Etiket arşivi: çeşme

Simav Eynal Bisiklet Festivali 3. Gün

4 Eylül 2016 Pazar

Simav Eynal -Gölcük – Eynal

( Kör arkadaşlar için resimlerde betimleme yapılmıştır )

 

Nice nice acıları aklına getir
Bunca yoksulluğu aklına getir
Gözyaşlarını aklına getir
“GİTME KAL” var yok dinlemez bir çocuk isteğidir
Gitme aklına getir

Arif Damar

 

Öne çıkan görsel, ince saz yapraklarından göl manzarası. Karşıdaki yamaçta çam ormanı.

İzmir’in sıcak ve nemli gecelerinde rahat uyuyamıyorsun. Burada ise serinliği bırak iyice soğuk gecede uyumak insanı ferahlatıyor. Soğuk yerde uyumak daha sağlıklı.  Serin yerde uyumanın verdiği huzurla uyanıyorum erkenden. Mehmet, Yüksel, Ayşe ve Mürşit. Sabah kahvesinde yanımda toplanıyoruz içmek için. Elimde değirmen kahve çekerken resim çekiliyoruz. Yanımızda turu düzenleyen Şeref Aldemir de var. Baattin ve Atilla zaten çadır komşum.

Sabah kahvaltısının ardından yola çıkıyoruz. Bu günkü yol sadece 12 Kilometre tırmanış. Sürekli tırmanış nedeni ile tırmanamayacaklar için belediye otobüs ile yukarı taşıyacak. Kahve takımlarının olduğu çantayı veriyorum otobüse. Yukarıda alacağım çantamı. Ben bisikletle tırmanmayı tercih ettim. Henüz kaplıca tesislerindeyiz, bir grup bisikletçi yolda bisiklet sürüyor. Solda bir cami, karşıda tesisler ve salkım söğüt ağaçları ve çınar ağaçları binaları örtmüş.

Tırmanma başladı ve karşıma gelen ilk çeşmede durup sularımı tazeliyorum. Çeşme geniş yalağı beyaz badana ile boyanmış. Çeşmenin yanında tek olarak bir dut ağacı var, etrafta hiç ağaç yok. Karşı tepelerde ise ağaçlar var.

Yokuşu sabırla çıkan bir bisikletçi, ardında küçük bir toprak yığını. Aşağıda Simav şehri, ova ve dağlar.

Yükseldikçe manzara da daha güzel görünüyor. Simav ovası dağa kadar düz, bahçeler, tarlalar yeşillik içinde.

Çıktığımız eğim %10 civarı. Yukarıya doğru kıvrılarak çıkan yolun resmini çekiyorum. Görüntüde bir tane bisikletli çıkıyor.

Tepe manzarası ile bisikletim KUZ’u çekiyorum. Bisikletim de çanta yok ve hafif. O yüzden rahat çıkıyorum yokuşu. Sadece resim çekmek için arada duruyorum. Resim çekerken de gerilerden geliyorum.

Bir süre çıktıktan sonra bisiklete binemeyenleri belediye otobüsü ardımızdan gelip bizi geçiyor. Mavi beyaz boyalı belediye otobüsü Simav belediyesi Eynal kaplıcalarına özel ayrılmış. Bu gün bisikletçilere özel servis yapıyor.

Yokuş önümde uzayıp gidiyor ben de yokuşu ve çıkanları çekiyorum. Etraf çam ormanları.

Manzara sürekli değişiyor, tepeler ardı sıra sıralanmış Gediz yönüne doğru. Murat dağı da en arkada tüm azametiyle boy göstermiş.

Uzun, kalem gibi çam ağaçlarının dalları arasından sızan güneş ışıkları parıldıyor.

Sonunda tepeye ulaştık, burası Gölcük dağı. Sert geçen kış şartlarına uygun çam ağaçları sık ve düzgün. Çam ormanı yeşil ve temiz oksijeni ciğerlerime çekiyorum.

Resim çekmekten en arkada kaldım sayılır. Gölcük tarafına asfaltta kırmızı ok işaretini çizmişler. Gideceğimiz yönü belirtiyor; sola doğru.

Burası tabiat ve piknik alanı, girişinde odundan kapı yapılmış girenleri kontrol ediyorlar. Kontrol etmesine ediyorlar da çıkarken kontrol ettiklerini zannetmiyorum. Toplumumuzda sadece mangal kültürü olması bir şeyi değiştirmedi şimdiye kadar. Mangal yaparken etrafa saçtıkları çöpleri olduğu gibi bırakıp buradan ayrılıyorlar. Aslında çıkarken arabalarında çöpleri geriye götürüyorlar mı diye kontrol etmeleri gerek. Maalesef böyle bir düşünce yok insanlarda ve pisliklerini bırakarak gidiyorlar arkalarına bakmadan. Bir daha geldiklerinde kendi çöplerini görünce söylenmeden edemezler “Buraları pisletiyorlar” diye. Farkında değiller kendi pislikleri olduğunu.

Gölün kıyısına doğru taş döşeli yolda gidiyorum. Gölün bir kısmı görünüyor. Elektrik direkleri de yol kıyısında, demek ki gece de piknik yapan var.

Ve karşımda Gölcük dedikleri yer. Çam ormanı kaplı göl fazla büyük değil. Krater gölü olan Gölcük küçük dereler ve kar suları ile yaz kış sularını korumakta. Kıyılarında sazlıklar kaplamış.

Bisikletim KUZ göl manzarasında bir resim çekilmezse olmaz. Bence hak ediyor, buralara kadar taşıması bile yeter. Önümüz de sararmış otlar, sazlık ve göl. Gölün ardı çam ormanları tepeye kadar gidiyor.

Göl yakınından resimler çekiyorum, manzara o kadar güzel ki seyretmeye doyum olmaz. Bu benim ödülüm olmalı diyerek etrafı iyice izliyorum sindire sindire. Gölün durgun sularına gökyüzünün ve çam ormanı ile kaplı tepenin yansıması saz yaprakları arasından resim çekiyorum. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Ne tarafa baksam ayrı bir güzellik. Gölün kıyısına kadar gelmiş çam ormanı ve sık demetler halinde sazlıklar.

Gölün kıyısında küçük bir düzlük oluşmuş.

Gölün etrafını toprak olan yolda bisiklet sürerek çam kokusunu içime çekerek dolanıyorum. Buraya kadar zorlu bir tırmanış yaptım. Bir kahve içmeden inmek olmaz deyip kendime en güzel yeri aramaya başladım.

Şansıma aradığım yeri buldum. Kocaman yuvarlak bir kaya yarısından kırılıp üstü düz gelecek şekilde duruyor. Hemen kayanın üzerine çıkıp kahve takımlarımı çıkardım. Başladım kahve yapmaya. Kayanın yol kıyısında olması nedeni ile gelen geçen selam veriyor. Kimisi de kahve içmek için durup bekliyor. Kayanın üzeri öyle uygun ki hani bıraksalar kahve ocağını sürekli burada açardım. İlk kahve piştikten sonra şanslı üç kişi kahvemi içiyor. Bekleyen olunca ikinci kez cezveyi ocağa sürüyorum kahvenin pişmesi için. Onlar da kahvesini içiyor. Böyle bir yerde her zaman kahve bulunmaz.

Kayanın üzerinde bağdaş kurarak oturmuşum. Urim Baba’nın Kahvesi, Maksat Muhabbet tabelam da kahve ocağının önünde. Kayanın yarısı kırılıp arkaya devrilmiş.

Fazla zaman geçirmeden kahve takımlarını toplayıp grup ile gölden ayrılıyoruz. Yol kıyısında buranın tabelasını görünce resmini çekiyorum. Tabelada yazan Gölcük Dağı, Rakım : 1450 yanında da küçük kırmızı çerçeveli üçgen bir tabela da inişin eğimini % 10 olarak belirtilmiş.

Pedal çevirmeden inişe geçtik. Manzarayı görünce bisikletim KUZ ile Simav kasabasının resmini çektim.

Kısa sürede aşağıya, düzlüğe indik. Oradan Simav’ın merkezine doğru giderek bayram havası içinde bulduk kendimizi. Kasaba halkı ile korteje katılıp kasabanın meydanına geldik. Bu gün Simav’ın düşman işgalinden kurtuluş günü.

Simav

Kütahya ilinin batısında yer alan Simav ilçesinin yüzölçümü 1557 km2 rakımı 800 metredir. Simav, Ege ve Marmara Bölgeleri arasında bir sınır konumundadır.

Simav yöresinde Kalkolitik Çağ ve İlk Tunç çağından kalma buluntular ele geçmiştir. Şimdiki Boğazköy yakınında Ankyra (Kiliseköy) ve Simav’ın adını aldığı Synaus antik kenti bu ilçemizdedir. Kendi adına sikke basan bir şehir devleti idi. Simav hem bir dağ eteğinde yamaçta kurulmuş hem de göl kenarındadır.. Boğazköy’ün bulunduğu göl arazisi sonradan kurutulmuş olup şimdilerde tarım arazisi olarak kullanılmaktadır

Roma ve Bizans yerleşimlerinin olduğu höyükler yüzey araştırmalarında tespit edilmiştir.

Süleyman Şah zamanında Germiyanoğlu topraklarına katılmış ve sonra dan II. Yakup’un vasiyetiyle 1429 yılında Osmanlı topraklarına katılmıştır. Simav kurtuluş savaşı döneminde işgalcilerle milli güçler arasında iki kez el değiştirmiştir. 4 Eylül 1922 de İlçe işgalcilerden kurtarılmıştır.

http://kutahyakultur.gov.tr/TR,69501/simav.html

Belediye meydanında halk toplanmış. Bisikletliler de halkın arkasında duruyor.

Her yıl kutlanan kurtuluş günü büyük bir coşkuyla kutlanıyor. Kurtuluş savaşında düşmana karşı direniş gösteren zeybeklerin gösterisi başlıyor.

Halk ile birlikte bisikletçilerde gösteriyi izliyor. En önde kadın bisikletçileri var.

Zeybeklik ve zeybeklik Tarihi

Geleneksel yapılarına baktığımızda zeybeklerden oluşan isyancı topluluğunun tamamına kendi deyimleriyle “çete”, bir bütün olarak çetenin içinde yer alan bireylere “zeybek”, çetenin başında bulunan öncülüğünü ve sorumluluğunu üstlenen zeybeğe “efe”, çetenin diğer üyelerine “kızan”, efenin yardımcısına ise “baş kızan” ya da “baş zeybek” denilmektedir. Efe her zaman, her yerde en öndedir. Kendi deyimleriyle, “bir efe, dağda da düzde de, her yerde en önde olsun ki, efe olsun.” Efe olmak için öncü ve yetenekli olmak bir zorunluluktur. Zeybeklik halka karşı saygıyı, ezilenleri gözetici ve koruyucu olmayı zorunlu sayan bir kültürel geleneği içerir. Kendi içinde sürekli kendini denetleyen ve katı kurallardan oluşan bir yaşam biçimi haline gelen bu durum, kendilerini dışa karşı – halk katında- saygın kılar. Böylesi bir kahramanlık “insanın insana yanması”, umarsızlığa çare aramasıdır; bir başka deyişle derin uykularda uyuyanlar için karanlık bir gecede kuşatmalardan kurtuluşun ağır sancısını duymanın, tutsaklığın zincirlerini kırarak hep birlikte özgürlüğe kanat çırpmanın sevincini yaşamaktır. İşte böylesi insanlar toplumların kahraman konumuna taşıdığı insanlardır. Belki zeybekler de toplumun kendi içinden birileri olarak gereksinim duyduğunda yarattığı böylesi kahramanlardır.

Ali Haydar Avcı

Sarı ve mor zeybekler büyük bir çember oluşturarak yürüyüş yapıyorlar önümüzde tek sıra. Sarı zeybek ve yanında küçük bir zeybek elinde oyuncak tüfeği ile geçiyor.

Meydanda Türk bayrakları ve Simav’ın flamaları ile süslenmiş. Kırmızı tişört giymiş öğrenciler bir grup olarak efeleri izliyorlar.

Efelerin içinde küçük efeler de var, Geçit korteji için pankartta şehitlerimiz için yazılan “Bayrakla Dertleşen Toprakla Birleşen Can verip Devleşen Şehitlerimizi Rahmetle Anıyoruz” yazısı dikkati çekiyor. Efelerin ellerindeki tüfekler ara sıra havaya kalkıyor ve tetiğe basılınca şiddetli bir patlama sesi meydanı çınlatıyor. Neredeyse kulakları sağır edecek kadar şiddetli patlayan eğitim fişekleri ara sıra ateşleniyor.

Korteje bisikletçiler olarak en arkada sıralanıyoruz. Efeler den sonra halkın önünden geçeceğiz. En önde kadınlar sıralanıyor, erkekler arkalarında bisiklet sürerek meydanı turlayıp geçeceğiz.

Efe Yemini

Boz atlı Hızır yardımcın olsun.

Düşmanın mat, dostların şat,

bıçağın keskin, yolun açık olsun.

Allah, dosta düşmana karşı

yüzümüzü kara çıkarmasın.

Namerde muhtaç etmesin.

Yazımızı kışa çevirmesin.

Erenler, erler, gözcümüz, bekçimiz olsun.

(Kaynak: Zeybeklik ve Zeybekler Tarihi/Ali Haydar Avcı)

Son efeler de  önümden geçtikten sonra bisikletçiler de meydanı turluyor. Halkın coşkulu alkışları bizleri sevindirdi.

Geçit töreni bittikten sonra kadın bisikletçilerin resmini çekiyorum.

Resim çektiğimi gören erkekler bizi de çek diye kıskançla ısrar edince Antalya dan Halil Şenel, İzmir den Tolga ve Antalyalı Adnan Tutucu kareye giriyor.

Israr eden başkaları da olunca onları da çekiyorum. İzmir den Yüksel Baytekin ve ismi bir türlü aklıma gelmeyen arkadaşımın resmini çektim.

Törenler bittikten sonra hemen çadır alanına gidip ilk önce hamamda bir kaç tas su dökünüp terimizi attıktan sonra eşyaları ve çadırları toplayıp görebildiğimiz arkadaşlarla vedalaştık. Bisikletleri de arabaya yükleyip yola çıkıyoruz. Hedefimiz aynı zamanlarda gerçekleşen Büyük Taarruz bisiklet turunu yapan arkadaşlara katılmak. Baattin ve Atilla onlara katılacaklar. Ben eve döneceğim ama bir gece onlarla beraber olacağım. Bu akşam Kula da kalacaklarını öğrendikten sonra hedef Kula. En kestirme yoldan Selendi üzerinden volkanik siyah kayalıkların yanından geçtik. Siyah ve kahverengi kayalıkları geçerken sanki başka bir gezegenden geçiyormuş gibiyiz. Akşama doğru Kula’ya vardık. Kula’nın meşhur ekşi maya ekmeğinden de fırından alıp Büyük Taarruz katılımcıların kamp yerine geldik. Kula’nın tepesinde yüksek bir yerde kamp atmışlar. Akşam yemeği yemediğimiz için karpuz, kavun, peynir, ekmek ile karnımızı doyurduk. Turda olanların bir kaçını tanıyorum. Yeni katılanlarla tanışıp kaynaştık.

Ertesi gün Tepelerden Alaşehir’e geldik. Ben araba ile, diğerleri bisiklet sürerek. Durum böyle olunca araba ile ne kadar hızlı hareket edildiğini gördüm. Hele yokuşlarda çok bekledim. Alaşehir de çıkan olaylar nedeni ile kurtuluş törenleri iptal olmuş. Öğle yemeğini pidecide pide yiyerek geçiştirdikten sonra kamp alanına geldik. Onlar çadırlarını kurarken ben vedalaşıp yola çıktım İzmir’e doğru. Araba olunca kısa sürede varıyorsun.

Böylece bir turun daha sonuna geldik. Her turda olduğu gibi bu turda da yeni yerler gördüm, yeni insanlar tanıştım, dostluklar kuruldu. Kahveler içildi, sohbetler oldu. Hazine torbam yeni hikayelerle zenginleşti. Hazine torbam çok geniş, dolmak bilmiyor. Hesapta olmayan bir tura katılmaktan mutlu olarak evime döndüm. Bakalım yeni turlarda neler olacak, macera devam ediyor ve bitmez. Sağlıcakla bisiklete binin, başka tur yazılarımda görüşme dileği ile

Bu gün yaptığımız yol 27.5 Kilometre civarı, belki de fazla olabilir. Eynal dan Simav’a gidiş geliş kilometreleri yok.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

V. Az Bilinen Antik Kentler Turu Hazırlık

5. Az Bilinen Antik Kentler Turu Hazırlık

21 Nisan 2016 Perşembe

Alaçatı Kamp Yeri.

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

(Resimlerin bir kısmı Ferdi Kızıl’a aittir)

 

Çelik uğultularla burgaçlanırken

Yaşamak işte öylesine kucaklardı onu

Ve her nasılsa keklik sekişli

Bir aşkın sevinci dolardı yüreğine

Çıkarıp atardı o zaman deli bir ırmağa

Ne kalmışsa bir önceki serüvenden

Soluk soluğa yaşadı kentleri, aşkları

Bağlanacak kadar kalmadı hiçbirinde

Pervasız bir acemi, bir çılgın

Soyu tükenen bir bilgeydi belki de… 

Ahmet Telli

 

Öne çıkan görsel, Üstü palmiye dalları ile örtülü çardağın önünde bisikletim KUZ ve kıytırık duruyor. Çardakta Az Bilinen Antik Kentler Turu pankartı asılı.

Bir tur yazısı daha başlıyor ama bu turun bir özelliği var. Her zaman gönüllü olarak çalıştığım tur benim olduğu kadar daha çok bizim. Bu turun oluşmasını sağlayan Olcay Ormankıran ve bizler hepimiz katılımcıyız. Çünkü ABAK gönüllüleri olarak hepimiz elimizi taşın altına koyup tur nasıl yapılır, neler yapılır, niye yapılır en ince ayrıntısına kadar değerlendirip daha az maliyetli daha çok kaliteli bir tur yapmaya çalışıyoruz. Az Bilinen Antik Kentler Bisiklet Turu bir festival değil, bir hizmet turu değil. Katılımcılar da gönüllülük esasına dayanarak hep birlikte sorumluluk alarak gerçekleştiriyoruz. Biliyoruz ki parayla sadet olmaz, gönüller bir araya gelince en güzel turları yaparız. Tur hem iyi bir tatil, hem antik kentlerde yaşanmış uygarlıkları öğrenip kültürümüz artıyor hem de dayanışmayı, birlikte olmayı, dostlukların, sohbetlerin sürekliliği insanı psikoloji terapi yaparak ruhunu dinginleştiriyor.

Tüm kış boyunca bir araya gelip turda yapacaklarımızı, tur haritasını, kimlerin neler yapacaklarını karara bağladık. İki kez hafta sonu kamplı turlar yapıp grubun gideceği yolları görerek iyice netleştirdik. 23 Nisan Çocuk bayramını hangi okulda nasıl kutlayacaktık onun araştırmasını yapıp okul yönetimi ile anlaştık. Ören yerlerine giriş için gerekli izinler alındı. Belediyeden kumanya ve çocuklara vereceğimiz hediyelerin desteğini aldık. Turda katılımcıların her zaman kullanacağı minik hediyeyi belirledik. Hediyemiz krom nikel bardak. Buff rengimiz de yeşil. Tur hazırlıkları bittikten sonra katılımcıların kayıtlarını alıp 100 kişilik kontenjana göre gelecekleri belirleyip yayınladıktan sonra tura başlayacağımız günü beklemeye başladık. Ben her yıl olduğu gibi kendime özel tişört bastırdım. Tişörtümün rengi bordo.

Bir yıl boyunca İzmir büyükşehir belediyesi öncülüğünde Eurovello bisiklet yolunun Avrupa dan Türkiye’ye bağlantısı için Efes – Mimas rotasını çıkarmıştık gönüllüler olarak. Bu yıl yapacağımız Az Bilinen Antik Kentler Bisiklet Turu’nun rotasını Efes – Mimas rotasına uyarladık. O yüzden başlangıç yerini Çeşme olarak belirledik. Belediye bunun için özel forma bastırdı ama hatalı olunca turda kullanamadık.

Tur Çeşme Alaçatı dan başlayacak o yüzden kamp yerinin hazırlıklarını yapmak için bir gün önceden gideceğiz. Toplanma yeri Alaçatı olacak. Hazırlıklarımı yaptım, eşyalarımı bisikletim KUZ ve römorkum kıytırığa yükledim. Bu kes kıytırığı evde yalnız bırakmayacağım. Kıytırık sevinçten yerinde duramıyor kıpır kıpır. Yola çıkmaya hazırım.

Evimin bahçesinin kapı önü sokakta bisikletim KUZ ve römorkum kıytırık. Bahçemin iç kısmında bir limon ağacı var. Kaldırımda ise Soldaki giriş kapısının dibinde Erguvan ağacı, yanında güzel kokulu Melisa. Arada Sardunya çiçekleri kırmızı, beyaz renkte. Aşağıdaki bahçe kapısının dibinde ise Ihlamur ağacı, kocaman oldu. Bu yıl yedinci yaşında, ıhlamur açması gerek. Kapının diğer yanında çekirdeksiz Sultaniye Üzümü. Salihli den getirip dikmiştim. Henüz üzüm yiyemedim daha. Bakalım ne zaman üzüm verecek. Üzümün aşağısında Gül ağacı açmış beyaz gül çiçeği. Bahçemizde rotvaydır köpeğimiz dışarısını görmeden yaşıyor. Köpeğin olduğu tarafta sac eternit var. Köpeğimiz gelen geçeni korkuttuğu için kapattık. Bir de dikkat köpek yazısı uyarı levhası asılı.

İlk önce Konak ta belediyenin olduğu yere geldim. Belediyenin kamyonetine bisikletleri ve eşyaları yükleyip Alaçatı’ya kamp yerine geldik. Kamp yerini Doktor Serhat ayarladı. Burası rüzgar sörfünün yapıldığı yer. Sezon henüz açılmadığından tesis boş olunca kamp yerimiz burası olacak.

Çitlerde “Turist güç gelir, kolay gider” bez pankartı asılmış. Doğru bir söz ama işletmeciler gelen turistlere kazıklamaktan geri durmuyorlar. Hele hele Alaçatı’ya gelinmez bile. Çünkü fiyatlar o kadar uçmuş ki bizleri aşar. Parasının hesabını bilmeyenler için önemli değil. Yedikleri kazıklardan bıkan turistler niye gelsin ki. Turist gelmedi diye ağlaşmaları bence boşuna, beter olsunlar diyorum. Çitin arkasında yeşil çimenler ekilmiş.

Yakın zamanda işaretleme yaptığımız kamp yeri yönlendirmeleri asfaltta duruyor. Kendi gelecek olanlar kamp yerini kolayca bulacaklar.

Asfaltta sola ok işareti ve ABAK KAMP yazısı kırmızı sprey boya ile yazılmış.

Kamp alanına inmeden, biraz yüksekçe bir yerden yat limanı üç havuz olarak yatlar bağlanmış, kıyıda kiremitli tek katlı küçük evler. Karşıda tepeler ağaçsız çıplak. Deniz mavi, gökyüzü mavi, çimenler yeşil. Renk uyumu iyi olmuş.

Kamp alanına gelip eşyaları ve bisikletleri indirdik. İlk olarak kamp yerinin temizliğini yaptık. Bir elimde süpürge diğer elimde kürek çöpleri toplarken. Üzerimde Bordo renkli ABAK tişörtü. Yaldır yaldır yanıyor. Arkamda iki tane sörf ve şezlonglar tentenin altında gölgede.

Karargah olarak çardağı seçtik. Kayıt ve katılımcılara vereceğimiz hediyeleri burada vereceğiz. Kamp alanını temizleyip çadırların yeri için şeritleri çektikten sonra biraz dinlenmeli. Buraya bisikleti ile bir gün önceden gelen Ferdi kızıl, namı diğer Ferdimen ABAK gönüllüsü olarak yardımlarını bizden esirgemedi. Öyle olunca kahveyi hak etti ve oturup birlikte kahve içtik. Uzun süredir görmemiştim yol arkadaşımı. Sohbet edip dertleştik kahve içerken.

Çardak ahşaptan yapılmış, yanında taze yapraklarını açmış incir ağacı. İyi gölge yapıyor. Ferdimen arkası dönük yan oturmuş. Ben de yüzüm Ferdimen’e dönük yan oturmuşum. Yüz yüze kahve içerek sohbet ediyoruz mavi tahta kahve sandalyesinde. Benim kafamda mor buf ve bordo tişörtüm, Ferdimen’in kafasında koyu mavi buf, siyah uzun kollu tişört. Renk cümbüşü oluşturmuşuz.

Ahşap çardak üzeri palmiye dalları ile örtülü. Az Bilinen Antik Kentler Turu pankartımızı asıyoruz çardağın kenarına. Pankartın solunda taş devrine ait taş tekerlekli bisiklet, binicisi erkek. Sağ başta aynı bisikletten ve kadın binmiş üzerine. Az Bilinen Antik Kentler Turu yazısı sarı yeşil karışımı renkte yazılmış. Yazının üstünde sütunlu bir tapınak çizimi ve antik dikdörtgen yapı. Pankartın zemini mavi, bir kaç bulut ile süslenmiş. Pankartın yanında bisikletim KUZ ve kıytırık bağlı olarak duruyor. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Hava iyice sıcakladı, serinlemek için deniz şortumu giyip denize dalıyorum kıyıdan balıklama. Kendi sitilimde atlıyorum, bilmeyenler atlamasın yoksa kafasını kumlara gömer. Demedi demeyin. Ferdimen benim atlayışımı çekiyor. Başım denizin içinde diğer tarafım henüz suya değmemiş olarak havada yakalıyor. Bu yıl deniz sezonunu burada açmış oluyorum.

Katılımcılar birer ikişer gelmeye başladı. Kamp alanı giderek doldu. Çadırlar rengarenk,  Ferdimen ile yüzdüğümüz yerden çalı çırpıları toplayıp boş gelmemiş olduk kamp alanına. Akşama ABAK ateşi yanacak.

Sıra geldi çocuklara vereceğimiz hediyelerin çantalara konulmasında. Her çocuk için diş fırçası, macun seti kendi küçük çantasına konuldu. Sonrasında balon, kalem, silgileri birer birer torbalara el birliği ile yerleştiriyoruz. Yerde bağdaş kurup oturmuşum, elimde torba. Karton kutulardan hediyelikleri alıp torbaya yerleştirirken Ferdimen bizi çekiyor.  Olcay ayakta, kamyonet şoförü de çömelmiş bize yardım ediyor. Bunları yaparken neşe içinde gülerek yapıyoruz.

Renkli çadırlar doldu, önde beyaz bir bisiklet. arkada iki bisiklet, biri beyaz biri siyah. Sağda çadırım ve kıytırık. Çadırlar yeşil, mavi, kırmızı renkte.

Akşam ABAK ateşi için birkaç palet ve kesilmiş tahta parçası getiriyoruz. Sabaha kadar ateş için odun var. Ateşi kumsalda yakacağız. Odunları kovayla taşıyıp yığına döküyorum.

Hemen hemen tüm katılımcılar geldi. kayıtları yapılıp metal bardak ve yeşil buflarını veriyoruz. Herkes çadırını kurduktan sonra ilk önce sunum için bir araya geliyoruz. Sunumu Doktor Serhat yapıyor. Olcay da bize turum amacını ve gideceğimiz rotaları perdede gösteriyor. Doktor Serhat anlattıkça anlattı. Bir ara sahilden kadın kahkaha sesi gelmeye başladı. Neyse sunum sonunda bitti. ABAK ateşini ateşten sorumlu Şafak Omaç yakarak ateşin etrafında toplaşmamızı sağladı. Ateşi kumların üzerinde değil yarım varilde yakıyoruz. Ay tepemizde, ateşin yalımlarından sohbetler derinleşti.

Ay gökyüzünde, ateşin kızıl alevi gecenin karanlığında muhteşem.

Bir türkü tutturuyorum Lorca dan

Ay kocaman at kara
Torbamda zeytin kara
Bilirim de yolları
Varamam Kordoba’ya

Ova geçtim yel geçtim
Ay kırmızı at kara
Ölüm gözler yolumu
Kordoba surlarında

Yola baktım yol uzun
Canım atım yaman atım
Etme eyleme ölüm
Varmadan Kordoba’ya

Federiko Garcia Lorca

Gecenin ilerleyen saatlerinde uykusu gelen çadırına girip yattı. Son kalanlar ateşi söndürerek geceyi bitirdik.

Bu gün sadece evden Konak saat kulesine kadar bisiklet sürdüm. Alaçatı’ya kamyonetle geldim.

Canavar-ül velosipet Enes Şensoy’un çektiği video görüntüsü.

Bu gün yaptığım yol 7.28  Kilometre civarı.

Bu gün yaptığım yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc

 

Antalya Manavgat – Mersin Bisiklet Festivali 2. Gün

2 Ekim 2015 Cuma

2. Gün

Manavgat – Oymapınar Barajı – Manavgat

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

bir başka bakışında da gökyüzleri vardır, düz

kuş sürüleri vardır, eğri

bir sana bir ayak bileklerine bakanların dünyası da vardır ki

ister kıyıları çekine çekine döven sulara benzet

ister ağır ağır yanan yaprak kümelerine

anlıyor musun

anlıyorsun elbette

ne yaparsan yap yürürlüktedir yetinmezlik.

Edip Cansever

 

Öne çıkan görsel, durgun akan çayın etrafı ağaçlarla kaplı. Üç gözlü kemer ağaçlarla beraber.

Nefis bir uykunun ardından erkenden, daha güneş doğmadan önce uyanıyorum. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra kahve takımımı hazırlayıp Manavgat çayının kenarına konuşlanıyorum. Cezveyi ocağa sürüp güneşin görsel olarak ağır devinimi ile doğuşunu izlemeye başladım. Harika bir güne güneşin ilk ışıkları ile başlamak bulunmaz bir fırsat benim için. Sadece anı yaşıyorum kahvemi yudumlarken güneşe bakarak. Güneş gözlerimi yakmıyor, çıplak gözle rahatça bakabiliyorum. Manavgat çayı da Akdeniz’e Aşk ile karışmaya az kalmış, hasreti bitiyor uzun yolculuğun son noktasında.

Güneş dağların ardından ilk ışıklarını göstermiş, sakin akan Manavgat çayına yansıyor. Ufukta dağların üzerinde bir parça bulut serpiştirilmiş. Önümde tel çit Manavgat çayını kare kare gösteriyor.

Çitin ardından Güneşin doğuşunu pürüzsüz resmini çekiyorum.

Uzaklarda Toros dağları tüm azametiyle muhteşem görünüyor kendi gölgesiyle.

Kahvemi içtikten sonra güneş iyice yükseldi. Kahve takımlarımı toplayıp bisikletimin çantasında yerini alıyor. Kamp alanında gece ve sabah gelenlerle epey kalabalık oluyor. Kalabalık olunca da kahvaltı kuyruğu da uzayıp gitmiş. Ben de sıraya girip beklemeye başladım. Ünlü fotoğrafçı Mustafa Gültekin habire durmadan resim çekip duruyor. Ben de çaktırmadan onun çekerken resmini çekiyorum

Uzunca bir süre kuyrukta bekledim, az kaldı sayılır. Bu arada beni gören selam verip selam alıyor. Tanıyan çok olunca selam devamlı geliyor sağdan soldan. Çoğunu tanımıyorum bile ama onlar beni tanıyor ve benim tanımamamı hoş görüyorlar. Sohbetimiz daha sıcak oluyor böylece. Sıram gelince kahvaltımı alıp boş masalardan birine oturup afiyetle yiyorum.

Kahvaltı bittikten sonra kamp alanı çıkışında toplanıp başlangıç verilince yola çıkıyoruz. Bir süre Manavgat sokaklarında gittikten sonra sonunda şehirden çıkıyoruz. Artık doğanın içinde köy yollarında Manavgat barajı ve Oymapınar barajına doğru pedal basacağız.

Manavgat çayının üzerinden köprüden geçenlerin resmini çektim. Kıyılarda köprünün korkuluk demirleri, çayın kıyısında söğüt ağaçları ve ardında çam ağaçlarının yeşil rengi.

Gizli kalmış çayın eski mi eski taş köprüsü. Yeni köprü yapılınca eskinin hükmü kalmamış ama asaletiyle görüntüsü yetiyor bana. Taş köprünün yansıması durgun akan Manavgat çayının suyuna aksettirmiş. Kıyılarda söğüt, kavak ağaçları ve sazlıklar bulunmakta. Bu resmi öne çıkan görsel olarak çekiyorum

Hala gelenler oluyor ve köprünün üzerinde resim çekiyorum.

Çay durgun görünüyor, sanki akmıyormuş gibi. Suyun üzerindeki yansımalar kıpırtısız.

Köprü üzerinde resim çekmeye devam ediyorum beş bisikletçiyi.

Kavşaktan sola Manavgat barajına doğru yöneliyoruz. Yöneldiğimiz yerde tabelalar yönleri belirtmiş. En üstte büyük kahverengi boyalı Erymna Antik Kenti ve Düğmeli evleri. Antik kenti anladım ama Düğmeli evlerini aynı yere yazmaları biraz garip. Antik kentlerin tabelaları her yerde kahverengi zemine yazılır. Böylece ne olduğunu herkes anlar. Belki de Düğmeli evler antik bir değer taşıyordur. Altta beyaz zemine siyah yazı ile Dikmen mahallesi, Sevinç mahallesi yazılarak ok ile yönleri belirtilmiş. Onun da altında mavi zemine beyaz yazıyla Yayla Alan, Ürünlü, Kahverengi zemin boyalı Altınbeşik mağarası, Ormana ve İbradı yönünü gösterir ok işareti tabela.

Köy yolları hep sakin ve ormanın içinden geçtiğinden gayet rahat gidiyorum. Tabelalardan sonra gideceğimiz yönün resmini çekiyorum iki bisikletçi ile.

Uzaktan bir kemer kalıntısı görüyorum, yoldan uzakta olduğundan ne olduğunu anlayamadım. Belki antik bir kent kalıntısı olabilir. Ya da su kemeri. Erymna Antik Kenti olasılığı yüksek. Kalıntılar taşlık, biraz yüksekçe eğimli bir tepede. Çalılar ve çam ağaçları arasında.

Manavgat çayı sakince akıp gidiyor. Ses çıkarmadan usul usul. Sanki çok uzun yoldan gelmiş te denize kavuşmadan dinginliğe erişerek yorgunluğunu çıkarırcasına. Bisikletim KUZ park etmiş.

Manavgat çayının tersine, yukarıya doğru akan bisikletçiler de aynı devinim içinde sanki. Sessiz ve sakin.

Resmini çektiğim iki bisikletçiden kırmızı kıyafet giymiş, önde olan resim çekerken kolunu kaldırarak selam veriyor bana.

İlginç kaya yapıları ilgimi çekmiş durumda. Kayalar plakalar halinde katmalara bölünmüş. Bitkiler de yavaş yavaş kayalıkları kaplamak üzere.

Yolda boyanmış işaretler bize nereye gideceğimizi göstermiş. Kaybolmanın olanağı yok. Beyaz tekerlekli kadrosu kırmızı renkte sprey boya ile boyanmış asfalt üzerine. Ok işareti sağa gideceğimizi belirtiyor.

Çam ormanın içinde gölgelerin gücü ile gidiyoruz.

Manavgat çayının üzerinden bir daha karşı tarafa geçiyoruz. Geçerken durup bir kaç resim çekmeden olmaz. Paslanmış köprü korkuluğu, ardında Manavgat çayı Çam ağaçları arasında. Bisikleti KUZ da bana poz vermiş.

Manavgat çayının aşağıya akan kısmı köprü üzerinden çekilmiş resmi. Buradan çayın hafif akıntısının izlerini görmekteyim.

İlk önce Manavgat barajın olduğu yere geldik. Çam ağaçlarının arasından ara sıra kendini gösteriyor.

Biraz çıkmak gerekse yapacak bir şey yok çıkıyoruz 1. vitese takarak. Önüm yokuş, iki bisikletçinin ardındayım.

Yol kıvrımlarından yolun sonu görünmüyor. Çam ağaçları ormanın ana ağacını oluşturmakta.

Çeşme olur da suyu içilmez mi? elbette içilir. Yolda her çeşmeden su içmezsen yolculuk yapmamış olursun. Hiç bir şey görmemişsin demektir. Çeşme çamların gölgesinde kalsa da ışık hüzmeleri yine kendine yol buluyor. Bunu görmek bile yola değer kattığına inanıyorum. Çeşmenin yapısı tuğla gibi dikdörtgen kahverengi fayanslar ile döşenmiş yatay olarak. Yanları ise üç sıra dikine döşenmiş ayrı bir görünüm oluşturmuş. Fayans araları beyaz derz çekilerek dikdörtgenleri meydana çıkarmış. Bisikletim KUZ ve çeşme.

Yokuşun sonuna vardık sayılır, son yokuş diyoruz ya bisikletçiler arasında işte burası da öyle. Son yokuş.

Sonrasında iniş başlıyor, kendimizi salıyoruz yokuş aşağı. İki bisikletçinin resmini çekiyorum. Birisinin kadrosunda çocuk var. Baba oğul bisiklete binmiş.

Yeryüzü yapısı gereği buralarda da kat kat kaya tabakalarını görüyorum. Böyle katlı kayalıkların arasından yağmur sularının sızması olanaksız gibi. Yolun sağ tarafı 2 metre yüksekliğinde kaya katmanları gölgede kalmış. Sol tarafta çam ağaçlarına güneş ışınları ile aydınlık içinde.

Hava sıcak olunca gölgede dinlenmeler başlıyor. Yamacın gölgesi altında bisikletçiler durmuş, dinleniyorlar.

Baraj göletinin kıyısında inişli çıkışlı çam ormanı içinde yol almaktayız.

Baraj göletini besleyen çaylardan biri, gerçi çay akmıyor ama yağmur yağdığı zaman bolca aktığı belli yatağından. 50 metre ötesi gölet suyunun başladığı yer.

Yemek zamanı yaklaşıyor, bir de işaretini de görünce iyice acıktığımı hissediyorum. Asfaltın üzerine beyaz sprey boya ile iki gözü ve ağzı olan yuvarlak yüz. Altında yemek yazısı.

Yemek yenecek yer yolun aşağısında. İnerken ilginç bir incir ağacı dikkatimi çekti. Ağaçta incir var ama hiç yaprağı yok. Buna bir anlam veremedim doğrusu. Diğer incir ağaçlarında yaprak var normal olarak. Bu ağaç kelaynak gibi kalmış.

Grubun sonlarında olduğum için geç gelince yemeğin sonlarına yetişebildim. Öyle olduğu halde kalabalık olunca hala kuyruk vardı ve bir süre kuyrukta beklemem gerekti. Çoğunluğu yemeğini yemiş, bitirmiş sohbet ediyordu.

Gölet manzarasında yemeğimi yiyorum, ağaç gölgeleri altında.

Masalcımız Esmavi ile yemek sonrası sohbetimiz iyi oluyor. Antalya dan Devrim’i çağırmaya karar verdik. Gerçi sonradan katılımcı kabul etmiyorlar ama katılması için Esma komiteyi ikna edecek.

Yemek arasından sonra tekrar yola çıkıyoruz, bir tarafımız gölet.

Diğer tarafımız ise yalçın kayalıklarla kaplı dağlar.

Yolumuzun üstünde küçük yerleşim birimleri, bağ bahçe evleri var. Köy olacak kadar toplu değiller. Elektrik direkleri evlere enerji getirmiş.

Gölet bitti, Manavgat çayı buralardaki eğimden dolayı akıntısı kuvvetli.

Akıntı kuvvetli olduğu iyice belli buradan. Rengi de yeşilimtırak, maviye kaçar bir tonda.

Mola yerindeyiz, burada su ve meyve takviyesi alıyoruz. Asfalta mola yazısı beyaz, kıyıları ince kırmızı renkte. O harfi de beyaz, sadece alt kısmı kırmızı yarım olarak boyanmış tıpkı sakal gibi. İçinde de güleç iki göz ve ağız. Altta ise bisiklet çizilmiş. Beyaz tekerlekli kırmızı gövdeli bisiklet. Gidon, sele ve pedal sarı renkte.

Oymapınar barajının gövdesinin olduğu yerdeyiz. Yol oraya doğru gidiyor.

Çay gürül gürül akıyor yeşilimtırak, buz gibi.

Vadi burada daralıyor ve baraj gövdesi en dar yerde yapılmış. Doğal kayalıklar set halinde. Yer seçimi güzel yapılmış. Bendin sağında su seviyesinde bir tünel ağzı kayalıklara oyulmuş durumda. Sol tarafta ise eğer su seviyesi bendi aşarsa boşa aksın diye betondan dikine iki kanal yapılmış. Yol yukarı doğru sağdan gidiyor.

İşte böyle sular beni cezbediyor, kendine çekiyor adeta. Ama zamanımız yok girip yıkanmaya. Gövdenin yukarısına çıkmam gerek buraya kadar gelmişken.

Gövdenin yukarısına çıkmak biraz sert olmuş ama yılmak yok. Çıktıkça güzellikler artmaya başlıyor. Manzara muhteşem.

Yukarı azimle çıkan bir bisikletçinin resmini çekiyorum.

Yol virajlı, tatlı bir eğim olmasa da arada sert çıkışlar var. Dönüşler U şeklinde.

Yamaçlar öylesine dik ki yol gölgede kalmış. Devamında yamaç güneş ile aydınlık yeşil çam ağaçları tepeye kadar.

Yavaş pedallarla çıkıyoruz yukarıya doğru.

Ve yukarıdayım sonunda, yaşasın düzlüğe geldim.

Eh pistonlar ısındı, yatak sarmadan soğutma çalışmaları başladı. Soğuk su kaslarıma iyi geliyor, sanki masaj yapmışlar gibi. Kırmızı tuğla ile yapılmış borudan devamlı akan bir çeşme. Önünde 40 cm küçük bir havuz. Dizlerime kadar su içindeyim. Üzerimde elbise yok sadece şortum var. Öylece poz verdim kamera karşısında.

Buraya bir tünel yapmışlar, gölet tarafına gidiyor. Tünelin önünde Bisikletim KUZ, güneş tünelin ağzını aydınlatmış. İçerisi karanlık ve tünelin ağzı masmavi göletin suyu aydınlık içinde.

Baraj gövdesinin en yukarısına çıkıyorum, burada pek tahmin edemediğim hayvanları görüyorum birden bire. Develer! buraya nasıl çıkarmışlar zavallı hayvanları. Para kazanmak için açgözlü insanların yapamayacağı şey yoktur. Bu kadarı da olmaz dedirttiler bana. Deve sakin bekliyor müşterilerini hiç bir şeyin farkında olmadan.

Baraj göleti buradan harika görünüyor. Derin ve geniş bir havzası var. Karşıda daha yüksek dağlar görünüyor.

Yalçın tepeler daha da yüksekte.

Baraj gövdesi büyük su kütlesini tutacak şekilde içe doğru kavisli  beton duvar ile yapılmış. Karşıda elektrik santralına su alınan bölüm yer alıyor. Elektrik santralinin kurulu gücü : 540 MWe, yılda yaklaşık olarak 1207 GWh elektrik üretmekte.

Sivri yükselen yalçın kayalıklar, kayalarda çam ağaçları tek tük, baraj gövdesinin içe dönük beton bloğu muazzam. Gövdenin yanında yukarıdan aşağı taşkın kanalı yapılmış.

Aşağısı geldiğimiz yer 25 metre denizden yüksekliği. Bulunduğum yer ise 190 metre. Azıcık kuş bakışı ile Manavgat çayının aktığı vadiyi izliyorum.

Benim gibi resim çekmek için çıkanlar habire resim çekmekten kendini alamıyorlar. Eee manzara güzel olunca çekmeye doyamıyor insan.

Baraj bendinin diğer tarafı da kayalık tepeye doğru gidiyor. Burası çıktığım yer. Develer sakince oturmuş geviş getiriyorlar.

Beni de çekenler oluyor. Arkamda baraj göleti ve dağlar.

Gölet manzarası her yerden değişik olunca bana da resmetmek düşüyor. Burası tünelin diğer yanı, yol buradan devam ediyor.

Tünelin ucunda ışık göründü, ışığa doğru gitmeli. Tünelin içi karalık yine, sol tarafta kayalara birisi kırmızı sprey boya ile UNUTAM diye yazmış. Yazıyı yazarken ya boyası bitmiş yada görevliler tarafından yakalanmış yazıyı tamamlayamadan. Yazıyı yazan sevdiğine UNUTAMAM SENİ diye belirtmek istemiş herhalde.

Tünelin ortasında karanlık içindeyim ama tünelin ucu aydınlık.

Baraj gövdesinden aşağı iniyorum. Aynı yoldan dönmüyoruz, köprüden geçip diğer yoldan Manavgat’a ineceğiz.

İniş çabuk oluyor düzlüğe. Köyün birinde çay molası verdik. Üstü kapalı bir mekanda plastik masa sandalyelerde oturup çay, soda, ayran içerek dinleniyoruz.

Burada ayrıca köylüler bazlama da açıyor. Acıkanlar birer bazlama ısmarlayıp yiyor. İki kadın, önündeki kare sofrada oklava ile hamur açıyor. Kadınlardan birisi ocakta odun ateşinde sacı üzerinde bazlama pişiriyor.  Dördüncü kadın da servis ediyor pişen bazlamaları. Yörük köylü kadınları işletmeyi çekip çeviriyor bazlama pişirerek. Köylü kadıların üzerinde penye uzun kollu tişört, altlarında çiçekli donlar, başlarında da türban değil baş örtüsü.

Lybre yada Seleukeia Antik kente giden bir tabela görüyoruz ama yolumuzun ters yönünde olduğundan gitmeye niyetimiz yok.

Manavgat belediyesi henüz bisikletçilere alışkın olmadığı için mazgallar tehlike yaratıyor bizler için. Gerçi Türkiye genelinde mazgalların çoğu bunun gibi yada buna benzer şekilde. Yollar daha çok otomobiller için yapıldığından henüz bisikletçiler için yol ve mazgallar yapılmıyor. Daha çok anlatmamız gerek belediyeye bisikletlilerin de trafikte olduğunu. Mazgalda ön tekerlek girecek kadar aralık var.

Yolda güneş batmaya başladı, durup izliyorum batasıya kadar. Kamp alanına yaklaştık sayılır. Güneş ile sabah kahvesinde buluşacağım. Güneş tam ufuk çizgisinde değdiği anda resim çekiyorum.

Kısa sürede kamp alanına geliyorum. Sevimli işaretler kamp alanına gelişimizi daha neşeli yapıyor. Yuvarlak sevimli yüz işaretinde bu kez kulaklar ilave edilmiş.

Kamp alanına geliyoruz ve hemen çeşmedeki hortum ile duşumu alıyorum. Sıcak su var ama sıra beklemektense soğuk çeşme suyu daha iyi geliyor. Hem sıra beklemek te yok. Sonrasında terli olan çamaşırları durulayıp kuruması için asıyorum ipe. Yemekten sonra sahilde ateş yanıyor. Ateş severler ateşin başında toplaşıyoruz. Esma bu arada Devrim’in kamp alanına davet ettirmeye çalışıyor festival yönetimine. Bakalım yarın ne olacak. Kamp ateşi kızıl alevler yalım yalım ortalığı aydınlatıyor.

Neşeli şarkılar, oyunlar oynanıyor. Laz horonlarını Karadeniz den gelen arkadaşlar oynuyor. Ben sadece izlemekle yetiniyorum, izlerken de nasıl oynadıklarını bilahsa ayak hareketlerini öğrenmeye çalışıyorum. Elbet bir gün Karadeniz horonlarını öğrenip oynayacağım. Önde ateş alevli, içinde odunlar, ardında horon tepen Karadenizli gençler.

Halil şenel beni koltuğa oturtarak değişik bir oyun oynadılar. Halil ne yaparsa diğerleri aynısını yapıyorlar. Eh benim elimi de öptüler sırayla. Güzel bir oyun ve neşeli, güle oynaya oynandı. Ateşin başında olanlar eğlendi, çoğu kişi katılmadığından eğlenemedi. Ne yapalım eğlenmek istemeyenin kendi tercihi. Bence böyle festivallerde hep birlikte eğlenmeli. O ayrı, bunlar ayrı yerde gruplaşmaları insanların birbirini tanımama, birlikte zaman geçirmeme sonucu oluşan durum. Biraz da bencillik sonucu olsa gerek. Festivallerin bir amacı da insanların kaynaşması olmalı. Ateş son demlerinde yanarken birer ikişer sayımız azaldı. Fazla geç olmadan ben de gidip yatıyorum.

Bu gün yaptığımız yol toplam 72 kilometre civarı.

Yaptığımız yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc

III. AzBilinenAntikKentlerBisikletTuru 2. Gün

20 Nisan 2014 Pazar

Malkoç – Balıklıova – Ildır – Barbaros – Malkoç

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

kuşlar göç zamanı geldiğinde

k

u

ş

l

a

r

yürek atışı gibi kanat çırpar

özlem nereye, kiminle

ya

gittiğin yerde de

aşk

varsa

…..

 

Öne çıkmış olan görsel, seyirci oturma yerinin alt kısımları içe doğru yontulmuş.

200420146780

Gece yatmadan önce hava açık ve yıldızlı olmasına rağmen yağmurun çadırımın üstüne vuran damlaları beni uyandırıyor gecenin geç zamanında. Çadırın havalandırma örtüsünü takmamıştım. Hemen çıkıp takıyorum örtüyü yoksa çadırın içi epey ıslanacak. Bir süre yağmur yağdı gece boyu. Yağmurun sesiyle güzel bir uyku çekiyorum sabaha kadar. Saat 07:00 de uyanıp dışarıya çıkıyorum. Yerler ıslanmış gece yağan yağmurla. Çadırımın altında branda su toplamış azıcık uyku tulumum ıslanmıştı. Neyse yapacak bir şey yok, ıslaklığın kuruması için uyku tulumunu seriyorum matın üstüne. Akşama kadar kurur. Kalkıp hazırlanmaları için diğer çadırda yatanları kaldırıyorum. Gece bizimle kalan Ketring Osman eşi ve turumuzun şef garsonu Selahattin usta ile birlikte bizlere sabah kahvaltısı hazırlıyorlar. Bizlere kahvaltıyı verdikten sonra Osman arabasıyla Bergama’nın İsmailler köyüne gidecek. Akşama yemekle beraber geriye buraya dönecek. Masa üstünde domates, salatalık, tepsiler.

200420146725

Hava parçalı bulutlu, yağmur görünmüyor ufukta. Ördeklerin denizde yüzüşünden anlıyorum bu gün yağmur yağmayacağını. Akşama ne olur belli olmaz. Ördekler neşe içinde denizde yüzüyorlar.

200420146726

12 Gün boyunca  Çanakkale’ye birlikte pedal bastığım arkadaşım Mustafa deniz kıyısında sandalyeye oturmuş, evini özlemiş bir halde düşüncelere dalmış. 3 haftadır evden uzak ve hala gezmeye devam edecek.

200420146727

Kahvaltının ardından telsizleri açıp hazır hale getiriyoruz. Ardından grup yola çıkıyor, ben, Ahmet Mumcu ve Doktorumuz Burcu kampta kalanları yola çıkarıyoruz. Dün bir türlü gidemeyen Burcu Uçurum arkadaşımız bana ön tekerleğinin dönmediğini söylüyor. Bakıyorum bisikletin ön tekerleği sıkışmış dönmüyor. Fren ayarı bozuk olduğundan fren papucu  janta sürttüğünden tekerlek sıkışmış. Hemen fren ayarını yapıp tekerleğin sürtmemesini sağlıyorum. Kızcağız ta Konaktan buraya kadar böyle sürterek pedal basmış. Biz de söylenince bozulmuştu biraz. Kendi de görünce tekerleğin zor döndüğünü ve hemen hallettiğimizi bizlerden özür diliyor. Önemli olmadığını söylüyorum, eğer dün farkına varsaydı zorlanmazdı şimdiye kadar. İşimiz bittikten sonra herkesi yola çıkarıp ben de en son çıkıyorum kamp alanından. Kamp alanında çadırlarımız duruyor, çünkü tekrar buraya geleceğiz. Önümde Doktor Burcu ve Ahmet mumcu gidiyor.

200420146728

Grup önde olduğu için henüz yetişemiyorum, Karaburun kavşağına geldim. Buradan Balıklıova’ya doğru gideceğiz. Balıklıova da çay molamız var orada toplanacağız. Tabelada Alaçatı ,Çeşme düz olarak devam ettiğini, sağa doğru ise İ.Y.T.E kampüsü, Mordoğan ve Karaburun gittiğini gösteriyor.

200420146729

Grubun arkasında kalan bir kaç kişiye Gülbahçe köyüne girerken yakalıyorum. Karaburun kavşağından sonra hemen ilk köy Gülbahçe yazan tabela ve köy.

200420146731

Ardından Gümüşkoy köyüne varıyorum. Buralar daha çok yazlıkçıların oluşturdukları köyler. Yolumuz boyunca bir çok girinti çıkıntı arasında güzel koylara denk geleceğiz. Ve her koyda insanların yaptığı yazlıkların giderek çoğalan bir yapılaşmanın içinde kalması beni hep üzmüştür. Koy manzarası resmi çekeyim diyorum her birinde bir kaç yazlık yüzünden manzaranın bozulduğunu görüyorum. Tabelada Gümüşköy yazıyor, önümde bir bisikletçi gidiyor.

200420146732

Karapınar köyüne varıyorum, burası da yazlıkçıların kalabalıklaştırdıkları köylerden biri. Yalnız daha önce geçtim buralardan araba ile, bu kadar köy gördüğümü hatırlamıyorum. Amma da çok köy varmış art arda.

200420146733

Köyde genç delikanlı bizleri görünce çeşitli hareketler yapmaya başlıyor. Bizlere özendiğinden köyün çıkışına kadar eşlik ediyor bize.

200420146734

Bakir demeyelim de yazlık yapılmamış ender koylardan biri. Bir kaç baraka türü yapı var sadece. Üst tarafta gördüğünüz yol yeni yapıldı ve fazla olmadı açılalı araç trafiğine. Bizim gittiğimiz yol eski yol, gidiş geliş, dar ve çok virajlı yol. Yeni yapılan yol duble ve virajı olmayan yol. Bir kaç yıla kalmaz buraların bakirliği kalmaz. Yol güzel olmadığından insanlar arabalarını böyle yollara sürmek istemiyordu. Şimdi ise yeni yolda güzel olunca araba trafiği artacak ve buralardan rant elde edecek emlakçılar talan edecek ta Karaburun’a kadar tüm kıyıyı. Biz şanslıyız, henüz doğal haliyle güzel koyların yanında bisikletlerimizle gezip görüyoruz.

200420146735

Güzel deniz manzaralı yolda kıvrıla kıvrıla gidiyoruz. Önümde Gözde ve Abdurrahman gidiyor bisikletleriyle. Yol denizden biraz yüksekte.

200420146736

Ve ilk lastik patlağına geliyoruz. Hemen teknik ekip olarak Ahmet Mumcu patlağa girişerek çarçabuk hallediyoruz.

200420146737

Patlak yamandıktan sonra iç lastik yerine takılıyor. Tamir işinden anlamayanlar Ahmet Mumcu’ya bakıyorlar öylece.

200420146738

Biz lastik tamiri ile uğraşırken Devrim de kamerası ile hepimizi çekiyor. Yerde bir kişi, beş kişi de ayakta toplam altı kişi varız.

10252120_10152403548082369_1615348403924880920_n

Patlak işini hallettikten sonra yola devam ediyoruz. Mola yeri olan Balıklıova uzaktan görününce daha hızlı pedala basıyoruz. Bir an önce çay içmeli.

200420146739

İşte Balıklıova köyü, deniz kıyısında, güzel ve geniş bir koyda kurulmuş eski bir köy. Adından da anlaşılacağı gibi eskiden balık kaynıyormuş burası. Bilinçsiz balık avlanma balıklar büyümeden, üremeden avlandıkları için balık bulmak mucizelere kalmış durumda. Balıklıova Köyü’nün tarihteki ilk ismi Polikhne dir. Yerleşim yerinin ismi tarihte komşuları Klazomenai’nin MÖ 413’deki istila girişiminde geçmektedir. Yakın tarihte, Osmanlı zamanında da bu isimle anılagelmiş bir Rum köyüdür. Cumhuriyet sonrası Rumların göce zorlanması ve mübadele ile köy boşalmış, köyün eski yerleşim yeri terk edilmiştir. Şu anki ismi Polikne den Türkçe ye Balıklı ve Balıklıova olarak geçmiştir.

200420146740

Balıklıova böyle kalabalık bisikletli grubu 2 yıl önce görmüştü. Bu yıl da aynı bisikletli kalabalığı görünce pek şaşırmamışlardır. Köyün kahveleri bisikletçiler tarafından işgal edilmiş durumda. Ben de arkayı toplayıp geldikten sonra grup tamamlanmış oluyor. Önde bisikletler park etmiş, arkada kahvede kalabalık bisikletçiler masalara oturmuş.

200420146743

Balıklıova da balık kalmazsa bile esas ünlü olanı Un Kurabiyesi. Her yerde Un Kurabiyesi yapılır ama buranın Un Kurabiyelerinin tadı bir başka oluyor. Her zaman gelip yiyebilirsiniz. Un Kurabiyesinin tadı eskiden Rumlar tarafından yapıldığından şimdiki ustalar Rumların tarifi ile yaptıklarından bu kadar lezzetli oluyor. Fırınlar sürekli pişiriyor Un Kurabiyesi taze taze her zaman yiyebilirsiniz.

1-1

Un Kurabiyesi canavarları ortaya çıkarmış durumda. Enes’i zaten canavar olarak biliyorduk. Doktor Serhat, Burcu ve Onur’un Kurabiye canavarı olduklarını bilmiyorduk. Kurabiyeleri görünce asıl kimlikleri ortaya çıkmış oldu böylece. Bundan sonra kendimizi bu arkadaşlardan sakınacağız, demedi demeyin. Gerçi beni de davet ettiler ama sadece 2 tane yedim. Daha fazla aralarında bulunmak hayati tehlike yaratabilir.

1-3

Yol kıyısında enginar satıcısı  amcam kavalı almış eline öttürüyor kimseye beş para vermeden. Kendi havasında kendi havalarını çalıyor.

200420146742

Kaval sesinden yayılan türküler Ahmet Mumcu’yu türkü sever olarak enginar satıcısı amcanın yanına gelerek türkü çığırmaya başlıyor. Bizlere bir türkü söyleyerek kulaklarımızın pasını biraz olsun silinmesine neden oluyor.

200420146741

Mola yeter deyip grubu Doktor Serhat yola çıkarıyor. Yolumuz Balıklıova dan sola doğru Ildır da bulunan Eritrai antik kentine. En sonda olarak herkesi yola çıkardıktan sonra tam köyden çıkacağım ki cep telefonum çalıyor. Telefonda kahvede şarjda bir telefon unutulmuş olduğunu söylüyorlar. Geri dönüp telefonu şarj aletiyle birlikten kahveciden alıyorum. Ardından yola tekrar çıkıyorum.

Dağın yamacında gördüğünüz eski Polikne köyü. Evlerin tamamı taştan yapılmış eski bir Rum köyü. Mübadelede Rumlar gidince köy terkedilip deniz kıyısına taşınmış. Kim bilir taş evlerde ne anılar yaşanmıştır. Acı, tatlı ve hüzünlü hikayeler.

200420146744

Balıklıova’nın bir diğer ünlüsü de Enginar. Tam mevsimindeyiz Enginarın, tarlalarda Enginar başları yeni olgunlaşmış toplanmayı bekliyor. İnsanların sağlıklı besinlerinden olan Enginar Ege bölgesi kıyı şeridine ait bir bitki. Doktorların yalancısıyım her derde deva hatta kanseri bile önlüyormuş. Yalnız Enginarı yerken başındaki taç yaprakları yemeyin yoksa boğazınızda kalır. Taç yaprakları gayet sert, taç yaprağının iç kısmında dibinde beyaz olan kısmı yeniyor. Enginarın esas yenen kısmı göbeği. Zeytinyağlı dolması çok lezzetli olur. İnsanın ömrüne ömür katar.

200420146745

Az bilinen antik kentler turunda bisikletçileri serbest bırakıyoruz. Buraları ve yolu bilmeyenleri kaybolmasınlar diye  önemli yerlerde yola işaretler yaparak doğru yola gitmelerini sağlıyoruz. Bu işaretleme işini dünya turunu yapan arkadaşımız Gürkan Genç ile 3 ay boyunca pedalladıktan sonra yeni Türkiye ye gelmiş Canavar-ül velosipet Enes Şensoy’a vermiştik. Enes 3 ay boyunca Gürkan Genç’in ekipmanlarını ve kendi ekipmanlarını mahvettikten sonra daha fazla zarar olmasın diye Türkiye ye gelerek Gürkan’ın rahat nefes almasını sağlamış oldu. Yoksa Gürkan dünya turunu yarıda kesmek zorunda kalacaktı. Enes canavarı motorlu olarak önden gidip sprey boya ile yola gideceğimiz işaretleri yaparak bize yardımcı oluyor. Enes ile birlikte ekibimizde Emin Mengüaslan da motorlu olarak gruba yardımcı oluyor. İkisinde de sprey boya olunca iki tane ok değişik renkte görüyoruz asfaltta.

200420146746

Enes canavarı kurabiyeleri fazlasıyla yedi herhalde yolda garip yönlendirme ok işaretlerini görüyorum. Acaba yediği Un Kurabiyesi canavara ters etki mi yaptı, yoksa kafayı mı buldu bunu anlayamadık. Doktor Serhat hocaya bu durumu sormak gerek. Böyle işaret dünyada ilk defa görünüyor. Sarı renkte olan çizgi alttan yukarı düz gidiyor biraz. Sola dönüp yuvarlak çizdikten sonra sağa çiziyor. Orda da bir yuvarlak çizdikten sonra ileri doğru ok işareti ile bitiyor.

200420146747

Karaburun yarım adasının tam ortasında, en dar yerinde, doğu yönünden batı yönüne doğru gidiyoruz. Burası yarım adanın en alçak geçiş yeri. Yarım adanın diğer yerleri yüksek dağlar geçit vermiyor.

200420146748

Zeytin ağaçları altında kocaman bir boğayı görüyorum otlarken. Etrafında inekler usul usul otluyorlar. Boğanın azameti ineklerde güven oluşturmuş durumda. Taze yeşil çimenler leziz olmalı ki bizlere bakmıyorlar bile. Daha önce ineklerin önünden sırayla bisikletlerle geçerken nedense trene benzetip bize bakıyorlardı. Bu boğa hiç tren görmemiş anlaşılan.

200420146749

İnekler da sakin sakin boğanın gözetiminde otluyorlar. Kimisi genç boğa, yani dana.

200420146750

Yolun sağ tarafında mermer ocağı var. Buradan önemli miktarda mermer blok kesip işlenmek üzere fabrikalara götürülüyorlar devamlı olarak.

200420146751

Nihayet yarımadanın sırtına varıyorum, bundan sonrası iniş. En son süpürücü olarak en arkada geldiğimden tek başıma ilerliyorum. Ahmet Mumcu ve Doktor Burcu görünürde yoklar.

200420146752

Yol kıyısında çeşme görüyorum, mataralarımı tazeliyorum burada. Çeşmenin taşlarına yazı yazmasalar daha güzel görünecekti. Nedense insanlar mağara duvarlarına yazı yazar gibi yazı yazıyorlar. Sanki önemli bir şey yazmışlar gibi. Görüntü kirliliği yaptıklarının farkında olamayacaklar hiç bir zaman.

200420146753

Asfaltta yazı yazmaya başladı Enes canavarı, Un kurabiyeleri insanlaştırmış canavarı. İşaretlerden yazıya geçmiş baksanıza. Yerde Alayına gider yazılmış.

200420146754

Deniz kıyısına gelmeden yol ikiye ayrılıyor. Tabela nereye gideceğimizi gösteriyor, sola doğru. Yardımcılarım Ahmet Mumcu ve Doktor Burcu burada beni bekliyorlardı. Ben geldikten sonra hareket etik Ildır’a doğru. Tabelalarda; Küçükbahçe ve Karaburun sağ tarafa, Ildır ve Çeşme sol tarafa gidileceğini ok işareti ile belirtmişler.

200420146755

Artık yarım adanın diğer tarafında, batı kısmındayım. Deniz ve Ildır’ın koyu göründü. Resimde gördüğünüz gibi her koyda siteler oluşturmuşlar. Beton yığınına dönüşmüş güzelim koy, yazık buraya ve yatırılan paraya.

200420146756

Idırı köyüne az kaldı, karşıda göründü alçak tepeler arasından.

200420146757

Tepelerden sahile iniyoruz, sahil yolu denize sıfır. Bu yolda bisiklet sürmenin keyfini çıkarmaya çalışıyorum. Her yerde böyle deniz kıyısında, yeşillikler içinde temiz hava ve iyot kokusunda bulamazsınız. Sağda deniz, önümde üç kişi gidiyor bisikletleriyle.

200420146758

Artçı olarak geride kalanları süpürerek ilerliyorum. Solumuzda bir yel değirmeni, biz de Don Kişot’luk yapıyoruz yel değirmenine karşı bisiklet sürerek. Önümde Gözde, Esma ve Apo var.

200420146759

İzmir dışından gelenler resim çeke çeke bisiklet sürüyorlar. Buraları ilk defa gördükleri için hem manzaraları seyrediyorlar hem de resim çekiyorlar. Bunlardan biri de Devrim, Antalya’dan geldi ve buralara hayran kaldı. Kamerası elinde habire resim çeke çeke grubun en arkasında gidiyor. Arada benim de resmimi çekiyor bir kaç poz. Bisikletim KUZ ve ben üstündeyim.

2-1

Devrim beni bisiklet sürerken deniz ve kayıkların manzarasında çekiyor. Bagajda sarı yelek dikkat çekmek için.

2-2

Yolda bisikletle gelirken Devrim beni ve Ahmet Mumcu’yu çekiyor. Arkamızda birisi daha var.

2-3

Köyde taş evler güzel yapılmış, fakat bazı taşların antik kentten olduğu görülüyor. Her antik kentin yanında olan yerleşim yerlerinde olduğu gibi hazır yontulmuş bir kaç taşı evlerin duvarlarında görüyoruz.

200420146762

Evlerin bahçeleri, duvarları rengarenk çiçekler ve güllerle donatılmış. Baharın coşkusunu yaşıyor taş evler. Evin sahibi olan kadın güllerin altında çekiyorum bir poz.

200420146763

Devrim’i kendi kamerası ile çekiyorum güllerin önünde. Güller kırmızı, duvar dibinde sarı çiçekler var.

2-5

Devrim bu kez beni çekiyor çiçekler arasında.

2-8

Köyün merkezi azıcık yukarıda, biraz tırmanıyoruz haliyle. Tırmanırken Devrim beni çekiyor. Yokuş bayağı sert.

2-10

Köylü amca dağlardan topladığı şifalı otları satmaya çalışıyor. Ildırı köyünde öğle yemeği yiyoruz. Telefonunu unutan Esra’ya telefonunu veriyorum bu arada.  Bir süre dinlendikten sonra Antik kente doğru yürümeye başlıyoruz hep birlikte. Yaşlı adam başında kırmızı başörtüsü takmış, önündeki kasada taze kekik demetleri var.

200420146765

Eritrai köyün yukarısında, bisikletleri aşağıda yemek yediğimiz alanda bırakıyoruz. Kahverengi tabelada Ildırı (Erythrai) yazılarak gideceğimiz yönü belirtiyor. Sola doğru gideceğiz.

200420146768

Antik kente tırmanırken köyün duvarlarındaki mor çiçekleri çekmeden edemiyorum.  Katırtırnağı mor çiçekler açarak yüksek duvardan aşağı sarkmış.

200420146766

Köyde eski taş evler görmek mümkün. Yüksek tavanlı, düzgün taşlardan olan evler Rumlardan kalma.

200420146767

Ildırı köyünün genç muhtarı antik kentin girişinde bizlere hem köy hakkında bilgi veriyor hem de antik kenti anlatıyor. Muhtar genç, dinamik, köye bir şeyler yapmaya çalışan biri. Konaklamalı turizm, olta balıkçılığı ve zeytinciliği anlatıyor heyecanla.

200420146771

Muhtarın konuşması bittikten sonra antik kenti dolaşmaya başlıyoruz. Tabelada sola doğru; Akropol, Tiyatro (Theater) yazılmış.

200420146769

Daha çok turistlere gezilecek yerleri yazan tabelada; Tiyatro The Theatre, Agora, Akropol Acropole, Athena tapınağı Temple Of Athena, Matrone  Kilisesi The Matrone Church yazılmış Bizlerin pek yazılanlara dikkat ettiğimizi zannetmiyorum. (Örnek olarak tabelada yazdığı halde okumayan birisi “Tiyatro ne tarafta? diye sorması gibi) Gidilecek yön sağ tarafı işaret ediyor.

200420146772

Erythrai

Ildırı köyünün antik dönemdeki adı Erythrai’dir. Erythrai sözcüğünün Yunanca’da “kırmızı” anlamına gelen Erythros’tan türediği, kent toprağını kırmızı renginden dolayı Erythra’nin “Kızıl Kent” anlamında kullanıldığı sanılmaktadır. Bir başka varsayıma göre ise kent adını ilk kurucu Giritli Rhadamanthes’in oğlu Erythros’tan almıştır.

Kentte ele geçen bulgular, bu yörede ilk Tunç Çağ’ından bu yana yerleşimin olduğunu göstermiştir. İkinci kolonileşme döneminde kent, Atina Kralı Kadros soyundan gelen Knopos yönetimindeydi. Başlangıçta krallık ile yönetilen kent sonraları yine kral soyundan olan ancak halkın seçtiği Basileuslar tarafından yönetildi. Ion kentlerinin aralarında kurdukları Panionion dinsel ve siyasal birliğe katıldılar. Kent Pythagoras’la birlikte kısa süreli tiranlık dönemi yaşamış, bu dönemde üreterek dışarı sattığı değirmen taşlarıyla önem kazanmıştır.

Erythrai, Lidya ve daha sonra da Persler’in eline geçer. Pers boyunduruğuna karşı diğer Ion kentleri gibi ayaklanmaya katılan kente, bütün Ion kentleriyle birlikte M.Ö. 334’te İskender, bağımsızlığını kazandırır. İskender’in ölümünden sonra çıkan kargaşalar sonucu birçok el değiştiren Erythrai Pergamon (Bergama) Krallığı’nın eline geçer. M.Ö.133′ te Roma İmparatorluğu içinde özgür bir kent statüsü kazanır. Bu dönemde şarabı, keçileri, değirmen taşları ve kadın kahinleri Sibyl ile Herophile ile ün kazandı.

M.Ö.1 yy.’da depremler, savaşlar ve Romalı komutanların yağmaları yüzünden büyük yıkıma uğrayan yöre; 16.yy’dan sonra Ilderen ve Ildırı adlarıyla anılmaya başladı.

Şehirde 1963-1966 yılları arasında Prof.Hakkı Gültekin ve sonraları Prof. Ekrem Akurgal tarafından kazı çalışmaları yapılmıştır. İlk önce M.Ö. 3.yy. sonlarında yapıldığı sanılan akrapolün kuzey yamaçlarındaki antik tiyatro toprak altından çıkarıldı. Akrapol’ün en yüksek düzlüğünde yapılan araştırmalarda da Athena tapınağına ait kalıntılar bulundu. Şehrin etrafının 5 km. uzunluğunda surla çevrili olduğu anlaşıldı. Tiyatro kısmen açığa çıkarıldı ve restorasyon çalışmaları yarım kaldı. Araştırmalarda akrapolde M.Ö. 6. ve 7.yy’dan kalma çanak, çömlek, taş ve topraktan figürler bulundu. Bunlar Erythrai şehrinin en eski tarihi buluntularıdır.

Erythrai harabelerinin bulunduğu bölgede, tarlalarda bulunan eserler, ören yeri bekçisi Hüseyin Yavuz tarafından toplanarak, orada bulunan bir bina da muhafaza edilmeye çalışılmaktadır. Hüseyin Yavuz bu yıl aramızdan ayrılmıştır, Nur içinde yatsın. Kapı içinde, elinde şapkası ile yaslanmış Hüseyin Yavuz.

575945_10150764519966170_191596698_n

Zeytin’in Masalı

I

Tek göz taş evin kapısını buruşmuş elleriyle açtı yaşlanmış parlak zeytin yeşili gözlü kadın. Yine sabah olmuş yine yine, lakin gelmemişti yıllar yıllar sabahı beklediği. “Bekle…” demişti bekliyordu, “Gelecem…” demişti inanıyordu, “Seviyom…” demişti daha çok seviyordu. Kapının hemen yanında koca bir zeytin ağacı dibinde çeşmeye gitti yüzünü yıkadı sarıdan Beyaza dönmüş saçlarını boynunun kıvrımlarını yıkadı baharın yağmuruyla gecede yıkanmış bahçesi esintiyle hışırdadı yıkanan yüzünü dondurdu. Omzundaki şalına sarındı. Kapının önündeki sekide kurulmuş beyaz ferfoje küçük masa iki sandalyeden birine oturdu. Kahvaltısını dışarıda yapacaktı içeri girmeye niyeti yoktu “hayat dışarıda” idi –hayatı dışarıda idi- küçük evinde asma katının altında kurduğu mutfağında çayını demledi yaptığı ekmeği zeytini çıkardı dışarıya masaya yerleştirdi. Yıllardır yemeği buydu sabah akşam. Zeytin, ekmek, çay… hiç değişmedi, beklemek gibi… Kapının önünde üşüyen kuru bedenini sıcak çay ile ısıttı içinin üşümesine çare değildi. Neydi çay, sevdiğinin muhabbeti, kapkara gözleri, dem-di dem kokusu sevdiğinin kokusu. Neydi ekmek? Kavuşturandı umuttu elleri bir gün evet bir gün tutuşturan-dı. Sabır dı yoğrulmaktı, pişmekti, kıvamdı… Neydi zeytin? Bakmaktı o tepeye, Gözdü gönüldü kutsanmaktı aşk ile…

 

Demir atlar yükünü tutmuş geliyordu, aramaktaydı taşın sütunun altında… Geçmişten geleceğe şahitlik eden taş şehirlerde gömütleri, dikitleri limanları dolaşarak araya araya geldiler. Kâh dedesinden öğrendiğini anlattırdı köyün yaşlısına, ya da muhtarına bildiklerini saydırdı. Demir atlılar geliyordu şarkılarla türkülerle, Aradıkları- anlam – dı. Yaşamanın anlamı, çiçeğin böceğin, mavinin yeşilin anlamı. Her iklimden her satıhtan basıp pedala gelmiş birlikte bilmek istemişler.”

Lider Serhat sürati dengeleyerek ekibi dağıtmıyor, en süratli süvarileri bakışlarıyla yönetip yol açtırıyor. Akşamları onları ödüllendirip onurlandırıyor yiğitliklerini ilan ediyordu. Olcay ise iletişimi ile önü arkayı araları kontrol edip ekip birliği sağlıyor. En geç yatıp en erken kalkıyor. Bazen türküler söylüyor dolunaya, bazen susuyor denizin dibine…

Urim Baba ise ardını toplayandı demir atlıların geride bıraktıklarını toparlayıp, yorulanı bekliyor “aartık aydeee” diye en geride yol alıyordu. Grubun hekimi Burcu ve tekniği Ahmet Urim Baba ile aynı hareket edip grubun ihtiyaçlarını yerinde görüp inceleyip raporluyorlardı. Akşamları grup toplanıp aradıklarının peşine düşüp gördüklerini anlatıyor, Ateşin başında türküler söylenip ozan gibi atışılıyordu.

Grup gene koca sütunların başına gelmiş antik devirin masallarını genç Arkeolog Ali Burak paylaşırken sütuna dayanmış yalın ayak başı kaçak bir adam bilmediğiniz masalların peşine düştünüz bunca insan dedi. Doğruldu dinlendiği taştan ağarmış saçları dağınıktı, kararmış gözlerini kapatmadan. Karanlık bir mağara gibi açtı  ağzını yaşlı adam.

Hüseyin Yavuz yakından yüzü görünüyor.

548335_10150764519746170_176263664_n

Bu kadar insan düşmüşsünüz yola bir nedeni olmalı. Kızlı erkekli, genci yaşlısı nedir aradığınız.

“Bir derdimiz var” dedi sözü aldı Lider Serhat. “Paylaşmak!” Biz bildiklerimizi gördüklerimizi paylaşırız dedi”

Olcay. “Senin paylaşacağın var mıdır? desen, dinlesek ?” dedi, artçı Urim Baba. “Nedir Senin yaşamanın anlamı” diye sordular.

Urim Baba; “ Biz bu kaa insan sözü paylaşmaya geldik. Bilirsin masallar söz ilen paylaşılır bu güne gelir. Bu koca taşlarda şahittir zamana karşı.”

Peşimden gelirsiniz benim yol hikaye mi, benim yaşamımın anlamını görürsünüz dedi yolcu ihtiyar.

Devam edecek…

 

Esma Eser Açıkgöz

 

Amfi tiyatrodayız, tiyatronun seyircilerin oturduğu taşların çoğu yerinden sökülüp alınmış. Çok az taş var, merdiven olan yerde ve üst kısımlarda. Taş merdivenin solunda otların içinde iz var, işte orada demir raylar var. Büyük bir ihtimalle taşları raylardan aşağıya taşıyıp götürmüşler. Antik kentlerde korumasız olduğundan bu kadar büyük yağmalara rağmen yine de hepsini götürememişler. Bizlerin görebileceği kadar taş eserler var.

200420146779

Amfi tiyatronun seyirci oturma yerlerindeki yontulmuş taşlar bir sanat eseri gerçekten. Adamlar sanata, estetiğe, güzelliğe önem vermişler ta o zamanlarda. Bir tiyatro eserini seyretmek için oturulan yerin alt tarafı. Ama insan otururken ayakları alta sallamak için taşları içe doğru yontmuşlar. Bu resmi öne çıkmış görsel olarak seçiyorum.

200420146780

Tiyatronun en üstüne çıkıp Akropol, Athena Tapınağı ve Matrone Kilisesini dolaşacağız. Bu yapılar antik kentin en tepesindeler. Tabelalar gideceğimiz yönü belirtiyor sağa doğru.

200420146781

Bahar ayında olmamızdan dolayı tabiat yeşil elbisesini giymiş, en güzel çiçeklerle başına taç yapmış, arılar ve böceklerin vızıltıları içinde bizi karşılıyor. Otların ve çiçeklerin yaydığı kokular, havada uçuşan polenler insanın aklının bir karış havada olmasına neden oluyor. Hele gençleri bir başka yapıyor bahar ayları. Soludukları havada bolca olan polenler kana karıştıktan sonra beyne ulaşınca akıl bir karış havaya çıkarak yerine AŞK nöronları doluyor beyinde. Sadece AŞK’ı düşünmekten kan dolaşımı yavaşlayıp tembelliğe doğru giderek bahar yorgunluğu yaşıyorlar. Ama suçları yok ki! doğa zaten AŞK tan oluşmuş. Doğa bütün canlılara bunu aşılamış, kaçacak yerimiz yok AŞK tan yana. Mor çiçekler açmış otlar yeşillik içinde.

200420146782

Sarı çiçekler de insanları Aşk’a davet ediyor. Patikada yürüyenlerin ayakları.

200420146783

Papatya gibisin beyaz ve ince,

Deli oluyorum seni böyle görünce,

İsmin dudaklarımı yakıyor, neden ?

Papatyam seni özlüyorum…

Bahar aylarında açan iri papatyalar içinde bir adam.

200420146784

Kilisenin iki duvarı hariç diğer yerleri yıkılmış. Burası Matrone kilisesi.

200420146785

Athena tapınağının temel duvarları kalmış sadece.

200420146786

Antik kent yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş. Körfezin manzarası harika. Batı, Güney ve kuzey rüzgarlarına açık olduğu için devamlı olarak esinti var. Yükseklikten dolayı da biraz sert esiyor rüzgar. Hani aşağıda rüzgar ekersen burada fırtına biçersin o derece yani. Tepenin batı kısmı yamacı dik bir uçurumla oluşmuş. Denizde bir çok irili ufaklı ada görünüyor buradan.

200420146789

Körfezde 12 ada var irili ufaklı, üzerinde yapı yapılmamış olması çok güzel görünmelerine neden oluyor. Umarım bundan sonra turizm diye adaların doğal güzelliklerini bozmazlar. Sağ tarafımda Ildırı köyü ve büyük bir ada var.

200420146790

Duvarların görünen yüzlerini Poligonal (Beşgen) şekilde yontulup örmüşler taşlardan. Böyle taş örme biçimi diğer İyon kentlerinde görmek mümkün. Bu duvar biçimi saraylar ya da zenginlerin evinde oluyor.

200420146787

Papatya çiçekleri ile adalardan oluşmuş körfez manzarası, daha ne olsun ki. Hele bahar ayında iseniz !

Seviyor,

Sevmiyor!

Papatya fallarında…

200420146788

Uçurumun kenarında oturup hem dinleniyoruz hem de manzaranın tadına doyum olmaz seyrini gerçekleştiriyoruz hep birlikte.

200420146794

Rüzgar bayağı kuvvetli esiyor, insanı üşütecek serinlikte.

Yorulmuş pistonları dinlendiren Abdullah keyfini çıkarıyor manzaranın.

200420146795

Bulunduğum tepede düşüncelere dalıyorum. Martı kuşu olmak istiyorum, şöyle kanatlarımı açıp kendimi rüzgara bırakmak, hiç kanat çırpmadan rüzgara karşı durdukça beni havada tutmasını istiyorum. Hayat ta böyle sanki, nasıl kuşlar rüzgara karşı kanatlarını açıp durdukça havada kalıyorlarsa, yaşamda da zorluklara karşı durdukça ayakta kalabiliyoruz. Zorluklara karşı durmazsak bir anda yere düşer yaşamdan koparız. Bisiklete binmek gibi devamlı pedala basmak gerek gidebilmen için. Kendimi bir an kollarımı açıp uçurumdan aşağıya bırakmak geçiyor, sadece bir an öyle düşünüyorum. Bıraksam kuşlar gibi rüzgara karşı süzülsem. Ta bulutlara çıkıp körfezi baştan başa dolaşsam, engin denizlerin üzerinde uçsam, uçsam. Sınırlar olmadan, pasaportsuz diğer ülkeleri gezsem. Hem de vize parası ödemeden! Bu düşüncelerden sıyrılıp kendime geliyorum. Demek ki bir an düşüncelerde kalsam kendimi uçurumdan boşluğa bırakacaktım. Yaşam bu mudur, pamuk ipliğine bağlı…

2-4

Bisikletçilerin ağır topları Ahmet Mumcu, Hakan Kayışlıgil, Bekir Kocamaz ve ben. Bekir Kocamaz açmış ellerini kocaman soyadı gibi. Doktor Burcu arada kalmış garibim.

2-6

Erytrai antik kentini bitirip bisikletlerin yanına dönmeye başlıyoruz. Elimde pankart katlanmış olarak önde ben, Arkamda Hakan Kayışlıgil, ve Ahmet Mumcu adalar manzarasında yürüyoruz.

2-9

Balıkçıların demirledikleri kayıklara selam verip aşağıya, sahile inmeye başlıyoruz. Denizde bir çok tekne demirlemiş, karada ise yazlık evler kaplamış yamacı.

548558_10150764532971170_2054027807_n

Köyden bisikletleri aldıktan sonra yola çıkıyoruz. Elinde fotoğraf makinesi ile habire resim çeken Devrim artık artçı fotoğrafçı olarak görevlendiriyorum. Zaten resim çekmekten hep geride kalıyor bari bir ünvanı olsun turumuzda. Devrim’e Barbaros köyünde bir süprizim olduğunu söylüyorum. Herkes yola çıktıktan sonra ben de yola çıkarak grubun en arkasında yol alıyorum. Kıyıda balıkçı tekneleri eşliğinde gidiyorum. Kayıklara ulaşmak için küçük iskeleler yapmışlar aralıklı. Kıyıda ters olarak konmuş polyester kayıklar duruyor üç tane.

200420146797

Yolumuz bundan sonrası biraz tırmanış olacak. En sert tırmanışlar ve en çok bu gün yol alacağız. Çadırlarımız kamp alanında olduğu için yüksüz daha hızlı hareket ediyor grubumuz. Arkada kalanları toplaya toplaya ilerliyorum. Önümde iki kişi tırmanırken yokuşu çekiyorum.

200420146798

Aslında çıktığımız yokuş %10 eğimden fazla ama moralimiz bozulmasın diye %10 yazmış sevimli canavarımız. Böyle yazmazsan turu yarım bırakanlar bile olabilirdi. Bizim canavar Enes normale döndü anlaşılan. yediği Un Kurabiyelerin etkisi geçmiş olmalı. Baksanıza yere sevimli 🙂 işaretleri yapmaya başlamış.

200420146800

Nihayet yokuş bitiyor ve tepedeyiz, aşağıda Kadıovacık köyü görünüyor. Barbaros köyüne kadar iniş olacak. Daha sonra biraz rampa var ama çıkacağız. Burada biraz soluklanıyorum, Henüz gelmemiş bir kaç kişi var. Onları da bekliyorum, ağır aksak çıkıyorlardı yokuşu. Geride kalanlar geldikten sonra terli gövdem rüzgar almasın diye yeleğimin fermuarını yukarı çekiyorum. Siz siz olun ne kadar terli olursanız olun yokuşun sonunda durup rüzgarlık yada yeleğinizi giyin. Terli bölgeniz rüzgar almasın yeter. Fermuarı da çektikten sonra kendinizi yokuş aşağıya rahatça bırakabilirsiniz. Hiç bir şey olmaz. Ben turlarımda böyle yapıyorum ve hiç bir zaman üşütmedim, hasta olmadım bisiklet üzerinde. Termal içliğim de yok, her zaman pamuklu atlet giyerim.

200420146801

Köye gelince yavaşlamamız konusunda uyarı yazısını canavarımız yazmış “Yavaş” diye. Onu dikkate almak gerek. Tabi ki ben durup resim çekiyorum. Gölgem yere düşmüş.

200420146802

Grubun en arkasında teknik eleman Ahmet Mumcu ile birlikte gidiyoruz.

200420146803

Barbaros köyü göründü ufukta. Dağın yamacında, en altta kurulmuş köy.

200420146804

Köy de yaşayan insan az. Köyün girişinde kültür evi var, burada sanatçı biri bir kültür sanat evi yapmış taş bina olarak. Doğada topladığı renkli taşları kum haline getirip resim üzerine yapıştırarak harika resimler yapıyor. Yalnız bu gün açık değil, o yüzden ziyaret edemiyoruz. Urla belediyesi tarafından yapılmış tabela köyün girişine dikilmiş. Tabelaya; Urla belediyesi Barbaros köyü, Nüfus 555, Hane 260 olarak yazılmış. İki yanda yeşil çam ağacı, sol üst köşede Türk bayrağı var.

200420146805

Yokuşlar yordu bizi çay molası vermek gerek. Köyün içinde kahvelerde çay molası vereceğiz. Canavar Enes yere Çay ve ok işareti çizmiş sarı boya ile.

200420146806

Enes Çalışkan kapmış çocuğun elinden bisikleti kendi binmeye çalışıyor. Köyün meydanında bir kaç tur atıyor en sevimli haliyle.

200420146807

Köyün meydanında kaldırımda gölgelik ağacın altına oturup kahve takımını, ocağı çıkarıp kuruluyorum. Cezveye kahveyi koyup ocağın üstünde pişirmeye başladım. Diğerleri kahvede oturmuş, kimi köfte ekmek yiyor, kimi çay içiyor. Benim kahvem var ve kahve içme zamanım geldi. Kahve takımlarım ve ocak kaldırımda. Ben de oturmuş kahve pişirmek için hazırlık yapıyorum.

3-6

Devrimi yanıma çağırıyorum, kahveyi, cezveyi görünce hem şaşırıyor hem de seviniyor. Süprizimi görünce ne diyeceğini bilemiyor. Canı kahve istemiş ama içememiş, şimdi ise sokakta, kaldırımda kahvenin pişmesini bekliyor. Cezvem ve fincanım 4 kişilik olunca bizimle beraber Olcay ve Emin de kahve içmeye hakketti. Onlara da veriyorum birer fincan kahve. Devrim karşımda oturmuş sohbet ederken cezvede kahve pişiriyorum.

3-3

Çay, kahve molasının ardından grubu yola çıkarıyorum, yol biraz yokuş. Çeşme İzmir yol ayrımına kadar çıkacağız, ondan sonra uzun bir iniş bizleri bekliyor. Devrim bizi çekiyor, ben ve önümde dört bisikletçi yokuşu çıkarken.

10294375_10152403673877369_3552891525844951191_n

Yol ayrımlarında işaretler bizi gideceğimi yeri belirtiyor “Düz” olarak. Canavar Enes iyi çalışıyor grubun önünde. Kutlamayı hak etti bu gün.

200420146808

Nihayet yokuşun sonuna Çeşme İzmir yol ayırımına varıyoruz. Burası manzarası olan bir yer ve adı manzara kahvesi. Aşağıda göletler var ve manzarayı daha görsel yapıyor.

200420146812

Yokuşun bittiğini söylüyor yer işaretleri, yaşasın…

200420146810

Ve sola dönüş ok işareti yere çizilmiş.

200420146811

Yol tabelaları nereye gideceğimizi belirtiyor. Biz İzmir yönüne gideceğiz. Bu yol D300 karayolu. Çeşmeden başlıyor Van’ın Saray ilçesine İran sınırına kadar gidiyor. 2000 km kadar bir karayolu. Bu yolu www.pedalla.com da Serkan Taşdelen ve Feyyaz Alaçam beraber D300 karayolunda yaptıkları turun hikayesini okumuştum. Bu yazıdan sonra bisikletçi olmuştum tam anlamıyla Serkan Taşdelen bu turda beraber pedallıyoruz aynı zamanda. Sağa Çeşme, sola İzmir yönünü gösteriyor tabelalar.

200420146813

Geldiğimiz yönü belirtir tabelalarda; Kahverengi tabelada Ildırı (Erythraı) Beyaz tabelaya Barbaros ve Kadıovacık yazılmış. Tabelalar sol tarafı gösteriyor. Tabelaların üstündeki yüksek yerde mavi tabelada ise; İzmir teknoloji geliştirme bölgesi. Burası İzmir yüksek teknoloji üniversitesinin arazisi başlıyor. Yaklaşık 7 Kilometre uzunluğunda bir arazi.

200420146814

Yaklaşık 7 km yokuş aşağı iniyoruz, bayağı uzun bir iniş oldu bizim için. Sadece iniş olduğu için İçmeler kamp alanına çabucak varıyoruz. Solda deniz görünüyor.

200420146815

Arka kadro oluşmaya başlıyor yavaş yavaş. Afyon Başmakçıdan  Esma Eser Açıkgöz, acele etmeden beraber kamp alanına varıyoruz. Çok güzel türkü de söyler, sesi kadife gibi. Türküler söyleyerek bisiklet sürüyoruz. Geçen yıl Az bilinen antik kentler turunda Küçük Yamanlar dağında gençlik kampında tanışmıştık. Tanışmamız da ilginç olmuştu doğrusu. 2013 yılının Az bilinen antik kentler turunun ilk gününde yaklaşık 22 km tırmanışlı günün ardından 1000 metre yükseklikte yemeği yedikten sonra buz gibi esen deli poyrazdan kaçarak gençlik merkezinin barakaların birinde sıcak çaylarımızı içerek muhabbet ediyorduk. Arkadaşlarla Afyon Başmakçı bisiklet festivalinden bahsederken Esma da oradaymış. Başmakçı sözünü duyunca heyecandan oturduğu tahta sandalyeden düşüverdi. Biz de tabi bu düşüşe anlam veremedik, ne oluyor diyerekten Esma’yı yerde görünce kahkahayı basıverdik hep birlikte. Meğerse Başmakçı bisiklet festivalini düzenleyen Esma imiş. Biz tabi bunu bilmeden öylesine nasıl gideceğimizi konuşuyorduk. Tanışmamız böyle oldu Esma ile ve güzel bir dostluğun temeli atıldı böylece. Başka festivallerde de beraber bisiklet sürdük. Esma bisiklet üzerinde çekiyorum bir poz.

200420146816

Kamp alanına geldik, herkes akşam yemeğine kadar serbest dolaşıp hazırlıklarını yapıyor çadırlarında. Bu akşamdan itibaren her akşam bir olay için kutlama yapacağız. Bu gün grubun artçıları ödüllendirildi, şerefine kadeh kaldırıldı. Yaşasın artçılar Doktor Burcu Koçay, Teknik destek Ahmet Mumcu ve süpürücü olarak ben. Resimde Burcu Koçay, Ahmet Mumcu, Olcay Ormankıran, Ben, Doktor Serhat Ferahi Değimli, Ahmet Yıldırım ve Berna Külahçı var. Elimizde kırmızı şarap kadehlerini tokuşturuyoruz.

1897817_10152403675417369_1502793782226024624_n

Akşam yemeğinde Ketring Osman’ın getirdiği nefis yemeklerle karnımızı doyuruyoruz. Yemekten sonra sınırsız çay eşliğinde gece sunumunda sevimli canavarımız Enes Şensoy bize anılarını resimlerle sunarak anlatıyor. Enes dünyayı dolaşmakta olan arkadaşımız Gürkan Genç ile İspanyada buluşup Cebelitarık boğazını geçerek Fas ta 3 ay kadar beraber bisiklet sürdüler. Çöllerde, okyanus kıyısında yaşadıkları maceraları bizlere anlattı. Bu turunda bisikletinde, notbook’unda ve telefonun da olmadık arızalar meydana gelmiş. Çölde gezen bahtsız Bedevi gibi bir macera yaşamışlar. Çektiği resimler çok olunca ve kamp ateşi yanmaya başlayınca çoğu resmi geç geç diye geçiştirdi sadece.

200420146819

Sunumun ardından şaraplarımızı alıp sahilde kamp ateşi etrafında toplanıyoruz. Karşılıklı iki grup oluşturduk, şarkılar türküler söyleyerek kahkahalar içinde gecenin ilerleyen saatlerine kadar devam ediyor eğlencemiz. Ateşin kızıl rengi şarabın kırmızı rengine karışıyor.

10177432_10152263781143046_1677443648840957073_n

Artık ateşin üstünden atlamaya başlıyoruz. Şarabın verdiği coşkuyla bağıra bağıra türküler söylüyoruz. Ben ateşin üzerinden atlarken Cem Yatman beni çekiyor gecenin karanlığında.

10270561_10152263781013046_8807135107348367130_n

Gece epey ilerledi, uyku uyumak gerek, yarın erkenden kalkacağız. Yavaş yavaş sesimiz azalıyor, birer ikişer yatmaya gidiyorlar. Ben de uykum iyice gelince çadırıma yatmaya giderek derin bir uykuya dalıyorum.

Resimlerin bir kısmı Devrim Dağ’a aittir.

Bu gün yaptığımız yol 64 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

Keşan Trakya Bisiklet Turu 3. Gün

4 Eylül 2013 Çarşamba

Kayalar köyü – Ayvacık – Ezine – Çanakkale

(Görme engelli arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

“gitmekle gidilmiyor ki.
gitmekle gitmiş olamazsın;
gönlün kalır, aklın kalır, anıların kalır.”

Cemal Süreya

Öne çıkmış olan görsel, Bisikletinin ön tekerleğini kaldırmış bir genç bize hava atıyor.

3-34

İyi bir uyku, güvenli bir yer. Sabahın 5’inde ekmekçi kahvenin kapısından içeri girip ekmekleri ekmek dolabına dizerken uyanıyorum. “Günaydın” diyerek kalkıyorum yattığım masanın üzerinden. Ekmekçi de “günaydın” diyerek ekmekleri dizmeye devam ediyor. Hava henüz karanlık, aşağıdaki tuvalete giderek gece içtiğim çay ve biraları boşaltıyorum. Ortalık sessiz, ekmekçi işini bitirmiş, kamyonetine binip diğer köylere ekmeklerini dağıtmak için gidiyor. Kayalar köyünde ekmeği Recep dayı kahvede satıyor, bakkalda bulamazsın. Saat henüz 5 olduğundan diğer arkadaşlar uyuyorlar. Ben de uyku tulumuna girip biraz daha kestiriyorum. Hava ışımaya başlayınca kalkıyorum, daha fazla uyumanın anlamı yok. Gün güzel olacağa benziyor. Elimi yüzümü yıkamaya giderken köydeki taş evin resmini çekiyorum. Eve giriş düz olarak duvar çekilip yapılmış. Bahçe duvarı da yüksek taşla örülerek giriş kapısı kondurulmuş. Yol aşağı eğimli, eve giriş yukarıya eğimli. Evin üç penceresi var.

3-3

Kahvenin dışında köyün ihtiyarları camiden çıkmış dolanıp duruyorlar. Kahvede bizleri görünce kahve açık zannedip içeri girmeye hazırlanırken onlara; “Daha kahve hazır değil biraz bekleyin, arkadaşlar toparlansın, çayı demledikten sonra sizi çağırırım” deyip kahveye girmelerine engel oluyorum. Normalde Recep dayı kahveyi 9 civarında açıyor. Arkadaşları uyandırıp toplanmalarını söylüyorum. Eşyaları masanın üzerinden toplarken. Ben iki masayı birleştirip üzerinde yattım.

3-1

Can 8 tane sandalyeyi yan yana karşılıklı olarak dizip tahta divan gibi yapmış. Gece matı serip sandalyelerin üzerinde yatmış.

3-2

Çay ocağının termostatını 100 dereceye getirip suyun kaynamasını sağlıyorum. Ardından çayı demleyip oturmasını beklerken masaları ve sandalyeleri yerlerine yerleştirip bir de içerisini süpürdükten sonra kahveyi açıyoruz. Köyün ihtiyarlarına çay doldurup veriyorum, ardından çaylarımızı terasın köşesinde masaya oturup Kayalar köyünden güzel manzara ile içmeye başlıyoruz. Manzara harika, deniz mavisiyle yeşil ağaçların arasından, ufukta Midilli adasının puslu, bulanık dağları, tavşan kanı çaylar.  Burcu manzarayı görünce nasıl ve nereye geldiğimizi anlıyor, manzaraya bayılıyor. Sabah güneşi yüzüne vurmuş öylece bir resmini teras manzarasında çekiyorum.  Burcu duş olmadan geçen bir gecenin ardından yoldaki birinci sınavı geçmiş oluyor.

3-9-1

Karşımızda ege denizi masmavi sularıyla günün ilk ışıklarıyla muhteşem görünüyor. Kayalar köyü 324 metre yükseklikte. Gece bayağı zorladı bizleri. Bu güzel manzarada çaylarımızı içiyoruz, ve sabah keyfini yaşıyoruz resmen. Nasıl olsa kahve bizim, kahveye gelenlere çay ısmarlıyoruz. Neyse ki Recep dayının oğlu gelince kahvecilik işini ona devrederek sabah kahvaltısını hazırlamaya başlıyoruz. Çayları ocakta Can dolduruyor. Adnan da divana oturmuş durumda.

3-13

Kahvede domates var, bir kaç domates doğruyoruz tabağa. Ardından doğal köy zeytinyağını bolca domateslerin üzerine döküyoruz. Midemize kolayca  girsin diye. Bakkaldan biraz peynir alıp çantamdaki kahvaltılıkları çıkarıp terasta  sofrayı hazırlıyoruz. Kocaman nefis taze köy ekmeğini dolaptan alıp dilimliyorum. İsteyene iki yumurta isteyene bir yumurta haşlayıp soframızı zenginleştirdikten sonra kahvaltımızı terasın köşesinde güzel manzara eşliğinde yapmaya başladık. Cemal Süreya herhalde ünlü şiirini burada yazmış diye düşünmeden kendimi alamadım.

“Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem ama kahvaltının mutlulukla bir ilişkisi olmalı”

Cemal Süreya

Masada manzara eşliğinde Adnan, Burcu, ben ve Cem oturmuşuz. Bizi Çağrı çekiyor.

3-11

Kahvaltıdan sonra Recep dayı geliyor, beraber birer sabah kahvesi içiyoruz. Bizlere köyü anlatıyor, köyde hırsızlar barınamadığından hırsızlık olmuyor. Bisikletlerimizi kilitlememiştik bile gece. Köydeki evlerin hepsi taş ev, kendim her şeyiyle bir taş ev yapmak istiyorum ama ilk önce taş ev yapan birisinin yanında çalışmalıyım. Burada zeytincilik, bal ve hayvancılık yapıp geçimini sağlıyor köylüler. Taylar başı boş dolaşıyor köyün içinde. Biri siyah, biri kahverengi donlu. (Don atların rengine deniyor)

3-5

Güzel bir tay görüyorum incir ağacının altında, hemen resmini çekiyorum çaktırmadan.

SAN

Kırmızı bir kuştur soluğum kumral

Göklerinde saçlarının

Seni kucağıma alıyorum

Tarifsiz uzuyor bacakların

Kırmızı bir at oluyor

Soluğum

Yüzümün yanmasından anlıyorum

Yoksuluz gecelerimiz çok kısa

Dörtnala sevişmek lazım

Cemal Süreya

Duvarın dibinde, incir ağacının altında kahverengi donu olan at. Alın kısmında dar bir yer, kulakları hizasından burnuna kadar beyaz renkli.

3-5-1

Bu da benim tayım; KUZ.  Uzaklara, denizler ötesinde ki  Midilli adasına bir gün mutlaka gideceğini bilerek gidonu dik, hadi desen pedalına basıp buradan karşıdaki Midilli adasına atlayacakmış gibi duruyor. Bir gün mutlaka… KUZ balkonda park etmiş durumda. Aşağılarda deniz ve Midilli adası.

3-6

Recep dayı ile birlikte resim çekiliyorum. Kahvesini bizlere açan ve kahve sizindir deyip evinde rahat yatan, teklifsiz buzdolabındaki yiyecekleri bizlerle paylaşan, sınırsız çay içtiğimiz, zeytin domates ve ekmeğini yediğimiz Recep dayı sana sonsuz teşekkürler. Bizleri kahvesinde ağırlayan büyük insan.

3-8

Köyde herkes işinle uğraşıyor, Amcam baltasını, nacağını yüklemiş atın sırtına kışlık odun kesmeye ormana gidiyor. Kahvenin terasında Burcunun kelebek gidonlu bisikleti, açık olan pencereden köylü atı ile birlikte yürüyor. Parmaklıklar yanında küçük sehpa ve iki sandalye.

3-4

Sıra geldi burcunun patlamış lastiğine. Lastiği hemen onarıp şişiriyoruz. Aramızda para toplayıp Recep dayıya her şey için teşekkür ederek parayı veriyorum. Almak istemese de zorla vererek yediğimiz içtiğimiz şeylerin karşılığını veriyorum. O da bizden çok memnun olduğunu belirterek her zaman bizleri misafir edeceğini söyleyerek vedalaşıyoruz. Akamızda sağlam bir kapı bırakarak yola çıkıyoruz. Köy yamaçta kurulu olduğundan pistonlar ısınmadan rampaya sarıyoruz yavaş yavaş. İlk metreler zorluyor.

3-151

Köy yollarından giderek ne kadar güzel yollardan geçtiğimizin farkına varıyoruz. Kavşaktaki tabela köy yollarını belirtmiş. Can tabelanın yanında çekiyorum. Sola, Kayalar 2, Hüseyinfakı 4. Sola Sazlı 2, Koclu 4, By. Hüsün 5 yazılmış.( By. Hüsün yazan yer Büyükhüsün köyü.)

3-18

Hiç bir araç geçmiyor, ormanın içi, çam ağaçlarının verdiği bol oksijen bizleri gayet memnun ediyor. Burcu panoramik resim çekiyor ormanı ve yolu. Sağda Can duruyor.

3-19

Ormanın içinden bir kısımda deniz manzarasında KUZ ‘un resmini çekiyorum.

3-21

Yolda sık sık çeşmelere rastlıyoruz, aklıma İrfan Özden geliyor. O der ki ” Her çeşmeden su içeceksin” ben de onun sözünü her zaman yerine getiriyorum her çeşmede. Demek ki bir bildiği var öyle söylüyor, ne de olsa 40 yıllık dağcı. Çam ormanı içinde giden yolda iki bisikletçi.

3-22

Köyden çıkarak orman içinde dik yokuşta Burcu vites düşüreyim derken arka dişlide zinciri atıyor. Uğraşıp kurtarmaya çalışıyor ama yapamayınca bisikletimden inip yardım ediyorum. Zincir arka büyük dişliden çıkmış jant telleri arasına girerek sıkışmış, bir türlü çıkmıyor. Baktım olacak gibi değil pense ve tornavida gerekli. Hemen ileride park ettiğim bisikletimden takımları alıp geliyorum. İleri geri pense ve tornavida yardımıyla epey uğraşarak zinciri aradan çıkarıp dişliye takıyorum. Zincir yağı ile yağlanan ellerimizi ıslak mendil ile siliyoruz. Bu ıslak mendiller her yerde çok işimize yarıyor. Arka aktarıcı vites sonlandırıcı vidaları ayarlayıp işimi bitiriyorum. Öndekiler epey arayı açıyor, Burcu’yla yola devam ederek ilerliyoruz. Bir yol sapağına gelince ne tarafa gideceğimizi kestiremeyince Burcu telefondaki haritaya bakarak hangi yola sapacağımızı görerek soldaki yola sapıyoruz. Diğer bir sapağa gelince arkadaşlar bizi beklerken görüyoruz. Neden geç kaldığımızı anlatıyorum, onlar da merak etmişler bizleri.

3-23

Buluştuğumuz yer dağın zirvesi, bundan sonra iniş başlıyor. İnişler de ne çabuk bitiyor anlamıyorum. Hemen  düzlük araziye varıyoruz. Karşımıza Ayvacık çayı çıkıyor. Köprü başı ve akan çay yeşillikler içinde.

3-25

Yine benim üçayak ile beşimiz de resim çekiliyoruz zaman ayarlı. Ayvacık çayının üzerindeki köprüdeyiz.

3-25-1

Öğlen yemeğini Ezine’de yemeyi planladıktan sonra Ayvacık’a pedallamaya başlıyoruz. Düzlüğe inince yol genişliyor ve turistlik Asos kentine bağlantısı olduğu için trafik artmaya başlıyor. Yol kıyısında bir çiftlikte deve ve at yan yana görünce burada durup bir resim çekiliyorum. Deve çömelmiş geviş getirmekle meşgul. Bisikletim KUZ’un yanında ayaktayım.

3-26

Çanakkale’yi gösterir yol tabelası kavşakta. Biz sola, yani Çanakkale’ye doğru gideceğiz.

3-27

Ayvacık şehir meydanında kahvede oturarak soda ve çaylarımızı içiyoruz afiyetle. Meydan dediğim, bir metrelik daire duvar içine çiçekler dikilmiş. Ortasında uzun demir direk konulmuş.

3-27-4

Kahvede çayları içerken Adnan Serkan Taşdelen’i telefonla arıyor, konuştuktan sonra telefonu bana verdi. Serkan’la hal hatır muhabbetten sonra neler yaptığını sorunca Kaunos bisiklet festivalinin hazırlıklarını yaptığını söylüyor. Kolay gelsin diyerek telefonu Adnan’a geri veriyorum. Ayvacık ta bir süre dinlendikten sonra yola çıktık. Ana yolda araç trafiğinde ilerlemeye başladık, yol tek şerit gidiş geliş olunca dikkatli ilerliyoruz. Benim düşüncem Çanakkale ye vardıktan sonra karşıya Gelibolu tarafına geçip nereye kadar gidebilirsek orada kamp atmak, belki Gelibolu ya kadar gitmek. Şöyle bir şık ta vardı Çanakkale’den Lapseki yapmak, oradan karşıya Gelibolu’ya geçmek. Bakalım Çanakkale’ye bir varalım da duruma göre hareket ederiz. Adnan ve Çağrı önden gidiyorlar, Çağrı Ezine’ye  gelmeden Bozcaada’ya gidecek, onunla yolumuz buraya kadar.  Bir tepede su molası verirken Çağrı beni arıyor telefonla. Vapura yetişmesi gerekli olduğundan bizi beklemeden yola devam edeceğini söylüyor. Ben de olur tabi ki diyerek iyi yolculuklar diyerek vedalaşıyorum telefonda. Su molası verdiğimiz yer ile Bozcaada kavşağı hemen aşağımızdaymış, bunu tepeden aşağı inince anlıyoruz ama Çağrı gitmiş Adnan’ı bizi beklerken buluyoruz tabelaların yanında. Tabelada Bozcaada 18, kahverengi tabelada Gülpınar (Apollon Smintheus) 50 yazıyor.

3-56

Adnan bize katıldıktan sonra Ezine’ye çabuk varıyoruz. Ezine Tabelası önünde Burcu bisikletinin üzerinden dönüp arkaya, bana bakıyor. Tabelada Ezine Nüfus 13.600 yazıyor.

3-28

Az daha yol aldıktan sonra önümüze kavşak tabelası çıkıyor. Düz olarak Çanakkale, Sağa Bayramiç, sola şehir merkezine gidileceğini belirtmiş.

3-30

Ezine’de yemek yiyeceğimizden şehir merkezine sapıyoruz, burası küçük şirin bir kasaba. Daha öce Çanakkale ye giderken buradan geçmemiştim. Buraya uğramamız iyi oldu. Şehrin sokaklarında ilerlerken genç bir bisikletçi  bizleri görünce ön tekerleğini kaldırarak bizlere hava atmaya çalışıyor. Ben de cep telefonumu hazır ederek bir daha ön tekerleğini kaldırmasını söyleyerek hazır beklerken o da ön tekerleğini kaldırınca anında resmini çekiyorum. İlerde iyi bisikletçi olacağa benziyor delikanlı. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

3-34

Derken şehir merkezine varıyoruz. Kaide üstünde bronz üç heykel, ellerinde bayrakla. Yanlarda iki direkte Türk bayrağı dalgalanıyor. Sağda iki minare, ikişer şerefeli cami.

3-35

Karnımız da iyice acıktı yani, sulu yemek yiyeceğimiz bir lokanta arıyoruz. Uygun bir yer bulunca hemen kuru, pilav ve yoğurt siparişlerini vererek yemeğimizi yiyoruz. Yerken daha çok acıktığımı hissediyorum nedense. Bisiklet üzerinde olunca harcadığımız enerji normal günlerimden fazla olunca hücrelerim bile acıkıyor demek ki. Yemeğimizi yedikten sonra üstüne birer kahve ısmarlayıp içerken içeriye iyi giyimli biri girerek bize selam veriyor. Biz de selam vererek yanımıza oturuyor ve kendini tanıtıyor. İsmi Levent Çakıcı, kendisinin bizim gibi bisikletçi olduğunu, bizleri kasabada görünce arabasıyla takip ederek nereye girdiğimizi gördükten sonra arabasını park edip yanımıza gelip bizlerle tanışmak istemiş. Bunları konuşurken öyle heyecanlı, gözleri ışıl ışıl parıltılarla anlattı ki. 7 aydır bisikletçi olduğunu, Çanakkale 18 Mart bisikletçi grubu ile birlikte pedal çevirdiğini anlattı. Biz de bu ara kahvelerimizi içtik. Çalıştığı bankaya bizleri davet ederek birer kahve ısmarlamak istediğini söyleyince onun heyecanına kapılarak davetini kabul ediyoruz. Lokantaya hesabı ödeyip Levent beyi takip ederek bankaya varıyoruz. Bizi üst kata kendi odasına çıkarıp kahveleri ısmarlıyor. Levent bey bankanın müdürü. Sohbetimizde nereye gittiğimizi öğrenince kendisinin de Keşan dağ bisiklet festivaline katılacağını söylüyor. Kahveleri içip hoş sohbetten sonra izin isteyerek aşağıya iniyoruz. Bisikletlerimizi bankanın güvenlik görevlisi bakıyor bu arada, aşağı inince topluca bir resim çekiliyoruz Levent beyle birlikte. Resmi de güvenlik görevlisi çekiyor. Solda Can, Levent Çakıcı, ben, Adnan ve Burcu.

3-36-1

Bisikletçi olmasak üst üste iki kahve ağır gelebilirdi ama nasıl olsa yolda kahve mahve kalmaz hepsini eritiriz. Levent beyle vedalaşıp Keşan’da görüşme dileği ile ayrılıyoruz. Yine Çanakkale yoluna çıkarak gürültülü trafikte yol almaya başladık. Bundan her ne kadar hoşlanmasak ta gideceğimiz başka yol olmadığından kıyıdan ilerliyoruz. Bir süre gittikten sonra Sarımsakçı nehrine vardık.

3-37

Köprü üstünde durup arkadan gelen Burcu ve Cem’i çekiyorum.

3-38

Köprünün altına bent yapmışlar, nehrin geldiği taraf göl gibi. Köprüden sonra su akıntısı çok az. Herhalde sulama amaçlı yapılmış, tarım bölgesindeyiz. Etrafımızda tarlalar ekili biçili.

3-39

Yine ormanlık alanda kazı çalışmaları yapıyorlar çamların arasında çirkin bir görüntü oluşturmuş. Umarım doğayı katletme sevdasına girip bütün ormanı işgal etmezler. Böyle ortam görünce üzülüyorum. Yeşil orman içinde krem rengi taş ocağı.

3-41

Yol kıyısında bir çeşme görünce her çeşmeden su içme sevdasıyla çeşmeye yanaşıyorum. Fakat çeşmenin yazısında belirttiği gibi çeşmenin haline sadece baka kalıyorum.

3-43

Çeşmede mermerde yazan yazı :

Şu çeşmenin

haline bak

su içecek

tası yok

kırma kimsenin

kalbini

yapacak

ustası yok

Çeşmenin yerine kör tapa ve biz su içemiyoruz iyi mi. Usta güzel bir çeşme yapmış ama usta olmayanlar çeşmenin suyunu kesmiş. Kare gövdeli çeşme, 2 santimlik kare seramik ile kaplanmış.

3-44

Hayal kırıklığı ile çeşmenin başından ayrılıyorum. Yanımda yeterli su var ama ya olmasa idi ne yapardım bilmem. Bu yüzden ana yollarda fazla çeşme yok ve böyle su olmayan çeşmelerden karşımıza çıkabileceğini düşünerek he zaman çantamda 1.5 litrelik bir şişe su taşırım. Biraz ağırlık artıyor ama yolda susuz kalmaktan iyidir değil mi ? Bunları düşünerek ilerlerken yolun kıyısında hendeğin içinde karpuzu görünce hemen duruyorum. Bakıyorum karpuz tarla tel örgüsü ile yolun arasında kendiliğinden çıkmış. Karpuzu anca yayan yada benim gibi bisikletçi görebilir. En büyüğünü koparıp alarak yolun kıyısında kesip afiyetle yiyoruz. Karpuzu yediğimiz yerin yanında üzüm bağını görünce bir salkım kopararak karpuzun üstüne cila niyetine yiyoruz. Üzümü yıkamadan hem de. Ben ve Can elimde üzüm yerken Burcu bizi çekiyor.

3-48

Bu dinlenmenin ardından yola devam ediyoruz, yolumuz inişli çıkışlı. Çıkarken yavaş çıksak ta inerken hızla indiğimizden ortalamamız gayet iyi. Yol kıyısında fazla benzin istasyonlarına rastlamadığımızdan ilk gördüğümüz istasyona girerek birer soda içiyoruz. Hazır durmuşken hepimiz zincirleri yağlıyoruz, Can da bisikletini yağlarken bir poz yakalıyorum.

3-49

Bazı yerlerde yol yapım çalışmaları devam ediyor, buralardan geçerken dikkatli geçiyoruz. Araçların çoğu bizi geçerken yavaş, açıktan ve dikkatli geçtiklerini gözlemliyorum. Duble yol olsa da emniyet şeridinden giderken tırlar orta yada sol şeritten geçiyorlar. Aralarında tek tük te olsa dibimizden geçenler de olmuyor değil ama çok az böyle durumda karşılaşıyoruz. Cem bisikletin üzerinde.

3-51

Adnan yine kopup gidiyor ve gözden kaybediyorum. Biz resim çekerek, sık sık küçük molalar vererek gittiğimizden bize ayak uyduramıyor. Yavaş gitmeyi sevmiyor anlaşılan, ama böyle gidince beraber yolda paylaştığımız şeylerden nasibini alamıyor. Yine de aramızda olmasından mutluluk duydum. Adnan’la pedallemek güzeldi, her zaman pedalleriz birlikte. Adnan’ı Çanakkal’ye kadar bir daha göremiyorum. Burcu ayağını yere sağlam basanlardan. Kendi bacağını çekiyor, ayağında spor ayakkabısı.

3-54

Böyle durunca hadi kendi gölgemi de çekeyim diyerek bir kaç resim çekiyor Burcu. Ön tekerleğinin gölgesi.

Adnan yine kopup gidiyor ve gözden kaybediyorum. Biz resim çekerek, sık sık küçük molalar vererek gittiğimizden bize ayak uyduramıyor. Yavaş gitmeyi sevmiyor anlaşılan, ama böyle gidince beraber yolda paylaştığımız şeylerden nasibini alamıyor. Yine de aramızda olmasından mutluluk duydum. Adnan’la pedallemek güzeldi, her zaman pedalleriz birlikte. Adnan’ı Çanakkal’ye kadar bir daha göremiyorum. Burcu ayağını yere sağlam basanlardan. Kendi bacağını çekiyor, ayağında spor ayakkabısı.3-53

Kendini ve bisikletinin gölgesini çekiyor.

3-58

Yolda bir su birikintisinin yanından geçiyoruz.

3-57

Tarihi Troya antik kentine giden kavşağa gelince sadece tabelasının resmini çekiyorum. Troya antik kentine girmeye zamanımız yok, akşam olmak üzere ve yolumuz epey var. Başka bir zamanda gelip görmem gerekli diye düşünerek burayı ileri bir tarihe erteliyorum. Tabela sola Troia (Troya) 5 Kilometre gidileceğini belirtmiş. Üstünde kare tabelada Troia Dünya kültür mirasıdır yazılmış.

3-59

Nihayet Çanakkale boğazını uzaktan gördük, yüksekteyiz, demek ki  epey iniş bizi bekliyor. Ortada kavşağın yuvarlak kısmı, arkada deniz.

3-60

Güneş batıya iyice yaklaşmaya başladı, gölgelerimiz de bunu doğruluyor. Burcu ve benim gölgemi taş duvara vurmuş şekilde çekiyorum.

3-61

Biraz daha iyi manzaralı yere gelince yol kenarından resim çekiyorum Çanakkale boğazını Gelibolu yarımadası ile birlikte. Ege denizi de tüm muhteşemliği ile göz alabildiğine önümüzde. Güneş parıldıyor. Ortada demir bariyerler var.

3-62

Gelibolu yarımadasında yarımadanın ucuna doğru ufukta Çanakkale Şehitleri Abidesini görünce daha güzel resim çekmek için yolun karşı tarafına geçiyorum. Yarımada ve şehitlik abidesi siulet olarak görünüyor.

3-64-1

Bazı yerde yol deniz kıyısına yakınlaşmış. Kıyıda yazlık sitelerle dolmaya başlamış bile.

3-63

Resimleri çektikten sonra bisikletimin olduğu tarafa dönünce bisikletimin yerinde olmadığını görüyorum. Ardından Can bisikletimi aşağıdan yola çıkarmaya çalışırken görünce yoldaki araçları kontrol ederek karşıya Can’a yardım etmeye koşuyorum. Çünkü bisikletim yüklü ve ağır. Bisikleti yukarı yola çıkarınca ne olduğunu Can anlatıyor. Ben karşıya geçince yoldan geçen kamyonun rüzgarıyla bisikletim üç takla atarak hendeğe yuvarlanıyor. Bisikletimi kontrol ediyorum, herhangi bir şey görünmüyor. Ön ve arka bagaj çantalarım bisiklete zarar vermesini önlemiş, şanslıyım! Boş bırakmaya gelmiyor KUZ ‘u. Yola devam ediyoruz hep birlikte. Ana yolda az rastladığımız çeşmelerden bir tane görünce boşalan su şişelerimi doldurmak amacı ile duruyorum.

3-65

Çeşmenin yanına gelince çeşmenin açık olduğunu ve aktığını görüyorum. Çeşmenin ağzında onlarca bal arısını toplanmış. Etraf çam ormanı olunca demek ki yakınlarda kovan var ve akşam olmadan işçi bal arıları su taşıma görevini yerine getirmek için suyu akan çeşmenin temiz suyundan alıyorlar. Arıları rahatsız etmeden çeşmeyi biraz daha açarak sularımı dolduruyorum. Doldururken de arıları inceliyorum bir yandan. Çeşmenin ağzına gelip ters dönerek akan sudan suyunu dolduruyor. Suyunu dolduran arı gidiyor, yerine diğer arı gelip aynı şekilde su alıyor. Müthiş bir çalışma içinde işlerini yapıyorlar, bıkmadan usanmadan. Balda su oranı çok olunca kovana sürekli su taşımak zorunda arılar.

Çocukluğum aklıma geliyor,” Balçova da ilk yıllarımızda baraj yokken kuyulardan gelen su yetmediğinden bütün yaz boyunca çeşmelerimizden hiç akmazdı. Biz de suyumuzu belediyenin mahallemize getirdiği su tankerinden kullanma suyunu bidonlarla, kap kaçakları doldurarak temin ediyorduk. Bazı zaman su bittiğinde Annem aşağı sokakta komşunun evinde bulunan tulumbadan su almamı isterdi. Bazen su almak istemezdim, Annem yalvar yakar yada zorla su almaya yollardı”. O zaman zoruma giderdi su taşımak ama arıları görünce… Nur içinde uyu Anam.

3-66

Onlarca arının arasında suyumu doldurduktan sonra çeşmeyi açık bırakarak yola iniyorum. Ben arıları rahatsız etmedim, arılar beni rahatsız etmedi. Durup dururken dalaşmanın anlamı yok. Yolumuz bundan sonra iniş olduğundan Çanakkale ye çabucak varıyoruz. Çanakkale tabelasında Burcu beni çekiyor. Tabelada; Çanakkale, Nüfus: 104.000, Rakım: 2. Altında da Kepez’den çıktığımızı belirtir tabela var. Üzeri çapraz kırmızı şerit çekilmiş.

3-67

Şehir merkezine yaklaştıkça trafik iyicene artıyor. Belediye yol kenarına sözde yayalar için kaldırım yapmış ama nedense karayollarının yaptığı gibi emniyet şeridi bırakmamış. Böylece bizim gibi bisikletçiler için yolda herhangi bir boşluk bırakmamış. Trafiğin içinde ilerlemek zorunda kalıyoruz. Bir de mazgallar var evlere şenlik, zeminden 5 cm yukarıda. Yağmur yağdığında yağmur suları mazgaldan içeriye dökülebilmesi için yolun göl olması gerekiyor. Yağmurda buradan geçmek istemem doğrusu. Yolun en sağından giderken mazgal yüksek olduğundan bisikletle mecburen solundan geçmemiz gerektiğinden tehlike artıyor.

3-68

Nihayet Çanakkale iskelesine sora sora varıyoruz. Adnan’ı arıyorum telefonla ;

” Neredesin Adnan?”

“Aynalı çarşıdayım urimbaba”

“Ne yapıyorsun Aynalı çarşıda?”

“Sizleri bekliyorum”

“Neden Aynalı çarşıda bekliyorsun?”

“Sen demedin mi Aynalı çarşıda diye”

“Hemen iskeleye gel seni bekliyoruz”

diyerek Adnan’ı beklemeye başladık iskeleye yakın. Bisikletler park edilmiş, ileride vapur iskelesinde vapur var. Arabalar sırayla vapura biniyorlar.

3-69

Tarihi Truva filminde kullanılan modern Truva atı. Bizim öğrendiğimiz tahta at tipinde değil, biraz fantastik bir at yapmış filmin yapımcısı. Ne demeli.

3-68-1

Vapur saatlerini soruyoruz gişeden, saat 21:00 de olduğunu öğrendik. Adnan’ı beklerken bisikletli biri yaklaşıyor yanımıza. Adını hatırlayamıyorum, biraz sohbet ettikten sonra nerede yemek yiyebiliriz diye soruyoruz, o da karşıda pizzacı var diyor. Pizza yeme fikri hoşumuza gitmediğinden başka yerleri sorunca arkadaş bize çarşıda çorbacılar, lokantalar var diyerek tarif ediyor. Adnan geldikten sonra yemek için çarşıya gidiyoruz. Lokantaların olduğu yere giderken Çanakkale’nin saat kulesini görünce resmini çekiyorum. Kule dört katlı ve üzerinde pencereli kubbe var. İçi lambalarla aydınlatılmış.

3-72

Saat kulesini bu kez Burcu çekiyor. Onun cep telefonu daha iyi çekiyor benim telefonuma kıyasla.

3-73

Bir lokantaya oturup siparişlerimizi veriyoruz. Siparişleri beklerken Burcu etrafı dolaşıyor ve çektiği resimler. Çarşıdan estantaneler. Dükkanlar yan yana iki yanda, vitrinler lambalarla aydınlatılmış ışıl ışıl. Çarşının üstü kapalı.

3-71

Burcu tiyatro simgesi olan maskeleri çekiyor. Soldaki maske ağlayan, sağdaki gülen yüz. İkisini gözleri kapalı, yüzleri beyaza boyalı. Dudakları kırmızıya boyanmış. Ağlaya yüzde kaşlar yok, göz kapakları mavi boyalı.

3-75

Yemeğimizi yedikten sonra iskelede  biletleri alıp vapura biniyoruz,. Bisikletleri uygun bir yere bırakarak yukarı kata kapalı bölümde oturuyoruz. Vapur Eceabat iskelesine yaklaşırken bisikletlerin yanına inip karaya çıkmak için hazırlanıyoruz.

3-76

Eceabat’a vapur yanaşınca bisikletlerin alıp vapuru terk ediyoruz. Karaya çıkınca hemen yola çıkarak zaman kaybetmiyoruz. Hava karardı, ön arka ışıklarımızı takıyoruz. Burcu’nun ön lambası kötü, kendini bile aydınlatmıyor.  Ona benim önümde git lambamın ışığında gidelim diyerek önüme katıyorum. Burcu’nun telefonunda benzin istasyonlarını da gösteriyor, nede olsa akıllı telefon. En yakın istasyon 10 km ileride, istasyonda  gecelemeyi karar verip yolumuza devam ediyoruz. İstasyona varınca görevlilerden burada çadır kurup burada kalabilir miyiz diye izin istiyorum. Aldığımız cevap “Burada kalmak yasak!” oldu. Oped benzin istasyonları ağız birliği yapmışçasına bisikletçilere hiç yardımcı olmuyorlar nedense. Hele “YASAK” kelimesi akşam saatinde canımızı sıkıyor. Opedin ikinci ayıbı.  Biz de yolumuza devam ederek önümüzde başka bir istasyona varıyoruz. Burası da kalınacak uygun bir yer olmadığından yolumuza durmadan devam ediyoruz. Gece sürüşü çok hoş oluyor, Avrupa kıtasına geçtiğimizden Akdeniz iklimi değişip serin Balkan ikliminde pedallıyoruz. Haliyle hava serin, rüzgarlığımı giyiyorum. Yarım saat arayla bir grup araba yanımızdan geçiyor eşek arısı sürüsü gibi. Bunlar Eceabat’a arabalı vapurla geçenler. Çoğu da gurbetçi arabaları, yıllık izinleri bitmiş çalıştıkları ülkelere geri dönüş yapıyorlar. Bunları sığırcık kuşlarına benzetiyorum. Yazın sıcak ülkelere göç ediyorlar, kışında soğuk ülkelere. Her yıl bu tekrarlanıyor. Araba grubu gittikten sonra yol sessizleşiyor.

Bir mezarın doğurduğu iştahlı bir çocuktur

Anadolu şiiri

Ey şiir arayıcısı ey esrik kişi

Şu son dönemecini de aşınca gecenin

Doğacak gün artık gündüze ilişkin değil

Bu ağartı ancak yürekle karşılanabilir

Bütün iş orda işte, ordan usturuplu geçmesini bil

Tutsaksan ellerini sıyırır gibi zincirlerinden

Ve balyozla vursalar mısralarına

Soylu bir demir sesi yükselir

Soylu büyük ve mavi bir demir sesi

Ellerim gece yatısına çağrılmış

Ve

Telaşsız görünmeye çalışan bir

Kafka gibi

Yüzüm giyotine abone

 

Cemal Süreya

Burcu önümde giderken, çantalarındaki fosforlar parlıyor. Arka stop lambası kırmızı. Gece zifiri karanlık.

3-77

Hava iyice karardı ve hala kalacak bir yer bulamamıştık. Ama uygun bir yer bulacağımdan eminim. Ve yolun sağında büyük çınar ağaçlarının olduğu bir alandan geçerken duruyorum. Fenerlerin ışığında inceleyince burasının  piknik alanı olduğunu görüyoruz. Bir de tulumba var, burada kamp yapılabilir. Burası Bigalı kalesi olduğunu fenerlerimizin ışığıyla tabelayı okuyunca anlıyoruz. Çınarların altına çadırlarımızı kurduk. Burcu yine huzursuz, böyle bir ortamda ilk defa kalıyor. Onu rahatlatmaya  çalışıyorum, kolay değil tabi ki. Duş haricinde tuvalet de yok, ama böyle doğanın içinde alışması gerek. Bu saatten sonra yapacak bir şeyi  olmadığından mecburen katlanıyor,  Burcunun ikinci sınavı. Çadırları kurup yerleştikten sonra kahve yapıp içiyoruz. Deniz kıyısındayız ama  etraf karanlık olduğundan nasıl bir yerdeyiz tam olarak anlamıyorum. Sadece yağmurun yağmayacağını  biliyorum ve tulumbada suyumuz var,  bunu kullanma suyu olarak kullanabiliriz. Yanımızda bol miktarda içme suyu var. Bundan iyisi can sağlığı diyerek güzel bir geceye yavaş yavaş giriyoruz. Yorgunluk uykumuzu getirince iyi geceler diyerek herkes çadırına girip yatıyor yeni bir güne uyanmak üzere.

Fotoğrafların Bir kısmı Burcu, Adnan ve Çağrı’ya aittir.

Kayalar köyünden Bigalı kalesine kadar toplam 92 km yapmışız Kilometre saatime göre.

Süre : sabah 09:00 , akşam 22:00  yolda 13 saat olmuş

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık olarak 93 Kilometre civarı.

Yaptığım yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc