliyoruz. Ben öne geçerek grubun resmini çekiyorum.

Arkadan gelenleri bekleyip onların da resimlerini çekiyorum. Kavşağa yakınız, bu kavşakta iki gruba ayrılacağız.

Kavşakta hepimiz durup vedalaşıyoruz birbirimizle. İki grup ta birbirlerine iyi turlar diliyor. Olcay Az bilinen antik kentler turunun devamını yapacak. Yanında da ona katılacaklar var. Yıllarca bir türlü Torbalı yakınlarında, Sağlık mahallesinde bulunan Metropolis antik kentine gidilmemişti. Hep turu Selçuk ta bitirmek zorunda kalmıştık. Son gün Pazar olunca Pazartesi işe başlayacaklar mecburen dönmek durumundaydılar. Bu kez yine aynı durumda çoğu Pazar akşamı evine gitti. Sadece işi olmayan ya da izni devam edenler kaldı, o da 15 kişi. Metropolis antik kentine gidecekler Selçuk yönüne düz devam ettiler. Suyun kaynağına yolculuğa katılanlar da kavşaktan sola döndük. Bulunduğumuz yer Küçük Menderes nehrinin zamanla doğal erozyon sonucu oluşmuş bereketli ovası. Dün geldiğimiz yolun tersine doğru gidiyoruz. Biraz kalabalık gibiyiz gibi sanki. Bir süre gittikten sonra yanımızda Olcaylarla Metropolis antik kentine gideceklerin olduğunu fark ediyorum. Pan dağcılıktan tanıdığım arkadaşlarımdan Aytekin, Itır ve Hakan kavşakta bizim peşimize takılmışlar farkında olmadan. Durum anlaşılınca kahkahalarla gülüyoruz bu olaya. Olcay’ı telefonla arayıp yanlışlıkla bize katılanlar olduğunu, Selçuk ta beklemelerini söylüyorum. Yanlışlıkla gelenler geri dönerek yollarına devam ettiler.

Bir grup bisikletçi sıralı olarak yol kıyısında bisiklet sürüyor. Etraf yeşil sazlıklar ve otlarla kaplı. Hava parçalı bulutlu.

Bu yoldan defalarca geçtim yıllarca. Bir türlü karşıma bir ceylan çıkmadı, umutla bekliyorum çıkmasını. Elbet bir gün çıkacak bir ceylan. Şimdiye kadar ceylan çıkmadı ama öküz bolca çıkıyor karşıma. İşte onlardan birisini yaptığı öküzlük. Ceylan çıkabilir tabelasına arabası ile çarpıp yere yapıştırmış. Uyarı tabelası yol kıyısında otlara yatmış durumda. Direği de çarpmanın şiddeti ile yamulmuş.

Solda yol, kıyısında beyaz çizgi. otların arasında üçgen uyarı levhası yerde yatıyor. Üçgenin içinde ceylan resmi. Solda ise bataklık yerlerde yetişen ılgın (Tamarix) çalıları.

Geçtiğimiz yıl yani 2015 yılının Mayıs ayının bahar günlerinde bu topraklardan geçerken Küçük Menderes nehrinin bu bereketli ovasında bisiklet sürüyordum. Nehrin karşısına köprüden geçtiğimde nehrin suları simsiyah akıyordu. Böyle kirli akan nehir neden ve nasıl kirleniyordu. Köprünün altından akan kirli sulara bakarak düşüncelere daldım bir süre. Biliyordum ki Dünya’nın en bereketli ovasına sahip olan Küçük Menderes havzası tarih boyunca bir çok kültüre, medeniyetler kurmuş şehirlere, insanlara bereketini sunmuştur. Binlerce yılda doğal erozyon sonucu bereketli toprakları taşıyan nehir burada tarım yapan köylülerin geçim kaynağı olmuştur. Bu ovada yetişen ürünler pazar tezgahına gelip satın aldığımız meyve ve sebzeler ne kadar temiz ve sağlıklı? Yavaş yavaş zehirleniyor muşuz gibi hissediyorum.

Bunun için bir şeyler yapmalı, geleceğimizi zehirlemeli kirli akan nehrin suladığı ovaya. Nehrin kıyısından geçen yollarda bisiklet sürerken nehrin giderek daha temiz olduğunu görünce demek ki suyun kaynaklı kirli değil. Sanayi bölgelerinde ki fabrikalar kirli sularını arıtmadan kolayca nehre boşaltmaktalar. Madem suyun kaynağından çıkan sular temiz ve denize kadar kirleniyor bu durumu tersine çevirmek gerek diyerek aklıma bir fikir geldi. Deniz kıyısında kirlenmiş toprağı alıp suyun kaynağına taşıyarak farkındalık yaratmak gerek. Suyun kaynağında dökeceğimiz kirli toprak tekrar denize akarken bir daha kirlenmemesi için mücadele etmeli. İnsanlara ve nehri kirletenlere çocuklarımıza temiz ve sağlıklı bir gelecek bırakmamız gerektiğini kulaklarına fısıldamak gerek.

Bu düşüncelerin ışığında İzmir’e dönünce arkadaşım ve bir çok turda beraber bisiklet sürdüğüm Şafak Omaç ile konuştuğumda  o da aynı düşünceleri olduğunu ama tersini yapmayı  planlıyormuş. Benim fikrimin daha iyi olduğunu söyleyerek buna hemen başlayalım dedi. İlk önce facebook ta bir grup kurduk. Grubun adı Suyun Kaynağına Yolculuk” olarak belirledik.

https://www.facebook.com/groups/suyunkaynaginayolculuk/

Bisikletçi arkadaşları gruba ekledik. İlk yapacağımız nehir de ikimizin aklına Küçük Menderes nehri. Fikir bu nehirde oluşmuştu. Bir kaç keşif turunu araba ve bisikletle yaptıktan sonra rota ve kamp yerlerini belirledik. Sonrasında etkinliği açtık sosyal medyada. İlgilenen arkadaşlar ile iletişime geçip kesin gelecekleri kaydettik. Tur başlangıcı da Az bilinen antik kentler turunun devamında olacaktı. Tur da Küçük Menderes deltasında bittiğinden böylece bir taşla iki kuş vuracaktık. Kamp yerleri için Tire belediyesi, Bayındır spor müdürü Erdal İnce ve Beydağ da bisikletçi arkadaş ile görüşüp kamp yerlerini ayarladık.

Rotamız ise başlangıç yeri Pamucak ta Selçuk belediye tesisleri. Oradan nehrin deniz ile kavuştuğu yere gidip birer avuç toprak alıp heybeye koymak. Nehir kıyısındaki yollardan önce Zeytinköy, yakınlarındaki Gebekirse gölü ve Çatal gölü kıyısından geçip Tire – Beydağ. Oradan nehrin ana kollarından olan Kiraz kasabası tarafında Çatak vadisine gidip heybemizde taşıdığımız insanların kirlettiği toprağı suyun kaynağına bırakmak. Çatak vadisinde bir gece kalıp dönüş yoluna geçerek Bayındır da bir gece konakladıktan sonra Torbalı da metroya binip eve döneceğiz.

Bir süre asfalt yolda gidip köprüye ulaşınca yanından nehrin kıyısına indik. Artık toprak yoldayız ve bisikletlerimizin tekerlekleri iz bırakıyor.

Nehrin kıyısındaki toprak yolda gidiyoruz. Bu yol artık bahçelere dönüşmüş arazide herkes kendine parsellediği yere götürüyor. Bisikletlilerin arkasından tek sıra giderken Gürel çekiyor.

Buraları henüz bahçelik olmamış, etrafı ılgın ağaçları kaplamış durumda. Zemin de iyice milli toprak olmaya başladı. Tekerleklerimiz hafiften batmaya başladı ama zorlanmıyoruz giderken.

Şafak Omaç daha önce yaptığı bisikletli keşifte toprağı alacağımız alana geldik. En son ben giriyorum alana. Bisikletim KUZ ve arkasında römorkum kıytırık. Sağda yürüyen Şafak gülerek poz veriyor. Ferdimen beni çekiyor.

Alana gelince bisikletimi park ediyorum. Nehir kıyısına gelerek resim çekmeye başladım. Nehir gerçekten çok kirli, rengi bulanık ve kötü kokuyor. Bu kadar kirli olmasına rağmen sazlıklar ve ılgın ağaçları kıyılarda inadına yaşamakta.

Şimdi sizlere insan eliyle yapılan doğal felaketin insanları nasıl ilkel yaşama döndürdüğünü anlatacağım. Yazıyı Ferdi Kızıl’ın web sitesin GGYISS kaynak olarak aldım. http://www.ggyiss.com/

Paskalya Adası, dünyanın en ücra bölgelerinden birisidir. Sadece 390 km² bir alanı kaplayan bu Pasifik adası, Güney Amerika’nın batı sahiline 3700 km, en yakın yaşanabilir adaya 2300 km uzaklıktadır.

Hollandalılar, adayı 1722 yılında ilk batılılar olarak ziyaret ettiklerinde, kulübelerde ve mağaralarda yaşayan, sürekli savaş halinde olan ve Ada’daki besin kaynaklarının yetersizliği yüzünden umutsuzca yamyamlığa yönelen 3000 kişilik ilkel bir toplum buldular.

Avrupalı ziyaretçileri en fazla şaşırtan ve ilgilendiren olay ise, bütün bu sefalet ve barbarlığın arasında, bir dönemin gösterişli ve gelişmiş bir toplumuna ait, Ada’nın çeşitli yerlerinde yükseklikleri altı metreyi aşan 600’den fazla yekpare taş anıt olmasıydı. Toplumsal açıdan gelişmiş ve teknolojik açıdan karmaşık bir iş olan heykellerin yontulması, taş ocaklarından başka yerlere taşınması ve dikilmesinin bu ilkel toplum tarafından gerçekleştirilmiş olması olanaksız görünüyordu. Paskalya Adası’nın geçmişi, kayıp uygarlıklarla ya da gizemli bilgilerle dolu bir tarih değildir. Bu tarih insanın çevreye olan bağımlığını ve bu çevreyi düzeltilemeyecek biçimde bozmasının sonuçlarını gösteren çarpıcı bir örnektir.

MS 5. yy.’da adaya batıdan 20 – 30 Polinezyalı göçmen geldi. Adanın çok zengin olmayan bir bitki örtüsü vardı ve hiç memeli hayvan yoktu. Evcil hayvanları tavuk ve Polinezya faresinden ibaretti; temel ekinleri tatlı patatesti. Yeterli derecede besleyici olmasına karşın tekdüze seyreden bir beslenme biçiminin tek yararı, tatlı patates ekiminin zor olmaması nedeniyle başka etkinliklere ayıracak zamanlarının kalmasıydı. Temel toplumsal birimler geniş ailelerden oluşan, aralarında her konuda rekabet olan klanlardı ve her klanın kendine ait tören alanları vardı.

Buralarda ahu denilen dev heykellerin dikildiği atalara tapınma platformları vardı. Bu heykeller bir taş ocağında yapılıyordu ve daha sonra adanın değişik yerlerindeki tören alanlarına, yük hayvanları olmadığı için ağaç gövdeleri kızak olarak kullanılıp insan gücüyle götürülmek zorundaydı. 1550 yılında ada nüfusu 7000 kişiyle doruk noktasına ulaşmıştı. Zamanla klan sayıları artmış yüzlerce ahu ve 600’den fazla dev taş heykel vardı. Sonra bu uygarlık birdenbire yıkıldı. Anıt heykellerin bir kısmı deniz kenarında, sahilde konuklara adeta “Hoş geldiniz” diyor… Taş ocağında yarım bırakılmış heykeller kaldı. Bu yıkımın nedeni, Paskalya Adası’ndaki “gizemi” çözmenin anahtarı, bütün adanın ormansızlaşmasının getirdiği çevresel bozulmaydı:

Göçmenler adaya ilk geldiğinde adada büyük ormanlar vardı. Nüfus arttıkça, tarım alanı açmak, ısınma ve yemek pişirme, ev aletleri, direkler ve sazdan ev yapımı için malzeme elde etmek ve balık avlayabilmek için tekne yapmak amacıyla ağaçlar kesilmeye başlandı: En çok da kızak yapımı için kesiliyordu. 1600 yılında ada tamamen çıplak kalmıştı. Heykel yapımı durdu. Ev yapılamadığı için mağaralarda yaşamaya başladılar. Artık tekne yapamadıkları için balık avlayamıyorlardı ve uzun yolculuklara çıkamıyorlardı. Erozyon topraklarını zayıflatıldığından yiyecek üretiminde ciddi sıkıntı yaşıyorlardı. 7000 kişiyi beslemek olanaksız hale geldi ve nüfus hızla azalmaya başladı. Dünyanın bu ücra köşesinde kapana kısılan ada halkı azalan kaynaklar üzerindeki tartışmalar sonucu neredeyse sürekli savaş halindeydi. Kölelik arttı ve alınabilecek protein miktarı düştükçe yamyamlık yaygınlaştı. Savaşların temel amacı rakip klanın ahularını yıkmaktı. 1830’larda neredeyse bu dev heykellerin tamamı yıkıldı. Adaya gelen ziyaretçiler bu heykellerin nasıl taşındığını sorduklarında adanın ilkel sakinleri, atalarının neler yaptığını artık hatırlamıyordu; yalnızca, bu dev figürlerin adanın öteki tarafından ‘yürüyerek’ geldiğini söyleyebildiler. Dünyanın öteki bölgelerinden neredeyse tamamen kopmuş olduklarını bilen Paskalya halkı, varlıklarının bu küçük adadaki sınırlı kaynaklara bağlı olduğunu anlamış olmalıydı. Taş ocağının yakınında tamamlanmamış birçok heykel bulunması, adada ne kadar ağaç kaldığının hiç düşünülmediğini, artan nüfusun ve ada halkının kültürel hırslarının, ellerindeki kaynaklardan çok güçlü olduğunu akla getirmektedir.

Kaynak: ClivePonting, Dünyanın Yeşil Tarihi – Çevre ve Uygarlıkların Çöküşü,

Çeviren: Ayşe Başcı- Sander,Sabancı Üniversitesi Yayınevi,s.1-7, 2000.

Özgün Basım: A GreenHistory of The World – The Environment andTheCollapse of Great Civilizations,PenguinBooks, 1991.

Ilgın ağaçları arasından kirli akan Küçük Menderes nehri.

Suyun rengi o kadar bulanık ki sadece yüzeyi görebiliyoruz. Burada canlı yaşıyor mu acaba? Bunu bilemiyorum. Sudaki oksijen oranı canlı yaşaması için yeterli olmayabilir.

Nehrin kokusu rahatsız edici, bir an önce toprağı alıp buradan uzaklaşmak gerek. Hemen yerden bir avuç toprak alarak, naylon torbaya koyup ağzını sıkıca bağladım. Gürel beni toprak alırken resmimi çekiyor. Etrafımda arkadaşlar toplanmış bana bakıyorlar.

Toprak dolu torbayı heybemin içine yerleştirdikten sonra geriye doğru gitmeye başladık. Giderken de izimizi bırakıyoruz toprak yola.

Küçük Menderes Deltası

Alan Tanımı:

Kuşadası Körfezinde, Selçuk ilçesinin kuzeybatısında, Küçük Menderes Nehrinin denize döküldüğü yerde oluşmuş bir deltadır. Çoğunluğu tarım alanına dönüştürülmüş deltada, kumullar, sazlıklar, geniş bataklıklar (Elaman ve Akgöl bataklıkları), bir tatlı su gölü (Çakal Gölü) ve hafif tuzlu bir göl (Gebekirse Gölü) bulunur.

Küçük Menderes Nehri’nin oluşturduğu alüvyal ova zengin bir kıyı sulak alanıdır. Deltadaki Çakal Gölü, 0.74 km2 büyüklüğünde ve 4 m derinliğinde; Gebekirse Gölü, 0.75 kmbüyüklüğünde ve 5 m derinliğindedir. Deltadaki Elaman ve Akgöl bataklıkları dışında Cevaşir Bataklığı, sadece kış aylarında sular altında kalır. Göllerin kenarı sazlıklarla (Phragmites) kaplıdır. Bataklıkların büyük bölümünde ise ılgın (Tamarix) hakim türdür. Deniz suyu nehir boyunca 4 km içeri sokulur, ancak sadece Gebekirse Gölü’nü etkiler.
Alanın ortasından geniş bir karayolu geçer. Bölgedeki en önemli turistik merkezlerden biri olan Efes antik kentinin yakınında küçük bir havaalanı vardır.

Fauna:

Selçuk Kuş Cenneti olarak da bilinen alanda 38 familyaya ait 92 kuş türü tespit edilmiştir. Göç sırasında önemli sayılarda küçük karabatak bölgede konaklar. Nesli bölgesel düzeyde tehlikede olan mahmuzlu kızkuşu alanda üremekte; küresel ölçekte nesli tehlikede olan fare kuyruklu yediuyur burada yaşamaktadır. Benekli kaplumbağa, tosbağa ve ev yılanı özel doğa alanı kriterlerini sağlayan sürüngen türleridir. Alan, iç su balıkları açısından da oldukça önemlidir. Ülkemize endemik ‘büyük esmer’ alanda yaşayan koruma öncelikli kelebek türüdür.

Flora:

Deltada kumullar, geniş sazlıklara sahip bataklıklar, tatlı ve hafif tuzlu su gölleri ile tarım alanları ana habitatları oluşturur. Çevredeki yüksek araziler makilikler, tarlalar, söğüt ve zeytinliklerle kaplıdır. Ovada ise başlıca tarım ürünü pamuktur.

Küçük Menderes Deltası, uygun iklim şartları ve deltanın güneyinde yer alan Efes Antik Kenti ve Bülbül Dağındaki Meryem Ana Evi dolayısıyla turizm aktivitelerinin yoğun olduğu bir bölgedir.

Deltada ana geçim kaynağı tarımdır. Ovadaki başlıca tarım ürünü de pamuktur. İki gölde toplam on iki tür balık bulunur, ancak ticari balıkçılık sadece Gebekirse Gölünde yapılır. 1995’te 10 ton balık yakalanmıştır. Nehrin denize döküldüğü yerde yavru balık toplanır.

İZSU, Ege Bölgesinin yıllık su ihtiyacının bir kısmını Küçük Menderes Nehrinden sağlar. Sulama ihtiyaçları için nehre 4 adet baraj yapılması planlanmaktadır.

1984’te özel koruma alanı içinde 10 km2’lik bir alan Yaban Hayatı Koruma Sahası ilan edilmiş, 1991’de deltanın tümüne SİT Alanı statüsü verilmiştir.

Tarihin ilk çağlarından beri insanoğlunun dikkatini çekmiş olan 125 km uzunluğundaki Küçük Menderes Nehri ve vadisindeki verimli topraklar, 1930’lardan başlayarak yoğun olarak kullanılmıştır. Sıtmayla mücadele amacıyla başlatılan kampanyalar kapsamında büyük çaplı kurutma çalışmaları yürütülmüş, sonuçta tüm Küçük Menderes Havzasında 260 km2 geçici ya da sürekli sulak alan yok edilmiş, nehir ağzından yaklaşık 50 km içeriye kadar çok sayıda göl kurutulmuştur. (Cellat, Akarca ve Nohut gölleri gibi). Bunun yanı sıra nehir yatağı değiştirilmiş, suyun Selçuk ilçesinin kuzeyinden düz bir hat üzerinden denize ulaşması sağlanmıştır. Geriye, eskiden daha büyük bir alan kaplayan ve taşkın dönemlerindeki tek bir göl haline gelen iki göl kalmıştır.

Geriye kalan 15 km2 sulak alanın bugün güvencede olduğunu söylemek mümkün değildir. Devlet Su İşleri yukarı havzada on binlerce hektar alanı sulamak için, nehir ve kolları üzerinde dört adet baraj inşaatı öngörmektedir. Bu barajlar ve sulamalar nehir debisini büyük oranda düşürecek, Akgöl ve Elaman bataklıklarının kurumasına sebep olabilecektir.

Kıyı boyunca kuzeyden ve özellikle güneydeki Kuşadası’ndan bölgeye doğru gelişen otel ve yazlık inşaatları alanı tehdit etmektedir. Deltanın güneyindeki kıyı çayırları üzerine golf sahası yapılması planlanmaktadır. Bölgede kaçak avcılık yapılmaktadır.

Küçük Menderes Havzasında bulunan ilçe ve beldelerde faaliyet gösteren sanayi kuruluşlarının kimyasal atıkları ve bu yerlerdeki evsel atıklar hiçbir arıtma yapılmadan Küçük Menderes nehrine boşaltılmaktadır. Bu da nehir ve deltada aşırı kirlenmeye ve biyolojik çeşitliliğin zarar görmesine sebep olmaktadır.

Alanın bugün eski ornitolojik zenginliğinin çok uzağında olduğu açıktır. Geriye kalan sulak alanların kuşlar ile diğer canlılar göz önüne alınarak korunması gerekir. Hava alanı sık kullanılmamakla birlikte, alan üzerindeki etkileri araştırılmalıdır.

http://www.turkiyesulakalanlari.com/kucuk-menderes-deltasi-izmir/

Kısa sürede yola çıkıyoruz. Yol zeminden yüksekte, bir süre gittikten sonra Zeytinköy kavşağına geldik. Kavşak biraz daha yüksekte. Toprağı aldığımız alanın resmini çekiyorum. Nehir yatağı sazlık ve ılgın ağaçlarından görünmüyor. Sadece küçük bir su parçası görünür durumda. Bu alanda bazı yerler bahçeye dönüşmüş. Bahçelerde nar ağaçları dikilmiş durumda.

Küçük Menderes ovası, aşağıda yakın yerde nar bahçesi. Ağaçlar sıralı dikilmiş Solda küçük bir kayalık düz alandan fışkırmış gibi. Ovanın büyük bölümü ılgın ağaçları ile kaplı. Karşıda Dilek yarımadası, üzerinde beyaz bulutlar.

Ana yoldan Zeytinköy yoluna saptık. Selçuk tan bisikletçi arkadaşım Özer Çatori bizim buralarda olduğumuzu öğrenmiş. Hazır yolumuzun üstünde diyerek evine çay içmeye davet etti. Onu kırmadık ama evi vadinin diplerinde, yolumuzun ters tarafında. Bu kadar uzak olduğunu bilseydim çay molasını Zeytinköy de verirdik. Bu bize biraz zaman kaybettirdi ama geliyoruz diye bildirince sözümüzden dönemedik. Özer telefon ile oturduğu evi tarif etti. Evine vardık, ev vadinin bitiminde mandalina bahçesinin içinde güzel bir yerde. Bahçe girişinde üzüm çardağı ve ceviz ağacı gölgelik yapıyor.

Bahçe girişi, demir çardak maviye boyanmış. Üzüm asması ve ağaçlar baharın yeşilliği ile sarıp sarmalamış çardağı. Bisikletlerimizi duvar diplerinde park etmiş durumda.

Evin balkonuna oturup demli çayları içmeye başladık.

Haliyle balkonda hepimize oturacak yer yok. Bir kısmımız balkonda, diğerleri bahçede oturup çay içtik.  Bir sıra duvar dibinde 5 kişi, 2 kişi de balkon demiri tarafında.

Bahçede mandalina ağaçları yenilenmiş taze yaprakları ve çiçekleri ile bahar kokuları yayıyor etrafa.

Özer Çatori ve annesine çaylar için teşekkür edip tekrar yola çıktık. Zeytinköy’e geri gelip bir süre ana yoldan gittikten sonra Gebekirse göl yoluna girdik. Yolun bir kısmı toprak, bu yol kestirme bir yol. Tarlaların arasından gidiyor. Aramızda olan Şerif Kılavuz fazla zorlanmamasını söyleyerek düz gitmesini söyledik. Önümüzde tepeler var, çıkması biraz uzun sürecek. Düz gidip ileride bizi bekleyecek.

Gebekirse gölüne ulaşmak için alçak bir beli geçmek gerekli olunca çıkıyoruz haliyle. Etrafta çalılar, bodur ağaçlar arasında göl göründü.

Gölün kenarları geniş nar bahçeleri ile kaplı. Arazi düz. Az ileride göl görünüyor birazcık olsa da.

Gebekirse gölünün kıyısına geliyoruz, uygun bir alanda, göl kıyısında durduk. Burada kahve molası vereceğiz. Gölün tam kıyısında okaliptüs ağaçları dikilmiş. Bisikletleri ağaçların gölgesinde park ederek kahve takımlarımı çantalarımdan çıkarmaya başladım.

Kahve takımlarımı yere serip yanına bağdaş kurarak oturdum.  Hemen cezveye 4  kişilik kahve pişirmeye başladım. Gölün kıyısında sazlar henüz büyümeye başlamış. Kıytırığın arkasında bayrak çubuklarına iki tane Türk bayrağı rüzgardan hafif dalgalanıyor.

Kahve cezvede  pişerken sabırla bekliyorum taşmaması için. 4 Fincan kahvenin pişmesini bekliyor yan yana.

Ferdimen ve Gürel kahve pişerken etrafta resim çekiyor. Ferdimen’in göl kıyısında, suyun içinde bir kurbağayı kadrajında yakalamış. Kurbağa kendini fotoğraf makinesi ile resmini çeken uzun saçlı adamın niyetini anlamaya çalışıyor. Kurbağanın yüz ifadesi böyle.

Gölün kıyısında 3 güzel yan yana oturmuş ayaklarını suya sokarak zamanı değerlendiriyorlar. Oturduğu yerden başlarını resmi çeken Gürel’e döndürüp poz vermişler. Kurbağayı görmemiş olacaklar, yoksa prensine kavuşmak için öpmeye çalışabilirlerdi.

Bir posta pişirip 4 kişiye veriyorum. Zaman geçirmeden ikinci kez pişirmeye başladım. Kahveyi içenler de gölün suyunda fincanları yıkayıp yanıma bırakıyorlar. Kahve pişirirken bisikletin ön tekerleğinin arkasından resmimi çekiyor Gürel. Jant telleri, jant ve lastik güzel bir dekor oluşturmuş.

Üç kez kahve pişirerek herkesin içmesini sağlıyorum. Sonrasında kahve takımlarımı toparlayıp heybeme yerleştirdikten sonra yola çıktık. İki göl arasında tarlaların arasından geçerken arkadaşlar yerde kendi halinde yürüyen bukalemun görüyorlar. Aysel de bukalemunu eline alıp resim çektirmiş. Bukalemun bulunduğu ortama göre neyin üzerinde ise onun rengini alan bir hayvan. Şu an ki rengi yeşil, orijinal renginde. Ön ve arkada olmak üzere iki tırnaklı pençeleri ile parmakları kavramış, iki gözü de ayrı yönlere bakıp döndürebilen tek hayvan olarak etrafındaki insanları iki gözüyle ayrı ayrı inceliyor. Bu insanlardan birisi Şafak Omaç, arkada Figen Gülgör. Bukalemunu elinde tutan da Aysel Ataş.

Gebekirse gölü ile Çakal gölü arasındaki yol biraz yükseltili. Bunu aşmak bizim için kolay oluyor. Göl seviyesinde meyve bahçeleri düzlük alanda. Yamaçlar ise zeytin ağaçlarına ayrılmış. Yukarı, tepelere çıkan yol aşağıdan kıvrımlı görünüyor. Tırmanışa geçen bisikletliler arasında mesafe var. Herkes aynı performansı gösteremiyor.

Ben en arkada Ferdimen ve Gürel ile birlikte tırmanışa geçtik. Yol kıvrımlı, hafiften yukarıya doğru yükselmekte. Sol taraftaki yamaçta zeytin ağaçları. Önümüzde sadece Ferdimen var. Resmi Gürel çekiyor kamerası ile.

Tepeye varınca Çakal gölü manzarası eşliğinde bisikletim KUZ ve kıytırık ile bir poz hak ediyor. Göl zeytin ağaçları arasında yarım görüntüsü ve daha önce nehrin getirdiği toprak gölün yanında geniş bereketli ovaya dönüştürmüş.

Çakal gölünden ayrılıp ovaya iniyoruz. Artık Tireye kadar yolumuz düz. Küçük Menderes nehri kıyısındaki yolda ilerliyoruz.

Yol nehrin kıyısından giderken bazen karşı tarafa geçmek gerek. Köprüden geçerken arkadaşlara seslenip durmalarını söylüyorum. İlk önce dijital zom ile yakınlaştırılmış olarak çekiyorum ağaçların dalları arasından. Köprünün mavi boyalı demir korkulukları ardında bana el sallıyor arkadaşlar.

Bu da normal görüntü. Aramızda epey mesafe var. Solda bir zeytin ağacı ve şeftali bahçesi tamamen yaprak açarak meyvelerini olgunlaştırıyor.

Ben köprüye gelmeden önce Gürel kamerası ile elçek resim çekiyor. Arkadaşlar köprünün diğer tarafında toplaşmış. Kendisi diğer taraftan sadece portresi görünüyor. Köprü biraz yüksekte, meyve bahçeleri aşağıda kalmış. Köprünün ucunda dut ağacı top şeklinde. Köprünün korkuluk demirleri mavi boyalı. Sadece ortadaki uzun demir sarıya boyalı.

Araç trafiğinin olmadığı nehir kenarında sakince gidiyoruz sarı çiçek açmış otların arasından. Karşımızda kayalık dağlar yeşil otların arasından görünüyor. Demir örgülü elektrik direği de manzaraya girmiş. Ferdimen grup halinde giden bisikletçilerin arkasından resimlerini çekmiş.

Ben de arkalarından tek başıma doğada olmanın verdiği mutlulukla içime sindire sindire yol alıyorum. Yol kıyısında sarı çiçekler açmış otlar arasında insan boyundan büyük şerbetçi otları fışkırmış durumda.

Nehir yatağından akan su o kadar kirli ki hem görünümünden hem de kokusundan belli oluyor. Siyaha yakın yeşil rengi olmasına karşın söğüt ağaçları ve otlar kıyıları bürümüş. Nehirde sadece canlı olarak su kaplumbağalarını görüyorum. Onlar da kabukları siyaha yakın renge yani nehrin suları gibi olmuş. Bu kirli sularda nasıl yaşadıklarını anlamış değilim. Kaplumbağalar pek evrim geçirmeden milyonlarca yıl aynı kalmış bir canlı türü. Şekli değişmese de kirli sular pek etkilememiş görünüyor.

Nehirde su ilkbahar olmasına rağmen çok az akmakta. Köprünün üzerinden karşıya geçerken nehrin resmini çekiyorum. Su az da olsa akıyor simsiyah. Söğüt ağaçları kıyı boyunca sıralanmış. Sol tarafta bir tepe, ön tarafında kavak ağaçları grup olarak dikilmiş.

Kavak ağacı nedir bilir misiniz? Kavak ağacı evlilik ağacıdır. Çocuk doğduğu zaman babası bir grup kavak ağacı diker, fidan olarak sulak bir yerde. Kavak çocukla beraber büyür. 20 yıl sonra evlilik çağı gelince baba çocuğu için diktiği kavağı keserek satar ve elde ettiği para ile çocuğunun düğün masraflarını karşılar. Evini yuvasını kurarmış kavak ağacı ile. Kavak ağacı daha çok kibrit, ambalaj ve mobilya yapımında kullanılır. Gerçi şimdiki zamanda kibrit gazlı çakmaklara yenilmiş durumdadır.

Yeni sürülmüş tarlaların yanından topluca bisiklet sürüyoruz. Gürel de uzaktan optik zom yaparak harika bir resim çekiyor. Resimde 11 kişi bisiklet sürerken görünmekte. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Ben biraz gerilerden gelince tek başına beni ayrı çekiyor. Kıytırığın arkasında iki Türk bayrağı rüzgarın etkisi ile dalgalanıyor. Yolun iki tarafında tarla yeni sürülmüş.

Belevi’ye vardık bile, burada öğle yemeği yiyeceğiz. Daha önce işletmeci ile konuşmuştuk geleceğimizi. Bizler gelince köfte siparişlerini veriyoruz ve hemen mangalda köfteler pişmeye başladı. Köftelerin pişmesini beklerken bahçede elimizi yüzümüzü çeşmede yıkayıp paklanıyoruz. Yıkanırken kara dut ağacını görünce acıkan karnımızı biraz bastırmak için karadutları mideye indirmeden edemedik. Yeni kararmaya başlayan dutlar nefis. Dutların çoğu kırmızı olgunlaşmamış. Kimisi yarısı kırmızı yarısı kara. Biz de iyice olgunlaşmış olan kara dutları yiyoruz. Dutları dalında yaprakları ile beraber yakından bir resmini çekiyorum.

Belevi’nde aramıza 2 kişi daha katıldı, Sadun abi ve Hüseyin. Üç masayı birleştirip oturduk. Köftelerin pişmesini bekliyoruz sohbet ederek.

Bisikletler park edilmiş, bizler de masalara oturarak bekliyoruz. İşletmenin adı Belevi çöp şiş ayran. Mavi tabelasında yazıyor.

Sevil köfte ve şiş pişirirken ocak başında.

Sevil ocağın başında köfteleri pişirirken işletmeci de domatesleri söğüş dilimler halinde kesip tabaklara diziyor.

Pişen köfteleri bir çırpıda yiyip bitiriyoruz, çok acıkmışız. En son olarak Sevil kendine pişirip yiyor köftelerini. Biz de boş durmayıp yemeğin üstüne çayları yudumluyoruz. Masanın üstünde kocaman bir saksı, saksıda da beyaz üzeri mor çiçekler açmış. Binanın duvarında ay – yıldız yapıştırılmış. Türk bayrağı da  çatıya asılıp sarkıtılmış.

Yemeğin ardından tekrar yola çıkıyoruz. Yolumuz yine nehri takip eden yollarda. Tarlaların önünden geçiyoruz. Tarlayı otlar bürümüş. Herhalde nadasa bırakılmış.

Kimi tarla da sürülüp ekilmiş bile. Araları 1.5 metre genişliğinde düz bir çizgide fidanlar dikilmiş. Fidanların da yanında boylu boyunca damlama için hortum döşenmiş. Geniş tarlada yan yana fidanlar ekili. Her şey düzgün ve güzel görünüyor görünmesine de tarlada fazla olan bazı şeyler var. O da fidanlar üretim yerinde çimlendirilirken köpük fidelikler ile buraya geliyor. Fidanlar dikildikten sonra boşalan köpük kasalar toprağın üzerine öylece atılmış. Toplayıp geri dönüşüme yada çöpe atılmamış. Nehrin kirliliği buradan başlıyor. Petrol ürünü olan köpük fidelikler çevreyi hem görüntü olarak hem de kimyasal olarak kirletmekte.

Yolculuğumuz güzel yerlerden devam ediyor. Bağlar, bahçeler, tarlalar arasından. Buralarda yollar da toprak. Arada geride kalanları beklerken bisikletten inip bekliyorum. Bisikletim park halinde, toprak yolda geriden gelenler ve yol kıyısında otlar ve sazlık.

Yolumuz nehrin kıyısında olunca bazen sol tarafında, bazen de sağ tarafında gidiyoruz. Karşı tarafa da köprüden geçiyoruz. Yine böyle bir köprüden geçerken Gürel tura katılan herkesi nehir ile beraber elçek yaparak resmimizi çekiyor.

Tura katılanların isimleri :  Ahmet Nail Yavuz, Aysel Ataş, Bahadır Özer, Cem Koç, Ferdi Kızıl, Figen Gülgör, Gökay Terzi, Gürel Gürselp, Hasan Ata, Hüseyin Dölçek, Kaya Palancılar,  Kemal Lale, Sadi Bilguvar, Salih Gülbahar, Sevil Gülgün, Şafak Omaç, Serif Kılavuz, Urim Babacan

Nehirde aşağıda gördüğümüz yerden daha fazla su akıyor ama hala kirlilik var. Burada nehir yatağı daha dar ve söğüt ağaçları neredeyse nehrin üzerini örtmüş durumda.

Bağ bahçe yolu böyle olur, toz toprak. Üstüne üstlük kum gibi milli bir toprak olursa bisikletteki yükle birlikte gitmek zorlaşıyor. Gerçi arkamızdan bıraktığımız izler derin ve anlamlı. Birincisi bisikletlerimiz yüklü ve ağır, daha belirgin iz bırakıyoruz. İkincisi ise anlamlı yük. Bu yük taşıdığımız eşyalarda daha çok ağır. İnsan eliyle yapılan erozyona ve kirliliğe dikkat çekmek için bisiklet sürüyoruz. Temiz bir çevre ve geleceğe, çocuklarımıza temiz bir gelecek bırakmak için yollardayız. Bunun ağırlığı ölçülemez. Üçüncüsü de nehrin deniz ile buluştuğu yerden aldığımız toprak. İnsan eliyle kirletilen nehirde taşınan toprak ağır metaller içeriyor. Kirli topraklarda yapılan tarım bizleri zehirlediği gibi çocuklarımızı da tehdit ediyor. Suyun kaynağına bırakacağımız kirli toprak nehirlerin temiz akması umudunu taşıyoruz. Bu hepsinden ağır ve izler daha da derinleşiyor. Hem sonra arkamızda iz bırakmamız gerek. Öyle gösteriş için, lay lay lom turu değil. Yarış ta yapmıyoruz. Hem spor yapıyoruz hem de doğayı ve çevreyi bir nebze olsun koruma amacı güdüyoruz.

Yol kumlu toprak, toprakta bisikletlerimizin tekerlek izleri. Sol tarafta nehir yatağı, sağda ise tarlalar.. Yolun her iki yakasında da otlar ve sazlar toza bulanmış durumda.

Topraklı tarla yolları bitti, asfalt yola çıkıyoruz. Yol kıyısında sadece  Hamidiye camisinin minaresini görüyoruz. İzmir ili, Tire ilçesi, Tire-İzmir yolu üzerinde bulunan Hamidiye Camii, daha çok Rahmanlar Camii adıyla bilinmektedir. Hamidiye Camii, Sultan II. Abdülhamit tarafından 1894 tarihinde yaptırılmış olan külliyeye aittir.
Külliye içinde yer alan okul, çeşme ve havuz, İzmir, Tire yol çalışmaları sırasında yıkılmış, külliyeden günümüze sadece minaresi ulaşabilmiştir.

Yolda beni bisikletimle beraber minareyi de çeken Gürel. Minarenin yanında beton elektrik direği. Yol hafif sırt yapmış, inişe geçmiş olan Ferdimen’in yarısı görünüyor.

Bereketli topraklarda yaz için sürülüp ekilmiş tarlalar uçsuz bucaksız ta Bozdağlara kadar gidiyor.

su1-1-044

Ovada sadece tarla, bahçe yok. Milli zengin toprakta fidan yetiştiriciliği ve çim yetiştiriciliği de yapılıyor. Belki de 10 futbol sahasını kaplayacak kadar yere çim ekilmiş bir alanı görüyorum.  Boylu boyunca plastik borular ellişer metre aralıkla döşeli. Bu borular çimleri sulamak için. Doğal gübreli toprakta çabuk yetişiyor çimler.

Bülbüldere ve Göllüce köylerini geçerek Yeniçiftlik köyünde mola veriyoruz. Çay, soda ve atıştırmalıkları sundurmanın altında masalarda yiyerek biraz dinlenip güç topluyoruz.

Sundurmanın altında masalar, köylüler oturmuş çay içiyorlar. Bahadır bisikletine binmiş, kafasını arkadaki kameraya çevirmiş durumda.  Gökhan daha ilerde bisikletine bir şeyler yapıyor. Kıytırığın bir kısmı bayraklarla beraber sol tarafta görünüyor.

Moladan sonra yola çıktık, en arkada ben gidiyorum. Yanımda da bizim huysuz ihtiyar Şerif Kılavuz var. Arkadaşlar basıp gitti Tire’ye doğru. Huysuz ihtiyar geçen yıl kalbine pil takılmıştı. Pek bisiklette zorlanamıyor. Tura gelmeye de çok hevesliydi ve aramıza katıldı. Huysuz ihtiyarı kırmak olmaz, gönlü ne istiyorsa yapmak gerek. Artık iyice yavaşladı ve sık sık mola vermeye başladık. Bana sen git ben arkandan gelirim dese de pek aldırış etmedim. Geçen yıl yalnız bırakmıştık bilmeden kalp krizi geçirirken. Bir daha asla yalnız bırakmam diyerek sabırla bekliyorum. Bir yudum su içip biraz nefeslendikten sonra yola devam ediyoruz. Gittikçe molalar sıklaştıkça Şafak’ı cep telefonumla arayıp durumu bildirdim. Yolun karşısına geçip otobüse bindirmeye çalıştımsa da otobüsler bisikleti almadı. Gerçi Midibüs ve bisikleti koyacak bagajı bile yok. Nasıl alsın ki. Tire de evi olan arkadaşımız Birol Önal’a gelip Şerif’i almasını söyledim Şafak’a. Arkadaşlar Tire’ye varmıştı ve bizim daha 10 Km yolumuz daha var. Şerif’e oturup Birol’u beklemesini söyleyip pedala bastım. Birol arabası ile Şerif ve bisikletini alarak Tire’ye getirdi. Beni Tire girişinde benzinlikte Ferdimen bekliyordu. Ben de gelince birlikte Tire belediyesinin bizi konaklayacağı spor salonuna sora sora geldik.

Birol Önal’ın arabasının arkasında bisiklet taşıyıcısı var. Birol ve Şerif bisikleti arabadan indirirken.

Kapalı olan spor salonunun içine bisikletlerimiz ile girerek yerleşiyoruz. Sıcak duşumuzu da alarak, aklanıp paklanıyoruz bir güzel. Terli formaları yıkayıp yerine temiz eşyaları giyiyoruz.

Spor salonunun girişi geniş bir salon. Salon yüksek tavanlı, kıyılarda balkon var. Üst bölümde odalar var ve yukarı çıkan merdiven görünüyor. Aşağıda bisikletler, arkadaşlar toplaşmış kendi aralarında konuşuyor. Sağ alt tarafta pinpon masası var.

Akşam yemeğini Birol Önal yaptırmış bile. Pide ayran ile karnımızı doyurduk. Kendisine ayrıca teşekkür ederim bize ev sahipliği için ve misafirperverliği için. Akşam bastırdı, duşumuzu aldık, karnımız doydu. Bunun üstüne kahve gider diyerek kahve takımlarımı çıkarıp cezveyi ocağa sürüyorum. Akşam serinliğinde kahvelerimizi afiyetle içerek günün değerlendirmesini yaptık.

Gaz ocağım yanar durumda, cezvede taşan köpükleri fincanlara dökerken. Resim biraz bulanık çıkmış Ferdimen çekerken kahvenin kokusundan heyecanlanıp eli titremiş olmalı deklanşöre basarken.

Bir süre sohbet ettikten sonra günün yorgunluğu üzerimize uyku olarak çökmeye başladı. Her kes kendine yatacak yeri belirlemişti çoktan. Ben de koridorun birine matımı serip hazırlamıştım. Yarın Salı günü, Tire’nin pazarı kuruluyor. Hem de büyük bir pazar. İlk önce pazarı gezeceğiz. Yarın güzel bir gün bizi bekliyor ve uyku tulumuna mutlu girerek derin bir uykuya dalıyorum.

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık 76 Kilometre civarı

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

Antalya Manavgat – Mersin Bisiklet Festivali 4. Gün

4 ekim 2015 Pazar

4. Gün

Manavgat – Gizli Cennet Bahçesi – Manavgat

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

Hep yanıldı ve yenilgilere uğradı

Ama atıldı yine de serüvenlere

Vakti olmadı acıların hesabını tutmaya

Durup beklemeye, geri dönmelere vakti olmadı.

Yangınlarla geçti ömrü ve hep yalnızdı

– ki onlar daima birer yalnızdılar

Ahmet Telli

 

Öne çıkan görsel, Her tarafı ağaçlar kaplamış, yol o yeşil alan içinde kaybolmuş.

Günün en güzel zamanı bence sabahın ilk saatleri, neden derseniz tüm canlıların yaşam kaynağı Güneş ışınlarından ne kadar çok yararlanırsan o kadar yaşam dolu olursun. İnsanlık tarihi başlangıcından bu yana her sabah gerçekleşen doğal olayı yaşayan insanları mutlu etmiştir. İnsanlar bunun farkında olsun ya da olmasın bu gerçeği değiştirmez. İnsanların yaşadığı beton evlerde ki odalarında güneşin doğuşunu fark edemiyor maalesef. Bunu fark etmeme neden olan ise bisiklet ve bisiklet turları. Beton baskısından kurtulmuş olarak çadırda güneş doğmadan daha önce kendini hissettiriyor. Algılayabildiğime göre şanslı sayılırım.

Hava açık, fazla da nem yok şimdilik. dağların ardında güneş kendini göstermeye başladığında gözümü kırpmadan kahvemi yudumlayarak izliyorum sadece. Şairin dediği gibi ” Anlamak gideni ve gelmekte olanı, O müthiş bir bahtiyarlık sevgilim” Ben sadece gelmekte olanı karşılıyorum sabahın seherinde.

Manavgat çayı, su titriyor hafif rüzgar ile. Doğu ufku  güneşin ilk ışıkları ile kızıla boyanmış.

Güneş yavaş yavaş yükseliyor.

Güneş tamamen dağların ardından kendini gösterdi.

Kahvaltı yeni kalkmış katılımcılar ile kuyrukta sabah selamlaşmaları arasında sıramız gelince güzelce karnımızı doyuruyoruz. Ardından yola çıkma zamanına kadar herkes hazırlanıyor. Bu gün gizli cennet bahçesine gidip geleceğiz. Gerçi her taraf gizli cennet buraları ama bakalım gideceğimiz yer nasıl? Henüz gitmediğime göre yeni göreceğim yer her zaman cennet benim için.

Kilitli taş döşeli yolda bisikletliler gidiyor. Resim arkalarından çekilmiş.

İlk molamızı yerde işaretlenmiş olan yere gelince farkına varıyorum. Biraz dinlenmeli.

Sola işaretli iki ok işareti, biri üstte biri altta. bisiklet çizimi ve mola yazısı. Hepsi de beyaz sprey boya ile boyanmış.

Bir süre ana yoldan gittikten sonra Toros dağlarına doğru yol almaya başladık. Köy yolları olunca bazı yerlerde toprak yolda gitmek durumunda kalıyoruz. Toprak yolun güzelliği de yerde yüzlerce bisikletin tekerlek izlerinin görünmesi. Bisikletlilerin buradan geçtiğini görmek yetiyor, yolda yalnız olmadığımın kanıtı. Sadece izleri takip etmek yeterli.

Toprak yolda bir çok tekerlek izi, hepsi de birbirinden farklı. Henüz iz yapmamış ön tekerleğimin bir kısmı görünüyor.

Köy yollarının bir güzelliği de çeşmelere sık sık rastlamamız. Şimdiki ana yollarda pek çeşme yoktur. Hatta hiç yapılmaz, nedeni ise marketlerden para ile su almanız içindir. Çok zorda kalmazsam marketten pek su almam. Köy yollarında mutlaka bir çeşmeye denk gelirim. İşte bir çeşme ve pistonlar ısınmış, soğutmak gerek. Bu arada susuzluğumu da gideriyorum. Su şişelerimi tazeliyorum.

İki borudan akan su ve yalakta ayaklarım dizlerime kadar suyun içinde. Sarı mataramı su ile doldurmaktayım.

Hava sıcak olunca başımı da yıkamadan edemedim. Bir süre serin tutar nasıl olsa. Saçlarımı akan suda yıkarken.

İşte köy yolu, hiç bir araç yok. Kafam sakin ve rahat, Ormanın içinde olmasam da tam olarak yol kıyısına bir kaç sıra zeytin ağacı dikilmiş. Önemli olan yeşilliğin içinde pedal çevirmek.

Yol düz gidiyor, asfalt. Kıyıda ağaçlar.

20151004_114442

Çeşmede biraz serinledikten sonra yola devam ediyorum. Yorulanlar kısa mola vermişler nefeslerini sakinleştiriyorlarken buluyorum.

Arıcılar yoldan biraz içeri arı kovanlarını yerleştirmiş bal üretimini yapıyorlar.

Son yokuş dedikleri yere geldik galiba. Öyle fazla sert te değil, bir çırpıda çıkarız. Devrim önde  gidiyor.

Gizli cennet denilen yere geldik, gerçi gizliliği pek kalmamışa benziyor. Ağaçların arasında kalmış o yüzden gizli diyorlar. Kısacası herkes biliyor burasını. Gördüğüm arabalardan belli gizli olmadığı.

Yol ağaçtan bir tünel görünümünde. Yeşil ağaçlar arasında kaybolan yol. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Suyun başında bir güzel bize poz veriyor çakıllara oturmuş durumda. Elleri dizlerinin önünde birleşmiş. Bulanık su yayılmış olarak akıyor, suyun içinde iki kaz biri yüzüyor biri ayakları üzerine dinelmiş bize bakıyor merakla ne yapıyoruz diye.

Sevgili arkadaşım bizler için ta Antalyalardan tek başına pedallayıp gelmiş. Bizlere renk kattı. Yeşile yeşil rengini verdi.

Yeşil tişört giymiş Devrim yanımda elimi omuzuna atmış durumda elçek resim çekildik. Kazlar yine arkada fon oluşturmuş.

Burada öğle yemeğini yiyoruz ve ardından belli bir süre dinleneceğiz. Gizli cennet şelalesi burada, suyu bulanık ve az akıyor. Şortlarımı giyip küçük havuza giriyorum bir süre. Su ılık, havada sıcak olunca sanki hamamda yıkanıyormuşum gibi.

Neredeyse 10 metre yükseklikten dökülen şelale geniş bir su göletine akıyor.

Bir kaç küçük şelaleden oluşmuş doğal güzelliği bir süre yukarılardan çağlayan su sesi ile dinlendik.

Resmi şelalenin yukarısından tam döküldüğü yerden aşağısını çekiyorum gölet ile birlikte.

Gizli cennet şelalesinin fazla bir özelliği yok. Bir kaç şelale ve restorandan başka bir şey yok. Dinlenme bitince hareket başladı geri dönüş için. Manavgat’a kadar hep iniş olacak.

Gizli Cennet yazan tabela pas tutmuş sadece harfler kalmış. Restorana gidiş yönünü gösteriyor. Yol kıyısında taze çam fidanları büyümekte.

Dönüşümüz çabuk oluyor kamp alanına, bundan sonra pek resim çekmedim. Kamp alanında geri dönüş telaşı vardı. Gidenlerle vedalaşıp uğurladım. Ben bir kaç kişi bu akşam buradayım. Yarın Mersin’e gideceğim otobüs ile. O yüzden fazla geç olmadan yatıyorum.

Bu gün yaptığım yol 73 Kilometre civarı.

Yaptığımız yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc

Denizli Salda Gerisi Antalya Mersin 15. 16. Gün

2 – 3 Haziran 2015 Salı – Çarşamba

15. 16. Gün

Antalya Tatili

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

(Resimlerin bir kısmı Ferdi Kızıl’a aittir)

 

Anahtar

Konuşmak susmanın kokusudur.

Ya sus git, ya konuş gel, ortalarda kalma.

Yalan korkaklığın tortusudur.

Dürüst kaba ol, eğreti saygılı olma.

 

Özdemir Asaf

 

Öne çıkan görsel, Yaklaşık 10 metre yukarıdan dökülen sular köpürerek şelale oluşturmuş. Etraf ağaçlarla kaplı.

IMG_0184

Günlerdir çadırda uyumanın rahatlığı evin içinde olmuyor. Dört duvar içinde güvenli ortam olsa da doğanın sessizliğini rahat yatakta uyurken duyulmuyor. Beden erken uyanmaya alışmış artık, fazla uykuya yer yok. İlkay ve Ferdi henüz uyuyorlar, gündüz gözü ile İlkay’ın odasını inceliyorum. İlk olarak gözüme çarpan duvarda asılı olan yağlı boya resim. Geçen yıl İlkay için ona yakışacak mavi renk ağırlıklı bu yağlı boya resmini yollamıştım hediye olarak. İlkay da odasının duvarına asmış. Hediyeme değer verilmesi hoşuma gitti doğrusu. Sabahın ilk sürprizi.

20150602_081103

Diğer duvarda başka bir tablo daha vardı. Tabloda fantastik olarak evreni bütünleştirmiş sanatçı renk cümbüşü ile. Uzay, gezegenler, yeryüzünde deniz, denizin içinde balıklar. Rengarenk yelkenli tekneler rüzgarla şişmiş yelkenleri. Denizaltı canlıları ve Nuh’un gemisinden yeni inmiş hayvanlar. Her şeyin ortasında bir deniz feneri sanki evrende dolaşan tüm varlıklara yol gösterir gibi, tam ortada.

20150602_081136

Ev halkı uyanıyor ve bahçede çardak altında kahvaltı için oturuyoruz. Kahvaltıyı aile ortamında sohbet ederek keyifle yaptık. Masa etrafında 6 kişi varız.

20150602_103538

Evin hanımı ve kızı tüm marifetlerini sergiliyorlar kahvaltıda. Şairin ” Yemek yemek üstüne bir şey diyemem ama kahvaltının mutlulukla bir ilişkisi olmalı ” dediğini biliyormuşçasına. Ana kızı çekiyorum yan yana.

20150602_103609

Eh kahvaltının üstüne Urimbaba kahvesi iyi gider diyerek sürüyorum cezveyi kamp ocağıma. İlkay da özlemiş kahvemi sabırla  pişmesini  bekliyor.

IMG_0151

Kahve sonrası İlkay arabası ile Antalya’nın nefes alabilecekleri şelalelerden ünlü Düden şelalesine geldik. İlkay’ın evine yakın bir yerlerde. Bakmayın yazılan yazılara. Antalya’ya iyi gelecek diye yazmış Antalya belediyesi. Giriş ücretli ve ücretli yapılan bir hizmetin iyi geleceğini zannetmiyorum. Kapitalist düzen her zaman olduğu için çaktırmadan vatandaşın cebinden tırtıklamayı biliyor. Akdeniz’in nemli, sıcak ve bunaltıcı havasından kaçıp azıcık serinlemeye gelenler Belediyelerin vatandaşa yapması gereken hizmetleri ücret karşılığında yapmasını yadırgamıyor vatandaşlar. Yasaları da öyle bir yapmışlar ki ücret ödemeden içeri girmeye kalksan seni suç işlemiş olarak ilan ediyor. Soyulduğunu fark etmeyenler de sadece seyirci kalıp seni suçlu görüyorlar. Mecburen ücreti ödeyip içeri giriyoruz, yoksa suç işlemiş oluruz, neme lazım.

20150602_105734

Kesinlikle buraya ait olmayan iki tarihi eser getirip parkın bir parçası imiş gibi göstermeleri anlaşılır gibi değil. Nasıl olsa Antalya çevresinde o kadar çok tarihi kent var ki hazıra konmuş parkı yapan belediye. Yeni bir eser yaptırıp bir heykeltıraş sanatını gösterse olmaz mı. Varsa yoksa beton mimari işine geliyor. Zaten yöneticilerin anladığı zihniyet o kadar. Sanat ne ola ki, hak getire! Yere yatmış aslan heykeli.

20150602_105815

Aynı heykelin bir benzeri de diğer tarafta var ama diğerine benzemiyor.

20150602_105830

Düden çayı ilk başta kanal ile şehrin içinden uzun bir yol kat edip yeşil alan olarak kalmış doğal göçüklerden oluşmuş parka kadar geliyor. Akan su mikrop tutmaz derler ya onu gibi bir çay. Temiz olarak aktığını görüyorum. Şehrin içinden geçerken insanlar kim bilir neler atıyordur çayın içine.

20150602_105936

Akan suyun kir tutmadığı doğrudur. Az bir yükseltiden dökülen suyun berraklığı ve döküldüğü yeri köpükle tamamen beyaza bürümüş.

20150602_110023

Aşağı indikçe suyun akışı da hızlanıyor.

20150602_110120

Bazı yerlerde köpürmeye başladı.

20150602_110136

Öyle bir hal alıyor ki!

20150602_110213_HDR

Çağlayana gelmeden önce coştukça coşuyor. Çağlayana tüm heybetini göstermesi gerek. Akış hızı arttıkça sesi de artarak ürkütücü bir hal aldı. Suyun akışına baktıkça başım dönmeye başladı sanki. İnsanı büyülüyor adeta.

20150602_110226

Aşağısı göründü bir parça, biraz yüksekteyiz anlaşılan. Aşağısı göçük halinde, karşıdaki dik kayalık sarmaşık ile kaplanmış. Bir de mağara görünüyor. Dipte çay akmakta.

20150602_110313

Bir süre sonra sanki cennete gelmiş gibi hissettim kendimi. Daha önce kanaldan sakince akan su çağlayandan dökülmeden önce coşması boşuna değilmiş. Arazi yapısı öyle bir durumda ki bıkmadan manzarayı seyredesim geliyor. Dik kayalıktan dökülen çağlayanlar, etraf ağaçlardan yemyeşil bir hal almış. Dökülüp te birleşen sular turkuaz renkte akmakta.

IMG_0165

Düden Şelalesi;

Şelalenin girişinde develere binip güzel bir anı fotoğrafı çekebilirsiniz. Şelalenin içerisinde restorantlar ve eğlence merkezleri oldukça yaygın ve içerisinde minik bir hayvanat bahçesi bulunmaktadır.
Şelale sahası dahil, Antalya kent merkezinde jeolojik yapılardan Traverten ve Holosen-Yeni Alüvyon oluşumlar hakimdir. Traverten oluşumu özellikle Düden Çayı yatağında ve taşkın ovasında devam etmektedir. Jeomorfolojik olarak Döşemealtı Platosu olan Üst Plato, Düden Platosu olan Alt Plato ve bir tane de deniz altında olmak üzere, basamak şeklinde üç ana terastan oluşmaktadır.
Travertenler üst platoda 254, alt platoda ise 151 metrelik bir kalınlığa sahiptir. Alanının % 67.6’sını kaplayan, bazen masif bazen de tabakalı bir yapı gösteren travertenler yer yer süngerimsi bir dokuya sahiptir.
Şelale sahasını etkisinde bulunduran Döşemealtı-Duacı Platosunu içine alan Varsak kuzey üstü, Duacı, Yeşilbayır, Odabaşı, Kızıllı gibi yöreleri içine alan üst plato bölgesi, tufa oluşumları daha gözenekli, gevşek ve el ile parçalanabilir ve dayanım açısından daha zayıf fiziksel özelliklere sahiptir.
Bu bölgede mağara türü boşluklu yapının fazla olması sonucu dolin diğer tanımıyla karbonat çöküntü alanı türü alanlar da sıkça gelişmiş bulunmaktadır. Sahanın büyük bölümü çok dik eğimlidir. Toprak haritalarına göre alanda büyük toprak gruplarından Kırmızı Akdeniz Toprakları, Aluviyal, Koluviyal ve Kahverengi Orman Toprakları bulunur.

http://www.mehmetsokmen.tv/videolar/haber_detay.asp?haberID=92

Kayalar dik ve ufak tefek ve büyük mağaralar oluşmuş.

20150602_110506

Her taraf ayrı bir güzellik, ayrı bir yapıya açıldığından her ayrıntısı olmasa da çekebildiğim kadar resim çekmeye çalıştım. Kayaların arasında akan çayın üzerinde yatay uzamış çınar ağacının gövdesi.

20150602_110527

Çay bazı yerde daralınca hızla akan sular köpürerek akıyor kanalda.

20150602_110553

Coşkun ve köpüklü akan su insanın aklını alıyor.

20150602_110728

Sular her yerde ufak tefek çağlayanlar oluşturmuş.

20150602_110748

Çayın kıyısında yürüme yolları yapılmış, kıyılarda korkuluk yapılarak emniyet sağlanmış. Sağda ise düz duvar gibi kayalıklar yeşil yosunlarla kaplı.

20150602_110804

Karşıya geçmek için beton köprüler yapılmış, altından akan deli çay köpürmüş durumda.

20150602_110816

Bazı yerde çay kayaların daraldığı yerde hızını arttırarak köpürmeden geçemiyor. Etrafta rutubet çok olunca kayalar yosun tutmuş.

20150602_110852_HDR

Her tarafta küçük, büyük delikler görmek olası.

20150602_110927

Bazı yerde yüksekte kalan mağaraya beton merdiven yapılarak insanların çıkması sağlanmış.

20150602_110933

Kayalar traverten gibi kat kat oluşmuş ve sular buradan kademeli akıyor.

20150602_110945

Bir mağaranın içi yosun tutmuş, yosunun bir çok tonu bir arada.

20150602_111019

Mağara içindeki duvarlarda da delikler var. Kim bilir nerelere çıkıyordur.

20150602_111029

Yaklaşık 8 metreden dökülen çağlayanlar havuza dökülüyor köpürerek. Döküldüğü yer Güneş ışıkları ile turkuaz renge bürünmüş. Üstte ve etrafta ağaçların yeşil rengi buranın cennet olduğunu belirtmiş. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

IMG_0184

Hani “Bakış Açısı” derler ya her kes kendine göre bir bakış açısı yakalamış o açıyı resmedip kayıt altına almaya uğraşıyor. Kimisi kendini çektiriyor, kimisi de sadece çekiyor. Ben de çağlayan ile birlikte onları çekiyorum.

20150602_111148

Çağlayan bir yerden dökülmüyor, 50 metrelik düz kayaların çeşitli yerlerinden az, çok ayrı ayrı dökülüyor havuza. Boş alanlar ağaçla kaplanmış.

20150602_111211

Çay bazen Güneş ışıklarını yansıtıyor durgun akarken.

20150602_111404

Tabi bu her yerde Güneş ışıklarını yansıtması olanaksız, Eğime göre hızlı ve köpüklü akmakta.

20150602_111417

Ferdimen ile modaya uyup resim çekilerek bir çağlayan anımız olsun dedik. İlkay bizi çekiyor.

20150602_111456

Kardeşim İlkay ile de anı ölümsüzleştiriyorum.

20150602_111523

Güneşin ışıkları suya girince rengini turkuaza çeviriyor.

20150602_111624

Çağlayan bir kaç yerden gürül gürül su damlacıklarını serpiştirerek akıyor. Su damlacıkları ortamı serinletip derinin ürpermesine neden oluyor. Ürperme üşümeye dönüşünce fazla duramıyorsun çağlayanın yanında. Çağlayanı yandan çekiyorum.

20150602_111643

Mağaranın içine girip turumuza devam ediyoruz. Mağara duvarları şekilsiz kayalardan oluşmuş.

20150602_111751

İşte insanların yarattığı güzelliklerden biri. Plastik şişesini bırakıp gitmiş birisi. Bunu yapan mağara adamı olamaz bile. Hiç bir sınıflandırma yada sıfat yapılamaz bu durumda. Yarık içinde plastik şişe.

20150602_111819

Mağara bir insan boyunda, rahatça gezebiliyorsun. Bazı yerlerde eğilmek gerek yoksa kafan çarpabilir. Mağaranın tavanından sular damlamakta. Küçük sarkıtlar oluşmaya başlamış bile.

IMG_0197

Mağaranın içinden yukarı bölümlere çıkmak için döner merdiven yapılmış betondan. İlkay ile çıkarken Ferdimen bizi çekiyor.

IMG_0202

İçeride rahatça gezilebilecek kadar geniş oyuklar. Taban da doldurulup kayrak taşı ile döşeme yapılıp gezenlerin dolaşması sağlanmış.

20150602_111913

Mağara yukarılarda açıklıktan çağlayanın döküldüğü yeri görebiliyoruz.

20150602_112019_HDR

Çağlayanın arkasından suyun döküldüğünü görmek bambaşka bir ortam yaratmış durumda. Beyaz köpükler ve yeşil yapraklı dallar manzarayı oluşturuyor.

20150602_112152_HDR

Düden şelalesi gezimiz bitince dışarı çıkıp araba ile Kurşunlu şelalesine geliyoruz. Arası 10 Kilometre civarı. Her zaman olduğu gibi burası da ücretli, ücreti ödeyip giriyoruz şelaleye. Şelale hakkında doğru dürüst bir bilgi de yok, sadece piknik alanı doğal park olarak geçiyor.

Kurşunlu Şelalesi;

Yeri: Akdeniz Bölgesinde Antalya ili merkez ilçesi sınırları içerisindedir. Ulaşım: Tabiat Parkı Antalya’dan 22 km. uzaklıktadır. Parka Antalya-Aksu karayolunun Soğucaksu köprüsünden kuzey istikametine ayrılan 7 km’lik bir yol ile ulaşılır.

Özelliği: Sağlıklı orman dokusu ve zengin bitki topluluğu örneklerinin ilgi çekici su ve kaya formlarıyla bütünleştiği eşsiz bir doğal peyzaj özelliğine ve önemli özelliğini meydana getiren Kurşunlu Şelalesi’ne sahip olması nedeniyle 394 hektarlık bölümü 1991 yılında Tabiat Parkı olarak ayrılmıştır.

Kızılçamın hakim olduğu alanda yer yer tek veya küçük gruplar halinde doğu çınarı, defne, harnup, yabani zeytin, sakız ağacı, söğüt ve incir ağaçları bulunmaktadır. Mersin, alıç, zakkum, böğürtlen, yabani gül, sütleğen, ılgın, ladin, kermes meşesi, kekik, yabani nane, kayıt, eğrelti ve sarmaşıklar alt florayı meydana getirir. Su bitkilerinden ise (su üstü) topalak, su nanesi, kamış(su içi) su avizeleri, iplikli yeşil algler, (yüzer bitki) nilüferleri görmek mümkündür.

Yabandomuzu, tilki, tavşan, sincap, yarasa, ibibik, ağaçkakan, üveyik, sazan, su kaplumbağası, köpek, yılan ve kertenkele Tabiat Parkının faunasını oluşturur.

Parkın giriş kapısında Türk bayrağı asılmış. İçerisi çam ormanı.

20150602_125901

İlk girişte Düden şelalesinde olduğu gibi burada da bir kaç tarihi eser getirilip konulmuş. Bu tarihi eserler daha çok turistlerin ilgisini çekip burayı cazip ziyaret yerine dönüştürmek. Yoksa öyle herhangi bir yazıt, açıklama, bilgi, tarihi dönemi gibi açıklayıcı hiç bir şey yok. Mermere yuvarlak çiçek deseni ile derin oyulmuş. Üç mermer blok aynı desende yan yana duruyor.

20150602_112642

Girişte aynı zamanda su değirmeni kalıntılarını da sergilemişler. Bir zamanlar su gücünden yararlandıkları belli.

20150602_112704

Kurşunlu şelalesi gezimiz başlıyor! Önde giden İlkay’ı çekiyorum yeşilliklerin içinde.

20150602_120153

İlk olarak su değirmenini gözüme ilişti. Su kanalından su akıyor ama çarklar öylece sabit, hareket yok. Çark milinin merkezinden yan taraftaki öğütücüye bağlantısı olmasa da önceden hareketi bu şekilde aktarıldığı belli oluyor. Orijinalinden bir kaç parça olsa da çoğu yeniden onarılmış. Girişte gördüğümüz değirmen parçaları buradan alınmış olmalı.

20150602_120256

Dalların arasından çayın turkuaz rengi görülüyor.

20150602_120339_HDR

45 Derecelik eğimle çağlayan havuza köpürerek akıyor.

20150602_120437

Kurşunlu şelalesinde görememiştim ama burada alabalık dolu, serbestçe yüzüyorlar suyun içinde.

20150602_120459

Şelaleler istendiği gibi akıyor şarıl şurul, ince su damlacıklarını etrafa yayıp ortamın rutubetini artırarak. Burada da şelale yüksekten ve çeşitli yerlerden ayrı ayrı dökülüyor.

20150602_120714

Şelale olur da resim çekilmez mi? İlk önce Ferdimen ve İlkay’ı resmediyorum.

20150602_120736

Ardından Ferdimen bizi çekiyor yeni formam ile. Daha önceden siparişimi vermiştim Kayseri Perşembe Akşamı Bisikletçileri forma için. Yolda gelirken formanın hazır olduğunu bildirdi Türker Ergene. Ben de evde olmadığımdan İlkay’ın adresini vermiştim. Sağ olsun Türker oraya gönderdi. Ben de ertesi günü yeni formamla azıcık hava atayım dedim. İlkay ve ben arkamızdaki şelale manzarasında çekiliyoruz.

20150602_120812

Yükseklerden dökülen su kütlesi aşağılara yaklaştıkça dağılarak su damlacıklarına dönüşüyor. Bunlar gözle görebildiğimiz, bir de gözle görünmeyen toz haline gelmiş su zerrecikleri var. İşte bu toz zerrecikleri şelalenin yanında durdukça hafif bir ürperme, bir serinlik ve üşüme hissi uyandırıyor bende.

20150602_120922

Şelaleden dökülen suları yandan çekiyorum.

20150602_120953

Sanki cenneteyiz ve dostlarla keyifli sohbetle bahçede gezintideyiz gibi. İlkay’la beni ferdimen yeşillikler içinde çekiyor.

IMG_0250

Gezinecek çok yer var, bizler gibi diğer insanlar da uzaklarda gezinti yolunda etrafı seyrederek yürümekteler. Suyun ortasında kalmış kayalar tahta köprülerle birbirine geçerek cenneti daha yakından görmemizi sağlıyor.

20150602_121018

Kimi ağaçların kalın kökleri dışarıda kalmış kıvrımlar oluşturarak kayaların çatlaklarına dalmış durumda. Üzerleri de yosunlar ayrı bir yaşam formu meydana getirerek doğanın mucizelerini bizlere gösteriyor.

20150602_121126

Geniş bir alanı kaplayan havuz durgun, karşıda ağaçlarla yeşilliklere bürünmüş cennet.

20150602_121139

Nereye bakarsan bak her taraf ayrı bir güzellikte, ayrı bir manzara sürekli değişik ve seyredilesi.

20150602_121143

Yosun tutmuş kayalar.

20150602_121403

Üstten sarkan dalların yaprakları ardında şelale ve durgun havuz.

20150602_121430

Burada da irili ufaklı mağaralar var kayalıklarda.

20150602_121445

Koca çınar ağaçlarının gövdeleri zamana ve taşkın suyun gücüne direnerek bu günlere kadar gelmiş.

20150602_121530

Alabalıkları sürekli suyun içinde görmek olası, zaten balıklar da insanlara alışmış ekmek atmasını bekliyor sanki.

20150602_121612

İşte manzara bu ve gördüklerim. Pembe çiçek açmış zakkumların ardında çağlayan. Üzerinde aynı renkte çiçek açmış zakkumlar kaplamış çağlayanın üstünü.

20150602_121638

Ağaç gövdesi, sarkan dalları, çağlayan ve havuz, hepsi bir arada.

20150602_121745

Çınar ağaçlarının gövdeleri kalın, diğer ağaçlar çalı tipinde ince gövdeli.

20150602_121805

Kayaların arasından fışkırmış ince gövdeli ağaçlar.

20150602_122331

Ağaç gövdelerine tutunup saran sarmaşıklar da var.

20150602_122402

Bitki örtüsü tünel gibi sarmış, içinden geçip giden patika var. Tam cangılın içindeymiş hissini uyandırıyor.

20150602_122516

İlkay’ı bu cangılın içinde, kayaya yaslanmış olarak çekiyorum.

20150602_122529

İlginç kayaçlar oluşumu ile karşılaştık, bir zamanlar dere yatağı yada deniz kıyısındaki çakıllar zamanla bulunduğu seviyeden epey yukarılara ulaşmış durumda. Çakıl taşları betondaki gibi birbirine yapışık.

20150602_122603

Ormanın içinde gezimiz devam ediyor, hani derler ya balta girmemiş orman. Hemen hemen aynısı.

20150602_122632

Yukarıdan bir orman adamı merdivenlerde göründü. Neyse ki bizim Ferdimen olduğunu görünce rahatlıyoruz.

20150602_122636

Ağaçların kimisi yukarıya doğru büyümeye yer bulamadığından yere paralel biçimde kendine mavi gökyüzüne ulaşmak için bir aralık arayıp durmuş. Güneşi gören yukarı doğru yönelmiş.

20150602_122706

Yatık ağaç gövdesinin dibinden boyunca çekiyorum. Yanlarda başka ağaç gövdeleri de aynı biçimde çayın üstünde paralel.

20150602_122758

Ağaç gövdelerinden karşıya geçebilirsin, köprü gibi uzamış karşıya.

20150602_122811

Rengarenk boyanmış çitler ayrı bir görsellik  kazandırmış bahçenin içine.

20150602_123019

Kimi yerde küçük göletler oluşmuş mavi turkuaz rengi ile ağaçların arasında.

20150602_123050

Kimi yer ise küçük bentlerle akıp giden dere köpürmekte.

20150602_123328

Gezimiz yürümekle olunca haliyle biraz yorulduk. Çay bahçesinde birer çay içerek yorgunluğu atmak gerek. Elçek ile kendimizi çay içerken çekiyorum.

20150602_123558_HDR

Dere aşağılara doğru çağlaya çağlaya akıp gidiyor. Gezinti yeri bir yere kadar. Sonrasında yukarı doğru yöneldik.

20150602_124828

Çay kademe kademe akıyor küçük çağlayanlarla.

20150602_124835

İkinci şelale gezimizi de bitirip eve dönüyoruz. Acıkmışız yani. Öğle yemeğini bahçede yedik. Kara dut ağaçlarından bir miktar dut yiyerek yemek sonrası tatlandırdık ağzımızı.

20150602_132701

Bahçe duvarında çit olarak sardırılmış dikensiz böğürtlenlerin tam da zamanı. Olgunlaşmış böğürtlenleri oturduğumuz yerden dalından birer birer koparıp yemek bulunulmaz bir olay. Burası da ayrı bir cennet durumunda. Avucumda bir kaç tane böğürtlen ile dalındakilerle birlikte çekiyorum.

20150602_140250

Öğleden sonra İlkay işine gitti, biz de Devrim’in çalıştığı Üniversiteye bisikletlerimizle giderek yerleşkenin kocaman bahçesine vardık. Daha önce haber verdiğimizden Devrim bizi bekliyordu. Bir kaç gün oldu son görüşmemiz ama kendi yerinde buluşmamız ayrı bir hasretlik oldu sanki. Yanımda kahve takımı olmasına rağmen Devrim kendim kahveleri yapacağım deyince sesimiz çıkmadı bu isteğine. Sonra biz onun misafiriyiz artık. Nefis bol köpüklü kahveler ve kendi elleri ile çiziktirdiği HOŞGELDİNİZ notu ile bahçede bankta yerimizi aldık. Kahve ile sohbet daha bir başka oluyor. Hele uzaklardan gelmiş bizler için. Üç kahverengi fincan ve iki kağıt bardak su tepsinin içinde.

20150602_161142

Akşamında yemeğe Devrim’in evinde yiyeceğiz. Annesinin nefis içli köftesi ve bizlere Devrim’in hoş geldin pastası hoş bir sürpriz oldu. Pastada üç mum ve şemsiye var. Mumlar yanıyor.

20150602_212927

Nefis pastayı çay ile birlikte balkonda afiyet ve sohbetle gecenin tadına doyum olmaz. İlkay ile balkonda oturmuş halde Ferdimen bizi çekiyor. Yerde pasta ve çay bardakları.

IMG_0278

Devrim’in evi Antalya içinde, İlkay’ın evi ise Antalya’nın sınırında 15 kilometre kadar uzakta. Gecenin geç saatlerine kadar oturup sohbet ettik. Bisiklet ile gecenin geç saatlerinde saat 1 gibi İlkay’ın evine anca vardık. Yataklar üst katta hazır durumda. Yatmadan önce Balkonda bulunan teleskop ile gökyüzünde görünen kocaman Ay’ı daha yakından görme fırsatı oldu. Cep telefonum ile bir kaç denemeden sonra anca çekebildim. Ay hareket halinde olduğundan teleskopun açısından çabuk ayrılıyor. Bir daha ayı tutturmak için ayar yapmak zorunda kalıyorsun.

20150603_015706_HDR

Nefis bir uykunun ardından erkenden, daha Güneş doğmadan uyanıyorum. Artık iyice alıştım sabah erken uyanmalara. Ev halkı uyandıktan sonra hep beraber kahvaltıyı bahçedeki masada yaptık.  Sonrasında İlkay’ın babası mühendislik harikası ile bahçenin ortasında ocağı yaktı. Olgunlaşmış toplanan böğürtlenleri kocaman bir leğende reçel yapma işine başladı. Daha önce yaptıkları reçeli kahvaltıda yemiştik. Reçelin mayhoş bir tadı var. Ramazan bey işi rayına oturtturmuş reçeli yaparken ateşine dikkat ediyor. Dibi tutmasın diye de arada karıştırması gerek. Dört küp beton üzerinde kalın sac. Ateş burada yanıyor çimenlere zarar vermesin diye. Sacın dört kenarına aynı küp betonlardan dört tane daha konmuş. Bunların üzerinde leğen, içi böğürtlen dolu ve kaynamakta.

20150603_101927

İlkay işine gitti, biz de bisikletlere binip Antalya merkeze doğru gitmeye başladık. Merkezde bisiklet yolları yapmış belediye. Hem de gidiş geliş olarak. Maviye de boyanmış, güzel bir şehircilik modeli.

20150603_131644

Kale içi giriş kapısı, Roma döneminden kalma. Hadrian kapısı Roma imparatorluğunun zenginliğini ve gücünü temsil ediyor sanki. Yüksek kemerli üç girişi olan kapıda dört tane de sütun konulmuş.

20150603_132241_HDR

Seçimler bitmiş, hiç bir parti tek başına iktidar olacak kadar milletvekili çıkaramamış durumda. Sadece Türk bayrakları ile donanmış bir havuz başı olması ortalığı kirleten siyasi parti bayraklarından arındırılmış. Havuzun ortasında fıskiyeden su fışkırıyor yukarı doğru.

20150603_132820

Antalya gezimiz yolumuzda bulunan eserleri anca görüyoruz. Bunlardan biri de şerbetçi heykeli. Eski zamanlarda henüz şişelere girmeyen içecekleri şerbetçiler satarlardı sokaklarda. Şerbetçinin ibiğine çeşme konulmuş su içmek için. Antalya sıcak memleket, kışın bile terlersin ve susarsın. Soğuk şerbet olmasa da su ile susuzluğunu giderirsin çeşmeden.

20150603_132904

Baba ve oğul heykeli, bir zamanlar yapılıp konulmuş. Herhangi bir yazıt yok, yada sökülmüş. Kim, ne anlatıyor, sanatçısı kim belli değil. Şimdiki belediyenin anlayışına ters böyle heykeller. Heykelin belden aşağısı beton blok içinde.

20150603_133127

Falezlerin üstündeyiz, karşı da aynı falezlerin devamı var. Şöyle iki uzun saçlı adam  birlikte bir resim çekilelim bakalım.

20150603_133540

 

VASİYET

Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
ölürsem kurtuluştan önce yani,
alıp götürün
Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni.

Hasan beyin vurdurduğu
            ırgat Osman yatsın bir yanımda
ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp
kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.

Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,
seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,
tarlalar orta malı, kanallarda su,
ne kuraklık, ne candarma korkusu.

Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz,
toprağın altında yatar upuzun,
            çürür kara dallar gibi ölüler,
toprağın altında sağır, kör, dilsiz.

Ama bu türküleri söylemişim ben
                     daha onlar düzülmeden,
duymuşum yanık benzin kokusunu
traktörlerin resmi bile çizilmeden.

Benim sessiz komşulara gelince,
şehit Ayşe’yle ırgat Osman
çektiler büyük hasreti sağlıklarında
belki de farkında bile olmadan.

Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
– öyle gibi de görünüyor –
Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani…
                                                                    1953, 27 Nisan
     Nazım Hikmet RAN                           Barviha Sanatoryumu

Yukarıdaki şiirin yazıtı metal levhaya yazılmış hali. Yarısı duvarda, yarısı yerde.

20150603_133911

Bu gün 3 Haziran 1963 Büyük şairimiz Nazım Hikmet RAN’ın ölüm yıl dönümü. Büyük şairi şiirleriyle anıyorum. Şairin ilginç bir heykeli duvarın içinde ve altında levhaya yazılmış Laz İsmail şiiri.

20150603_134116

Eski evler onarılarak sarı, yeşil, pembe renkleri ile eski ve modern bir sokak görünümüne dönüşmüş. Sanki başka bir çağda başka bir ülkedeyiz. Görünüm olarak harika.

20150603_135357_HDR

Parayı Lidya’lılar bulunca haliyle bir şubesini de Antalya da açmışlar. O zamanlarda soylular topladıkları vergilerle halkı sömürdükleri gibi bankaları da soymaktalar. Eteğini açmış dökülsün paralar. sonrasında eğlence yerlerinde vur patlasın, çal oynasın. İzmirlilerin söylediği bir deyim vardır; “Parayı Lidyalılar, kafayı İzmirliler buldu” diye. Lidya Bank yazan bankamatik önünde eteğine para dolduran heykel.

20150603_140125

Bölük pörçük te olsa yer yer bisiklet yolu yapılmış şehrin bazı yerlerinde!

IMG_0280

Ama gel gelelim arabasından belli olan sonradan görme görgüsüz bir kadın bisikletten, bisiklet yolundan, bariyerlerle ayrılmış mavi boyalı yoldan habersiz marketten alışverişini yaptıktan sonra resim çekildiğine bile aldırmadan pahalı arabasına binip gitti. Hiç bu kadar uzun cümle kurmam ama bu kadın hakkediyor uzun cümleleri!

20150603_141508

Kıyıdan kıyıdan gezinerek, görüp resim çekilerek falezlerin sonuna geldik. Şimdiye kadar deniz epey aşağılardaydı.

20150603_142136

Burası seyir terası, aşağısı da meşhur Konyaaltı kumsalı. Karşıda başı dumanlı Beydağları.

20150603_142155

Etrafı seyrederken birden bire yamaç paraşütü beliriverdi önümüzde.

20150603_142321

Hava uygun olunca seyir terasından paraşütü şişirip havalanıyor. Bir kartal gibi yönlendirerek etrafta, kumsalın üstünde, denizin üstünde uçuyor.

20150603_142327

İki uzun saçlı adam olarak manzaralı bir resim çekiliyorum Ferdimen ile birlikte. Arkamızda Beydağları, denizde yelkenliler seyir halinde arka arkaya.

20150603_142441

Kumsala yoldan iniyoruz. Yelkenliler ardı sıra önümüzden geçip giderken iktidardaki siyasi partinin propagandasını yaptığını görünce ilgim azaldı yelkenlilere.

20150603_143529

Kumsala inip deniz kenarına konuşlanıyoruz hemen. Çantamda bulunan deniz şortumu çıkarıp giyerek hemen Akdeniz’in pek soğuk olmayan sularına bırakıyorum kendimi. Açık deniz olduğundan İzmir deki gibi 10 – 20 metre sonra derinleşmiyor. 2 metre sonra boyu geçiyor. Yüzme bilmeyenlerin girmemesi iyi olur. Balıklama denize atlarken Ferdimen beni çekiyor.

20150603_144450

Bu da youtube deki video linki

https://youtube.com/shorts/Zra8VhF4lPc?feature=share

Kumsalda kum yok, küçük çakıl taşları ile kaplanmış durumda. Islak ta olsan taşlar yapışmıyor kum olmadığı için. Çakıl taşları rengarenk, pırıl pırı,l irili ufaklı.

20150603_180101

Çakıl taşları arasında gizlenmiş bir canlı var. Hareket etmese farkına bile varamazsın. Serçe yanımıza kadar gelip yiyecek bir şeyler bulma ümidi ile dolanıyor etrafımızda. Serçenin rengi de taşlarla uyumlu.

IMG_0312

Rüzgar esmiyor, o yüzden deniz durgun. Sadece dip dalgası devamlı küçük bir dalga ile sahilde kendini belli ediyor. Denizden çıkarken biraz zorlanıyor insan. Çakıllar oynak, kıyı dik ve dip dalgası geriye çekiyor.

20150603_180130

Akşama kadar sahilde oyalanıyoruz Ferdimen ile. Bisikletlerin başında Ferdimen beni çekiyor.

IMG_0309

Akşam olmadan Devrim ve İlkay yanımıza geldiler iş yerlerinden bisikletlerle. Onlar gelince bisikletlere binip Antalya’nın akşam karanlığında dolaşmaya başladık. Su fıskiye parkı devamlı renk değiştiren ışığı ve müziğe göre artan – azalan sular ile görsel bir şölen oluşturuyor. Biz de kendimizi kaptırıyoruz suyun büyüsüne kaptırarak.

20150603_204022

Bazen su duvar gibi yükselip su perdesine dönüşüyor pembe rengiyle.

20150603_204054

Müziğin ritmine kendimizi kaptırıp dans etmeye başladık. Devrim ile dans ederken Ferdimen çekiyor.

IMG_0317

Gündüz pek belli olmayan Saat kulesi ışıkların oyunu ile daha bir başka görünüme bürünüyor.

20150603_220651

Yivli minare uzaktan heybetli görünüyor gözüme.

20150603_222217

Kendi resmimizi kendimiz çekiliyoruz. Ben, Devrim, Ferdimen ve İlkay, ışıkla aydınlatılmış yivli minare manzaralı.

20150603_222446

Renkler ve ışıklar içindeki çarşı şemsiyelerle panayıra dönüşmüş. Şemsiyeler yukarıda.

20150603_224059

Devrim beni çekerken bizi de Ferdimen çekiyor çaktırmadan şemsiyeler altında.

IMG_0330

Kale içine geldik, Hadrian kapısı önünden gündüz geçmiştik. Şimdi ise ışıkların daha farklı boyuta dönüştürdüğü devasa kapıdan kale içine giriyoruz. Kemerin iki yanında sütun, kirişin kenarları süslü oyulmuş.

20150603_224853

Yivli minarenin dibine geldik. Uzaktan heybetli görünmüştü gözüme. Yanında iken heybeti daha da artmış durumda. Yivli minare pişmiş tuğla ile örülmüş. Minareyi alttan çekiyorum, tepesi karanlık.

20150603_234952

İki uzun saçlı adam birlikte elçek bir resim çekiliyoruz yivli minare ile birlikte.

20150603_235331_HDR

Minarenin yakınında bulunan bir zeytin ağacı dikkatimi çekti. Ağacın gövdesinde Sanki bir evliyanın mezar taşı gibi bir yumru oluşmuş. Ağacı yakmaya çalışmış birileri ama becerememiş anlaşılan. Yanık izleri hala duruyor. İnsanlar bu görüntü karşısında hurafelere kapılmaktan geri kalmaz diye düşünüyorum. Belki de ağacı yakma girişimine neden olmuştur.

20150603_235403

Devrim ile birlikte elçek ile çekiliyorum Yivli minarenin gölgesi olmadan.

20150603_235642_HDR

Yivli minarede değişik bir çekim deniyoruz değişik bir açıdan. Benim karanlık siluetim yivli minare ile birlikte.

received_10153422310947369

Devrim bizi demlik kafe- Bar’a götürüyor. Kafenin adı demlik ama çay ile ilişkilendirilmemiş. Gerçi içeride çay var, biz de çay içmek için giriyoruz içeri. Kapı girişinde Ferdimen ile birlikte çekiliyoruz bir poz.

received_10153422309682369

Canlı müzik eşliğinde çaylarımızı içtikten sonra bisikletlerin yanına gelerek dönüş hazırlıklarına başladık. Saat gece yarısına yaklaştı. Yolumuz uzun.

IMG_0335

Sonunda vedalaşma zamanı geldi. Antalya yazısı tersten yazılmış olarak Devrim bizim resmimizi çekiyor üçümüzü bisikletlerimizle. Sonrasında Devrim ile vedalaşıyoruz, Kendisine çok teşekkür ederim, bizleri Antalya’nı güzelliklerini gösterdiği için. Sayesinde harika bir akşam yaşadık ve mutlu ayrılıyoruz.

received_10153422311492369

İlkay’ın öncülüğünde 15 Kilometre civarı artık araçların az olduğu bir saatte pedal çevirerek eve vardık. Güzel bir duşun ardından tatlı bir uykuyla günü bitiriyorum.

Bu gün yaklaşık 34 Kilometre yol yapmışız.

Yaptığımız yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc