Etiket arşivi: ceviz

Mysia Bisiklet Turu 1. Gün

12 Mayıs 2017 Cuma

Gölyazı – Ayvaköy – Unçukuru – Hasanağa

(Kör arkadaşlarım için betimleme yapılmıştır)

 

Bir halin var seviyorum
Küçük ellerinden daha çok
Bir halin var özlüyorum
Sıcak dudaklarında yok

Yıldızlı gözlerinde ayrı ufuk
Bir halin var düşünüyorum
Bir halin var gülüyorum
Arsız burnunda çocuk
Bir halin var üzülüyorum

Cahit Külebi

 

Öne çıkan görsel, sağda yosun tutmuş kayalar. Karşıda, kayalardan köpürerek ağan çağlayan gölete dökülüyor.

Hamakta uyumanın keyfi ile erkenden kalkıp hazırlıklarımı yapıyorum. Eşyalarımı toplayıp çantalara yerleştirdim. Bir günlük tatil yetti bana. Çadır, uyku tulumu, mat gibi eşyaları sosis çantanın içine yerleştirdim. Sağ arka çantaya da mutfak eşyalarımı ve gereksiz eşyaları yerleştirip sadece tamir takımları ve gerekecek eşyaları sol arka çantama koyup bagaja bağladım. Sosis çanta ve diğer çantamı araca vereceğim. Gece ve sabahın erken saatlerinde festivale katılacaklar da geldi. Artık iyice kalabalık olduk. Sabah kahvaltısını Gölyazı kadınlarının satış yaptığı yere gidip kahvaltıyı yaptık. Burada formalar dağıtıldı herkese. Kahvaltı sonrası kamp alanına gelip eşyaları kamyona yükledik. Yükü hafifleyen bisikletlerle antik döneme ait olan mezarlık, yani Nekropol kazı alanına geldik. Bisikletleri tel çit ile çevrili kazı alanının girişindeki kapının dışına park ettik.

İçeri giriş yapıyoruz, gözüme ilk ilişen lahit mezarına ait olan kırık taş kapağı. Kim bilir hangi mezardan alınıp kırılarak yerde çimenlerin üzerine bırakıldı.

Zemin kayalık olduğundan lahitler kayaya oyulup ölmüş insanları gömüyor, üstüne de az önce resimde görünen kapak ile kapatılarak görev tamamlanıyormuş. Yerde kaya oyulup mezar sandığına dönüştürülmüş. Etrafına da emniyet şeridi çekilerek içeride kazının devam ettiğini belirtmişler.

Kazı ekibinden öğretimci elinde mikrofon ve taşınabilir bataryalı hoparlörden buradaki tarih ve kazılar hakkında bilgi veriyor.

Arkeolog kadın mezar başında, çevreye bisikletliler toplanmış dinliyorlar can kulağı ile.

Kimi mezarın üzeri dikenli ot sarmış.

Kimi mezar da toprakla yapılmış.

Mezarlar kayalara oyulmuş göl manzaralı.

Kimi yerde kazı çalışmaları devam ediyor, emniyet şeridi ile çevrelenmiş durumda. Kazı yapılan mezarların üzeri naylonla örtülerek yağmurdan ve dış etkilerden korunuyor.

Topraktan yapılmış mezar. Arkeoloğun anlattığına göre burada ceset konduktan sonra üzerine odun parçaları konularak yakılıyormuş. Cesetlerdeki ve topraktaki yanık izleri bunu belirtiyor. Uzunlamasına, dar, toprak mezar. Dikkatlice topraklar temizlenmiş. İçinde ceset var.

Cesedin baş kısmı tamamen yanık durumda simsiyah. Neredeyse toprağa karışmak üzere. Mezarlık Gölyazı’ya tek giriş yolunun iki kıyısında. Burası yarımadanın başlangıcı ve en dar su üzerinde kalmış toprak parçası.

Akropolden çıkıp köyün merkezine doğru geldik. Henüz yarımadada olan Rum Ortodoks kilisesine geldik.

Gölyazı Aziz Panteleimon (bazı kaynaklara göre Hagias Georgias) Kilisesi Anadolu Rum Ortodoks kiliselerinin önemli ve özgün örneklerindendir. Kaynaklar, eskiden köyde üç kilisenin bulunduğunu ve asıl kilisenin Aziz Georgios’a ithaf edildiğini anlatır. Yapım tarihi ile ilgili bazı kaynaklar 19. yüzyıl sonunu işaret etse de; kilisenin restorasyon çalışmaları sırasında ortaya çıkan 1903 ibaresi; büyük olasılıkla kilisenin bitiş tarihini gösterir.
Aziz Panteleimon Kilisesi, üç nefli, dikdörtgen planlı bir bazilikadır. Batısında narteksi bulunur. Naostaki nefleri oluşturan desteklerden yalnızca kuzeyde üç, güneyde de iki desteğin kaidesi günümüze ulaşabilmiştir. Yekpare meşeden oluşan bu desteklerin sadece ikisi günümüze ulaşabilmiş; restorasyon sırasında yine aslına uygun olarak yekpare meşe kullanılmıştır. Kilisenin doğusunda üç bölümlü apsisi bulunmakta olup, ana apsidde dışa doğru daralan bir pencere ve ona simetrik dikdörtgen iki niş bulunur. Apsidi tek basamaklı bir synthronon çevrelemektedir. İbadet mekânı kuzey ve güneyde birbirlerine simetrik altışar pencere ile aydınlatılmıştır. Kuzey-güney doğrultusunda dikdörtgen planlı olan narteksin yanlarında yuvarlak planlı iki merdiven kulesi ile ortasında dikdörtgen planlı üç bölümden oluşur. Kilisenin güney ve kuzey cepheleri payelerle beşer bölüme ayrılır. Yapının üzerini örten çift pahlı çatının büyük bir bölümü restorasyon öncesi yıkılmıştır.  Yeniden yapım sırasında duvarları moloz taş ve tuğla ile örülmüştür.
Mübadeleye kadar ibadet mekânı olan kilise, bu tarihten sonra çeşitli amaçlarla kullanılmış; ancak zamanın ve yangınların etkisiyle günümüze ciddi hasarlarla ulaşabilmiştir. Bursa Nilüfer Belediyesi tarafından aslına uygun olarak restorasyonu gerçekleştirilen kilise, yenilenme çalışmalarını ardından kültürevi olarak işlev kazanmış ve 2014 yılında hizmete açılmıştır.
Kilisenin giriş kapısı, güneş tam çatının ucunda parlak ışıklarını saçıyor. Kilise onarılıp uygun bir hale gelmesi beni sevindirdi. Yaklaşık 10 yıl önce geldiğimde kilisenin çatısı yoktu ve içerisi çöplükten girilmiyordu.

Kilisenin büyük kapısından tek kanadı açık olarak içerisinin görünümü. Tavandan sarkan avizelerde lambalar yanıyor. Eskiden mum yanarmış avizelerde.

Kilisenin içerisine giriyorum, önceki yıllarda gördüğüm çöpler yok. Duvarların çoğu yıkık döküktü ve çatısı yoktu. Şimdi ise pencereler yenilenmiş, çatı yeniden yapılarak üzeri örtülmüş. Çatıyı tutan meşe destek sütunları 6 tane. Oturma yerleri olarak mor renkte kumaş kaplı ahşap sandalyeler 7 sıra sağda, 7 sıra solda dizilmiş. Bazı özel günlerde Ortodokslar burada ayinlerini yapıyorlar. Kilisenin duvarlarında bir çok pencere var ve içerisi duvarların beyaz badanası ile iyice aydınlanmış durumda.

Nilüfer belediyesi hatıra olsun diye para basma kalıbı yaptırmış. Kurşun parçalara zımbayı koyup ağır bir çekiçle kuvvetlice vurunca yumuşak olan kurşuna iz bırakarak önlü – arkalı para yapmış oluyoruz. Para basma kalıbının üst kısmının resmini yakından çekiyorum. İç kısımları oyulmuş figürlerle.

Yuvarlak kurşun levhaya bir tane baskı yapıp kendime hatıra olarak alıyorum. Kalıbın alt kısmında basılı para. Kocaman bir kütüğün üzerine kalıp konulmuş. Kalıp 4 vida ile meşe kütüğüne sabitlenmiş.

Kilisenin iç balkonunda Nafiz bana doğru bakarken çekiyorum bir poz. Kafasından kaskını çıkarmamış.

Para basmak için sıra bekleyenler ve oturma sandalyeleri.

Kilisenin dışında bitişik olarak duran ev de onarılarak Kültürevi olarak ziyarete açılmış. Bina iki katlı taş örülerek yapılmış. Üst katı belirtir kahverengi tahta, köşeden yukarıya kadar yapılmış. Üst katın duvarları sıvalı, beyaz banana yapılmış. Al kat sıvasız ve taştan yapılı. Üst katta iki pencere kahverengi boyalı. Giriş kapısı da öyle. Çatıdan aşağı yağmur suyunu boşaltan boru aşağıya kadar inmiş. Burası kiliseye ait ve papazın evi olarak kullanıldığını düşünüyorum. Bisikletim KUZ köşeye yaslanmış olarak duruyor.

Kilise ziyaretinden sonra Gölyazı merkeze, Ağlayan Çınar ağacının olduğu yere geldik. Ağlayan Çınar ağacının yanındaki meydanda toplandık, eskiden burada çay bahçesi vardı ve ağacın görünümünü bozuyordu. Çınarın altını komple işgal ederek ziyarete gelenleri dar alanda bırakıyordu. Şimdi ise etrafta hiç bir şey yok ve ağacın güzelliği ortaya çıkmış.

Ağlayan Çınar’ın bir dalı yana doğru gidince ağırlığı taşımak için dirsek olan yerin altına beton destek yapılmış. Ağacın gövdesinin içi çürüyerek boşluk oluşmuş. Yana doğru giden dalın içi de aynı şekilde boşluk var.

İşte bu yana doğru uzamış dalın boşluğunda köpek sıcaktan etkilenmesin diye girip serin yerde uyuyordu. Ben de uyuyan köpeğin resmini çekiyorum.

Ağlayan çınarın göz yaşlarının düştüğü yere mermerden kocaman çınar yaprağı konulmuş. Ağacın altında böyle mermer çınar yapraklarından bir kaç tane daha var ama kimisi kırılıp yok olmuş durumda. Ben de sağlam olanın bir tanesini çekiyorum. Çınar yaprakları insan elindeki parmaklar gibi beş tane çıkıntısı var. Mermer plaka da ona göre kesilmiş ve damarlarını da oyarak yapmışlar. Mermer yaprak küçük bir kaidenin üzerine konulmuş.

Buraya gelmemizin nedeni Mysia Yolları Bisiklet Turu için büyük desteği veren Nilüfer Belediye başkanının gelip turu başlatması. Turu düzenleyen arkadaşların çoğu belediyede çalışıyor. Turun lideri Ercan Hafız tur için bizlerden destek almıştı kış aylarında. Türkiye’de tanınmış kişileri ve tur düzenleyenleri davet edip çalıştay yaparak misafir etmişlerdi.

Turun pankartını açıp Belediye başkanı ve katılımcılar Ağlayan Çınar ağacının önünde resim çekiyorum. Pankartta 12 –  13 – 14 Mayıs 2017 MYSİA YOLLARI BİSİKLET TURU yazısı var.  Pankart siyah, üstteki yazılar sarı renkte, alttaki yazılar da beyaz renkte.

Turu düzenleyen ekip pankartın ardında toplaşıp resim çekiyorum bir poz.

“Tanrı Zeus’un çocuğunu taşıyan Leto, doğum yapabilmek için küçük bir kara parçası bile bulamaz. Zeus’un karısı Tanrıça Hera, evliliğin koruyucusu olan ev ve ocak tanrıçasıdır. Hera, kendi evliliğini korumak için canlı cansız tüm varlıklara, Leto’ya çocuğunu doğurması için yer göstermemelerini emretmiştir. Leto, böylesi zor bir durumdayken sadece bir ada ona yardım etmeyi kabul eder. Ada sabit değildir. Su yüzeyinde gezebilmektedir. Bu yüzden diğer toprak parçaları gibi Hera’nın öfkesinden korkmaz. İris’in Hera’yı bir mücevherle kandırması sonucu, doğum yapanlara yardım eden Tanrıça Eileithyia da Leto’nun yanına gelebilmiştir. Leto önce bir kız çocuğu doğurur: Artemis… Peşinden de onun yardımıyla Apollon dünyaya gelir. Hep o cesur ada sayesinde… Apollon ışık ve aydınlık tanrısıdır, adım attığı her yer otlar ve çiçeklerle dolar ve ada bir cennete dönüşür. İşte Gölyazı, Anadolu’da Işık Tanrısı Apollon adına kurulmuş 8-9 antik yerleşimden tatlı su kenarında kurulmuş tek şehirdir.”

“Çok önceleri, Marmara Denizi’nin güneyindeki Odrysses (Mustafakemalpaşa) Çayı, Bandırma’dan denize dökülürdü. Apolyont Gölü de ortalarda yoktu. Bugün gölün olduğu yerde Apollonia, Mustafakemalpaşa’nın bulunduğu yerde de Melde (Miletepolis) kenti bulunuyordu. Apollonia Kralı’nın, güzelliği dillere destan bir kızı vardı. Melde Kralı, bu güzeller güzeli prensesi oğluna istedi. Ancak genç prenses, gönlü olmadığı için varmadı prense. Baba Kral, bir tepe üzerinde saray yaptırarak sakladı kızını. Çok öfkelenen Melde Kralı ise bir felaket getirmek istedi baba kızın başına. Ve Odrysses’in sularını Apollonia topraklarına doğru çeviriverdi. Apollonia toprakları sular altında kaldı, ama kent ile prensesin sarayı, çevresi surlarla çevrili bir ada olarak kaldı. İşte Apolyont Gölü böyle oluştu.” Apolyont, dünyada suyu içilebilen üç gölden biriydi. Göl kenarındaki evlerden sallanan bakraçlarla eve çekilirdi su. Öyle lezzetliydi ki Apolyont’un suyu, içen bir daha içmek isterdi.

http://bursadazamandergisi.com/makaleler/isik-tanrisinin-sehri-golyazi-2641.html

Mysia yolları adı altında bu bölgede gönüllülerin yaptığı çalışmalar sonucu yürüyüş yolları ve bisiklet yolları ortaya çıkarılmış. Güzel bir çalışmanın sonucu yürüyüş ve bisiklet yollarını gösterir tabelalar dikilerek sabitlenmiş. Buraya gelip yürümek, ya da bisiklet sürmek isteyenler tabelaları ve işaretleri takip ederek gezebilirler. İzmir de yaptığımız Efes – Mimas yolları çalışması gibi. Bizler de bu yolların açılışını ve ilk gezginleri olarak yapmaya çalışacağız. Elbette bisikletle.

Aşağıda Gölyazı dan başlayan yol tabelası sarı direğe üç tabela bağlanmış. Üstteki tabelada MİSİ 58 KM, ortadaki tabelada AKÇALAR 13 KM yazısı kahverengi zemine beyaz renkte yazılmış. Bu iki tabela yürüyüş rotasını belirtiyor. Alttaki tabelada ise MİSİ 50 KM  sarı zemine siyah renkte yazısı yazılmış. Bu tabela bisiklet rotasını belirtiyor. Yürüyüşçülerin tabelasında sırt çantalı yürüyenlerin siluetleri basılı Mysia yolu diye. Bisiklet tabelasında da bisiklete binen birinin silueti basılı.

AĞLAYAN ÇINAR

Apolyont

Tarihin verdiği yorgunlukla yan yatmış ulu bir çınar… Lakin, yaşamaktan umudunu kesmemiş, uzanmış öylesine bağrı yanık. Yaprakları hüzün, içi kan ağlarcasına savaşlara, acılara, kara sevdalara, tercüman olurcasına ardında sevgi bahçesi, açamayan gonca bir gül; Önünde oluk oluk göz yaşlarının eseri koca bir göl.

Mehmet Okatan

Ağlayan çınar tabelası üstte, çınar resmi ve yazısı kahverengi zemine beyaz renkte yazı yazılmış. Alttaki tabelada ki yazı beyaz zemin üzerinde siyah renkte yazılı.

Ağlayan çınar yaklaşık 750 yaşında

Belediye başkanı turu başlatıyor ve yola çıkıyoruz. Bir süre ana yola doğru gittik. Ana yola çıkmadan toprak yola saparak gitmeye başladık. Tarlaların, bahçelerin arasından giderken önümde giden Cem durup kafasını bana çevirerek poz veriyor.

Arazide, toprak yolda bisiklet sürmek gibisi yok. Kendimi doğanın içine bırakıyorum. Sarı çiçek açmış otlar, ağaçlar tek tük.

Beni zorlu yollarda hiç sorun çıkarmayan bisikletim KUZ. O da bir resim çekilmeyi hakkediyor.

Tarlalar çoktan sürülüp ekilmiş bile. Ürünler adeta fışkırmış. Dümdüz bir ova karşıki dağlara kadar gidiyor. Dağlar uzaklarda.

Ara sıra tabiatın güzelliğini bozan çirkinlikleri de görmemiz olası. Yol kıyısına çöpleri atıp kurtulmuşlar sanki. Ama çöpler orada duruyor, geleceğini kirletmeye devam ediyor insanlar.

Sanki belediye bizim geçeceğimiz yolları dozerle yeni düzeltmiş. Tam da yolun ortasında kaplumbağa durmuş korkarak geçen bisikletçilere bakıyor. İlk defa bisikletçi birisini görünce korkması doğal. Yaşam alanlarına girmeye başladık kaplumbağanın. Önümde bir bisikletçi gidiyor. Yolun kıyıları çalılar ve ağaçlarla kaplı.

Toprak yol bazı yerde dere yatağından geçiyor. O yüzden bisikletçiler bisikletten inerek elinde sürerek karşıya geçiyor. Su çok az akıyor ama dere yatağı taşlı ve biraz su birikintisi var.

Arazide toprak yolda bir süre gittik. Akçalar köyünden Hasanağa organize sanayi bölgesine gittik. Burada dondurma fabrikasının bahçesinde mola verdik. Fabrika bizlere tarihi geçmiş dondurmaları yedirdi. Bunu fark ettiğimizde yetkililere neden veriyorsunuz bize tarihi geçmiş dondurmaları verdikleri cevap hatalı basım. Pek te inandırıcı değil, sıcak havanın etkisi ile yenen soğuk dondurmalar kimsenin hastalanmasına neden olmadı. Burada gereğinden fazla zaman geçirdik. Neyse fabrikadan ayrılıp esas önemli olan bir yere geldik. Hemen yakında olan Aktopraklık Höyüğü 8000 yıllık geçmişi ile bizi büyüledi. İlk çağlara ait bulgular kazı yapılan yerdeki binada sergileniyor.

Kazı ekibinden Arkeolog arkadaş bizlere Aktopraklık Höyüğü hakkında bilgi veriyor.

Aktopraklık Höyüğü, Bursa İl merkezinin 25 km. güneybatısında, Nilüfer İlçesi’nin batısında, Ulubat Gölü’nün doğu kıyısında yer alan bir höyüktür. Akçaları Sırtı Höyüğü ve Aktopraklık Mevkii olarak da bilinmektedir. Höyük, göle dökülen iki dere yatağının ayırdığı iki yükselti üzerinde, bir de bu yükseltilerden birinin güney yamacında olmak üzere ayrı üç alana yayılmıştır. Bu yerleşimler A, B ve C olarak adlandırılmaktadır. Bir Neolitik Çağ yerleşmesi olan Aktopraklık C yerleşmesi daha sonra Aktopraklık B yerleşmesine taşınmış ve bundan sonra, Erken Kalkolitik Çağ’da Aktopraklık C mezarlık olarak kullanılmıştır. Aktopraklık C mezarlığının 1.400 metrekarelik bir alana yayılmış olduğu belirtilmektedir. Tepe, 150 x 100 metre boyutlarında olup yüksekliği iki metredir.

Höyük ilk olarak 2002 yılında, sanayi sitesi yapılacak alanda, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Prehistorya Anabilim Dalı’ndan bir ekibin yaptığı yüzey araştırmaları sırasında tespit edilmiştir. Söz konusu kürsüden Prof. Dr. Necmi Karul başkanlığında 2004 yılında kurtarmak kazılarına başlanmıştır. Ertesi yılki kazıların hemen ardından Bursa Arkeoloji Müzesi’nin sit alanı belirleme çalışmalarında höyüğün 100 metre kadar kuzeyine Kalkolitik Çağ’a tarihlenen bir mezarlık tespit edilmiştir. Mezarlık kazısı da 2006 yılı programına katılmıştır. Tepelerin Neolitik Çağ’da iskan edildiği ve bu iskanın Erken Kalkolitik Çağ ve Orta Kalkolitik Çağ boyunca devam ettiği belirtilmektedir.

Aktopraklık A, Ilıpınar V tabakasıyla benzerlik göstermektedir.

Aktopraklık B yerleşimindeki tabakalardan birinde Erken Kalkolitik Çağ’a tarihlenen Ilıpınar VII – VIII tabakalarıyla denk olan Balkanlar’ın Orta Neolitik tipteki figürinleri, kemik aletler ve çok miktarda mermer bilezik ve boncuk bulunmuştur.

Aktopraklık C yerleşimi mimarisi, dal örgü ve yuvarlak planlı yapılar olarak görülmektedir. Kuzeybatı Anadolu’daki Menteşe, Fikirtepe ve Temenye gibi yerleşimlerde görülen yuvarlak ya da oval biçimli, basit dal örgülü, çukur tabanlı evler Aktopraklık Höyük’de de karşımıza çıkmaktadır. Ölüler evlerin taban altına gömülmüştür. Fikirtepe Kültürü özellikleri taşımaktadır. Roma Dönemi’nde yeniden iskan edilmiştir.

Aktopraklık C Neolitik çanak çömleği bölgedeki diğer yerleşimlerde olduğu gibi monokram mallarla temsil edilmektedir. Ancak bu tabakalarda Menteşe Höyüğü ve Barcın Höyük’te sık rastlanan krem ve bej rengi mallar da oldukça fazladır. Bu tip mallar Fikirtepe Höyüğü ve Temenye Höyüğü’nde (Pendik) az rastlanırsa da Fikirtepe Kültürü’nün erken evrelerinde daha yoğundur.

Aktopraklık C nekropolünde ölülerin “hocker” (ana rahmindeki gibi) gömüldüğü görülmektedir. Mezarlarda bulunan çanak çömlek, mermer bilezik ve boncuklar, Aktopraklık B ile ilişkilendirilmektedir. Bunun altındaki tabaka ise “Fikirtepe tabakası” olarak tanımlanmaktadır ve Ilıpınar IX – X ile denk görülmektedir.

Kaynak : Wikipedia

Kazılarda bulunan eserler müzenin içinde camekanlarda sergileniyor. Kırmızı çömlek, yağ kandili iki ağızlı. Biri üstte, biri yanda iki deliği var. Bir de şimdiye kadar ilk defa gördüğüm dikdörtgen çömlek. Çömleğin dört ayağı var. Bunlar pişmiş topraktan yapılmış. Bir tane de deniz kabuğu.

Pişmiş topraktan kolsuz, bacaksız ve kafası olmayan kadın gövdeleri. Büyük bir olasılıkla nazar için koruyucu Tanrıları temsil ediyorlar. Başlar dara düşünce heykeli eline alıp Tanrıya beni bu sıkıntıdan kurtar diye dua ediyorlarmış. 6 tane gövde var, bunlardan en sağdaki insan kafası.

Başka bir camekanda 12 tane küçük hayvan heykelleri sergilenmiş.

Taş boncuklardan yapılmış kolye.

Yapılan kazı çalışmalarında elde edilen buluntulara göre bitişik düzende kare, kerpiç evlerin maketi. 14 tane ev yan yana, 5 tane ev sıralı evlerin önündeki meydanda dikine sıralanmış. Küçük bir ağıl sağda, içinde koyun maketleri. Ortak kullanılan ekmek pişirme fırınları. Şirin bir köy olmuş.

Maketi daha yakından çekiyorum, fırında ekmek pişiren bir kadın. Minik tek odalı evler, penceresi yok. Sadece giriş kapısı var.

Mezarlıkta bulunup müzede sergilenen insan iskeleti. Sol tarafına yatırılmış, bacakları karnına doğru çekilmiş durumda. Yanında bir çömlek, ayakların altında dört çömlek daha. Kemiklerin çoğu sağlam, bazıları bozulmuş durumda. Çömlekler ve kaplara ölü gömülürken çeşitli yiyecekler konulup öbür dünyada yemesi için bırakılıyor.

Alet olarak kullanılan hayvan kemikleri.

Kırılıp ufalanmış çanak, çömlek parçaları.

Suda yaşayan kabuklu canlıların süs olarak kullanılmak üzere kurutulmuş. Midye ve salyangoz kabukları cam kabın içinde.

Çanakların içinde çeşitli tohumlar sergilenmiş. Buğday, arpa, bakla, kırmızı mercimek, yaban mersini bunlardan örnekler.

İkisi boş, birinde yuvarlak sapan taşları ve bir sapan. Bir meşinin iki kenarına uzun ip bağlanmış. Küçük bir kesede de sapan taşları duruyor. Bu sapanla küçük hayvanları ve kuşları avlamak için kullanılıyormuş vakti zamanında. 8000 yıl kadar önce.

Çömlek kaplar ve bir Tanrıça heykeli. Heykel pişmiş topraktan yapılmış, göbekli ve göğüsleri iri, sarkmış. Sanki kolları ile ok ve yay tutar gibi. Av tanrıçası olabilir.

8000 Yıl önce kullanılmış ok başları. Uçlarına sivri taş parçaları iplerle sıkıca bağlanmış.

Dal parçası baston gibi, bir şeyi tutup çekmek için kanca olarak kullanılıyor.

Yay ve ok sadağı, sadağın içinde dört tane ok var.

Şimdiye kadar bilmediğim bu 8000 yıllık tarihi eserlerin bulunduğu yerin sadece müze kısmını gezebildik. Kazı yapılan yeri göremedik. Dondurma fabrikası yerine buraya gelip iyice gezmeliydik. Neyse yapacak bir şey yok, başka zamanda gelip detaylı gezerim kazı alanını. Benzeri İzmir de Yeşilova höyüğünde görmüştüm. Yeşilova höyüğünün tarihlendirilmesi 8500 yıllara dayanıyor. Aynı biçimde evler, aletler, çanak – çömlekler, avlanma aletleri. O zamanlarda, yani 8000 yıl önce insanlar barış içinde yaşıyorlarmış. Sadece avlanmak için silahları varmış. Herhangi bir savaş, işgal, öldürme olayları olmamış buluntulara göre. Savaşsız, sömürüsüz, barış içinde. Aktopraklık höyüğünden ayrılıyoruz.

Yola çıktık ve düz ovada, göl seviyesine yakın. Denizden de 7 ila 15 metre arası yükseklik var. Buralara özgün kara incir ağaçları içinden geçen yolda gidiyorum.

Göl buradan görünüyor, kartal tüyümün arkasından. Ağaçlar önümde yeşil bir denizi oluşturmuş.

Düz arazi bitti, artık tırmanmaya başladık dağlara doğru. Bursa’nın yeşilliğinde çıkıyorum yokuşu.

Meşe ormanı dibinden geçen yol ve yolun kıyısında mor çiçekler açmış otlar. Mor çiçekler uzun bir dal gibi yukarı doğru uzamış.

Rakım yükseldikçe manzara da gözle görülür biçimde güzelleşmeye başladı. Ulubat gölü, karşı kıyıda Gölyazı adası ve yarımadası görünüyor. Arada durup bu güzelliği çekmek gerek, yoksa bu güzelliği kaçırırım. Bir daha nerede göreceğim. Hem ilk defa görüyorum buraları. Ben her duruşta resim çektikçe bisikletli grup iyice uzaklaştılar. Önümde kimse kalmadı sayılır. Bence hiç önemi yok. Bu güzellikleri görüp izlemesem çok şey kaçırmış olurum. Varsın gitsinler, nasıl olsa bir yerde yakalarım öndekileri.

Yeşillik ve tırmanış devam ediyor.

Tırmandıkça manzara daha da güzelleşmeye başladı ve Ulubat gölünün daha geniş bir alanını görebiliyorum. Bir kaç tane ada manzaramın içinde yerini almış.

Sağımda dağlar, tepeler uzatıp gidiyor.

Ormanın içinde, yol kenarında kimi yerlerde bahçeler yapılmış. Önümde incir ağacı, meyveleri henüz yeşil ve taze. Olgunlaşmalarına daha epey zaman var.

Önümde koca bir ağaç, komple çekiyorum resmini. Kareye de yorulmuş bir bisikletçi yürüyerek yokuşu çıkmakta. Büyük bir olasılıkla böyle yerlere hiç çıkmamış, antrenmansız birisi.

Tabelada yazılana inat Ayvaköy’e geldik. İşin garip tarafı yazılan Ayvaköy köy olarak belirtilmiş, altına da mahallesi. Köyleri ortadan kaldırmaya niyetleri olsa da Ayva mahallesi değil de Ayvaköy mahallesi deseler de burası bir köy olarak kalacaktır.

Ağaçlar, kimisinin gövdesi sarmaşıkla kaplanmış, böğürtlen bitkisi ve bunların arasında zambak çiçekleri mor açmış.

Artık iyice yükseldik, Uluabat gölü dağların, tepelerin ardında kalmaya başladı. Bulunduğum yerde meşe odunu istifi var. Kartal tüyü de sağ tarafta manzara ile birlikte.

Asırlık çam ağacı muhteşem görünüyor. Arkası orman ve ağaçlar. Solda küçük bir incir ağacı.

Ayvaköy içine girerken eski bir ev karşıma çıkıyor. Karkas biçimde (Kerpiç ve ağaç karışımı) yapılmış ev terk edilerek bozulmaya başlamış yer yer.

Öndekiler çoktan varmış bile. Ben aheste aheste, manzarayı ve doğadaki yeşilliği izlemekten epey geç geldim köye. Köyün içinden geçiyorum. Cami ve köyün bakkalı karşımda. Arasından geçen yoldan gideceğim.

Ayvaköy de Ayvaini mağarası var. Onun olduğu yere doğru gidiyorum. Burası sarp kayalıkların olduğu arazi yapısı var. Yol parke beton taş döşeli.

Evin bahçesinden dışarı taşmış kiraz ağacı göründe duruyorum. Evin sahibi de dışarıda. Bana “Koparıp yiyebilirsin” deyince yeni kızarmaya başlamış kirazlardan bir kaç tane koparıp yiyorum. Tadı nefis, dalından koparıp yemek gibisi yok. Kirazların tadını çıkarıyorum ve ev sahibine teşekkür ediyorum kirazlar için.

Dalında yarısı kızarmış, yarısı yeşil kirazlar ve yaprakları.

Kirazları yerken iki çocuk geliyor yanıma, merakla bana bakıyorlar. Hemen kesemi çıkarıp birer Lira veriyorum. Bakkaldan bir şeyler alıp yesinler diye. Çocuklar çekinerek parayı alıyorlar teşekkür edip. Şimdiye kadar para kesemden hiç bir çocuğa para vermedim. Bakkalın önünde bir şeyler ısmarladım, parayı da bakkal amcaya verirdim. Şimdi ise bakkal yok ortalıkta, mecburen para vermek zorunda kaldım. Çaktırmadan çocukların resmini çekiyorum sağda bisikletimle beraber.

Ayvaköy adından da anlaşılacağı gibi buranın ayvası meşhur.

Türkiye’nin en uzun altıncı mağarası olan Ayvaini Mağarası, Uluabat Gölü yakınlarındaki pek çok şirin köyden biri olan Ayva Köyü’nde yer alıyor. Güney Marmara Bölgesi’nin en uzun yeraltı geçidi olduğu belirlenen mağaranın ikinci ağzı ise Mustafakemalpaşa’ya bağlı Kazanpınar ve Doğanalan köyleri arasındadır.
Yer kabuğunun kırıklarla parçalanarak ayrı kıtalara bölünmeye başladığı ‘Mezozoik Zaman’dan günümüze gelen Ayvaini Mağarası, 1970 yılında 3 kişilik bir İspanyol ekip tarafından keşfedilmiştir.
Hidrolojik olarak etkin durumda olan mağaranın Ayva Köyü’ndeki ağzından yeraltı suları çıkmaktadır. Uzunluğu 5,5 kilometreyi bulan mağaranın içinde yer yer 3-4 metreye ulaşan 60 adet gölcük yer almakta, mağaranın çıkışındaki gölcüğün uzunluğu ise 400 metreyi bulmaktadır. Su seviyesi ise mevsimsel etkilerle değişmektedir.
Olağanüstü sarkıt ve dikitlerle kaplı, duvar damlataşları, sulu damlataş havuzları ve gölcükleri, el değmemiş yapısıyla gerçek bir doğa harikası olan Ayvaini Mağarası, özellikle mağaracı ve dağcı keşif tutkunlarının uğrak yeridir.

Ayvaini mağarasını gezemiyorum, artık başka sefere gezerim. Ayva meşhur olunca Ayvaini mağarasına yakın yerde akan çayın dibinde piknik yeri var. Buraya bir de çeşme yapılmış yapılmasına da öyle bildiğiniz çeşme değil. Kocaman bir ayva, alt kısmında dört tane çeşme, yerde yuvarlak yalak ve ayvanın üzeri çardak olarak kapatılmış. Ayva kocaman ve olgunlaşmış sarı renkte. Tepesinde sapı ve bir tane çok küçük yaprağı var. Ayvaya yakışmamış yaprak, güdük kalmış. Yalak yeşile boyanmış komple.

Burada öğle yemeğini yiyoruz. En son ben geldiğim için kazan dibi bana kaldı. Bol kuru fasulye ve pilavla karnımı doyurdum bir güzel. Sonrasında yakınlarda şelale olduğunu söylediler. Hiç zaman geçirmeden çayın yatağından yürüyerek şelaleye doğru gitmeye başladım.

Çayın suyu tertemiz akıyor yosun tutmuş taşların arasından.

Küçük çağlalar halinde kayaların, taşların arasından şarıl şarıl akıyor çay. Yosun tutmuş taşlar ve hayıt çalısı henüz yaprak açmamış.

Çay yatağında akan sulara yamaçlardan gelen küçük dereler de katılıyor yer yer. İşte bunlardan birisi yamaçtan çağlayarak çaya karışırken. İşin aslı birleşerek güçleniyor çay.

Ovalarda nehir yatakların hakimi genellikle söğüt ağaçlarıdır. Toprak zeminde, bol su söğüt ağaçlarının yaşam şartları için ideal. Düz ovada pek çınar ağacı bulunmaz. Arazi düzlükten dağlara çıkmaya başlayınca söğüt ağacı naziktir ve kayalıkta zora gelemediğinden yerini çınar ağaçlarına bırakır. Sert kayalıkta kendine yaşam alanı bulan çınar artık dağların hakimi benim der. Çay suları çatlakların arasına girdikçe çınar ağacının kökleri de kendine yol bulur ve sağlam kökleri ile yüzyıllar boyu yaşar. Bu sayede kısa süren canlıların bir kaç nesil, belki on – onbeş nesil boyu görmüş geçirmiş olur. Nehir yataklarında yaşayan söğüt ağaçları nazik olduğundan yüz yıl bile yaşayamaz, çürüyüp yerini genç söğütlere verir. Hani derler ya “Her ağacın kurdu kendinden olur” diye. Ilıman yerlerde, ovada yetişen nazik söğüt ağaçları kendi kurdu kendini çürütüp yaşamını bitirir. Oysa sert kayalıkta, soğuk iklimlerde yetişen çınar ağaçları kendi kurdu ile baş edebilir. Yüz yıllar geçtikçe kendi kurdu içten yemeye başlar. Çınar da gövdesinin içini kurtlara verir ama kabuğa yakın yerleri sağlam kalır. Sağlam kalan dış kısım çınarın daha çok yaşaması için yeter de artar bile. Dondurucu soğuklar kurtları öldürerek ağacı korumuş olur. Kimi çınar ağaçlarının gövdeleri kurttan korunma yollarını bulmuştur ve gövdesi sağlam kalır.

Çayın dibinde kayalarla bütünleşmiş olan bir kaç asırlık çınar ağacı karşımda tüm heybeti ile duruyor.

Şelaleye geldim, çayın soğuk suları yüksek kayalıklardan köpürerek aşağıya akıyor. Aktığı yer ise doğal bir havuz, geniş, derin. Gördüğüm manzara karşısında yanıma su donumu ve havlumu almadığıma pişman oldum. Nerden bilecektim böyle yüzülebilecek bir yer olduğunu. Havuzu, şelaleyi, yosun tutmuş kayalar ve çınar ağacının meydana getirdiği güzelliği seyretmekle geçirdim sadece. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Şelaledeki havuza girememenin hüznü ile geriye dönüp gruba katıldım. Hep birlikte yola çıkıyoruz. Yükseklerde olduğumuz için bazı yerlerde Ulubat gölü kendini gösteriyor. Ben de durup bir poz çekiyorum. Bir sağ tarafımda olan Gölyazı ve adalar.

Sol tarafta tepelerin ardında uzanıp giden gölün bataklık kıyıları.

Yolda giderken kendini fark ettiren kırmızı bir çiçek görünce duruyorum. Bisikletimden inerek şimdiye kadar görmediğim çiçeği hayranlıkla izliyorum. Bu çiçeğin adı Şakayık çiçeği, Muazzez Abacı tarafından söylenen şarkı Şakayık Çiçeğine adanmıştır.

Bırak aksın sırma sacın telleri
Tak üstüne yazmadaki gülleri
Yonca kokan o kınalı elleri
Kıymet bilen ele uzat şakayık  

Mor şalvara bağlamışsın ipek şal
Rengi vurmuş yanakların al olmuş
Yaprak gözlüm dudakların mercan bal
Güzelliğin hep dillerde şakayık    

İnceciksin göllerdeki saz gibi
Yüzün bahar bakışların yaz gibi
Kurban olam cefan bile naz gibi
Seni seven gönülde aç şakayık  

Gel şakayık sakın gitme ellere
Güzel adın sonra düşer dillere
Benzeme sen yabandaki güllere
Sen kırların çiçeğisin şakayık

Ayten Baykal

Yüksek yerlerde yetişen Şakayık çiçeğine herkes değişik adlar takmış yöresel olarak. Bunlar; Paeonia Peregrina, Şakayık, Ayıgülü, Bocur, Yörük Çiçeği, Dağ Zambağı, Karadülbent, Kâme, Yaban Lalesi ve Kan Çiçekleri. Yaprakları yeni açmış gibi canlı yeşil rengi, kırmızı taç yaprakları ve içindeki üreme organları sarının en güzel rengi ile büyüleyici bir çiçek. Buraları doğada kendi kendine yetişen Şakayık Çiçeğinin tam açma zamanına denk gelmek büyük bir şans benim için. Bu mükemmel çiçeği doyasıya seyrediyorum, grup varsın gitsin. bu güzellik bana yeter.

Yol kıyısında, meşe ormanlarının başladığı yerde arada bir tane Şakayık çiçeği görüyorum. Orman içinde daha çok çiçek olduğuna eminim.

Ormanın içinde gidiyorum, ne önümde birisi var ne de ardımda. Tek başınayım ve mutluyum bu güzellikler içinde bisiklet sürmekten.

Dönemecin arkasında ne var göremiyorum. Gidersem göreceğim. Zaten meşe ormanı yeterince güzelliğini bana sunuyor. Sağım solum meşe ağaçları ile kaplı durumda.

Meşe ağaçları orman olunca sıklıktan gövdeler ince ama boyları uzun. Güneş ışığından daha fazla yararlanmak için diğer kardeşleri ile rekabet halinde. Hani ünlü şairimiz Nazım hikmetin yazdığı gibi “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine”.

Ve karşımda dayanılmaz bir güzellik. Tazeliği, yeşilin açık tonu ile diğer meşe ağaçlarındaki yapraklardan farklı olarak açmış meşe yaprakları güzelliği ile büyülüyor adeta. Ayrıca diğer yapraklardan daha iri ve canlı görünmesi muhteşem. Bakmaya doyamıyorum.

Bu güzelliğe gölge düşüren görüntüler de gözüme çarpıyor. Soda şişesi ve plastik şişeler atılmış arabadan geçerken yol kıyısına. Yazık bu güzelliklere ama güzelliği göremeyen, sadece nefes alıp veren yiyen ve yediklerinin çöplerini her yere atan yaratıklar var Dünyada. Ne yazık ki doğa bu yaratıkları yok edemiyor nedense.

Artık yaylalardayız, köy kavramını yok eden zihniyetin bir ürününü görüyorum. Hoş geldiniz Mustafa Kemalpaşa Kazanpınar Mahallesi tabelası her ne kadar mahalle yazsa da burası Köydür ve Köy olarak kalacaktır. Aslında aklıma köyden başlayan bir devrim geldi. Hasan Ali Yücel’in eğitim bakanlığı döneminde resim öğretmeni olan İsmail Hakkı Tonguç tarafından hayata geçirilen “Köy Enstitüleri”. Köyden başlayacak aydınlanma ve kalkınma eğitim sistemini derebeylik düzenini yürüten Köy ağaları ve beyleri elindeki zenginlik gidecek endişesi ile Amerika’nın kapitalist oyunlarınla kapatılıp yok edilen Köy Enstitüleri. Bunun sonucu olarak Köy terimlerini de ortadan kaldırma çalışmalarının bir ürünü olduğunu düşünüyorum. Enstitüler kalkmıştı 1947 de, şimdilerde ise Köy yazıları tarihe karıştırmaya çalışılıyor.

Toprak yol, seyrek ağaçlar, solda tabelada Bursa büyükşehir belediyesi Hoş Geldiniz Mustafa Kemalpaşa Kazanpınar Mahallesi yazısı. Sağ altta kartal tüyüm.

Sert geçen kış ayları nedeni ile buralarda daha çok Meşe ağacı görüyorum etrafta. Ağaç boyları da kış aylarının sertliğine göre uzamış. Yeşil çimen kaplı arazide Meşe ağaçlarından oluşan orman.

Meşe ağaçları bol olunca yakacak olarak düzenli kesilen ağaçlardan elde edilen odunlar belli bir yerde istif ediliyorlar. Bu istiflerden biri yol kenarında karşıma denk geldi. Meşe odunları bir metrelik boylarda kesilip dizilmiş. Satılırken metre küp olarak satıldığından hesaplaması kolay oluyor. Odunlar 15 ila 20 santim çapında.

Yaylalarda köylerden Unçukuru köyüne geldik. Tabelada sadece Unçukuru yazıyor. Araçların 50 Km hız sınırını gösterir yuvarlak, kenarı kırmızı tabela da üstte kondurulmuş.

Artık yıllara meydan okumayı bırakmış kerpiç, ahşap karışımı karkas yapılmış bir ev çamurdan sıvaları yer yer dökülmeye başlamış. Ahşap olan kısımlar ortaya çıkarak zamana teslim olmuş gibi. Köşedeki kalın kalastan yapılmış kolon tamamen ortada.

Yemyeşil doğanın içinden Ulubat gölünün incisi Gölyazı buradan görünüyor.

Unçukuru köyüne giriş yapıyoruz. Her ne kadar adında çukur olsa da rakım buralarda 500 metre civarında. Köyün girişinde betondan yapılmış kemer içinden geçen yoldan geçiyoruz bisikletlerimizle.

Artık zirvedeyiz, yüksekte olmamız manzaranın göz alabildiğince uzakları görmemizi sağlıyor. Gölyazı, Ulubat gölü ve ötesi manzarayı oluşturuyor.

Meşe ağaçlarının hakim olduğu ormanın içinden geçiyoruz.

Zirveye çıktık, buradan sonra inişi çıkışı az ama daha çok iniş kısmında bisiklet süreceğiz. İnişte kendini salmış dört bisikletçi ve meşe ormanı.

Meşe ormanı içinde bazı yapraklar aşırı iri diğer yapraklardan. Gözle fark edilen bu yaprakların rengi daha canlı ve parlak.

Asfalt yoldan sola sapıyoruz ormanın içinden geçen toprak yola. Sert toprak zemin bisiklet sürmeye elverişli. Demir elektrik direklerinin taşıdığı enerji kablosu yol boyu gidiyor.

Toprak yolda bazı yerlerde yağmur suları yolu bozmuş. Bizleri bu yolda dikkatli gitmemiz için uyarı yapan ve turu düzenleyen Ercan Hafız bisikletini toprak yolda kaydırıp düşüyor. İlk müdahalede anladığım kadarı ile kırık var, o yüzden fazla kımıldatmadan ambulansı bekledik. Ambulansa bindirip hastaneye gitti. Sonradan aldığımız habere göre kolunda kırık var, alçıya alınmış.

Ercan Hafız’ı ambulansla yolladıktan sonra yolumuza devam ettik. Uluabat gölüne doğru burun yapan bir arazinin ucunda yangın gözetleme evine geldik. Terası olan bir binanın terasında bisikletçiler çıkmış manzarayı seyrederken ben aşağıdan onları çekiyorum. Teras kenarında demir korkulukla çevrelenmiş. Bir odası pencereli, odanın üstünde de teras ve korkuluk var.

Terasa çıkıp manzarayı izliyoruz. Buraya kadar bisikletlerle gelen beş kafadar yan yana gelip resim çekiliyoruz. Solda ben, Nafiz, Mehmet Ali, Ceyhun, ve Cem. Vedat Karakaya festivalde katılmadığından sabahtan aramızdan ayrılmıştı. Yanımıza kaynak olan turun görevlilerinden Rıfat Küçükler de kareye girmiş. Nilüfer belediyesinin atölyesinde usta olarak çalışan Rıfat Küçükler kendi yaptığı üç tekerlekli bisikletler ve engelliler için çeşitli bisiklet üretiyor. İyi bir kaynakçı ustası olan Rıfat Bulgaristan dan göç edip Türkiye’de, Bursa’ya gelip yerleşmiş. Bizleri çekmesi için cep telefonumu bir arkadaşa vermiştim. Çeken arkadaşın sol işaret parmağının ucu karede yerini almış.

Buradan Uludağ, (diğer adı ile Keşiş dağı) zirvesi görünüyor tüm heybeti ile.

Manzara müthiş görünüyor terastan. ufku geniş olan yangın gözetleme yerinden tüm çevreyi görebiliyorum. Önümde meşe ve çam ağaçlarının yanısıra anten direği de var. Telsiz haberleşmesinde kullanılıyor. Herhangi bir duman, yada alev görünürse anında itfaiyeye telsizle haber verip kontrol edilip müdahale ediliyor yangın büyümeden. Bu manzarada kahve içilir diyerek kahve pişiriyorum, şanslı olan üç + dört, toplam sekiz kişi kahve içiyoruz.

Yangın kulesinden ayrılıp doğanın kucağına bırakıyoruz kendimizi, orman, yeşillik, bol oksijen, manzara ve toprak orman yolu. Bol oksijenin orman içinde getirdiği serinliğin tadına doyum olmuyor.

Bazı bisikletlerin şansına lastik patlağı meydana geliyor. İki kişi bisikletlin patlak lastiği ile uğraşırken yardım gerekip gerekmediğini soruyorum. Biz hallederiz deyince resimlerini çekip yoluma devam ediyorum.

Orman o kadar güzel ki insanın kaybolası geliyor, ne dert, ne tasa, ne gam, ne keder. Hiç birisini düşünmeden sadece özgürlüğü düşünüp kendi gücüm ile bu güzel yerleri gördüğüm için Tanrıma şükrediyorum.

İniş sürekli devam ediyor. Demek ki epey yükseklere çıkmışız ve açık bir alandan geçerken daha da ineceğimizi anlıyorum.

Bazı küçük derenin içinden geçmek gerekiyor, ağaçların sarmaşıkla kaplı gövdeleri manzarayı daha da güzel yapıyor. Sanki yağlıboya tablonun içinde bisiklet sürüyorum.

Kimi yerde ağaçlar yolu tamamen örtmüş bir tünel gibi. Tünelin ucunda ışık görünüyor.

Bazı yerde ise ağaç tünel içinden geçen  yolda bisiklet sürüyorum. Durup resim çekerken ciğerlerimi dolduran temiz havayı soluyorum bir süre. Tünelin sonu görünmüyor, nereye gittiği belli değil. Gök yüzü de görünmüyor. Her taraf ağaç dalları ile sarılmış durumda. Gidonumda ki kartal tüyü bu durumdan memnun görünüyor. Gökte süzülmese de orman denizinde yüzüyor adeta.

Bizimle beraber akan dere diğer derelerle birleşe birleşe çay olmuş akıyor. Çay yatağı ağaçlarla kaplanmış, pek görünmese de bazı yerde kendini gösteriyor çağlayıp.

Dere kenarlarında uzun kavak ağaçları dikilmiş. Gövdeleri de ormanın sarmaşıkları kaplamış. Sarmaşık asalak bir bitki olduğundan zamanla tüm ağacı kaplayıp özünü emecek.

Ceviz ağaçları da görüyorum, demek köylüler dikip ceviz yetiştiriliyor buralarda. Ceviz yeni çiçek açmış beyaz püskül gibi.

Gözle görünen işgal altına uğramış bir ağaç. Sarmaşık o kadar sarmış ki ağacı, neredeyse nefes alamayacak kadar boğmuş durumda. Gövdesi ve dalları sarmaşıktan görünmüyor.

Toprak yolda, doğa ile beraber giderken ufukta gölet görüyorum. Yol ile beraber akan çayın suları gölette birikmiş. Toprağın kahverengi rengi ve yeşil çimenlerin rengi uyum içinde.

Göletin dibine kadar geldim, yeşil vadi içinde su yeşilin rengini almış. Çay ağzından taze sular gölete karışıyor.

Toprak yolda bir yerde çamurun içinden geçmek zorunda kaldık. Çamurda tekerlek izleri daha çoğunlukta bisikletler bırakmış. Çamurlu yerden dikkatlice geçiyorum üzerime çamur sıçratmadan.

Göletin yanından geçerek asfalt yola çıkıyoruz. Yüksekten hızlı bir inişle Hasanağa köyüne geldik. Köyün girişinde tabelada yazılmış Hasanağa diye. Aslında Hasanağa köyünün diğer tarafında sanayi bölgesindeydik. Epey bir yol kat ederek tekrar aynı yere gelmek beni şaşırttı.

Köyün üst tarafında futbol sahasına giriş yapıyoruz. Burada kamp kuracağız. yeşil çimen kaplı sahanın kıyılarına çadırları kuruyoruz tam Güneş tepe üzerinde batarken.

Çadırlar kurulduktan sonra duş almak için sıraya girdik. Herkes terli olunca duşlara hücum oldu. Duş sıcak değil soğuk, o yüzden cesaret eden az oldu ve sıra çabuk geldi. Mis gibi soğuk su ile duşumu alıp teri atıyorum üzerimden, terli çamaşırları da yıkıyorum bir güzel. Duş olayı bitince yemek faslına geldi sıra. Yemekleri yapan firma işi ucuza getirmek için elinden geleni yapmış. Makarna yenmeyecek kadar kötü, yemek idare eder. Yarım yamalak karnımızı doyurduk. Dört dörtlük yemek beklemiyoruz ama biraz özen gösterseler daha iyi olurdu. Neyse yapacak bir şey yok. Yemek sonrası Cem Tabanlı’nın kırılan arka tekerleğin jant telini değiştirdik. Teller siyah, bendeki yedek tel krom beyazı olunca nazar boncuğu deyip güzel olduğuna karar verdik. 36 siyah telin arasında bir tane beyaz sırıtıyor. Onarım işi bittikten sonra çay, kahve, muhabbet faslı başladı.

Bu gün fazla yol yapmasak ta zorlu yokuşlar yordu biraz. Şimdiye kadar görmediğim yerleri gördüm, yeni bitkilerle tanıştım. Harika bir yeşillik içinde bisiklet sürdüm. Çekebildiğim kadar resim çekip sizlerle paylaşıyorum. Grup her ne kadar gözümden kaybolsa da güzellikleri görüp resim çekmek bana daha uygun geldi. O yüzden en geriden gelip sonunda varılacak yere vardım. Bir daha bu güzellikleri ne zaman görürüm bilemiyorum. An’ı yaşamak gerek. Ben de An’ı yaşadım gün boyunca.

Fazla geç olmadan çadırıma girip yatıyorum, dinlenmek gerek.

Bu gün yaptığım yol yaklaşık olarak 60 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığım yolun haritası

Powered by Wikiloc

Denizli Salda Gerisi Antalya Mersin 3. Gün

21 Mayıs 2015 Perşembe

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

(Resimlerin bir kısmı Ferdiye aittir)

3. Gün

Kiraz – İğdeli – Buldan – Denizli

 

Gitmek.

Bir büyü gibi saran

Ağrılar yumağı, kışkırtılmış

Düşlerdir ki sen şimdi

Esirgeme kendini

Kederin o derin yalnızlığından

Ahmet Telli

 

Öne çıkmış olan görsel, Bisikletim KUZ ve kıytırık yol kıyısında park etmiş, az ilerinde siyah bir at duruyor.

20150521_105038

Ormanda uyumanın en güzel tarafı sabah kuş seslerinin erken saatlerde rüyama girmesi. Rüyaların hatırlanması uyanmadan önce son anlarda gördüğümüz rüyalardır. Filimler de, romanlarda bizlere anlatılan ve öyle hissetmemizi sağlayan korkunç canavarlar, hayvanlar, zebaniler falan öyle bir şey yok. Rüyalarıma da hiçbirisi girmiyor. Ormanın dinginliğinde kabus bile görmüyorum. Ormanda yaşayan canlılar doğal yaşamlarına devam ediyor. Bizlerin yolcu olduğunu bildiklerinden kokumuzdan anlayıp yaklaşmıyorlar bile. İşte böyle bir ortamda uyumanın zevkine doyum olmuyor. Kuşların tatlı ötüşlerini dinlemek orman terapisi etkisini gösteriyor. Uyandıktan sonra bahar ayında aşkla kuş cıvıltılarını dinleyip tatlı hayallere dalmak gibisi yok. Yaşadıklarım, yaşayacaklarım, sevdiklerim, dostlar. Yeni yerler, yeni insanlar, yeni sohbetler hepsi aklımdan geçiyor. Hele hasret duyduklarım kavuşmayı bekleyen hasretler. Dinlenmiş beynimde taze düşünceler oluşuyor. Güne iyi düşüncelerle ve gülümseyerek başlamalı.

Çadırımın içinden dışarısı, düz çayırlık ve çam ormanı.

20150521_063203

Bir süre çadırımın  içinde tatlı hülyalara daldıktan sonra çadırımdan dışarı çıkıp akan dereden elimi yüzümü yıkadım. Bisikletleri ne olur ne olmaz diye birbirine kilitlemiştik. Üzerine de yağmurluğumu atmıştım. Gece bıraktığım gibi duruyor. Çaydanlığı akan dereden doldurup ocakta kaynaması için bıraktım.

20150521_063843

Sabahın erken saatlerinde kamp yaptığımız yerin etrafını şöyle bir kolaçan etmeye başladım. Dere kıyısında geniş bir otlak, neredeyse düz.

20150521_063905

Oradan dere yatağına giriyorum, dere pek coşkulu akmıyor. Herhalde gece pek yağmur yağmamış olacak.

20150521_063959

Derenin aşağı tarafı, az aksa da temiz görünüyor.

20150521_064013

Alanın diğer ucunda bir kuyu olduğunu gördüm. Üzeri çalılarla örtülmüş, içinde elektrikli su pompası var. Demek ki yazın dere akmıyor ve bahçelerini bu kuyudan çektikleri su ile suluyorlar.

20150521_064209

Epey geniş bir alan, burası köylülerin ortak kullanım alanı olarak kullanıldığı uygun bir yer. Belki düğün dernek yapılıyordur burada.

20150521_064409

Kısa gezintim bittikten sonra çadırların yanına gelip kahvaltılıkları çıkarıp bir güzel kahvaltı yapıyoruz. Güne iyi bir kahvaltı ile başlamalı. Kahve de üstüne iyi gitti doğrusu. Keyifli miyiz? keyifliyiz, keyfimiz yerinde mi? yerinde. Daha ne olsun ki ! Mutluluk her zaman yanımızda. Önemli olan o anı iyi değerlendirip yaşamak. Ocak üstünde cezvede ikinci taşımı bekliyor. Yanda iki fincan içi köpüklü.

20150521_083419

Kahvenin ardından toparlanıp yola çıkıyoruz. Gece karanlığında pek göremediğim iniş epey dikmiş. Bisikleti elde çıkarıyorum ta yola kadar. Ferdi beni arkadan çekiyor yokuşu çıkarken.

IMG_0438

Ana yola çıktıktan bir süre sonra, yakınlarda bize tarif edilen çeşmeyi görüyoruz. Suyu devamlı akıyor borusundan hemen tüm şişeleri tazeliyorum. Burada kalınır mıydı ? kalınırdı ama pek rahat edeceğimizi sanmıyorum. Çeşme yola yakın ve burada durup su alabilirlerdi gece boyu. Belli mi olur. Sonra ormanın sesi burada yoktu ki!

20150521_092600

Yolcu yolunda gerek diyerek yola koyulduk tekrar.

20150521_093453

Hava bulutlu, üzerimiz açık, Bulutlar yüksek dağların tepelerine çekilmiş. Tepeler boyu meyve ağaçları ve bahçeler, arada tek tük evler yapılmış. İnsanlar bir şekilde toprağı işleyerek yaşam mücadelesinde geçimini sağlamaya çalışıyor.

20150521_093457

Yağmur etrafı yıkamış, paklamış, durulamış tertemiz hale getirmiş. İşte hıyarın biri içtiği sigarasını izmaritini güzelliğin ortasına atıp gitmiş. Ne demeli bilmem…

20150521_100314

Çıkışlar bir süre daha devam ediyor, yol kıyısında ki kar çubukları buraya güzel kar yağışı olduğunun göstergesi. 1 metreyi geçtiği kesin.

20150521_101314

Heybetli çınar ağacı tüm görkemiyle burada su olduğunu belirtiyor. Yakından kadraja girmediğinden biraz uzaktan anca sığdırabildim. Bisikletim bariyere dayalı duruyor.

20150521_104111_HDR

At ve demir at, ikisi de siyah, ikisi de KUZ. İkisi de yavuz. Birlikte poz veriyorlar bana. At şimdilik dinlenmede ve otlamak için bağlanmış. KUZ da dinleniyor ama yoldaşım yemez, içmez. Sadece bakım ister, çamurları silinsin, zinciri yağlansın. Lastiklere gerektiğinde hava basılsın yeter. KUZ beni her yere sessizce götürür. Buralara kadar getirdi daha da ileriye götürecek. Hani bisikletçiler arasında söylenir ya “Demir Atlara binelim” diye sakın ola inanmayın söylenenlere. Çünkü bisikletlerin çoğunluğu alüminyumdan yapılma ve demir değil. KUZ gibi tur bisikletleri demirden yapıldığı için “Demir At” olarak söylenmesi yerindedir. Alüminyum at uymuyor söylemlere. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

20150521_105038

Bulutlar üzerimizde fıldır fıldır dolaşıyor. Bazı yerlerde üzerimize yağmaktan da geri kalmıyor yağmur. Ne de olsa bahar yağmuru, yağıp geçiyor çisentili olarak. Yolumuzdan da alı koymuyor bizi.

20150521_110709

Yine bir At görüyorum, resim çekesiye kadar at kafasını otlara gömerek yemeğine devam ediyor. Bisikletim ile atı çekiyorum.

20150521_145308

Kimsenin olmadığı kocaman bir ceviz ağacı ve küçük bir ev. Betondan banklar ve masa, dinlenmek için biraz mola vermeli.

20150521_152531

Pistonlar iyice ısındı, ceviz ağacının gövdesine pistonları dayayıp kanın başıma doğru akmasına yardım ediyorum. Kan devamlı ayaklarımın ucunda olunca ara sıra dengeyi sağlamak gerek. Sadece ayaklarımı ağaca dayalı olarak çekiyorum.

20150521_152751

Hem dinleniyoruz hem de kuru yemişle enerji depoluyoruz. Bir taraftan da gideceğimiz rotayı belirlemeye çalışıyoruz Ferdi ile. Çünkü Uluderbent köyünden sonra yol gösterici navigasyon yolu bayağı uzatıyor. O kadar dolaşmaya gerek yok diyerek dağlardan giden kestirme yoldan gitmeye karar verdik. Beton masa üzerinde sarı su matarası, çerezlerin poşetleri ve Ferdi. Kahramanımız Ferdimen.

20150521_152808_HDR

Bir süre daha gittikten sonra tam da tepenin üzerinde Ferdi çay içilebilecek bir yer bulmuş. Burası da hareketli bir mekan, hemen duble çayları içerek terimizi soğuttuk. Hem bakkal hem de çayhane. Barakadan yapılmış. Bisikletlerimiz park halinde, ben sandalyede oturuyorum.

IMG_0461

Çay molasının ardından bisikletleri kendi ataletine bırakarak Uluderbent köyüne kadar geldik pedal çevirmeden. Öğle zamanı, fazla yol gelmesek te çıktığımız yokuş enerjiyi bitirdi. Hazır sulu yemek yapan lokanta bulmuşuz. Bir kuru pilav yemeden geçmek olmaz deyip bir de bir baş soğan ve acı biber. Önümüzde bir süre daha tırmanış var Derbent’e kadar. Ondan sonrası da uzun bir iniş bekliyor bizleri. Köy geçiş yeri ve uğrak bir yer olduğundan dünden kalan yemek yok. Her gün pişirilip bitiyor ve yemekler leziz.Ferdi lokantayı çekiyor, üzerinde 4 daire de var.

IMG_0471

Yemekten sonra birden yokuş çıkmak karnımızdaki fasulyeler henüz öğütülmediği için kana karışmamış. Karın şişliğinden kendimi zorlamaya gerek yok. Bisikletten inerek sert olanları yürüyerek çıktım. Ferdi de beni çekiyor yürürken.

IMG_0480

Bir süre sonra hazım başladı ve normale dönünce yol almaya başladık. Bahçelerde kiraz ağaçlarından meyve gereksinimini henüz pişmemiş kirazlardan karşılayamıyoruz. Buraları yüksek rakım olduğundan henüz pişmemiş kirazlar. Sadece bakmakla yetiniyoruz. Henüz olgunlaşmamış kiraz ağacını yakından çekiyorum.

20150521_153838

Tatlı bir iniş başladı ve kilometreler hızla tükeniyor. Denizli il sınırına giriverdik birden bire. Bir günde üç il topraklarından geçtik. İzmir, Manisa Ve Denizli. Aydın sınırlarına bir kaç kilometre yakınından geçtik. Yol olsaydı dört ilin topraklarını görmüş olacaktık. Böyle her zaman yolumuza denk gelmez. Denizli il sınırını gösterir tabela. Yanında Ferdimen.

20150521_162002

Bayırlar ekin tarlaları ile kaplanmış, henüz yeşil ortalık.

20150521_164219

Buldan çatağına geldik, sadece girişinde biraz yukarı çıkıp marketten ve tuvaletten yararlanıyoruz fazla oyalanmadan. Daha gidilecek epey yolumuz var. Tabelada düz olarak; Sarayköy, Denizli, Antalya. Sağ tarafa ise; Buldan yazılmış.

20150521_173639

Denizli’nin dağları ufukta göründü.

20150521_185136

Buralarda tam da erik zamanı, bir kaç eriğin tadına bakmak gerek. Ben erik ağacından erik toplarken.

IMG_0511

Buldan dan sonra dik bir iniş yapıyoruz. Yol kaymak gibi olunca bir ara hız göstergesine bakınca 71 Km/hıza ulaşmışım. Daha önce 69.5 olan hız rekorum 71 Km/hıza çıkarmış oldum. İnsan bu kadar hıza ulaştığını fark edemiyor. Haliyle dikkatli bir şekilde ip gibi akıyorum. Fazla gitmedim bu hızda, hemen frenlere asılıp hızımı 50 Km/hızlara düşürdüm. Römorkum kıytırık hiç sorun çıkarmadan KUZ’u takip etti iniş boyunca yüksek hızlarda. Her zaman olduğu gibi bu kadar hızlı inersen düzlüğe çabucak varıyorsun. Güneş ufukta alçalmaya başladı. Ferdi beni inerken çekiyor, arkamda Güneş bulutların arkasında batmak üzere. Asfalta kızıl rengini yansıtmış.

IMG_0526

Güneşin son ışıkları üzerime vururken gölgemi de uzatmakta asfaltın üzerinde. Gölgeme bakarken korna çalarak az ilerimde bir araba duruyor. Arkasında da iki bisiklet. İzmir den arkadaşlar Gönül ve Bülent Karadağ çifti. Yolda karşılaşmanın heyecanı ile kucaklaşıyoruz. Bir süre sohbet ediyoruz, yükünüzü alalım diyorlar ama kabul etmiyorum. Kendimi test etmem gerek kıytırık ile. Arkadaşlar arabaya binip gittiler. Ben de yoluma devam ettim. Bir süre durunca Ferdi merak etmiş haliyle, yol kıyısında durup beni beklemiş. Arkadaşların arabasını görünce neden geciktiğimi biraz tahmin etmiş. Beni beklerken bulunca durumu açıkladım. Yol arkadaşlığı bu işte; biri ile karşılaşıp hasret giderdikten sonra yol arkadaşının seni merak edip beklemesi. Asfalta vurmuş gölgemi çekiyorum.

20150521_185720

Denizli’ye vardık hava kararmadan. Kamp alanı Denizli’nin diğer ucunda, daha epey yolumuz var. Bu arada gideceğimi yönde ufukta bulutun aşağı indiğini gördüm. Umarım biz gidene kadar bulut kalkar ve ıslanmayız. Rüzgarın yönüne bakacak olursan lodos ve yağmur bulutunun uzaklaşacağını tahmin ediyorum. Yukarıda bulutlar bizden daha hızlı hareket ediyorlar. Denizli şehir tabelasını çekiyorum. Üzerinde; Denizli, nüfus: 574000, rakım: 354 yazılı.

20150521_201024

Denizli’nin berbat trafiğinde dikkatlice ilerliyoruz, hava karardı ve aydınlatmaları yakıp fosforlu yeleği giydim. Ana yolda arabalar hızlı gittiğinden yan yolda gidiyoruz. İşte esas tehlike buradaki yolda, sağa giriş yollarında arabalar aniden önümüzü kesiyor. Dikkat etmezsek halimiz harap. Bir de yan yoldan gelip önümüzü kesmeleri yok mu. Bisikletlere alışkın olmadıkları belli. Trafik ışıkları, kavşaklar tam bir curcuna. Bu yoğun trafik ve gürültüsü enerjimizi tüketiyor resmen. Arkadaşlardan kamp yerini öğrendikten sonra navigasyona işaretleyip yol tarifi aldım. Bakalım yeri bulacak mı ? Bir süre iyi tarif etti ama sonunda kafası karışınca ters yöne götürdü. Baktık olmayacak canlı navigasyona baş vurduk. Bakkalın birine tenis kulübünü sorup yol tarifi alarak kamp yerini bulduk. Yollarda çareler tükenmez, hep bir çıkar yol bulunur. Gerçi canlı navigasyonlar yolu tarif ederken bazen kendileri şaşırınca yol tutmuyor haliyle. Yol tariflerine alışığız zaten. Buralarda yollar ıslaktı, kamp alanı da yağmur görmüş. Bizler ıslanmadık yol boyunca. Bizden önce arabaları ile yada otobüsle gelenler çadırlarını kurmuş bile. Biz de çadırları kurmadan önce son kalan akşam yemeğini yiyerek doyduk. Ardından uygun bir yere çadırları kurup eşyaları içine atıyoruz. Kıytırığı da bisikletten ayırıp çadırın yanına koyuyorum. Çadır kamp alanı sabit olduğundan fazlalık yük çadırın içinde olacak üç gün boyunca.

Daha önce tanıdığım dostlarla hasret gideriyorum, beni tanıyan ama benim henüz tanıyamadığım arkadaşlarla tanışıp kaynaşıyoruz. Festivali düzenleyen Pamukkale bisiklet derneği başkanı Yavuz Öge ve Halil İbrahim Kurt bize hoş geldin diyerek kayıtları alıp formaları veriyor.

Daha önceki yıllarda Denizli’ye 2 günde gelmiştim ana yoldan. Bu kez biraz yolu uzatarak 3 günde Denizli’ye ulaştım. Geldiğim yolu daha önce kullanmadığımdan yeni yollardan gelmek beni mutlu etmişti. Dostları görmek mutluluğumu kat kat artırdı. Daha ne isteyeyim ki?

Bu gün biraz abarttık galiba 118 Kilometre den fazla yaptım.

Yaptığımız yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc

Kendi Kendine Oluşan Festival 5.Gün

15 Nisan 2015 Çarşamba

5. Gün

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

Yüzün müdür acaba yolumu dolaştıran?

Acının bu solgun haritasında,

Kendime yeni duraklar bulduğum.

Ulaştığım ıssız dağ doruklarında

Yüzün müdür hep sorular sorduğum,

Bakışının titrek aydınlığında?

Metin Altıok

 

Öne çıkmış olan görsel, bisikletim KUZ, arkada gölet manzarası ve dağlar.

20150415_101203

Kapalı, sıcak bir odada uyumanın keyfini yaşadık. Erken uyumanın verdiği uzun zaman erken kalkmamıza neden oluyor. Eşyaları toparladık kısa sürede. Bisikletler yanımızda, odada güvendeydi. Toparlanma sırasında Can Küçükler çamurlanan bisikletini koridorda su ile yıkayınca küçük bir göl oluştu. Koridorda oluşan gölü gören İrfan bisiklette teknik konulardan pek anlamadığından yağ zannetmiş. Can Küçüklerden aldığı zincir yağ spreyini zinciri öyle bir yağlamış ki koridorda ayrı bir gölet oluşturmuş. Neredeyse yağ tüpünü bitirmiş. Bunu görünce kahkahayı bastık koridorda. Nasıl kahkaha atmayalım  ki? Arap sabunu görmüş gibi her tarafına sürmüş misali. Fazla yağları sildiriyoruz İrfan dengesizine. Yoksa kendini yağa bulayacak. Bisikletleri aşağı indirip otel ücretlerini ödedik.

Bu arada örümcek gece boş durmamış kendine sinekleri yakalamak için ağını örüp beklemeye başlamış bisikletin üzerinde. Örümcek ağını korna ve bağlı ip arasına örmüş. Sulukta 1.5 Litrelik su şişesi.

20150415_074709

Sabahın erken saatinde kahvaltı için gevrek ve peynir alarak kasabadan az ilerdeki Dereağzı köyündeki kahveye kadar gidip demli çay ile kahvaltımızı yapıyoruz. Kahvaltının ardından köyü geride bırakıp ova bitiminde tırmanmaya başladık Aydın dağlarını. Kısa sürede yükseğe çıkıp İncirliova’nın bir resmini çekiyorum.

20150415_094411

Bu yol yeni yapılmış gibi, bazı yerde toprak kayması olmuş. Yolun bir şeridi toprak ile kaplanmış ve tehlikeli bir yerde. Tam da dönemeçte, karşıdan gelen araç görünmüyor bile. Aniden karşımıza çıkabilir, o yüzden bisiklet ile olmamıza rağmen yavaş ve dikkatli geçiyoruz. Gece araçlar için daha tehlikeli.

20150415_094923

Yol kıvrıla kıvrıla dağa doğru çıkmakta. Eğim bazı yerde sert ama kısa sürünce pek zorlanmadan çıkıyoruz. Şimdilik üç kademe çıkmışız bile.

20150415_095649_Pano

Kahvaltı yaptığımız Dereağzı köyü, ovanın ortasında da İncirliova kasabası. Bence kasaba yanlış yerde kurulmuş. Verimli ovanın ortasında geniş bir arazi tarım dışı kalarak üretime balta vurmuş durumda. Kasaba dağın kıyısında kurulmalıydı, tarım yapılmayan yamaçlarda. Yol kıyısında kolay yerleşim yeri kuranlar kendilerine ihanet ediyorlar aslında.

20150415_095705

Kocaman bir kaya kütlesi sanki ortadan üçe ayrılmış gibi. İlginç bir yapısı var ve dikkatimi çekiyor yarılmış kaya. Kim bilir nasıl yarılmış, belki kuvvetli paşalardan biri kılıcını taşa vurup peynir gibi kesmiştir!

20150415_095841

Yol açılınca yamaç tarafında ilginç beyaz kireç taşı kayaçları görmek olası.

20150415_100711

Tepelerin doruğundayız, az aşağımızda İkizdere baraj göleti karşımızda güzel bir manzara oluşturmuş. Seyrine doyum olmaz.

20150415_100850

Seyirlik olunca hele bir nefes alalım bakalım. Sabah kahvesini henüz içmedik daha. Bisikletim KUZ park halinde, arkada baraj göleti ve dağlar. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

20150415_101203

Düz olan bir yere hemen tezgahı kuruyorum. Ocak, cezve, ve fincanlar çıkıyor heybemden. Sürüyorum ocağa cezveyi. Yeni sopamla el çek yapıyorum kendimizi Kahve pişerken. Dört dengesiz yerde oturmuş halde.

20150415_102517_HDR

Dengesiz de beni kahve pişirirken çekiyor bir kaç resim. Bu keyif her yerde bulunmaz. Manzara güzel olunca keyfini çıkarmak gerek değil mi?

20150415_102917

Kahve keyfinden sonra yola çıktık. Baraj göletinin sonuna geldik ama bizim yolumuz devam ediyor.

20150415_105400

Baraj olunca yol su altında kalmış. Yeni yol da aceleye gelmiş anlaşılan. Yol zemini iyice oturmadığından göçük meydana gelmiş, yolun bir şeridi kapanmış yine. Gece araçlar için büyük bir tehlike eğer fark etmezlerse. Demir bariyerler de yolla birlikte çökmüş.

20150415_110608

Nihayet benim dağıma “Kahve Dağı” olan yere geldik. Gerçi biz az aşağıda kahvelerimizi içtik güzel manzarada. Kahve dağı yazan tabelayı çekiyorum.

20150415_111636

Yolun yamacında yağmurdan ilginç görünümlü küçük peri bacaları oluşmuş katlı olarak.

20150415_112623

Aydın dağlarının ilk tepelerinde ufak iniş ve çıkışlarla yol alıyoruz.

20150415_112816

Küçük yamaçlarda jeolojik katmanlar kendini gösteriyor. Sağda kırmızı yapıda toprak ve kayalar. Karşıda ise beyaz  bir renkte gözümüze çarpıyor.

20150415_113107

Burada küçük bir mola veriyoruz. Karşı yamaç toprak kayması ile oluşmuş. Toprak kayması sürekli devam ettiğinden herhangi bir bitki, ağaç yetişmemiş.

20150415_113253

Mola verdiğimiz yerde yaşlı bir amca bahçesinde eşeği ile bize hoş geldin diyerek bahçeye davet etti. Bahçede henüz meyve yetişmemiş. Sürekli yoluş çıktığımızdan biraz dinlenmek iyi gelecek. Amcam centilmenlik olarak ilk önce Tamam’ı eşeğe bindirip gezdirmeye başladı. Bahçe büyük olsa gerek gözden kayboldular. Bir süre görünmeyince içimize kurt düştü! Amca Tamam’ı kaçırmasın dağlara, belli mi olur. Hemen gittiği yöne giderek onları görünce içimiz rahatladı. Amca eşeğin ipini tutup tüm bahçeyi dolaştırdı Tamam’ı. Tamam da hayatından memnun, prensesler gibi kurulmuş eşeğin semerine.

20150415_113338

Tamam eşekle gezerken gelincikler gözüme ilişiyor. Arı gelip gelincik çiçeğine konmuş nektarını toplamakla meşgul. Bahar ayındayız.

20150415_113850

En son gençliğimde binmiştim eşeğe, hazır fırsat bulmuşken şöyle bir bineyim bakalım. Fazla üzerinde durmadan hemen iniyorum. İhtiyar amca da beni dolaştırmaya niyeti yoktu zaten.

20150415_114257

Barajın göleti hala görünmekte, bayağı büyük bir gölet anlaşılan.

20150415_115049

Aydın ilinden İzmir il sınırları içine giriş yapıyoruz.

20150415_120407

Barajı besleyen derelerden biri üzerinde eski bir taş köprü görünce durup resim çekiyorum.

20150415_120601

Madem taş köprü var üzerinden geçmek gerek diyerek köprü üzerinden geçiyorum. Köprü trafiğe kapalı durumda, yeni köprü devrede olunca eski taş köprü dinlenmeye çekilmiş.

20150415_120707

Beni bisikletle taş köprüden geçerken çeken Can da bana poz veriyor.

20150415_120841

KUZ köprünün üzerinde tek başına.

20150415_120916

Tamam ve İrfan da köprü üzerinde durarak bir resmini çekiyorum.

20150415_120957

Taş köprünün olduğu dere en aşağıda. Buradan sonra epey zorlu bir tırmanış bizi bekliyor.

20150415_122031

Tırmanış henüz başlamışken festivalin katılımcılarını çekmeden olmaz deyip resimlerini çekiyorum.

20150415_122205_HDR

Yeşil tepelere doğru yavaş yavaş çıkmaya başladık.

20150415_124513_HDR

Yine dik yamaçları dönemeçli yollardan çıkıyoruz.

20150415_124726

Arada bir nefes almak için duruyorum. Durduğum  yer de yeni çiçek açmış, hem de pembiş çiçekler baharı karşılamakta. Bulutlar bir ara iyice çoğaldı. Başladı yağmur atıştırmaya. Hemen çöp torbaları ile eşyaların üzerini örterek yağmur geçişini bekliyorum. Bahar yağmuru kısa sürünce yola devam ediyorum.

20150415_125609

Yukarılardaki yoldan bana sesleniyorlar. Sanki yokuş bitmiş gibi, ama durum hiç te öyle biteceğe benzemiyor.

20150415_125858

Çeşme bulunca su takviyesi yapmadan olmaz deyip şişeleri tazeliyorum. Bu arada dinlenmiş oldum. Yokuş bitmiyor, zorlamaya gerek yok. Dinlene dinlene çıkacağız bu yokuşları.

20150415_130346

Baraj göleti buradan bile görünüyor, uzak olmasına rağmen.

20150415_133804

Aydın dağları silsilesi uzayıp gidiyor dalga dalga, göz alabildiğince. Yamaçlar incir bahçeleri ile dolu.

20150415_140227

Yükseklerdeyiz ve Aşağılar dik yamaçlardan oluşmuş derin vadiler.

20150415_141238

Yukarıdan biri bizi gözetliyor. Kafamı çevirince yukarıya doğru beyaz bir at olduğunu gördüm. Meraklı gözlerle bana bakıyor. Ömründe bisikletli bir insan görmemiş anlaşılan. Belki de bisikletin üzerinde beni bir şeye benzetemedi. Buradaki atlar ile incir ağaçlarının diplerini saban ile sürüyorlar. Dik yamaçlarda traktör gibi araçların çalışma olanağı yok. En iyi araç kara saban. Ata koşuluyor tek pullu kara saban. Dik yamaçlarda enlemesine bir ileri, bir geri sürüp incir ağaç diplerini havalandırıyorlar.

20150415_141931_HDR

Dağların yamaçları alabildiğine incir ağaçları ile kaplanmış. Yamaçlarda tarım yapmak zor ve çetin bir uğraş gerektiriyor. İnmesi kolay da çıkması biraz zor. Yolun düz olanı uzun, dikine çıkmak neredeyse imkansız gibi. İş görmek gerçekten zor buralarda.20150415_145307

Fiyatları hiç düşmeyen ceviz bu kadar üretildiğine göre iyi para getiriyor olmalı. Kaliteli ceviz de yamaçlarda, dağların güney tarafında bol güneş ve hava alan yerde yetişiyor. Türkiye de ceviz üretiminin büyük bölümü Büyük Menderes havzasında Aydın dağlarındadır.

20150415_145436

Dağların sırtında sanki trans yapıyormuşçasına hiç aşağılara inmeden gidiyoruz. Yolun iki tarafı da dik yamaçlardan oluşmuş derin vadiler.

20150415_160906

Dağın sırtında olduğumuza göre köylerin hepsi aşağılarda vadinin tabanında kurulmuş. Haliyle köyün kahvesinde oturup bir yorgunluk çayı içemiyoruz.

20150415_161233

Baharın güzel çiçekleri ağaçta olacak değil ya yol kıyısında, yamaçta mor çiçekler açmış otlar.

20150415_162427

Erik ağaçları da baharı müjdeliyor beyaz gelinliği ile.

20150415_163547

Çınar ağaçları gövdesi yamaçta sanki topraklar kayıp düşmesin diye kökleri ile beraber sarıp sarmalamış. Üstlere yağan yağmur suları topraktan sızıp çınar ağaçlarının köklerini besliyor. Doğal bir duvar örülmüş gibi.

20150415_164622

Tepeler bitmiyor, çıktıkça çıkıyoruz yükseklere. Artık dayanacak gücüm kalmadı, doğru dürüst mola vermedik. Sürekli çıkmaktan şekerim iyice düştü. Beni bekleyen arkadaşlara ulaşınca oturup karnımı doyuracağım deyip çörekleniyorum hemen. İrfan su akan bir çeşme bulma ümidiyle mola vermeye niyeti yok gibi. Dağın sırtında da pek çeşmeye rastlayacağımız da yok. Yanımda 1.5 Litrelik pet şişede su var, çaydanlığa su doldurup kaynatmaya başladım ocakta. Bir bardak hazır çorba, makarneks ve ton balığı takviyesi ile düşen şeker oranını yükseltiyorum böylece. Arkadaşlara kaynamış su hazır kullanabilirsiniz diyorum ama yemek yemeye niyetleri yok kimsenin. Yok ne yapayım, bana enerji gerek ve pistonlar benzinle çalışmıyor ki. Yemek gerek enerji için. Etrafta tepeler var.

20150415_171453

Karnımı iyice doyurduktan sonra yola çıkıyorum. Sanki tırmanış bitmiş gibi, iniş gösteriyor yol. Hadi bakalım dönemeç ne gösterecek?

20150415_171619

Artık zirvedeyiz gibi, önümüzde bulunduğumuz yerden yüksek bir tepe de görünmüyor. Rüzgar türbini de bunun kanıtı.

20150415_171844

Bir süre sonra en yüksek nokta olan yeri belli eden Kömürcüoğlu geçidi yazan tabelanın önünde durduk. Rakım da 1307 metre. Bizi biraz zorlasa da zirveye ulaşmanın mutluluğunu yakaladık. İniş için hazırlıklara başladık. Bu kadar yüksekten Küçük Menderes ovasına, neredeyse deniz seviyesine kadar ineceğiz. KUZ da zirveye ulaşmanın keyfini yaşıyor.

20150415_172702

Nihayet Tire ve tireyi gösteren tabela karşımda. Tabeladan küçük görünse de aradaki mesafe 15 Kilometre civarı. İniş zevkli olacağa benziyor. Bisikletin en güzel tarafını yaşayacağım, uzun ve zorlu bir tırmanıştan sonra neredeyse hiç pedal çevirmeden 1307 metreden 120 metreye kadar ödülüm olacak.

20150415_172924

İniş başladı ve bitki örtüsü değişti birden bire. Dağın diğer tarafında ceviz ve  incir ağaçları çoğunluktaydı. Dağın kuzey tarafı tamamen kestane ağaçları ile kaplı. Kestane ağaçları da kocaman gövdeleriyle asırları devirmiş, kadraja sığmıyor. Henüz elbisesini giymemiş kalın dallarıyla hayalet gibi. Görüntüsü korkutucu ama bir ay sonra ortam tamamen değişecek. Burada Türkiye’nin kestane üretiminde büyük bir yer kaplıyor. Yüksek dağ ve az güneş görmesi nedeniyle kaliteli kestane üretimi yapılıyor.

20150415_174151

Çıktığımız yerde hiç çeşme yoktu ve olmaması normal. Dağın sırtında su ne arar akacak. Burada çeşme bol ve sular şarıl şarıl akmakta. Boşalan su şişelerini dolduruyorum çeşmede. Elimi yüzümü de yıkıyorum bu arada buz gibi akan çeşmede.

20150415_174347

Yol eski bir yol, Tire – Aydın yolu ve çeşme 1927 yılında İzmir valisi Kazım Paşa tarafından yaptırılmış. Gerçi biz çıkarken normal Tire – Aydın yolundan gelmedik. Trafiği az ve zorlu olan sırtlardan zirveye kadar çıktık. Zirvede Tire – Aydın yolu birleşiyor.

20150415_174616_HDR

İniş sürekli olunca pek durmadım, sadece bir süre yağmur yağdı. Yağmurluğu giydim sadece. Kısa sürede Tire’ye indim. Tire’ye girmeden arkadaşları beklemeye başladım. Kendimi kapıp koyuvermişim, o yüzden aramız epey açılmış olmalı ki bayağı bekledim gelmelerini. Tabelada Tire – Nüfus: 80400 yazıyor.

20150415_180302

İniş hep böyle dönemeçli U dönüşü yapıyorum. Tire’ye gelmeden son dönemeçteyim.

20150415_180834

Tire hala aşağıda, büyük ve eski bir kasaba. İşin ilginç tarafı Tire’ye hiç gelmedim ve geldiğim yol da normal bir yol değil. Dağlardan ve bisikletle, kendi gücümle geldim.

20150415_181308

İlk gelen İrfan oluyor, resmini çekiyorum hemen.

20150415_181431

İkinci gelen Tamam ve ardında üçüncü de Can. Tamam inişte sert dönemeçte karşısına araba çıkınca dengesini kaybedip düşmüş. Önemli bir şeyi yok, buna şükür.

20150415_182137

Buluştuktan sonra hep beraber Tire’ye iniyoruz. Tire içinde akşam yemeği için çarşıda mola verdik. Tire de ne yenir? Elbette Tire köftesi yenmeli. Biz de onu yapıyoruz. Yemekten sonra İrfan’ın peşine takıldık. Kamp yapacağımız bildiği bir yere götürüyor bizi. Bir süre kasabanın içinde düz gittikten sonra tekrar dağa doğru Kaplan köyüne çıkmaya başladık. Neyse fazla çıkmadan mangal yapılan bir çay bahçesinde durduk. İrfan dağcılarla daha önce bu bahçede kalmış. Havalar hala serin olduğundan pek kimse de yok piknik yapan. Bahçe içinde çimenlerin üzerine çadırları kurup yerleşiyoruz. Karnımız tok, sadece semaver söyleyip çay içiyoruz bir güzel. Bahçe sahibi bir süre sonra bahçeyi bize emanet ederek evine gitti. Sadece yol kıyısında çeşmeye su doldurmaya gelen arabaların gürültüsü kaldı. Neyse ki bahçe çit telle kapalı ve kapı sürgülü olduğu için bizi pek rahatsız eden olmadı.

Bu gün zorlu yollardan geldik. 57 Kilometre civarında yol gelmişiz.

Bu gün yaptığımız yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc

Keşan Trakya Bisiklet Turu 15. Gün

16 Eylül 2013 Pazartesi

Ahmetbey – Tekirdağ Barbaros – Erdek

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

O akşam

Ceviz kırıyorlar, bakıyorum ;

Kabuğunu kırıyorlar cevizin.

Ceviz çıkıyor..

Sonra oyunlarına dalıyor çocuklar.

 

Ben de bir ceviz alıyorum

Cevizlerin içinden.

Deniz çıkıyor benim cevizimden.

Açılıyorum.

Özdemir Asaf

Öne çıkmış olan görsel, arabalı vapurun yanındaki platformun ucunda, demir korkuluklara tutunmuş durumdayım. Arkamda limanın mendireği ve kırmızı boyalı bir gemi bağlı.

160920133796

İnsan güne uyanmadan başlayamıyor. Cep telefonumun alarmı çalmadan uyanıyorum. Demek ki biyolojik saatim iyi çalışıyor. Uyanır uyanmaz kalkıp benzinlik görevlisine günaydın diyerek lavaboya giriyorum. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra hazır sıcak su ile bir neskafe içerek Güzel bir güne başlangıç yapıyorum. Can da uyanıyor, onun hazırlanması biraz uzun sürdüğü için acele etmeden toplanmaya başlıyorum. Çadır kurmadığımızdan daha kısa sürede toplanıp bisiklete yükleniyoruz bu sabah. Kahvaltıyı köyün kahvesinde yapacağız. Benzinlikte çalışanlara teşekkür edip köye doğru yola çıkıp bir kahveye oturup kahvaltımızı yapıyoruz. Kahvaltıdan sonra yola düzüldük dümdüz bir yolda, hedefimiz Tekirdağ. Can önümde gidiyor, yolda hiç araç yok, bomboş.

160920133759

Yol düz ve tenha olunca rahatça pedal basıyorum. Henüz erken saatlerdeyiz, fazla araç yok yolda. Bir de burası ana yol değil, uzun bir süre yol düz olarak devam ediyor. Can ile kendimi elçek ile .ekiyorum bisiklet sürerken.

160920133760

Köylerden geçiyoruz, herkes işinde gücünde. Hal böyle olunca köylerde durmadan yolumuza devam ederek çarçabuk geçiyoruz. Orman olmayınca tarlalarda pek zevkli olmuyor bisiklet sürmek. Bir de yol düz olunca, insana sıkıcı geliyor. İki minareli cami yolun solunda.

160920133761

Buralarda piknik alanı olmadığı için insanlar piknik yapmıyor. Piknik yapmasa da yol kıyısına arabalardan atılan bu plastik şişeler hem yolu hem de tarlaları kirletiyor. İnsanların arabadan elinde olan her şeyi dışarı atmak zorunda mı? Çok kötü bir alışkanlık, bakalım nasıl düzelecek bu kötü alışkanlık. Sararmış otların arasında bir çok pet şişe.

160920133762

Sonbaharda tarlaların rengi sapsarı. Ekinler biçilmiş, ürünler toplanmış köylüler yağmurların yağmasını bekliyorlar. Daha sonra tarlaları sürecekler ve yeni yıla yeni ürünlerini ekecekler.

160920133763

Küçükkarıştıran köyüne geliyoruz, köyün ismi değişik geldi bana. Burası küçük, bir de büyüğü var karıştıranın; Büyükkarıştıran oradan da geçeceğiz

160920133764

Tarlalar sarı ve alabildiğine uçsuz bucaksız. Trakya’nın buğday ambarı. Kimi tarla yağmurları beklemeden sürülmüş. Dünyanın en pahalı akaryakıtı bizde. Akaryakıt pahalılığı daha çok hükümetin aşırı vergi almasından kaynaklanıyor. Çiftçimiz de bu pahalı akaryakıttan şikayetçi. Çünkü tarlasını sürmek için mazota ihtiyaç duyuyor. Eskiden olsa iki tane beygir bir saban tarlayı rahatça sürüyordu. Şimdi traktörlerle sürülüyor. Traktörde yüzlerce beygir var. Bu beygirler de arpa yemiyor. Mazot ta almış başını gitmiş.  Diğer masraflarla beraber toplanınca elde ettiği ürünün kazancı anca yetiyor. Hal böyle olunca mazot parasını bile ödeyemez hale gelince borçlanıyor çiftçi. Bankalar da hazırda bekleyip kredi ile iyice borçlandırıyor. Bir süre sonra borçlarını ödeyemez hale gelince tarlasını satmak zorunda kalıyor. Zaten tüccarlar da fiyatı belirlediğinden ürünü ucuza kaptırıyorlar. Durumlar pek iç açıcı değil anlayacağınız. Bir de köylüyü sömürenlerde bar pavyon türü işletmelerin kırsalı peydah oluyor köylünün başına. İçki, kadın, eğlence derken biraz kazandığı paraları bunlara kaptırıyor.

0 – 0 =  -1  Bu nasıl matematik işlemi anlaşılır gibi değil?

160920133765

Yüksek gerilim enerji iletişim hatları tüm Türkiye’yi dolaşıyor. Her ne kadar manzarayı bozsa da enerjiye ihtiyacımız var. Ufukta iki yüksek gerilim hat direkleri görünüyor. Tarlalar uçsuz bucaksız.

160920133766

Yol cetvelle çizilmiş, sağdaki tarlanın bir bölümü yola paralel sürülmüş. Siyaha yakın rengi var.

160920133767

Ova uçsuz bucaksız, kimi yerde fabrikalar kurulmuş. Türkiye’nin en büyük şişe cam fabrikası burada. Ufukta yüksek bacaları ile bir fabrika görünüyor.

160920133768

Ne yazık ki akan dereler dere değil kanalizasyon. Öylede pis kokuyor ki resim çekmek için durunca nefes almakla zorlanıyorum. Arıtma tesisi kurulmayınca dereler bu hale geliyor. İnsan bu manzarayı görünce üzülüyor doğrusu. Ergene nehri içler acısı ve ileride intikamı korkunç olacağa benziyor böyle giderse.

160920133769

Yolda bazen durmak gerek diyerek köyün birinde mola veriyoruz. Cami tuvaletini kullanıyoruz bu arada. Cami avlusunda çok güzel renkli kızıl bir horoz var. Nazlı da, resim çektirmek istemiyor. Zar zor kovalamacanın ardından anca bir poz yakalayabiliyorum.

160920133770

Tarihi taş köprüleri buralarda görmek olağan, dereler çok olunca Osmanlı yapmış zamanında. Hala kullanılıyor.

160920133771

Kavşaklarda yol tabelaları yolumuzun nereye gideceğini gösteriyor. Bundan sonra yol biraz daha kalabalıklaşıyor. Muratlı büyük bir ilçe ve ardında Tekirdağ ili. Tabelada düz olarak Çorlu – İstanbul, sağa doğru ise; Muratlı – Tekirdağ yönünü işaret etmiş.

160920133773

Biz Muratlı – Tekirdağ yönüne saptık. Tabelada; Muratlı 14, Tekirdağ 35 Kilometre kaldığını belirtiyor.

160920133774

Ülkemizin en büyük ve tek olan şişe cam fabrikası, çok geniş bir alana yayılmış. Cam ile ilgili eşya ne varsa burada üretiliyor. İki büyük, bir küçük bacası var.

160920133775

Muratlı’ya yaklaşırken araç trafiği artmaya başlıyor, daha çok kamyonlar. Şişe cam fabrikası olunca haliyle cam eşyalar kamyonlarla Türkiye’nin dört bir tarafına taşınıyor.

160920133776

Muratlı ilçesine varıyoruz, burası küçük bir kasaba. Sultan I. Murat buranın ismini Murat eli olarak anılmasını istemiş, zamanla Muratlı olarak değişmiş. Düz ovada kurulu olduğu için tarım ve hayvancılık ile en önemli uğraşları. Bir de Türkiye’nin tek şişe cam fabrikası kurulunca önemi artmış. Kasabanın girişinde tabelasını çekiyorum. Tabelada; Muratlı, Nüfus: 20100 yazılmış.

160920133777

Kasabanın ana caddesinden geçiyoruz, geniş caddenin etrafı apartmanlar, altlarında iş yerleri.

160920133778

Askerde komutan eğitim verirken askerlerine memleketlerini soruyormuş. Sinop, Kastamonu, Erzurum, İzmir diye askerler geldikleri ilin saymaya başlamış. Bir askere sıra gelince asker de Hayrabolu’yu Tekirdağ’a bağlı olduğunu bilmediğinden doğup büyüdüğü kasabayı biliyormuş sadece. Birden de aklına gelmemiş kasabasının ismi.

” Komutanım A ile başlıyor ”

“Ankara mı”

“Değil komutanım”

“Artvin mi ”

“Değil komutanım” demiş. Komutan A ile başlayan bütün illeri saymış tek tek. Değil cevabını alınca biraz sinirli;

” Asker hemen memleketini söyle!” diyerek askere kızmış. Askerde

“Tamam şimdi hatırladım komutanım Ayrabolu beeaaa” diyerek cevabı verince tüm askerler gülmekten yerlere yatmışlar.

İşte o Ayrabolu ilçesini gösteren yol tabelası. Ama yolumuz oradan geçmiyor, başka bir tura diyerek geleceğe bırakıp Tekirdağ’a doğru pedal çevirmeye devam ediyoruz.

160920133779

Bayrağımız nazlı, göklerde dalgalanıyor. Direkte dalgalanan Türk bayrağı.

160920133780

Ayçiçeği tohumu traktörden düşmüş yol kenarına, ne dibini çapalayan var, nede sulayan. Kendiliğinden, yaşama sıkıca sarılmış yol kenarında gelen geçene bakarak var olmaya çalışıyor. Ben varım, tek başıma, özgürce. Boyu kısa olmasına rağmen sapsarı taç yaprakları parıldıyor Güneşe bakarak.

160920133781

Bu da beş kardeş, nasıl bu kadar başlı olabilmiş, hayret verici. Güneşe her yönden aynı zamanda bakıyor Ayçiçeği. İnadına yaşamak derim ben buna ve inadına, kardeşcesine. Gece olunca da Ay doğduğunda ilk gören o gecenin güzeli oluyor. Bunun gibi yol kıyısında düşen Ayçiçeği tohumlarından bir çok görmek mümkün. Yalnız yol kıyısındaki Ayçiçekleri sadece yağmur suyu ve havadaki nem ile sulandıklarından doğal olarak geç çıkıp geç olgunlaşıyorlar. Boyları da kısa oluyor. Tarladakiler gibi bol toprak ve su olmadığı için biraz cılız oluyorlar. Yol kıyısındaki Ayçiçekleri ilaçlanmadıkları için doğal olarak zararlı böceklerle kendileri mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Hepsi ayrı güzeller, sadece resimlerini çekiyorum, hiç birini ellemeden doğal yaşamlarına, yaşam mücadelesine hayranlıkla yoluma devam ediyorum.

160920133782

Yol kıyısında bir çok Ayçiçeği gelen, geçen arabalara bakıyor.

160920133783

Biraz dinlenmek amacıyla duruyorum, durunca da yolun kıvrımı beni cezbedince resmini çekiyorum. Yol hiç te nazlanmadan pozunu veriyor. Yol insana yaşamı öğretiyor, iyi ki yoldayım. Yolda olmak çok güzel ve insan yolda olmalı… Yol güzel insanlarla karşılaşmana neden oluyor. Kayalar köyünde Recep dayı bize kahvesini verdi, Uzunköprü de Güray İşbaşaran benzinlik sizin dedi, Edirne de Emrah Tokdemir, Selim Karagözler, Emre Ata bize evlerini açıp misafir ettiler, Kofçaz da emekli öğretmen Fevzi Ali, köylerdeki köylüler, İğneada da çapulcu Mehmet. Böyle güzel insanlarla karşılaşıyoruz, daha ne olsun ve daha kimlerle karşılaşacağız, kim bilir.

160920133784

Arada kendimi elçek ile çekiyorum. Başımda sarı kaskım, gözümde siyah Güneş gözlüğü.

160920133787

Marmara denizi güzel yüzünü bize gösterdi. Marmara denizini daha çok uçaktan kuş bakışı seyrettim. İlk defa bu kadar yakınına geldim. Mutlaka Marmara denizine gireceğim. Bu turda Ege denizine, Karadeniz’e girip yüzdüm. Marmara denizinin neyi eksik? Girmezsek alınabilir! Can benim bir resmimi çekiyor ufukta Marmara denizi ile birlikte. Elbette resimde Tekirdağ da var, Tekirdağ’a da ilk defa geliyorum. Bakalım nasıl bir yermiş, heyecanlanıyorum, içim kıpır kıpır. Bisikletim KUZ ve Marmara denizi manzaralı. Gerçi çok az bir kısmı görünse de bana yetiyor uzaktan görmek.

160920133788

Tekirdağ’a gelmeden önce yol kıyısında üzüm bağları görünce dayanamayıp biraz üzüm yiyorum. Üzümlerde tam şaraplık üzümler hani. İyice olgunlaşmış, şerbet gibi tadı vardı. Üzüm suyu koyu kırmızı renkte ve insanın ellerini boyuyordu. Bu cins üzümü ilk defa gördüm. Üzüm şekerimin yükselmesine neden oldu, artık beni kimse tutamaz. Acayip enerji doldum. Siyah üzüm salkımlarını dalında, yakından çekiyorum.

160920133790

Bir salkım koparıp yemeğe başladım, Can beni üzüm yerken çekiyor bisikletim KUZ ile.

160920133789

Ve Tekirdağ, nüfusu biraz azmış, tabelada bir resim çektikten sonra şehir merkezine doğru hızla yol alıyoruz. Biraz yüksekten deniz seviyesine iniş olunca hızlı gitmek kaçınılmaz oluyor. Tabelada; Tekirdağ, Nüfus: 150000, Rakım: 10 yazıyor.

160920133791

Şehir merkezinde Can bankasını arıyor, sora sora buluyoruz bankayı. Bankada halletmesi gereken işleri var. Biraz yol yorgunluğu var üzerimde. Can önde ben arkada bankaya gidiyoruz. Ana caddede araçlar park etmiş, bir de motor vardı araçlarına arasında. Can önden araya girip bankaya yöneldi. Ben de arkasından araya gireyim diye motora sadece ufak bir dokunmam yetti. Motor lap diye yana devrildi, kendi ağırlığıyla aynası ve arkada oturanın ayaklığı kırıldı. Hayda olacak iş mi tam duracakken! Motor sahibi de motorun düştüğünü görünce hemen geldi. Motoru kaldırdı, kırılan parçalara baktı. Daha sonra bana dönünce kabahat benim deyip zararını ödeyeceğimi söyledim. Üç aşağı beş yukarı anlaşıp parasını verdim. Adamla helalleştim. Artık yolun sadakası, başka bela olmasın diye içimi ferahlatmaya çalıştım. Adama parayı verince bende nakit azaldı. Can da yanımıza gelip ne olduğunu anlamaya çalışamadan ben de bankaya gidip para çekmem gerek diyerek yanından ayrılıyorum. Bankamatik görmüştüm ama epey uzakta imiş. Neyse bir miktar para çekip Can’ın yanına gelerek feribot iskelesine doğru gitmeye başladık. Can’ın anlattığına göre adam motoru çalıştıramamış iterek götürmüş. Debriyaj elciği de kırılmış. Artık yapacak bir şeyim olmadığını düşündüm. Nasıl olsa helalleşmiştik. Neyse hem akşam yemeğini yemek için hem de feribotların kaçta kalktığını öğrenmek için sahile iniyoruz. Erdek tarafına gidecek feribotu sorup öğreniyoruz. Tekirdağ’dan Erdek’e feribot yokmuş. 7 km ilerde Barbaros tarafından kalkıyormuş feribot. Yemek yemekten vaz geçip Barbaros iskelesine pedal çevirmeye başladık. Belki Barbaros’ta yeriz bir şeyler. Bisikletlerimiz park etmiş, arkada Tekirdağ limanı ve bağlı olan balıkçı trol tekneleri.

160920133792

Feribotun akşam 19:00 da kalktığını bildiğimizden normal yol alıyoruz. Barbaros’a vardık, iskelede bir feribot duruyor. Gişeye ne zaman kalkacağını sormak için yanaşınca kimsenin olmadığını görüyorum. Soracak bir eleman aranırken feribotun önünde birisi bize acele edin, binin gemiye diye bizi çağırıyor. Apar topar gemiye biniyoruz. Gemi tırlar ve kamyonlarla dolmuş kalkmaya hazırlanıyordu. Biner binmez de kalktık, zaten, gemide yer de kalmamıştı. Kamyonların arasından güç bela  güvenli olan kenar tarafına bisikletleri yerleştiriyoruz. Yanımızda yiyecek olarak sadece bisküvi vardı. Suyumu ve bisküvileri alıp yukarıya kapalı oturma yerlerine çıkıyoruz. Üst güverteye çıkınca iskeleden ayrılmış halini çekiyorum.

160920133793

Feribot iskeleden yavaş yavaş ayrılıyor, yaklaşık 4 saat sürüyormuş Erdek’e varmamız. İskeleye bağlı gemileri çekiyorum. Liman önünde mendirek olunca yavaşça manevra yapıyor gemimiz.

160920133794

Liman önündeki mendirek taşlardan yapılmış. Marmara denizinin hırçın dalgalarından koruyor tekneleri ve gemileri.

160920133795

Biz daha yeni yukarı çıkarken gemi acelesi varmış gibi yol almaya başlıyor. Zaten saatinden önce kalktı. Kılı kılına yetiştik, ne olduğunu anlamadan iskeleden açıldık. Yukarı çıkarken birer resmimizi sırasıyla çekiyoruz Can ile birlikte. Geminin yan duvarının üzerindeki platformdayım. Ucunda durarak resim çekiliyorum parmaklıklara tutunarak. Çünkü gemi hareket halinde limandan çıkmaya çalışıyor. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

160920133796

Can yerime geçip onun resmini çekiyorum aynı yerde. Bu anda limandan da çıkmış olduk böylece.

160920133797

Yukarıda oturma yerleri uzun divanlar  ve masaları olan kapalı bir yer. Kapalı bölmenin içinde mutfak şeklinde bankolu yer yapmışlar. Burada elemanın biri sandviç yapıyor, hemen 2 tane ısmarlıyorum. Bir şey yemeden gemiye son dakikada binice. Sandviçler olasıya kadar dışarıya çıkıp hava kararmadan Marmara denizinin bir resmini çekiyorum. Hava bulutlu, deniz sakin.

160920133798

Sandviçler olunca bisküvi ile birlikte yiyip karnımızı biraz doyuruyoruz. Hava karardı, içerisi pek kalabalık değil. Görevli yanımıza gelip bilet ücretlerini istiyor bizden, Adam başı 25 Lira. Ücreti verip fişi kesiyor görevli. Can bataryasını prize takıp şarj ediyor. Karnım doyunca üzerime bir ağırlık çöküveriyor birden bire. Oturaklarda uzanmak için uygun olunca şöyle bir uzanıyorum. Sonrasını hatırlamıyorum, 3 saat kadar uyumuşum. Uyanınca susamışım hemen su içiyorum. Çayı bitirmişler, sadece sıcak su var yedekte. Neyse ki yanımızda poşet çay var. İkişer bardak çay içip anca uyku sersemliğinden kurtuluyorum. Bu uyku iyi geliyor doğrusu. Erdek’e yaklaşmışız, bir süre sonra iskeleye yanaşıyor feribot. Ama biz en son iniyoruz, kamyon ve tırları öyle bir yerleştirmişler ki bisikletle dahi aralarından geçemedik. Feribot boşalınca anca yer bulup iniyoruz. İskeleden ayrılıp karnımızı doyuracağımız bir lokanta arıyorum Can ile. İnsanlar dışarıda akşam gezintisine çıkmış, ortalık kalabalık. Burası sayfiyelik, yazlıkların bol olduğu bir yer. Neyse çarşıda bir tur attıktan sonra lokantanın birine oturuyoruz. kendime şöyle etli kuru fasulye, pilav ve cacık ısmarlıyorum.

“Turlarda her türlü yiyeceği yiyorum. Bisikletçiye daha çok karbonhidrat türü yiyecekler gerekli. En pratik yemek olarak makarna oluyor, içine de bir tane yon balığı atınca hem doyurucu hem de enerji veren karbonhidrat alıyoruz. Aynı zamanda protein ihtiyacını da karşılıyoruz. Bir de içinde balık olunca bir insana yetiyor. En önemlisi kahvaltı, kahvaltıyı sıkı yapacaksın, öyle iki poğaça, bir gevrekle olmaz. Zeytin, peynir, bal, acı biber salçası, yumurta, icabında sucuk ilave olabilir. Bunlar mutlaka olmalı sabah kahvaltısında. Güne başlarken mutlu olmalısın. Zaten Cemal Süreya ne demiş ;

” Yemek yeme üstüne bir şey diyemem ama kahvaltının mutlulukla bir ilişkisi olmalı “

Daha sonra yaklaşık 20 km de bir mola vermeli. Yanımızda kuru yemiş, badem, fındık, kuru üzüm, fıstık, ceviz ve kuru incir olmalı. Ara sıra atıştıracaksın kuru yemişlerden. Çay, soda, ayran gibi içecek, yanında bisküvi atıştırmalık olarak alınabilir. Yolda giderken mutlaka sık sık su içmeliyiz ve her çeşmenin başında hem su içip hem de sulukların suyunu tazelemeliyiz. Öğle yemeğinde hazır çorba, makarna ton balıklı yiyebiliriz. Akşama da hazır çorba, melemen türü yemek pişirip yenebilir. Duruma göre pide yada sulu yemek te yiyebiliriz. Beslenmemize çok dikkat etmeliyiz, yoksa bir yerde enerjiniz bitebilir. Öyle enerji verici içeceklerden kaçınmalıyız. Sadece iyice tükendiğinizi hissederseniz bir kola yada gazoz yeter vücudun toplanmasına. Tabi ki her zaman değil. Köylerden geçerken bakkaldan mutlaka gazoz için derim. Günde bir tane soda içerek kaybettiğimiz mineralleri almamıza yeter. Sodayı akşama doğru içerseniz daha iyi olur. Soda midenizdeki yiyecekleri çabuk parçalar ve hemen acıkırsınız. Meyve olarak daha çok elma, mevsime göre diğer meyveler yenmeli. Arada  potasyum içeren besleyici olarak muz yemek gerek. Yolda giderken meyve ağaçlarından taze meyve yenmeli, aşırıya kaçmadan. Günde bir yada iki tane çikolata yemeliyiz. Bir de yanınızda mutlaka olması gereken iki şeyden bahsedeceğim; birincisi şeker, ikincisi tuz. Yolda giderken birden bire kandaki şeker oranı hızla düşünce bacaklarda derman kalmıyor ve titremeye başlıyoruz, hemen ağzımıza biraz şeker atarak şeker komasına girmeden durumu atlatabiliriz. Diğeri de tansiyon düşüp gözlerimiz kararınca bir miktar tuz almalıyız. Bu ikisi çok önemli ve bisiklet turlarında insanın başına daha çok bu durumlar meydana geliyor. Şeker ve tansiyon düşmesi. Kısaca her türlü, her çeşit besin tüketmeliyiz. Merak etmeyin kilo almazsınız, nasıl olsa bisikletle harcadığınız enerjiyi anca yiyerek geri alabiliriz.”

Yemeğimizi yerken yağmur atıştırmaya başladı, hadi hayırlısı. Daha çadır kuracak yer bulamadık. Karnımızı doyurduktan sonra yağmurluğumu giyip çadır kurabileceğimiz yer bakmaya başladık. 4 km ilerde bir kamp yeri olduğunu söylemişti lokanta sahibi. Oraya doğru gidiyoruz. Az da olsa yağmur yağmaya devam ediyor. Sahilden bakınarak gidiyoruz, kumsalda çardaklar var. Burada kalabiliriz diye kafama not alıyorum. Daha ilerde bir kurumun tesisinde sundurma görünce Can’a burada kalalım diyorum. Can beğenmiyor burayı, aramaya devam. Kamp alanına geliyoruz, sahibi ile pazarlık yapıp adam başı 10 liraya anlaşıyoruz. Sıcak su var, artık daha fazla gitmenin anlamı yok. Çadırları üstü kapalı bir sundurmanın altına kuruyoruz. Yağmur yağmaya devam ediyor. Can ile kamp yerinin restoranında birer bira içerek günün yorgunluğunu aldıktan sonra çadırıma girip yatıyorum.

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık karada 71 + denizde 80 toplam 151 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc