Etiket arşivi: gelibolu

10. Gökova Bisiklet Turu 1. Gün

17 Mayıs 2016 Salı

Muğla – Akyaka – Marmaris

( Kör arkadaşlarım için betimleme yapılmıştır )

 

Hissen yok bu akşamda senin
sen öğleden beri
bu renk renk
bu çeşit çeşit söylenen şarkının
artık haricindesin.

Arif Damar

 

Öne çıkan görsel, zakkum ağacının dalları, pembe çiçekleri ardında Gökova körfezi.

Eski ama yeni bir tur başlangıcı, daha önce gittiğim bir tura ikinci kez katılacağım. Aslında niyetim yoktu ama özel davet gelince kırmamak olmaz deyip hadi gideyim dedim.  Zaten hep Muhlis Dilmaç’ın başının altından kalkıyor ama yok ne yapayım. Muğla Bisiklet Derneği başkanı Levent Sevil bu yıl özel konuklar listesine beni de eklemiş sağ olsun. Zaten o sıralarda yapacak başka işlerim yoktu. Tur hazırlıklarına başladım. Her zamanki aldığım eşyaların yanına bu kez kahve takımlarımı, kahve değirmenimi ve kavrulmuş çekirdek aldım bolca. Akşamları kahve yapacağım elimden geldiği kadar. Zaten beni kahve için davet ettiler. Eh bende de kahve yapma gayreti içinde olunca seve seve yaparım dedim. Hazırlıkları bitirip gündüz vakti Muhlis Dilmaç ile buluşup oto gara kadar pedalladık. Otobüse bisikletleri sorunsuzca bindirdik. Muhlis Dilmaç’ın bisikleti elektrikli, onu biraz zahmetli sokabildik bagaja. ama sığdırabildik. İkimiz yan yana yolculuğumuza keyifli başladık. Hoş sohbetler bitince önümüzdeki ekranlardan kulaklıkları takıp filimler izlemeye başladık.

Arka kapının önünde ki koltukta, sehpası olan yerde Muhlis Dilmaç ve ben kafa kafaya sehpanın önünde elçek yaptık. Yüzlerimizin yansıması sehpanın parlak yüzeyine vurmuş. Kulaklıklar kulağımızda, benim yeşil, Muhlis Dilmaç’ın siyah bufları kafamızda.

Akşam olmadan Muğla’ya vardık, otobüsten bisikletleri ve eşyaları indirip bagaja yükledikten sonra ilk önce sevgili arkadaşım ve bisiklet turlarını Türkiye de başlatan sevgili Öğretmenim Serkan Taşdelen’in dükkanına uğradık. Dükkanın ismi Pedalla Bisiklet. Serkan Taşdelen ile sohbet ederken çayları da içiyoruz bu arada. Dükkanı açmıştı daha yenilerde ama ilk defa geliyorum dükkana, o yüzden bisikletime bir tek vuruşlu zil aldım siftah olarak. Serkan’ın dükkanından çıkıp kamp yerine doğru gittik. Katılımcılar kalabalık, herkes çadırını kurup yerleşme telaşında. Beni görenler hoş geldin Urim Baba diye selam veriyor. Ben de karşılık veriyorum hepsine. Çadırı kurmadan Muhlis beni aldı götürdü çarşıda bir restorana. Burada Muğla bisiklet derneği başkanı Levent Sevil ve derneğin diğer üyeleri oturmuşlar demleniyorlardı. Biz de masaya oturup onlara eşlik ettik kadehlerle. Şarkılar, türküler, sohbetler gırla gidiyor. Yemeğin sonunda sıra geldi kahve yapmaya. Takımları çıkarıp kahve pişirdim masadaki herkese. En son kahveler içildikten sonra ilk fincanım kırıldı yıkanırken. Muhlis Dilmaç fincanı yıkarken elinden yere düşürüp kırıldı. Eksik kalan bir fincanı restorandan alıp takımın içine tamamladım. Olur böyle vakalar dedik kalbimiz kırılmasın yeter ki. Gece geç olunca otele gidip orada yattık, sabah erkenden kalkıp kahvaltıyı yapıp kamp yerine geldik. Burada eşyaları kamyona veriyorlardı bisikletçiler. Ben de sadece çadır, mat ve uyku tulumunun olduğu sosis çantayı verdim araca. Oradan Menteşe Belediyesinin Konakaltı kültür evine geldik. Eski bir konak olan bu yer restore edilip yenilenerek kültür binasına dönüştürmüş belediye.

Resimde Menteşe belediyesi Konakaltı İskender Alper kültür merkezi tabelası asılmış konağın giriş kapısındayız. Tabelanın altında da 17 – 21 Mayıs 10. Gökova Bisiklet Turu pankartı asılmış. Rengi de turkuaz mavi. Kapı girişinde kırmızı beyaz balonlar ile süslenmiş. Kasklı bisikletçiler de konağın önündeki sokakta toplaşmışlar.

Konağın içinde geniş bir avlu, avluya girip bisikletleri park ediyoruz bir yerlere. Avluda kahvaltıyı yapıyoruz. Kahvaltı bitimi Muhlis Dilmaç hadi kahve yap bakalım daha zamanımız var diyerek bir masa ve sandalye alıp avlunun tam ortasına tezgahı kurduk. Tabelamı da yerleştirdim masaya. Kahve kutumda da kahve az olduğu için kahve değirmenine kahve koyup çekmeye başladım. Tam o sırada ilgilerini çekmiş olmalı ki Muğla valisi, Büyükşehir belediye başkanı ve yanındakiler önüme geldiler. Merakla bana bakıyorlar ne yapıyorum diye. Muhlis Dilmaç ta beni tanıtıp ilk önce kahve değirmenini valiye veriyor. “Öyle seyretmekle olmaz değirmeni çekmek gerek. Bedava kahve yok” deyip valiye çektiriyor biraz. Sonra belediye başkanı çekiyor. Ardından yardımcıları da elden ele çekip durdular. Kahve çekildikten sonra 4 kişilik kahveyi cezveye koyup pişirmeye başladım protokol önünde. Masanın yanında oturan Muğla’nın eski hakimlerinden bisikletçilerin duayeni oturuyor. En yaşlı bisikletçi olarak aramızda. 83 yaşında maşallah diyoruz. Vali de onunla sohbet ediyor kahve pişesiye kadar. Kahve pişince ikram ediyorum vali, belediye başkanı ve yanındakilere. Onlar da afiyetle içiyorlar.

Muhlis Dilmaç ta bizlerin halini elçek ile çekiyor telefonunla. Kendi başı en önde kocaman arkasında ben, yanımda emekli hakim oturuyor masa kenarında. Vali yardımcıları, vali ve belediye başkanı masanın önünde.

Aramızda küçük katılımcı bir grup var. Gruptakilerin hepsi de çocuk, kafalarında kaskları takılı, mavi tişortlarını giymişler. Ellerinde üç tane mavi karton var. Kartonlarda Mavi Bulut 1A Pedallıyor yazıları yazılmış ayrı ayrı. İlkokul 1. sınıf öğrencileri çok şirinler. Mavi tişört giymiş erkekler, sadece bir kız çocuğu pembe tişört gitmiş. Tıpkı mavi şirinlere benziyorlar. Sadece kafalarında kukuleta yok kask var.

Protokol ve turu düzenleyen Levent Sevil açılış konuşmasını yaptıktan sonra Muğla büyükşehir belediye başkanının start vermesi ile tur resmen başladı. Kalabalık, 300 kişilik bisiklet ordusu Muğla caddelerinde adeta gövde gösterisi yaparak geçtikten sonra Muğla üniversitesinin kampüsleri olan yokuşu bir çırpıda çıkıp aşağıya son sürat indik. İlk mola yerimiz Ula, burada su ve çay ikramlarını alıp dinleniyoruz biraz.

Belediyeye ait park yerinde bisikletleri park edip ağaçların altındaki masalara oturduk.

Molanın ardı yine yol ve hareket başladı. Ula çukurda kalıyor, daha önce indik. Yine çıkış başladı Sakar geçidine doğru.

Bisikletler önümde yolun sağ şeridine taşmış olarak araç trafiği ile beraber sürüş yapıyoruz.

Henüz yokuşun başındayız, arkadan gelen bisikletçilerin resmini çekiyorum.

Şimdilik yola çıktığımız yerin rakım yüksekliğine göre fazla tırmanmasak da Sakar geçidine çıktık.

Tabelada Sakar Geçidi Rakım 670 yazıyor. Bisikletim KUZ ile turuncu renkli çantalarımla beraber resmini çekiyorum. Yoluna devam eden bir kaç bisikletçi de kareye giriyor.

Sakar geçidinin sağ tarafında yamaç paraşüt pisti var. Buradan paraşütçüler uçurumdan kendilerini Gökova körfezinin eşsiz güzelliklerine bırakıyorlar. Henüz o tarafa gitmedim ama bir gün girmek gerek. Çam ormanlarından geçmek gerekecek.

İnişe başlamadan önce bizi durduruyorlar. Parça parça gruplar halinde inişe izin veriyor görevliler. Trafik polisleri de trafiği kontrol ediyor bizlere yardımcı olmak için.

Ve 9.5 Kilometrelik iniş başlıyor. İniş Gökova körfez manzarası eşliğinde oluyor. Bu manzarayı çekebilmek için kontrollü olarak orta refüje geçtim. Bisikletçiler kendilerini bırakmış pedal çevirmeden iniyorlar.

İniş sert ve virajlı, fren yapmak gerekiyor bazen. Yoksa durmak zor bu yokuşta. İnerken dikkatli iniyorum ve güzellikleri kaçırmamak gerek diyerek durup sarı çiçek açmış ok yapraklı çalıların manzarasını çekiyorum.

İndikçe manzara değişiyor. Gökova körfezinin dibi düz bir kıyısı var. Küçük bir kumsal şeridinden sonra tarlalar başlıyor. Karşıda Datça yarımadası Ege ve Akdeniz’e doğru uzayıp gitmiş. Burun görünmüyor. Gökova körfezi Ege denizi, yarımadanın diğer tarafı da Akdeniz.

Zakkum çiçeklerinin pembe rengi yeşil bitki örtüsü ve denizin masmavi rengi ile uyum içinde bir fon oluşturmuş. Hava açık ve bu fonun açık tonlarını oluşturmuş. Resmi çektiğim yer daha alçak bir yer. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Sonunda Gökova körfezinin sahilinde kumsaldayım. Deniz dalgalı, beyaz köpükler saçarak kıyıya vuruyor belli aralıklarla.

Öğle yemeğini Akyaka da yiyoruz. Fazla zaman geçirmeden yola çıktık. Grup kalabalık olunca erken gelen yemeğini yiyip Marmaris’e doğru yola çıkmışlar. Sonradan gelenler yemek kuyruğunda bekleyip alasıya ve yiyesiye kadar zaman geçiyor. O yüzden bisikletçi grubun ucu bucağı belli değil. Ben kendi halimde etrafı seyrederek ve resimler çekerek yola çıktım. Belki de Dünyanın en kısa nehri olan Azmak çayı beni her zaman cezbetmiştir. Pırıl pırıl akan berrak sodalı suyu, içindeki rengarenk su yosunlarının akıntıya kendini bırakmış halini izlemek doyumsuz. Kıyılarda sazlıklar ve durgun akan su yüzeyinde yansımaları göze çarpıyor.

Gözlüksüz su içindeki yosunları ve taşları çok net görüyorum.

Kavak ve söğüt ağaçları arasından akan çay su içindeki yosunlarla beraber akıyor.

Azmak nehrinin çıktığı yer deniz kıyısından yaklaşık 2 Kilometre civarı olmasına rağmen denize ulaşasıya kadar nehir boyutunda bir debiye ulaşıyor. Suyun çıktığı yerde akış az miktarda akıyor. Kıyılarda ağaçlar tek tük çınar ve çam ağaçları.

Azmaktan akan su temiz ama sodalı olunca içme suyunu kümbet sarnıçlarda biriken yağmur sularından karşılanıyor. Önümde kubbeli bir sarnıç görünüyor. Taş ile örülerek yapılmış hem kubbesi hem de yan duvarları.

Kayalara oyulmuş kral mezarlarını görünce durup resimlerini çekiyorum. Mezar kısmı kapısı küçük bir dikdörtgen, kıyılarda iki sütun oyulmuş. Mezarın içi tamamen kaya içine oyulmuş durumda. O zamanlarda böyle bir mezara sahip olmak için ya kral olacaksın, ya ünlü bir komutan ya da çok zengin olacaksın. Bu kadar kaya kütlesini oymak için çok işçilik gerektirir.

Akyaka, doğal güzellikleri kadar yüzlerce yıllık tarihi kalıntılarıyla da öne çıkar. Yaklaşık 2500 yıllık geçmişi olan Antik Idyma kentine ev sahipliği yapan Akyaka’daki tarihi eserler arasında kaya mezarları ve bir oda mezarı bulunur.

Kaya Mezarları

Likya bölgesinin başta gelen mezar tiplerinden biri olan tapınak görünüşlü kaya mezarlarının benzerleri, Karya bölgesinin güney kesimlerinde de görülür. Akyaka ile Gökova arasında kalan Kaya Mezarları bunlara bir örnektir. Tapınak görünüşlü mezarlar İon düzeninde ve templum in antis planında yapılmıştır.

Mezarlardan biri bitirilememiştir. Küçük olduğu için iki değil de tek sütuna sahiptir. Bu sütun korunmamıştır.

Kaya mezarlarının kapısı özel olarak biçimlendirilmiş taş kapılarla kolaylıkla açılamayacak şekilde kapatılırdı. Bu tip mezarlar çoğu zaman sıvanır ve boyanırdı. Akyaka’daki mezarlarda hala sıva ve kırmızı boya izleri seçilebilmektedir. Kaya mezarları varlıklı kişilerce bir prestij sembolü olarak inşa edilirdi.

Oda Mezarı

2001 yılında Akyaka’da gerçekleştirilen altyapı çalışmaları sırasında bir oda mezarı keşfedildi. Roma Devri’ne ait olan mezar, Idyma kentinde şu ana kadar hiç soyulmadan bulunan ilk ve tek oda mezarıdır. Üç metreye iki metre boyutlarındaki mezarın üç tarafında ölülerin ve sunuların konulduğu klineler yer almaktadır. Mezar girişinin sağ yanındaki blok taş üzerinde M.Ö. 2. yüzyıla ait bir yazıt bulunmaktadır. Yazıtta şöyle yazmaktadır: “Eudoros’un kızı Symbra’lı(Symbris’li) sevgili Menias, elveda.”

Mezardan yedi farklı insanın iskeletinin yanında kandiller, kaseler, testiler, bronz sikkeler, bronz kilit, strigilisler, bronz takılar, cam kaplar ve altın küpe çıkarılmıştır. Mezardan ele geçen en erken eser M.Ö. 3. yüzyıla, en geç eser ise M.S. 3. yüzyıla tarihlidir. Yani bu Oda Mezarı yaklaşık 600 yıllık dönem içerisinde farklı zamanlarda kullanılmıştır.

Gökova köyünden geçip kavşağa geliyorum. Fethiye – Marmaris yol kavşağı. Biz Marmaris’e doğru gideceğiz ama yeni yoldan değil. Kısa bir süreliğine eşsiz yollardan birinde okaliptüs ağaçlarının arasından gideceğiz. Eski Marmaris yolunun iki kıyısında sıralı okaliptüs ağaçları dikilmiş. Ağaçlar zamanla büyüyüp kalın gövdeli kocaman olunca yol tamamen gölgede kalıyor. Bu yol şimdi araç trafiğine kapalı, sadece yayalar ve biz bisikletçiler girebiliyoruz. Ağaçların gövde kalınlığına bakarsak 200 – 300 yıllık olması olası. Zemin kilitli beton parke taşı döşemiş belediye. Bu yol 3000 metre civarında.

Bisikletim KUZ sehpasında park edilmiş yol kıyısında ağaçlı yolun resmini çekiyorum.

Belli bir yere kadar, Fethiye – Marmaris yol kavşağına kadar parke taş döşeli. Kavşaktan sonra eski asfalt yol, kimi yer dağılmış durumda. Ağaçların boyu neredeyse 20 metreye ulaşarak gökyüzünü kapatmış durumda. Üst dallar birbirine girmiş göğü görmek imkansız hale getirmiş. Benim gibi bu yolda bisiklet sürmek isteyenler de var. Aracın olmadığı yerde üstelik tamamen gölgelik yolda bisiklet sürmenin keyfini yaşıyoruz.

Muhlis Dilmaç ta bunlardan birisi. Elektrikli bisikleti ile bana poz veriyor. Kafasına da iki tane tüy takmış.

Okaliptüs ağaçlı yol bitince mecburen ana yola çıkmak zorunda kaldık. Sağ tarafta ağaçlı yol, önümde geliş yeni asfalt yol ve tam karşıda Sakar yokuşu ve dönemeçli yolu.

Gökova ovası düzlüğü bitti, yavaş yavaş yükseliyoruz.

Akyaka dan bizimle beraber gelen bu siyah köpek o kadar kovalamamıza rağmen bizi takip etmeye devam ediyor. Dili bir karış dışarıda, bu sıcak havada üstelik siyah tüyleri var, susuzluktan geberecek haberi yok. Ne yaptıksa ikna edemedik. Kimisi su verdi matarası ile. Üstelik yoruldu da ama geri dönmeye niyeti yok.

Yokuşta yorulan bisikletçi bisikletinden inmiş yürüyerek yokuşu çıkıyor. Bisikleti katlanır olduğu için zorlanıyor. Siyah köpek onun yanında gidiyor. Yürüme hızında birini bulunca koşturmaya gerek görmüyor anlaşılan.

Yükseldikçe Gökova körfezi ve ovası daha güzel görünmeye başladı. Sakar yokuşu ve dağ muazzam görünüyor.

Tam bir yıl önce (24 Mayıs 2015) burada Marmaris’e giden 59 yaşındaki Fransız bisikletçi  Christian Jean Auguste Niaffe emniyet şeridinde !!! giderken 48 SK 338 plakalı arabayı kullanan dangalak bir sürücünün arkadan çarpması sonucu yaşamını yitirmişti. Tam da kazanın olduğu yere bisikletçi arkadaşlar anısına çam ağacının gövdesine BİSİKLETÇİ ÖLÜMLERİ DURSUN yazısını asmışlar. Burada durup talihsiz bisikletçiyi anıp dua okudum ruhuna. Dangalak sürücülere eğitim versen de fark etmez yine dangalak olmaya devam edecektir. Ülkemizde adam öldürmek kolay ve öldüren de tutuksuz yargılandı. Adalet olmayan bir yerde mahkemenin verdiği karar ise şöyle ;

“Yaşanan olayın ardından Marmaris 4. Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın karar duruşması geçtiğimiz günlerde yapıldı. Mahkeme sanık sürücüye önce, “taksirle adam öldürme” suçundan 5 yıl hapis cezası verdi. Ancak cezada indirime giden mahkeme, “Sanığın sosyal ilişkileriyle cezanın sanığın geleceği üzerindeki etkileri lehine” gerekçesiyle cezayı 4 yıl 2 aya indirdi.

Verdiği bu cezayı da para cezasına çeviren mahkeme, sanığa günlüğü 25 TL’den 38 bin TL para cezası verdi. Cezanın 24 eşit taksitle ödenmesine karar veren mahkeme, sanığın parayı ödememesi halinde cezasın, hapse dönüştürüleceğini kararında belirtti. Ayrıca sanığın ehliyetine de 1 yıl süre ile el koyuldu. Dava kapsamında mahkemeye ulaşan iki bilirkişi raporunda da sanık tam ve asli kusurlu bulunurken, Niaffe ise kusursuz bulunmuştu.”

Ülkemizdeki insanlara verilen bu değere yazıklar olsun, adalete de……

Kazanın olduğu yer, belki de ben de olabilirdim Fransız bisikletçinin yerinde. Bu olaya sebebiyet veren sürücü ne hapis yattı ne de cezasını çekti. Para ise komik, acaba vicdanı rahat bırakacak mı?, yoksa hiç vicdanı yok mu? Peki mahkemenin vicdanı??? kararı veren hakimin vicdanı?

Neyse yola devam ediyorum. Sağ tarafımda küçük bir çay akmakta, çınar ağaçları çayın etrafını kaplamış durumda.

Demin akarken gördüğüm çayın adı Gelibolu çayı imiş. Çanakkale deki Gelibolu’yu biliyordum sadece. Burada çaya aynı ismi vermeleri bir garip. Çayın üzerindeki köprüde Gelibolu tabelası konulmuş. Bu köprüde emniyet şeridi yok. Köprünün korkuluk demirleri ve siyah beyaz fosforlu dik bir tabela konulmuş. Fransız bisikletçiye emniyet şeridinde çarpan dangalak sürücü bu köprüde emniyet şeridinde gitseydi de köprüden aşağı uçup geberseydi daha iyi olurdu. Hiç olmazsa başkalarına zarar vermez, mahkemeler de adaletsiz karar vermek zorunda kalmazdı !!!

Dağın yalçın kayalarının yamacından gidiyoruz.

Kimi bisikletçi yorulmuş, beton duvara nalları dikip pistonları soğutmaya çalışıyor. Ben de bu pozu kaçırmıyorum.

Son yokuşu çıktım, zirveden Marmaris’i ve denizin küçük bir parçasını görüyorum. Artık inişe geçebilirim.

Tam inişe geçeceğim sırada arka lastik inmiş, bisiklet sağa sola yalpalamaya başlayınca bir de baktım ki arka lastik asfalta yapışmış. Hal böyle olunca durup bagaj çantalarımı çıkarıp tekerleği söktüm. Dış lastiği kontrol edip batan pıtrak dikenini çıkarıyorum ilk önce.

Yolun kıyısında sehpasının üzerinde KUZ öylece sakin olarak duruyor. İki turuncu renkte bagaj çantam yerde. İnişe geçtiğim için rüzgarlığımı giymiştim terli olduğum için. Mavi rüzgarlık ta çantanın üzerinde. Arka tekerleğim yerde, iç lastik sökülü altta. Yedek lastik de henüz açılmamış.

Lastiğimi takıp işi bitirdikten sonra inişe kaldığım yerden devam ederek Marmaris’e giriyorum. Bundan sonra hiç resim çekmemişim. Lastiğimin patlaması sonucu epey geride olduğumdan kalacağımız yeri bilmediğimden Muhlis Dilmaç’a konum atmasını söylüyorum. Atığı konuma göre haritadan takip ederek otele vardım. Otelin havuzu vardı ama su donum kamyona verdiğim çantada olduğundan havuzu sadece seyrettim içim giderek. Çünkü kamyon nedense çok geç geldi. Sosisi kamyona verdiğime pişman oldum ama yok ne yapayım. Yarın onu da bagajımda taşırım artık. Bu akşam otelde odalarda kalacağımızdan çadır kurmaya gerek yok. Yemeği yiyip kahvemi de içtikten sonra fazla geç olmadan odama çekilip erkenden yattım.

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık olarak 70 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

V. Az Bilinen Antik Kentler Bisiklet Turu 4. Gün

25 Nisan 2016 Salı

Kalemlik – Ahmetbeyli – Selçuk Efes – Pamucak

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

(Resimlerin bir kısmı Gürel Gürselp ve Ferdi Kızıl’a aittir)

 

Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor
Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri
Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda
Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum
Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım
Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte

Ahmet Telli

 

Öne çıkan görsel, İki yuvarlak sütun ortada, yanlarda iki sütun dört köşeli, üzeri süslemeli kirişler. Ortada süslemeli kemer. burası Hadrian tapınağının girişindeki sahanlık.

Gece boyu düşüncelerin karmaşıklığından derin bir uykuya dalamadım. Ara sıra daldığım zamanlarda gördüğüm rüyalarda beni birinin izlediğini hissediyorum. Bu sık sık tekrarlanıyor. İri gövdeli, belki de gökyüzünü kaplayacak kadar kocaman bir gövde karanlık yüzünde tek gözü parlak bir ışık gibi sürekli izliyor. Nereye kaçsam, nereye gitsem beni tek gözü ile izliyor durmadan. Sıkıntı giderek büyüyor ve bir an kalkıp uyanıyorum. Rüyadan kurtulup gerçek yaşama dönmem bir süre üzerimden gitmedi. Yattığım yerden doğrulunca gecenin karanlığında Ay kocaman yüzü ile denize ışığını yansıtmış öylece durduğunu gördüm. Demek rüyama giren parlak göz Ay imiş. Çadırımdan dışarı çıkmadan bir süre Ay’a, gecenin karanlığına ve Ay’ın şavkının vurduğu denize bakıyorum. Deniz sakin, hafif çalkantılı. Önümdeki çam ağacının dalları arasından Ay etrafı aydınlatırken kötü düşünceleri beynimden atmaya çalışıyorum. İnsanın canı sıkılınca kötü düşünmeye başlıyor ve bu düşünceler olmadık kabuslar olarak rüyalara giriyor. Yarın akşam başka bir ortamda başka bir tur yapacağız. Suyun Kaynağına Yolculuk. Bunu ve yapacağımız turu düşüncelerime girmesine izin vererek tekrar yattım. Güzel düşünceler olunca iyi uyumamak elde değil ve sabaha kadar rahat bir uyku uyudum Ay ışığı altında.

Sabah erkenden, saat 6 civarı kalkıyorum ve rahatlamış olarak hissediyorum. Kalkar kalkmaz hemen çadırı, eşyaları toparlayıp kıytırığa yükledim. Toplanmam çok çabuk oldu desem yeridir.

Çadırı kurduğum yer denizden biraz yüksekçe 10 metre civarı. Düz bir alan, önümde tek bir çam ağacı var. Deniz karşımda alabildiğine uzanıyor Güneş’in ışığı altında lacivert rengiyle. Alçak kayalıklar solda küçük bir burun yapmış. Burnun ucunda devam eden kayalıklar denizin içinde iki küçük kayalık ada oluşturmuş. Önde ise bisikletim KUZ denize yakın, kıytırık arkasında. KUZ da iki kavuniçi çanta bagaja bağlı. Kıytırıkta ise kocaman bavul gibi siyah çanta, yanları sarı renkte, iki bayrak çubuğunda iki Türk bayrağı.

Ben hazır olduktan sonra diğer çadırlar da toparlanıp hazır hale geliyor. Sabah kahvaltısını hep beraber yapıyoruz. Kahvaltı bitiminde telefon şarjı ve aydınlatma elektriği için bağladığım elektriği kesip kabloları toplayıp kutunun içine yerleştirdim. Sonrasında etraftaki çöpleri toplayıp çöp kutusuna atarak kamp alanını tertemiz bırakıyoruz. Herkes hazır olunca tur başlasın deyip yola çıktık. Ben her zaman olduğu gibi son olarak etrafı şöyle bir dolanıp unutulan, kalan bir şey var mı diyerek kontrol ediyorum. Herkes yola çıktıktan sonra ben de yola çıkıyorum.

Bir süre in çık yaptık kıyı boyunca. Ahmetbeyli sahilinde deniz seviyesine inip tekrar in çık yapmaya başladık. Klaros antik kentine girmiyoruz. Dün akşam isteyenler Klaros antik kentine gidip gördüler. Ahmetbeyli sahilinden sonra ilk yokuşu çıkınca artçı grup olarak bir kahveyi hak ettiğimizi düşünüp manzarası güzel olan yüksekçe bir yerde duruyoruz. Uçurumun başında kahve takımlarımı çıkarıp kahve pişirmeye başladım.

Doktor Mete Güney yüksekçe bir kayaya oturmuş, ben karşısında yerde bağdaş kurarak kahve pişiriyorum ocakta. Ferdimen ve Ayşe Kuş ta yanımızda taşları üzerine oturmuş. Toplam 4 kişiyiz. Resmi de Ferdimen 10 saniye otomatik çekimle çekiyor. Altımızda masmavi deniz, karşıda Dilek yarımadası ve Samson dağı silik bir görünümde. Hava açık ve güneşli.

Kahve pişti ve cezveden fincanlara dökülüyor. Ortalığı kahve kokusu kaplamış durumda. Köpüklü kahve fincanlara dökülürken hiç naz yapmıyor.

Yerde tüp ocağım, fincan takımımın kabının kapağı üzerinde üç fincan. Birini aceleci Ayşe Kuş hemen kapmış o yüzden üç fincan var. Kahve cezvesinden son fincana kahve dökülürken.

Sevgili Mete Güney, Doktor Mete. Hiç eksilmeyen gülümsemesi yüzünde asılı kalmış, beyazlaşmış top sakalı. Kocaman gövdesi üzerinde kocaman başı ve bunlara oranla küçük kalan gözleri ışıltı içinde hep gülüyor. Az bilinen antik kentler turunun gönüllü Doktoru yanımda artçı olarak görev yapıyor. İlk tanışmamız Gelibolu da 100. yıl şehitlere saygı bisiklet turunda olmuştu. O zaman da artçı Doktor olarak yanımdaydı ama bisiklet sürmek istediğinden yavaş gidişimiz onu sıkmıştı. O yüzden 2. gün yanımda değildi. Görevi başkasına bırakarak beni terk ettiydi. Şimdi ise durumu fark etti, artçılığın getirdiği neşe ve eğlenceyi tadınca yavaş olsa da bisikletin yaşamın tadına renk kattığını anladı. Eh bir de kahvenin cazip kokusu da etki yapmış olabilir. Sevgili dostum yüzünde gülümseme hiç eksik olmasın. Yaşama gülüp geç her zaman.

Çam ağacının altına oturmuşuz ama gölgesi üzerimizde değil. Güneş, Doktor Mete’nin üzerine vurmuş mavi sarı forması parıldıyor. Başında mavi bir buff, boynunda yakın gözlüğü asılmış durumda. Elinde kahve fincanı kameraya poz vermiş. Denizden yüksekteyiz, aşağıda masmavi deniz ufukta beyaz bulutlar gök yüzü ile denizi ayırmış durumda. Samos adasının bir ucu puslu görünüyor.

Sol tarafta da ben kahvemi içerken Ferdimen elimde kahve fincanı ile denizi seyrederken yan olarak çekiyor bir poz.

Çam ağacının gövdesi ve yana doğru girintili çıkıntılı uzayıp giden kıyı şeridi deniz ile kucaklaşmış.

Elinde kahve fincanı ile Samos adasına doğru bakarak hayaller kuran Ayşe Kuş. Belki bir gün Samos adasına gideceği zamanı hayal ediyor. Henüz keşfedilmemiş yerlerde kuş misali bisiklet sürecek. Yüreği kuş gibi pır pır ederek bisiklet sürdüğü için arkasından hiç bir zaman yetişemiyoruz. Bu gün nedense yanımızda artçı olarak bisiklet sürüyor. Gerçi kahveyi pek içemediğinden bu gün canı kahve içmek isteyince basıp gidemedi. Kahveyi kaçırmak istemedi anlaşılan.

Bir taşın üzerine oturmuş, saçlarını buff ile bağlayıp yüzünü ufukta hayal meyal görünen Samos adasına doğru çevirmiş. Elinde kahve fincanını iki eliyle sıkıca sarılarak kimseye kaptırma niyetinde değil.

Bizim resmimizi çeken Ferdimen’in elinden kamerayı alarak ben de onun kahve içerken resmini çekiyorum.

Arkada iki bisiklet yana doğru ayağına dayamış duruyor. Ferdi’nin elinde kahve fincanı.

Kahve faslı bitti, fincanları ve cezveyi yıkayıp yerine koyduktan sonra yola çıktık. Bir süre denizden yukarılara bisiklet süreceğiz. Yukarıdan manzarayı seyretmesi bulunmaz bir güzellik.

Aşağıda deniz seviyesinde kıyı şeridi 300 – 400 metre kıyıdan bulunduğumuz yere kadar bir alan yeşillik içinde. Kıyı şeridi boyunca uzayıp gitmiş. Aşağıda toprak bir yol denize paralel gidiyor. Deniz uzun dalgaların beyaz köpükleri ile kıyıya doğru gelmekte. Sol tarafta Pamucak sahili Kuşadası girinti kara parçasına kadar. Daha ilerde Dilek yarımadası silik gri renkte.

Grubun en arkasından geldiğimizden Küçük Menderes havzasını geçerek Selçuk yönüne doğru gittik. Öğle yemeğini yemişler bile. Biz de kalan son yemekleri yiyerek karnımızı doyurduk.

Kilitli taş döşeli bir alanında Doktor Mete ve ben kaldırım taşına yan oturmuş cep telefonları ile konuşuyoruz birileriyle. Arkada sağda yemek dağıtan aşçı takımı taklavatı toplamış, sadece bir masa yanında duruyor. Yemeğe son kalan bir kaç kişi de bizimle birlikte. Alanı gölgeleyen dut ve kavak ağaçları.

Yemekten sonra grubun toplandığı yer olan Efes antik kentin girişine geldik.

Efes antik kentin girişinde tabela kahverengi boyalı EFES (Ephesus) yazısı var. Tabela tel örgülerinin yanında. Girişte araçları ile gelenlerin park alanı geniş.

Giriş kapısından ücretsiz girişimizi yapıyoruz tek tek. Dünyaca ünlü, bir zamanlar zengin ticaretin yapıldığı büyük medeniyet şehrin dolaşmaya başladık. Her kes ayrı ayrı kendi halinde antik kenti dolaşıyor. İlk olarak amfi tiyatroya doğru gidiyorum. Bir tepenin yamacında kurulmuş tiyatro muhteşem görünüyor uzaktan da olsa.

Yerde serili kazılarda çıkmış taş bloklar. İleride yarım yuvarlak, yamaca merdiven basamakları gibi yukarı doğru. Neredeyse dağın yarısına kadar yapılmış muhteşem bir tiyatro.

Kentin zenginliğinden olsa gerek ana caddesi yere mermer döşenerek yapılmış. Kıyılarda sütunlar ve sütun ayakları.

Bu geniş mermer döşeli cadde amfi tiyatroya doğru gidiyor. Olcay Ormankıran elinde meyve suyu öylece caddenin ortasında dinelmiş. Sanki birilerini bekliyor gibi.

Geniş bir alanda yürüme yolu tren yollarından sökülen travers kütüklerinden yapılmış. Boş alanlarda ise yuvarlak sütunlar parça parça yüzlerce. Diğer yanda mermer bloklar. Karşıda solda dağın başladığı yerde dükkanlar sıralanmış. Fıstık çamı ağaçları kocaman olmuş 7 tane sıralı dikilmiş.

Duvar yıkıntıları üzerinde çam ağaçları, biraz mesafede sütunlar sıralanmış. Travers kütüklerinden yapılmış yol sütunların dibinden ileriye doğru gidiyor. Solda yıkıntı taşlar ve çam ağacı.

Sütun başları ve üzerindeki kaideler, yanında sütun alt kaideleri. Solda kazı yapılan alanın üzerine çatı yapılarak yağmur ve güneşten korunmak için. Tek bir sütun ve arkada tek kemerli gözü olan duvar kalıntısı.

Efes kentinin muhteşem Celcus kütüphanesi. İki katlı, önde ikişerli dört sütunlu binanın girişi. Sütunların boyu çok yüksek, yaklaşık 10 metre civarı. Alt katta 4 heykeli giriş kapısı. Üst katta da 4 heykel ve pencereler dikdörtgen. Tam önümde mermer blokta işlenmiş öküzbaşı ve yuvarlak işlemeler.

Yanında da mermere işlenmiş savaş başlığı figürü. Tolga da denen bu başlığın tepesinde kocaman püskülü ile dikkat çekiyor. Bir de kılıç kabzası var.

Kütüphaneden sola dönen mermer döşeli cadde yukarı hafif rampalı.

Bir binanın ayakta kalan kısımları bile yapıların ne kadar zengin ve harika işçiliği gözler önüne seriyor. Kenarlarda dikdörtgen sütunlar, ortada 2 yuvarlak sütün. Yuvarlak sütunların üstünde kemer tam yarım yuvarlak. Kirişler ve kemer öne doğru çıkıntılı. İşlemeleri ince işçilikten geçmiş. Kemerin ortasında kabartma bir kadın başı var. İçerideki kaidede kabartma yarım Medusa gövdesi iki elini yana açmış. Binayı kötülüklerden korumak için yapılmış. Diğer tarafları süslemeli kabartmalarla bezeli. Bina dikdörtgen yapıda bir tapınak, çatısı yok. Arka taraf taş duvarın üzerinde duruyor. Daha önce yıkıntı olan bina restore edilerek ayağa kaldırılmış. Eksik olan parçaların yerine yenileri yapılarak tamamlanmış ama süslemeleri yapılmamış. Düz görünüyor yeni parçalar.

Burası Hadrian tapınağı. İmparator Hadrianus adına, anıt tapınak olarak inşa ettirilmiştir. Korinth düzenlidir ve frizlerinde Efes’in kuruluş efsanesi işlenmiştir. Eski kağıt 20 milyon TL ve 20 YTL banknotlarının arka yüzünde Celcus kütüphanesi ile birlikte bu tapınağın resmi kullanılmıştır. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Tapınağın yanında kule kalıntısının ayakta kalmış olan alt kaidesi taş bloklardan yapılmış. İçi boş oda gibi. Üstte ise pişmiş kırmızı tuğlalar ile tabanı geniş, yukarıya doğru daralıyor. Boyu 2 metre civarı tuğlalı yapının.

Ortası boş, kenar duvarlarının bir kısmı kalmış bir yapı. Kaidelerin üzerine kısa sütunlar, sütunun üstünde uzun bir kiriş. Kirişin üstünde yine kaide ve kısa sütun. Onun da üstü geniş kiriş üçgen çatı tipinde.

Burası Traijan Nymphaeumu

Kirişlerin boyu 5 metre civarı, işlemeleri harika el işçiliği ile bezenerek ne kadar ustalık ve zenginlik olduğu belli oluyor. Kiriş yerde iki kaidenin üzerine konulmuş. Esas yeri burası değil, büyük bir olasılıkla bir tapınağın ya da binanın kirişleri. Yunanca iki satır yazılar yazılmış uzun kiriş boyunca.

İki dikdörtgen sütun, etrafında başka bir şey yok. Kirişlerin bana bakan yüzlerinde kabartma heykeller yapılmış. Arkasında kaidelerin arasında bizim Doktor Mete elini mermer kaideye sallayıp poz veriyor.

Yine başka bir bina büyük blok taşlardan duvarlar ile yapılmış. Duvar 4 metre yüksekliğinde, sağdaki kapı önünde iki sütun konulmuş. Soldaki kapı demir parmaklık ile kapatılmış.

Biraz uzakta iki sütun üzerinde kaide ve sütunun 2. katı, üstünde iki sütun ile dik olarak ayakta kalmış. Arkasında kemerli dükkan odası gibi taş duvar örülerek yapılmış.

Burası Domitian Tapınağı

Yerlerin kimi kısmı kayalık, yavru bir yılan sürünerek bizlerden kaçmaya çalışıyor.

Sütunlu yol, yerler mermer taş döşeli, sütunların yarısından kırık.

Camekan bir yapının içinde Efes Antik kentinin üç boyutlu yapısı. Kentin etrafı surlarla çevrili, tapınaklar, tiyatro, kütüphane ve diğer binaların maketi arazi yapısına uygun yerleştirilmiş. Ağaçlar ve yeşillikte unutulmamış. O zamanlarda liman kenti olan Efes deniz kıyısındaymış. Limandan çıkan yol tiyatroya kadar gidiyor.

Neolotik dönem

1996 yılı içinde, Selçuk, Aydın ve Efes yol üçgeninin yaklaşık 100 m kadar güney batısında, mandalina bahçeleri arasında Derbent Çayı’nın kıyısında Çukuriçi Höyük saptanmıştır. Arkeolog Adil Evren başkanlığında yapılan araştırma ve kazılar sonucu, bu höyükte taş ve bronz baltalar, iğneler, açkılı seramik parçaları, ağırşaklar, obsidien (volkanik cam) ve sileks (çakmak taşı), deniz kabukluları, öğütme ve perdah aletleri bulunmuştur. Yapılan değerlendirmeler ışığında, Çukuriçi Höyük’te, Neolitik Dönemden Erken Bronz Çağına kadar bir yerleşimin ve yaşamın olduğu saptanmıştır. Aynı tür malzemeler, yine Selçuk, Kuşadası yolunun yaklaşık 8. km’de Arvalya Deresi’nin bitişiğinde Gül Hanım tarlasında Arvalya Höyük saptanmıştır. Çukuriçi ve Arvalya (Gül Hanım) höyüklerinde saptanan eserler ile, Efes’in yakın çevresinin tarihi böylece Neolitik Dönem’e kadar ulaşmaktadır.

Helenistik dönem

MÖ 1050 yıllarında Yunanistan’dan gelen göçmenlerin de yaşamaya başladığı liman kenti Efes, MÖ 560 yılında Artemis Tapınağı çevresine taşınmıştır. Bugün gezilen Efes ise Büyük İskender’in generallerinden Lisimahos tarafından MÖ 300 yıllarında kurulmuştur. Şehir Roma’dan özerk bir şekilde Apameia Kibotos  şehri ile ortak para bastırmıştır. Bu şehirler klasik dönemdeki Küçük Asya’da çok parlak yarı özerk davranmaya başlamışlardı. Lisimahos, kenti Miletli  Hippodamos’un bulduğu “Izgara Plan”a göre yeniden kurar. Bu plana göre, kentteki bütün cadde ve sokaklar birbirini dik olarak keser.

Roma dönemi

Hellenistik ve Roma çağlarında en görkemli dönemlerini yaşayan Efes, Roma İmparatoru Augustus zamanında, Asya Eyaleti’nin başkenti olmuş ve nüfusu o dönem (MÖ 1.-2. yüzyıl) 200.000 kişiyi aşmıştır. Bu dönemde her yer mermerden yapılmış anıtsal yapılarla donatılır.

4. yüzyılda limanın dolmasıyla Efes’te ticaret geriler. İmparator Hadrian limanı birkaç kez temizletir. Liman kuzeyden gelen Marnas Çayı ve Küçük Menderes nehrinin getirdiği alüvyonlarla dolar. Efes denizden uzaklaşır. 7. yüzyılda Araplar bu kıyılara saldırır. Bizans döneminde tekrar yer değiştiren ve ilk kez kurulduğu Selçuk’taki Ayasuluk Tepesi’ne gelen Efes, 1330 yılında Türkler tarafından alınır. Aydınoğullarının merkezi olan Ayasuluk, 16. yüzyıldan itibaren giderek küçülmeye başlamıştır. Günümüzde ise bölgede Selçuk ilçesi bulunmaktadır.

Efes ören yerinde, Hadrianus Tapınağı girişindeki frizde Efes’in 3 bin yıllık kuruluş efsanesi şu cümlelerle yer alır: Atina kralı Kodros’un cesur oğlu Androklos, Ege’nin karşı yakasını keşfetmek ister. Önce, Delfi kentindeki Apollon Tapınağı’nın kahinlerine danışır. Kahinler ona, balık ve domuzun işaret ettiği yerde bir kent kuracağını söyler. Androklos bu sözlerin anlamını düşünürken Ege’nin lacivert sularına yelken açar… Kaystros (Küçük Menderes) Nehri’nin ağzındaki körfeze geldiklerinde karaya çıkmaya karar verirler. Ateş yakarak tuttukları balıkları pişirirlerken çalıların arasından çıkan bir yabandomuzu, balığı kaparak kaçar. İşte kehanet gerçekleşmiştir. Burada bir kent kurmaya karar verirler…

Doğu ile Batı arasında başlıca kapı durumunda olan Efes önemli bir liman kenti idi. Bu konumu Efes’in çağının en önemli politik ve ticaret merkezi olarak gelişmesini ve Roma Devrinde Asia eyaletinin başkenti olmasını sağlamıştır. Efes, antik çağdaki önemini yalnızca buna borçlu değildir. Anadolu’nun eski anatanrıça (Kybele) geleneğine dayalı Artemis kültürünün en büyük tapınağı da Efes’te yer alır.

MÖ 6. yüzyılda bilim, sanat ve kültürde Milet ile birlikte en ön sırada yer alan Efes, bilge Herakleitos, rüya tabircisi Artemidoros, şair Callinos ve Hipponaks, gramer bilgini Zenodotos, hekim Soranos ve Rufus gibi ünlü kişileri yetiştirmiştir.

Diğer yapılar

Hadrian Tapınağı: İmparator Hadrianus adına, anıt tapınak olarak inşa ettirilmiştir. Korinth düzenlidir ve frizlerinde Efes’in kuruluş efsanesi işlenmiştir. Eski 20 milyon TL ve 20 YTL banknotlarının arka yüzünde Celssius Kütüphanesi ile birlikte bu tapınağın resmi kullanılmıştır.

Domitian Tapınağı: Şehirdeki en büyük yapılardan biri olduğu düşünülen İmparator Domitianus adına yapılmış olan tapınak Traianus Çeşmesi’nin karşısında yer almaktadır. Günümüze yalnızca temelleri ulaşmış olan tapınağın yanlarında sütunların bulundu­ğu belirlenmiştir. Domitianus’un heykelinden kalanlar ise baş ve bir kol kısımlarıdır.

Serapis Tapınağı:: Efes’in en ilginç yapılarından biri olan Serapis Tapınağı, Celsus Kütüphanesi’nin hemen arkasındadır. Hiristiyanlık döneminde kiliseye dönüştürülen tapınağın Mısırlılarca yapıldı­ğı düşünülmektedir. Türkiye’deki Serapis Tapınağı olarak Hrsitiyanlık’taki Yedi Kilise arasında olması sebebi ile Bergama’daki diğer tapınak daha çok tanınmakadır.

Meryem Kilisesi: 431 Konsül Toplantısı’nın yapıldığı yer olan Meryem Kilisesi (Konsül Kilisesi), Meryem adına inşa edilmiş ilk kilisedir. Liman Hamamı’nın kuzeyinde yer almaktadır. Hristiyanlık dinindeki ilk Yedi Kilise arasındadır.

St. Jean Bazilikası: Bizans İmparatoru Büyük Iustinianus tarafından yaptırılan ve o dönemin en büyük yapılarından bir olan 6 kubbeli bazilikanın merkezi kısmında, altta, İsa’nın en sevdiği havarisi St. Jean (Yuhanna)’nın mezarının bulunduğu iddia edilmektedir ancak henüz herhangi bir bulguya rastlanamamıştır. Burada St. Jean adına dikilmiş anıt da bulunmaktadır. Hıristiyanlar için çok önemli kabul edilen bu kilise Ayasuluk Kalesi’nde yer almaktadır ve kuzeyinde hazine binası ve vaftizhane vardır.

Yukarı Agora ve Bazilika: İmparator Augustus tarafından inşa ettirilmiş, resmi toplantıların ve borsa işlemlerinin yapıldığı yerdir. Odeion’un önündedir.

Oktagon: Kleopatra’nın kız kardeşine ait anıtsal bir mezardır.

Odeon: Efes’in iki meclisli bir yönetimi vardı. Bunlardan biri olan Danışma Meclisi toplantıları zamanında üzeri kapalı olan bu yapıda yapılmış ve konserler verilmiştir. 1.400 kişilik kapasiteye sahiptir. Bu nedenle yapı “Bouleterion” olarak da adlandırılır.

Prytaneion (Belediye Sarayı): Prytan kentin belediye başkanı gibi görev yapardı. En büyük görevi kalın sütunları bulunan bu yapının içindeki kentin ölümsüzlüğünü simgeleyen kent ateşinin sönmemesini sağlamaktı. Prytan, Kent Tanrıçası Hestia adına bu görevi üstlenmişti. Salonun çevresinde tanrı ve imparator heykelleri sıralanmıştı. Efes müzesindeki Artemis heykelleri burada bulunmuş ve daha sonra müzeye getirilmiştir. Yanındaki yapılar kentin resmi misafirlerine ayrılmıştı.

Mermer Cadde: Kütüphane meydanından tiyatroya kadar uzanan caddedir.

Domitianus Meydanı:Domitianus Tapığınağı’nın kuzeyinde yer alan meydanın doğusunda Pollio Çeşmesi ve hastane olduğu düşünülen bir yapı, kuzeyinde cadde üzerinde de Memmius Anıtı yer alır.

Magnesia Kapısı (Üst Kapı) ve Doğu Gymnasiumu: Efes’in iki girişi vardır. Bunlardan biri kentin çevresindeki sur duvarlarının doğu kapısı olan, Meryemana Evi Yolu üzerindeki Magnesia Kapısı’dır. Doğu Gymnasiumu, Panayır Dağı eteğindeki Magnesia Kapısı’nın hemen yanındadır. Gymnasion, Roma Çağı’nın okuludur.

Herakles Kapısı: Roma Çağı sonlarında yaptırılmış olan bu kapı Kuretler Caddesi’ni yaya yolu haline getirmiştir. Ön cephesindeki Kuvvet Tanrısı Herakles kabartmaları dolayısıyla bu ismi almıştır.

Mazeus Mitridatis (Agora Güney) Kapısı: Kütüphaneden önce, İmparator Augustus zamanında inşa edilmiştir. Kapıdan Ticaret Agorası’na (Aşağı Agora) geçilir.

Anıtsal Çeşme: Odeion’un önündeki meydan kentin “Devlet Agorası” (Yukarı Agora)’dır. Tam ortasında Mısır tanrıları tapınağı (İsis) bulunuyordu. MÖ 80 yıllarında Laecanus Bassus tarafından yaptırılan Anıtsal Çeşme, Devlet Agorası’nın güneybatı köşesinde yer alır. Buradan Domitian Meydanı’na ve bu meydan etrafında kümelenmiş bulunan Pollio Çeşmesi, Domitian Tapınağı, Memmius Anıtı ve Herakles Kapısı gibi yapılara ulaşılır.

Traianus Çeşmesi: Cadde üzerindeki iki katlı anıtlardan biridir. Ortada duran İmparator Traianus’un heykelinin ayağı altında görülen küre dünyayı simgeler.

Heroon: Efes’in efsanevi kurucusu Androklos adına yaptırılmış bir çeşme yapısıdır. Ön kısmı Bizans döneminde değiştirilmiştir.

Yamaç Evler: Teraslar üzerine inşa edilmiş olan çok katlı evlerde kentin zenginleri oturuyordu. Peristilli ev tipinin en güzelleri olan bu evler modern evlerin konforunda idi. Duvarlar mermer kaplama ve fresklerle, taban ise mozaiklerle kaplıdır. Evlerin hepsinde kalorifer sistemi ve hamam bulunmaktadır.

Büyük Tiyatro: Mermer Cadde’nin sonunda bulunan yapı, 24.000 kişilik kapasiteyle antik dünyanın en büyük açık hava tiyatrosudur. Çok süslü ve üç katlı sahne binası tamamen yıkılmıştır. Oturma basamakları üç bölümlüdür. Tiyatro, St. Paul’ün vaazlarına mekân olmuştur.

Saray Yapısı, Stadyum Caddesi, Stadyum ve Gymnasium: Bizans sarayı ve caddenin bir bölümü restore edilmiştir. At nalı biçimindeki Stadyum, antik devirde sportif oyunların ve yarışmaların yapıldığı yerdir. Geç Roma döneminde gladyatör oyunları da yapılmıştır. Stadyumun yanındaki Vedius Gymnasiumu ise hamam-okul kompleksidir. Vedius Gymnasiumu kentin kuzey ucunda, Bizans dönemi surlarının hemen yanında yer almaktadır.

Tiyatro Gymnasiumu: Hem okul, hem de hamam işlevine sahip büyük yapının avlu kısmı açıktadır. Burada tiyatroya ait mermer parçalar restorasyon amacıyla sıralanmıştır. Agora: 110 x 110 metre boyutlarında ortası açık, çevresi portikler ve dükkânlarla çevrili bir alandır. Agora, kentin ticari ve kültürel merkeziydi. Agora Mermer Cadde’nin başlangıç noktasıdır.

Hamam ve Umumi Tuvalet: Romalıların en önemli sosyal yapılarındandır. Soğuk, ılık ve sıcak kısımlar vardır. Bizans döneminde tamir görmüştür. Ortasında havuz olan umumi tuvalet yapısı, aynı zamanda toplanma yeri olarak da kullanılmıştır.

Liman Caddesi: Büyük Tiyatro’dan, bugün tamamen dolmuş olan Antik Liman’a uzanan, iki yanı sütunlu ve mermer döşeli Liman Caddesi (Arcadiane Caddesi), Efes’in en uzun caddesidir. 600 metre uzunluktaki cadde üzerine kentin Hristiyanlık döneminde anıtlar yapılmıştır. Her birinde havarilerden birinin heykeli olan dört sütunlu Dört Havari Anıtı, caddenin hemen hemen ortasındadır.

Liman Gymnasiumu ve Liman Hamamı: Liman Caddesi’nin sonundaki büyük yapılar grubudur. Bir bölümü kazılmıştır.

Yuhanna Kalesi:: Kale içinde cam ve su sarnıçları vardır. Efes civarındaki en yüksek noktadır. Ayrıca bu kilisenin bulunduğu tepe, Efes Antik Kenti’nin ilk yerleşim bölgesidir.

Yapıların çoğu iki katlı olarak yapılarak kentin ne kadar gelişmiş olduğunu gösteriyor. Karşımda üç kemeri kalmış bir yapı ve duvarları.

Gezinti yolları tren yollarından sökülen traverslerden yapılmış. Kıyılarında korkuluklar yoldan çıkmamamızı belirtiyor. Ben ve Mete yürürken Ferdimen resmimizi çekiyor.

Solda üç tane sütun epey yüksek, neredeyse 8 metre var. Sütunlar dikine yivli, kimisinde eksik olan parçalar betondan yapılmış. Üç sütun da solda sadece alt kısmı 1,5 metrelik olarak duruyor. Sütunlar tek parça olarak değil 1,5 metrelik bloklar halinde istedikleri kadar yükseltebiliyorlar. Sütunların arkasında iki sıra blok taşlardan duvar binanın temeli ve su basmanı olarak yapılmış. İçinde ve arkasında tek tük sütunlar var.

Yukarıya kadar çıktıktan sonra artık aşağıya doğru gitmeye başladım. Bulunduğum yer biraz yüksekte ve aşağıya kadar mermer taş bloklar döşeli yol. Yol kıyısında sütunlar ve heykellerle süslenmiş.

Üç kemerli devasa kapı Kapının üstünde düzgün mermer bloklar konulmuş. Bu bir zafer takı, alt kirişlerde Yunanca yazılar var. Süslemelerle birlikte zaferleri, kralları ve komutanların isimleri kazılmış. Üstteki bloklarda ise Latince yazılar var. Romalı kralı ve komutanların zafer anısına isimleri kazılarak buraların patronları olduğunu belirtmişler.

Burası August Kapısı.

Gelelim Celcius kütüphanesine. Roma dönemi yapılarının en güzellerinden birisi olan yapı hem kütüphane, hem de mezar anıtı görevini üstlenmiştir. 106 yılında Efes valisi olan Celsius ölünce, oğlu kütüphaneyi babasının adına mezar anıtı olarak yaptırmıştır. Celsius’un lahdi kütüphanenin batı duvarı altındadır. Cephesi 1970-1980 yılları arasında restore edilmiştir. Kütüphanede kitap ruloları, duvarlardaki nişlerde saklanıyordu.

Kütüphanenin ön yüzü yüksek ikişer sütunlu, sütunların arası üçer metre. Sütunlar önde, üstü çıkıntı kirişli ve balkon. Sütunların iç kısmı nişli ve her nişin içinde insan boyutunda kadın heykeller. Böyle önde ikişer sütunlu çıkıntılar 4 tane. Aralarda üç boşlukta giriş kapıları. Kapıların üstünde kiriş ve pencere boşlukları. Bu yapı sütunları iki katlı, alt katta ne varsa üst katta da aynı yapılmış.

Kütüphanenin girişindeki sütunların içindeki nişlerdeki kadın heykellerden biri. Kadının ismi ΣOΦIA KEΛΣOY (SOPHİA = Bilgelik ve Akıl).

Heykelin üzerinde kumaş sarılmış, kıvrımları olarak mermer olduğu şeklinde işlenmiş. Nişin yanlarında mermer bloklar işlenmiş. Heykel boşluğun içinde kalın bir blok mermerin üzerinde duruyor. Heykelin sol kolu yok.

Diğer kadın heykeli, altındaki kaidede ismi yazıyor. APETH KEΛΣOY. (ARETE = Erdem ve karakter). Heykelin elleri bileklerinden kırılmış.

Kütüphanenin giriş kapısından içerisinin görüntüsü. Kalın bir duvar niş olarak yarım yuvarlak örülmüş. Duvarın yarısı taş bloklardan, diğer yarısı üst kısım ise pişmiş tuğla örülmüş. Tuğla duvarda delikler var.

Üçüncü heykelin başı yok, ismine bakacak olursak bu da bir kadın heykeli. Kaidede yazdığı biçimiyle ENNOIA ΦIAIΠΠOY (Ennoia ; Kader ve muhakeme). Sol eliyle eteğinin ucundan tutup sol dizinin üstüne kadar kaldırmış. Çıplak ayağı görünüyor.

Diğer kapıdan kemerli bir yapı görüntüsü. Üzerinde işlemeli kirişler. Kemerlerin altında dikdörtgen mermer bloklar ile kolon biçiminde üst üste.

Dördüncü kadın heykelinin de başı yok. Kaidede yazdığı biçimiyle ismi EΠIΣTHMH KEΛΣOY. (EPİSTEME = İlim ve bilim).

Bu dört kadın heykeli “Celsus’un Bilgeliği, Celsus’un Fazileti, Celsus’un Anlamı, Celsus’un Bilimi [Bilgisi] olarak kütüphaneye anlam katıyor. Fakat işin acı gerçeği şu ki heykeller orijinal değil değil malesef. İlk olarak 1903 yılında Avusturyalı mimar Wilberg tarafından yapılan kazı çalışmalarında bulunmuş. 1905 – 1906 yıllarında kazı çalışmalarında kitaplığın yıkılan ön bölümü gün yüzüne çıkarılır çıkarılmaz değerli ne kadar heykel, süslemeler, frizler, kabartmalar varsa fazla güneşi göremeden Avusturya’ya kaçırılmıştır.

Celcus’un erdemlerini sembolize eden heykellerin orijinalleri Viyana Efes müzesinde sergilenmektedir. Diğer eserlerle birlikte kaçırılan bu eserlerin kopyalarına üzüntü ile bakıyorum içim burkularak.

İki kat uzun sütunlar yandan görünüşü ve kütüphane ilgili Yunanca yazıt.

Kütüphanenin giriş kapılarından birinden içerisinin görünümü. Dikdörtgen mermer bloklardan yapılmış. Kenarları işlemeli, sağdaki mermer eksik parça olmalı ki çoğu sonradan konulmuş. Kapının ardında bir kapı daha var benzeri. Kapının altında ise bizim Ferdimen poz veriyor elini kenara yaslayarak.

Bu kez Doktor Mete ile ben poz veriyoruz aynı yerde. Resmimizi de Ferdimen çekiveriyor.

Eskiden tüccarların ticaret yaptığı dükkanlar kemerli girişi ile sıralı olarak yan yana. Yirmiden fazla dükkan var. Dükkanların karşısında sütunlar ve aralarından sedir ağacı çıkarak sütunların bir kısmını örtmüş durumda.

Sütunlu cadde, yanında traverslerden yapılmış yürüme yolu.

Normalde bütün sütunlar beyaz mermerden ve o kadar çok ki sayamazsınız. Yüzlercesi ayağa kaldırılmış, ayaktakilerden fazlası da kırık dökük. Kimisi sağlam yeri belli değil yerde yatıyor boylu boyunca. Bunların hepsi normal ama aralarında siyah mermerden yivli sütunlar da var. Kim bilir nereden, ne için getirilmiş.

Düzlük yeşil çimenli bir alandan karşıdaki tepenin yamaçları başlıyor. Orada dükkanlar, önünde de sütunlar sıralanmış. dünyanın hiç bir antik kentinde bu kadar mermer sütun yoktur. Ticaret kentinin getirdikleri olsa gerek zengin tüccarlardan alınan vergiler kentin her yanını güzelleştirmek için harcandığı belli.

Kazı çalışmaları hala devam ediyor, çıkan buluntuların bir kısmı alanlara serilmiş. Burada kiriş bloklar, temel kaideler var.

Canlıların içinde şimdiye kadar gördüğüm en ateşli sevişmeyi yılanlar yapıyor. Doğal yapıları gereği belki de bunu gerektirir çiftleşmek için. Birbirlerine o kadar tutkulu sarılıyorlar ki nerede olduklarını unutarak orta yerde sevişirken karşıma çıktı. Cep telefonumu çıkarıp resim moduna getiresiye kadar yılanlar bizi fark edince sürünerek travers kütüklerinin altına girmeye başladılar.

Harabelerin içinde iki sütun arasında yüzüne güneş vurmuş Doktor Mete.

Tiyatroya girmek için dehlizlerden geçmek gerek. Dehlizin içinde karanlık ortam olduğu için dışarısı güneşin bol ışığı iyi bir kontrast oluşturmuş. Tiyatronun avlusunda bizim Ferdimen bir yerlere bakıyor ve benim onu çektiğimin farkında değil.

Dünyanın en büyük amfi tiyatrosu karşımda. 24.000 kişilik açık hava tiyatrosu olması kentin nüfusunun 200.000 civarında olması nedeni ile tiyatro bu kadar kapasiteli yapılmış.

Tiyatronun oturma yerlerine çıkıp oturuyorum. Oturunca geçmişe, yıllar öncesine 1978 yılına gidiveriyorum. O zamanlarda lisede okuyorum. İzmir’in en anarşist lisesi Çınarlı meslek lisesi. Olayların ve çatışmaların yani kardeş kavgalarının olduğu en hareketli yıllar. Devrimci liseliler bir gezi düzenlemişti bahar ayı Nisan da. İzmir deki tüm liselerin katıldığı geziye 40 otobüs ile  Kuşadası, Güzelçamlı ve Efes antik kentini dolaşmıştık. Antik kente giriş o zamanlarda ücretsiz serbest giriş yapılabiliyordu. 40 otobüste bulunan öğrenciler burada Efes amfi tiyatroya seyirci bölümüne oturup marşlar söyleyerek sesimizi gök kubbeye salmıştık hep bir ağızdan. Müthiş bir şeydi yüksek perdeden söylenen marşlar. O zamanlar kanımız kaynıyordu ve büyük coşkular içindeydik. Vatanı emperyalistlerden kurtarmaya çabalayarak geçmişti gençlik yılları. Sonrası malum 12 Eylül darbesi, işkenceler, idamlar, sürgünler, hasret. Belki de burada olanların çoğu o değirmende harcanıp gitmiştir. Ama biliyorum ki bir zamanlar bu tiyatroda sesimiz vardı ve içimizden gelerek söylüyorduk kurtuluşu.

Aşağıda tiyatro alanı, yerler düzgün taş döşeli, sadece orta alan. Diğer yerler toprak zemin. Ayakta kalmış sahne bölümünün kolonları. Doktor Mete bana poz vermiş durumda.

İki kıyısında çam ağaçları döşeli yol. Gövdeleri sık ve alt kısmı beyaz kireç ile boyanmış. Efes harabeleri gezimiz bitti artık diğer bölüme Artemis tapınağına doğru yola çıktık.

Yolun karşı kıyısına geçip eskiden Selçuk – Kuşadası yoluna, kıyıları ağaçlı olan yola geçip Artemis tapınağına doğru gitmeye başladık. Bu yolu belediye bisiklet, yürüyüş ve koşu yolu olarak düzenlemiş.

2 Metrelik toprak yolda giden bisikletçiler, solda kaldırım ve gezinti yeri. Sağda ise bisiklet yolu beton döşeli. Yolun iki yanında ağaçlar sıralı gidiyor yol boyunca.

Bir süre gittik ve Artemis tapınağına geldik. Giriş yeri kapalı değil, serbest giriş yapılıyor alana.

Ortada bir gölet, ziyaretçiler kıyıya doğru giderken. Sağda mermer şekilsiz blok. Arkasında kocaman bir ağaç.. Göletin devamında bize biraz uzakta tepenin üzerine kurulmuş Ayasuluk kalesi.

Burada pek bir şey yok, Küçük Menderes nehrinin kalıntısı bir gölet. Bir kısmı bataklık durumda Kocaman bataklık kurutucusu okaliptüs ağaçları karşı kıyıda.

Artemis tapınağından geriye kalan tek sütun önünde pankartımızı açarak hep birlikte poz veriyoruz kameralara.

Sütunun üstüne de bir leylek yuvasını yapmış keyfine bakıyor insanlara aldırmadan.

Artemis Tapınağı, (Yunanca: Artemision; Latince: Artemisium) aynı zamanda Diana Tapınağı olarak da bilinir. Tanrıça Artemis’e ithaf edilmiş tapınak Efes’te Millattan Önce 550 yıllarında tamamlanmıştır. Tapınak tamamen mermerden inşa edilmiştir. Dünyanın yedi harikasından biri sayılan tapınaktan geriye bugün sadece bir iki mermer parçası kalmıştır. Türkiye’deki antik kent Selçuk İzmir’de bulunmaktadır.

Tapınak Lidya Kralı Kroisos tarafından başlatılmış 120 senelik bir projenin eseridir. Dünyanın yedi harikasını derleyen Sidon’lu  Antipader tapınağı şöyle tarif etmiştir.

Mağrur Babil’in üstünde savaş arabaları için yol olan duvarını ve Alpheus’daki Zeus heykelini ve asma bahçeleri gördüm ve Güneşin kolosusunu ve yüksek piramitlerin devasa işçiliğini ve Mausolos’un engin mezarını; ama Artemis’in bulutlar üzerine kurulmuş evini gördüğümde diğer tüm harikalar parlaklıklarını kaybetti ve dedim ki “İşte! Olimpus’un dışında, Güneş hiç bu kadar büyük bir şeye bakmadı. (Antipater, Yunan Antolojisi [IX.58])

Bizanslı Philon ise tapınak için şunları yazmıştır:

Kadim Babillilerin kudretli işçiliğini ve Mausoleus’un mezarını gördüm. Ama bulutlara doğru yükselen Efes’teki tapınağı gördüğümde, diğerlerinin tümü gölgede kalmıştı.

Efesli Artemis

Artemis, Ay tanrıçası olarak Titan Selene’in yerini alan Apollon’un kardeşi
bakire avcı Yunan tanrıçasıdır. Efesli Artemis ise oldukça farklıdır. Efesli Artemis’in (Efesya) bir Anadolu tanrıçası olan Kibele’nin bir kültü olduğu sanılmaktadır.

Anadolu’nun ana tanrıçası Kibele’nin Efes’e nasıl geldiği ve orada Artemis adıyla kültünün nasıl başladığı bilinmemekle beraber Kibele’nin çeşitli evreler geçirerek Artemis haline geldiği kabul ediliyor.

Yunan tanrılarının aksine daha çok yakındoğu ve Mısır tanrıları gibi vücudu, altından ayaklarının çıktığı ve bacaklara doğru gittikçe incelen, sütun benzeri bir bölümle kaplıdır. Çok memeli Tanrıça (37 adet)  Efes’te basılmış paraların üzerinde başında Kibele’nin bir özelliği olan duvar gibi bir taç ile resmedilmiştir. Paraların üzerindeki resminde, kolları birbirine geçmiş yılan ya da Ouroboros yığınlarından oluşan bir asaya dayalı durmaktadır. Aynı Kibele gibi Efes’teki tanrıçaya da megabyzae adı verilen hierodüller ve kore’ler hizmet etmekteydi.

Ayrıca Bennett’in bahsettiği muhtemelen millatan önce üçüncü yüzyıldan kalma bir adak yazıtı Efesli Artemis’i Girit ile ilişkilendirmektedir:

“To the Healer of diseases, to Apollo, Giver of Light to mortals, Eutyches has set up in votive offering (a statue of) the Cretan Lady of Ephesus, the Light-Bearer.”

Yunanlar’ın birleştirme adetleri, tüm yabancı tanrıları kendi anlayabilecekleri bir şekilde Olimpus  panteonunun bir biçimi halinde asimile etmiştir. Efes’te İyonyalı yerleşimcilerin “Efes’in Hanımı” için yaptıkları Artemis özdeleştirmesinin cılız olduğu çok açıktır.

Mimari ve sanat

Tapınağın üç evreden oluştuğu sanılmaktadır. A evresi Artemisium olarak adlandırılan tapınaktan önce orada yaklaşık MÖ 7. yüzyılda yapılmış bir sunaktır. B evresi daha sonra bunun üzerine yapılmış olan tapınak, C evresi ise yangından sonra yapılan restorasyondur.

Tapınağın içi ve içindeki sanat hakkındaki tanımlamaların ve hemen hepsi tarihçi Plynus’un anlattıklarına dayanmaktadır. Pliny tapınağı 115 metre uzunluğunda ve 55 metre eninde neredeyse tamamen mermerden olarak tanımlamıştır. Tapınak her biri 18 metre olan 127 İyonik stilde kolondan oluşmaktadır.

Artemis Tapınağı içinde birçok sanat eseri vardı. Ünlü Yunan heykeltıraşlar Polyclitus, Pheidias, Cresilas, ve Phradmon tarafından yapılmış heykellerle, tablolarla ve altın ve gümüşle bezenmiş kolonlarla donatılmıştı. Sanatçılar en güzel heykeli yaratmak için birbirleri ile yarışırlardı. Bu heykellerin büyük bir çoğunluğu Efes şehrini kurduğu söylenen Amazonlar’ın heykelleridir.

Pliny ayrıca, Mausolos’un mozolesi üzerinde de çalışan Scopas’ın tapınağın kolonlarındaki kabartmaları oyduğunu söyler.

Atinalı Athenagoras, Efes’teki baş Artemis heykelinin yaratıcısı olarak Daedalus’un öğrencisi Endoeus ‘un ismini vermiştir.

Kült ve tesir

Artemis Tapınağı Efes bölgesinin ekonomik olarak güçlü bir bölgesinde yer almaktaydı ve tüccarlar ve Anadolu’nun her yerinden yolcular tarafından ziyaret edilmekteydi. Tapınak birçok inanıştan etkilenmiştir ve birçok farklı dinden insan için bir inanç sembolü olmuştur. Efesliler Kibele’ye taparlardı ve inançlarının büyük bir kısmında Artemis’i de dahil ettiler. Artemis Kibele, Romalı karşıtı Diana’dan çok farklı bir şekil aldı. Artemis kültü uzak diyarlardan binlerce tapanı çekti. Hepsi bu yerde bir araya gelip ona taparlardı.

Artemis tapınağından kalan son sütun epey yüksek. Gölesin karşı kıyısında. Bu tarafta da bir sütun temeli ve iki kısa blok kalmış. Göletin kıyıları sazlık. Arkada tarihi İsa bey camisi, onun arkasında Ayasuluk kalesi

Gürelin çektiği, tek sütunlu Artemis tapınağı ve Ayasuluk kalesi.

Aşıklar, aşıklar yolunda yürüyorlar, sarmaş dolaş.

Artemis tapınağından sonra Selçuk arkeoloji müzesine gidiyoruz. Müzeye misafir olarak ücretsiz bilet ile giriş yapıyoruz.

Bilet yeşilimtırak renkte, üzerinde Efes Ören Yeri – Ücretsiz yazısı. Müze logosu ve yuvarlak hologram baskı yanar döner renk saçıyor. Biletin alt kısmı beyaz ve aynı yazıların yanında kare kod ve bilet numarası.

Müzenin içini gezmeye başlıyorum resim çekerek. İlk olarak üç kadın heykeli, başları ve kolları kırık. Üzerine elbise giyinik, elbisenin kıvrımları güzel işlenmiş mermere.. Heykeller gövdelerden kırık, olduğu gibi birleştirilmiş.

20160424_160608_HDR

Üç kadın heykel, üzeri ince tül işlenmiş. Tüm vücut hatları belirgin, ikisinin başı yok, birisinin sadece yüzü kalmış. Arka kısmı kırılmış.

Üç erkek heykeli, sadece gövdeler kalmış. Diğer uzuvları yok.

Heykel başları dört tane. Ortada bir kadın gövdesi başsız, ayaksız ve kolsuz.

Erkek gövdeleri.

Bir erkek heykeli yatar durumda çıplak, sadece pelerini var boynuna bağlanmış. Ayak dizlerden aşağısı yok, sağ eli dirsekten yok. Kafasının bir bölümü kırık. Yerde yatar bir durumda sanki acı çeker gibi kıvranırken sol elini karnına bastırmış durumda. Başını da bizden yana çevrilmiş ve ağzından acı çeker durumda görünüyor.

Yine yatar durumda bir erkek heykeli tamamen çıplak. Sadece sol ayağı dizden itibaren yok Bu heykel de acı ve ızdırap çeker bir halde betimlemiş heykeltıraş.

Kolları bacakları ve başları olmayan heykeller.

İkisi elbiseli erkek heykeli. Ortada ise çıplak, kafasının üst yarısı kırık uzun saçlı bir erkek heykeli. Sağ dizi dizden kırık.

Süslemeli bir sütun başı, yanda ise sol koluna yatar duruma çocuk heykeli. Üstte kalan kolu ve bacağı yok.

Küçük heykeller ve bereket tanrısının küçük heykeli sergilenmiş camekanın içinde. Tanrının erkeklik organı boyundan büyük. Gelelim erkeklik organı meselesine. Nedense heykellerin erkeklik organı her zaman saldırıya uğranıp saldırıya maruz kalmışlar şimdiye kadar. Bunları tahrip edenlerin kendi erkeklik organları ile bir sorunu olmalı. Psikolojik bir hastalıkları var ve bunu cansız heykellerden çıkarıyor. Aynı zamanda erkeklerin kadınlara açıkça görmesinde sakınca bulduklarından olsa gerek. Müze epeydir kapalıydı, yeni açıldı ve sergilenen heykellerin daha önce gördüğüm kadarı ile eksik sergileniyor. 1978 de müzede gördüğüm bir çok heykelin erkeklik organı ile sergileniyordu. Şimdi ise hiç biri yok, akıbeti nedir bilmiyorum.

Priapos ya da Priapus, Yunan mitolojisinde bahçeler ve bağlar tanrısı (Bereket Tanrısı), Lapseki(Lampsakos) şehrinin hakimi, genital organının vurgulanmasıyla işlenmiştir. Dionyos ile Afrodit’in oğlu olduğu söylenirdi. Kültü, adalar ile bütün Yunanistan’a ve Güney İtalya’ya yayıldı. Priapos başlangıçta toprak bereketini temsil ediyordu. Aynı zamanda sürüleri, arıları ve balıkçıları koruyan bir kır ve deniz tanrısıydı.

Malikanelerin giriş yerlerine onun bir ithyphallos resmi konurdu. Bu resim kötülükleri uzaklaştırır, huzuru sağlardı. Priapos Roma devrinde özellikle erkekliği ve fiziki aşkı canlandırıyordu. Tanrının tasvirlerindeki laubali karakter ve müstehcen şiirler bundan gelir. İmparatorluk devrinde Priapos bir halk tiyatrosu kahramanı oldu. En önemli kült merkezi Lampsakos (Lapseki) kentidir. Mısır kültüründe benzer bir tanrı olan Min vardır.

Küçük heykelcikler, aralarında bereket tanrısının küçük bir heykeli.

Büyük bakır yayvan bir tepsi, küçük süs eşyaları ve küpe takıları.

Bronz bir heykel başı, sakallı ve ustalıkla yapılmış işçilik. Kafanın tepesinde delik ve içe bir kısmı göçmüş.

Beyaz mermerden kadın heykeli, sadece dizlerin altından kırılmış ama tekrar birleştirilerek dik durmasını sağlamışlar. Heykel sağlam durumda.

Yunus balığına binmiş Eros heykeli.

Bronz erkek heykeli, Mısır kültürüne göre yapılmış rahiplere benziyor. Rengi altın renginde.

Kuyumcuların kullandığı hassas terazi, kefeleri küçük nesneleri ölçmek için yapılmış. İğne çeşitleri ve küçük minyatür heykeller.

Küçük boyutta insan başı heykeller, başı ve ayakları olmayan iki gövde. Biri elbiseli, diğeri siyah renkte çıplak erkek gövdesi.

Heykel başları ve bir başı olmayan erkek heykeli.

Kabartma insan figürleri.

Kabartma insan figürlerinin devamı.

Kabartmalar usta işçilik ile yapılmış.

Belden aşağısı olmayan kadın heykeli. Başında bir taç var. Sol eli karnında yere paralel tutmuş. Sağ elini ise çenesine dayamış şekilde poz vermiş gibi heykeltıraşa.

Kabartma figürler.

Kabartma figürler.

Kabartma figürler.

Yine belden aşağısı olmayan kadın heykeli. Yüzü parçalanmış ve gövdenin çoğu yeri çatlak, sanki heykel parçaları birleştirilmiş gibi.

Derin bir niş içine konulmuş sağlam kadın heykeli.

Ünlü filozof Sokrates’in heykel başı.

Dizden ayak bileğine kadar olan kısmı ve kolları omuzlardan itibaren olmayan baş tanrı Zeus heykeli. Beyaz, pürüzsüz ve çıplak. Yobazların kıramadığı erkeklik organı sağlam durumda.

Biri kadın, biri erkek heykel başı.

Başı ve sağ bileği olmayan, önünde meyve sepeti ve büyük erkeklik organı ile desteklemiş durumda. Böyle heykellerden bir kaç tane daha vardı ve hepsi sağlam olarak sergileniyordu. Bu heykellerden sadece bir tane sergilenmiş ve heykel küçük boyutta. Sağında ise alakası olmayan Romalı bir komutana ait büst.

Kazılarda bulunmuş sikkeler.

Kazılarda bulunmuş sikkeler.

Kazılarda bulunmuş sikkeler, kimisi altın.

Deniz kabukları gibi kabartmalı sikkeler.

Kazılarda bulunmuş sikkeler. Yüzlerce kümeler halinde, kimisi altın.

Kazılarda bulunmuş sikkeler. Bunlar biraz kalın.

Kulplu su testileri, bir tanesi dört kulplu.

Testiler ve kesici aletler.

Küçük çömlekler.

Kılıç ve kamalar.

Çeşitli balta, kama ve şiş aletleri.

Dört tane sürahi, boyutları birbirine uymuyor.

Tersine ince konik bir süs eşyası ve iki geniş karınlı testi.

Geniş ağızlı büyük bir çömlek süslemeli, Tabanı çok küçük, dengede tutmak zor olsa gerek. Yanında da kırık iki testi.

Çömlek ve kulplu testiler.

Testi ve yemek tabakları. Tabaklar pişmiş topraktan yapılmış.

Süslemeli testiler ve pişmiş topraktan yapılmış küçük heykeller. Bir koyun oturmuş durumda, üç kadın heykeli ve bir çocuk oturmuş durumda. Bir tane de boynuzlu bir hayvan heykeli. Heykel çok küçük, minyatür.

İki kulplu tava, tencere ve testiler.

Çanaklar ve testiler.

Pişmiş topraktan yapılmış küçük heykeller ve heykel başları.

Pişmiş topraktan kap kacak ve dikdörtgen bir tepsi.

Altın bir taç ve ince yaprak bileklikler.

Bronz bir sürahi ve altın süs takılar.

Yüzük ve küpe çeşitleri.

Sol kolu üzerine yatar durumda mermer çıplak bir erkek heykeli.

Kap, kacak ve küçük heykeller.

Kap kacak ve küçük heykeller.

Cam şişeler geniş karınlı.

Cam şişe ve süs taşları.

Cam kaplar ve bilezikler.

Beyaz pürüzsüz bebek yüzlü, kanatlı Eros heykeli

Mermer çocuk heykeli.

İki kadın birbirine sarılmış durumda. Bazı parçaları eksik. Diğer bir kadın heykeli de sağ bacağını arkaya doğru kaldırarak sağ elini bacağına doğru uzatmış, hafif sağa doğru eğilmiş durumda.

Pürüzsüz mermer Eros başı.

İki Eros başı daha.

Heykeltıraş tarafından bitirilmemiş heykeller. Yüzleri belirsiz, sadece kaba olarak bırakılmış.

Başı olmayan elbiseli kadın heykeller dört tane.

Avluya çıkıyorum güneşin altına. Dışarıda lahitler sergileniyor. Lahitlerin yan taraflarında kabartma figürler yapılmış. Yerde elinin dirseği üzerine yaslanarak yatar durumda bir kadın. Kadının üzerinde ayakta ileriye hamle yapmış bir erkek figürü ve karşısında atın üzerinde başka bir erkek. Burada anlatılmak istenen bir kadın için dövüşen iki erkek anlatılmaya çalışılmış. Dünyada kavgaların çoğu ve savaşların çıkma nedeni kadınlar yüzünden. Tarih hep yazılıdır. Benim anlamadığım mezarı yapılmış bu kişiyi hangisi temsil ediyor. Atın üstündeki mi yoksa kadının üzerinde ayakta olan mı? Bilemedim doğrusu.

Başları olmayan elbiseli heykeller.

Kenarları kabartmalarla işlenmiş bir lahit. Ölen kişinin hayatında yaptığı işleri betimlemiş. Lahit ‘in kapağı da büyük bir olasılıkla ölen kişinin yana doğru dirseği üzerine yaslanarak yatmış bir erkek heykeli.

Mermerden öküz başı.

Avlunun ortasına havuz yapılmış. İki başında da heykeller konulup heykelin bir yerinde havuza su akıyor. Avlu bozulmuş çim kaplı. Kenarlarda sundurma, altlarında lahit mezarlar sergilenmiş.

Başka bir lahit yanı, ölen kişinin yaşamından figürler. Ölmüş olan sanki bir öğretmen gibi ders anlatır durumda, bir diğerinin elinde bıçak savaşır gibi. Karşısında başka birinin bir elinde bıçak diğer elinde üçlü yaba. Hangisi ölüyü temsil ediyor bilemedim.

Tekrar kapalı alanın diğer tarafına giriyorum Efes antik kentinde o kadar çok buluntu var ki müze ona göre büyük. Depolarda saklanıp sergilenmeyen yüzlerce eser daha olmalı. Şimdi 2. bölümdeyiz.

Hani şimdilerde fotoğraf makinesi icat edildiğinden beri çekilen aile resimleri vardır ya aynı onun gibi mutlu bir aile resmi sanki. Oturmuş durumda anne, kucağında bir bebek tutuyor. Bir elinde de çanak. Aile reisi erkek ayakta durmuş, önünde biri erkek biri kız iki çocuk. Diğer yanda sakallı, yaşlı bir ihtiyar. Ayakların dibinde köpek yatmış. Tam bir aile resmi ve solmaz biçimde mermere yontulmuş. Heykeltıraş ta ustalığını göstermiş burada. Bu resmi yaptıran da zengin biri olmalı. Yoksa usta işçilik isteyen bu figür kabartmayı herkes yaptıramaz. Heykeltıraş ta iyi para karşılığında yapmıştır.

Deniz kabuklarından yapılmış kolyeler.

Süs boncukları, eşyaları turuncu renkte olanlar var. Kimisi dikdörtgen olan ortası delik taşlar.

Minyatür heykeller.

Süs eşyaları.

Anahtar biçiminde ahşap oyma. Bir tane de insan eli.

Keçi kafası küçük heykeller. Kimmerler döneminden.

Zengin bir tüccarın altından yaptırdığı küçük heykel. Bu heykel aynı zamanda tüccarın mührü.

Altın süs eşyaları, boncuk ve iğneler.

Altın süs eşyaları. Dört tanesi silindir cam üstüne konularak sergileniyor.

Altın yüzük ve küpeler.

Bronzdan yapılmış, küçük parfüm ve koku kapları.

Bronz süs eşyaları.

Bronz süs eşyaları ve küçük köpek heykelleri.

Pişmiş toprak kandilleri, değişik şekillerde, irili ufaklı.

Pişmiş topraktan yapılmış küçük heykeller.

Pişmiş topraktan yapılmış küçük heykeller.

Yine altın bir heykel biçiminde mühür.

Küçük vazolar, kenarları işlemeli

Çanak çömlek ve kapak işlemeli.

Pişmiş topraktan yapılmış küçük testi biçiminde kaplar.

İrili ufaklı pişmiş topraktan sürahiler. Tam ortada geniş bir çanak biraz büyük. Ama çanak bir daha işlem görmüş arkeologlar tarafından. Kazıda bulunan bu çanak kırık ve dağınık olması üzerine eksik olan kısımlarını çömlek çamuru ile tamamlanıp pişirilerek sağlam hale getirilmiş. Çanağın kırık orijinal parçaları kırmızı pişmiş toprak renginde. Tamamlanmış kısımların rengi de bej. İkisi arasında bayağı renk farkı var.

Gelelim yakınlarda bulunan Artemis heykeline, Anadolu Artemis’e. 1956 yılında kazılarda bulunan iki heykel biri güzel Artemis, diğeri büyük Artemis müzede sergileniyor. Bu Anadolu Artemis heykelleri kazıda bulunduktan sonra Türkiye de henüz sergilenmeden yurt dışına götürülüp sergilenmiş. Sonrasında tekrar Türkiye’ye geri getirilip ilk önce İzmir arkeoloji müzesinde sergilenmiştir. Selçuk’taki müze bitince şimdiki yerinde sergileniyor. Büyük bir ihtimalle yurt dışı olan yer Belçika’nın başkenti Brüksel de müzede sergilenmiş. Türkiye’ye belki de taklitleri yollanmış olabilir. Durum hiç belli değil, karanlık benim için. Bulunduğunda çekilen resimde sol eli kıvrımdan kırık, yani yok. Şimdikinde ise el var, parmaklar kırık sadece. Şüphem bu yüzden.

Aşağıdaki güzel Artemis heykeli denmesinin nedeni mermeri beyaz ve parlatılmış. Ayrıca yüz hatları büyük Artemis ten daha güzel yontulup işlenmiş. Güzel Artemis Anadolu Artemis’i; başında yuvarlak başlık ve başlıktan omuzuna kadar hayvan figürleri işlenmiş yelpaze gibi. Boynunda Ay’ı simgeleyen işlemeli çember, göğsünde yan yana duran 20 kadar yumurtalar sıralanmış. Kolları dirsekten yukarı kaldırıp ileri uzatmış durumunda. Altında ayak ucuna kadar altı sıra üçer hayvan figürü. İki yanında da büyük bir olasılıkla ceylan heykeli ama ikisinin de sadece tek ayağı kalmış. Demir çubukla ayakta durması sağlanmış. İkisinin de başı yok.

Heykeli daha yakından görebilmek için 3 resim çektim. Baş, göğüs ve ayaklar.

Baş kısmında yuvarlak bir başlık var. Başın iki yanında yelpaze gibi duran kabartmalarda en üstte bir tane aslan, altında iki tane kartal, onun altında iki öküz. Bu hayvan figürleri iki yanda simetri biçiminde, hepsinin kanatları var ve geyik gövdesine konulmuş. Bu hayvanların hepsi de dizleri üzerine oturmuş durumda. Artemis’in tatlı bir yüzü var, sadece burnu kırık ve çenesinde çok az darbe görerek kırılmış.

20160424_162435_HDR

Boynunda Ay’ı simgeleyen halka, onun altında ise burçları ve güneş sistemini simgeleyen kabartmalar yapılmış. Göğüs kısmında da toplam kırk kadar bereketi simgeleyen yumurtalar. Kimisi bereketi simgeleyen meme olarak yorumlamış, kimisi ise boğa testisleri olarak yorumlanmış. Bana göre kimi böceklerin karada yada denizde yumurtaları böyle yan yana dizili olarak gördüğüm biçimi. Dirseklerden ileriye doğru uzatılmış olan kollarda ikişer tene açma simit biçiminde kalın bileklik. Sanki kollarını iş yapmak için sıyırmış. Bir de her iki kolunda dirsekten omuzuna yaslanmış ikişer erkek aslan.

Alt kısmında da üçerli hayvan figürleri, hepsi kanatlı ve dizleri üzerine çömelmiş durumunda. En üstte birinci sırada erkek üç aslan. İkinci sırada boynuzlu keçi. Üçüncü sırada kartal başlı hayvan. Dördüncü sırada dişi aslan. Beşinci sırada ceylan, Altıncı sırada boynuzlu öküz olarak sıralanmış. En altta da iki çiçek süs olarak kondurulmuş. Heykelin yanlarında aynı biçimde kanatlı çıplak kadın kabartması, altında çiçek motifi ve arı kabartması. Bu yine tekrar edilmiş.

Sıra geldi büyük Artemis heykeline. İlk önce komple çekiyorum uzaktan. Bu heykel diğerine göre daha büyük ama rengi soluk.

Artemis’in başlığı tapınak biçiminde üç katlı kule. Bu bulunduğu kenti koruyan, gözeten tanrıçayı simgeliyor. Başlığın en üstünde sütunlu tapınak, ortada kanatlarını açmış kartal başlı bir hayvan. Üzerinde kemer işlenmiş. Alt kısmında ise hayvan kabartmaları, kırık olduğundan anlaşılmıyor. Tam başında yuvarlak bir taç takılı. Burnu tamamen kırık, dudaklarının bir kısmı ve çenenin altı yana doğru kırık. Başlıktan omuzlara kadar yelpaze gibi yanlarda öteki heykeldeki gibi hayvanların kabartmaları yapılmış. Sol tarafta bir kısmı kırık ve hayvan kabartmalarının baş kısımları tahrip edilerek kırılmış. Sağlam olan hayvanların bir kısmı güzel Artemisten farklı hayvanlar var. Boynunda dört sıra gerdan ve Ay’ı temsil eden hilal ay tanrıçası olduğunu belirtiyor. Hilalin üstünde meyve kabartmaları yapılmış. Burada burçların simgelerini göremedim.

Göğüs kısmında bereketi simgeleyen yumurtalar sıralı. Diğer heykeldeki gibi kollar ileri uzatılmış ama dirsekten kollar kırılıp yok edilmiş. Kollar iki demir lama alttan desteklenmiş. Diğer heykeldeki gibi kollarda birer aslan var.

Memelerin bittiği yerde belde kemer bir çiçek bir arı kabartması olarak yapılmış. Kalçanın altında yanlara doğru iki çıkıntı kırık durumda. Bacakların yanında çıplak kanatlı kadın altında arı ve aynı kabartmalardan birer tane daha yapılmış. En altta çiçek başı ile sonlandırılmış. Ön kısımda ise  üçerli hayvan figürleri, çoğu tahrip edilmiş. Heykelin ayak kısmı yok, kaideye öylece kondurulmuş.

Kazılarda bulunmuş erkek kolu, kime ait olduğu belli değil ama işçilik mükemmel. en ince ayrıntısına kadar tüm detayları ile yontulmuş. Parmaklarınla avucunu kapatmış avuç içi de yontulmuş. Elin baş parmağı ve işaret parmağı kırık. Parmaklardaki tırnaklar bire bir insan tırnakları ile aynı ölçüde. Koldaki damarlar da unutulmamış.

Sevimli bir çocuk başı, kıvırcık saçları, anlında iki kırışık çizgi, kulakları, yuvarlak çenesi, dolgun yanakları mükemmel. Hele iri gözleri, göz kapakları ve kaşları harikadan öte. Çocuksu küçük dudaklar da başka bir güzellik. Heykel başı zarar görmüş, sağ yanı gözün yanından boydan boya kırık. Sonradan birleştirip yapıştırılmış.

Binalarında kirişlerde  kullanılan alın süslemeleri.

Kabartma heykeller yaşanmış bir olayı anlatıyor. Erkekler, kadınlar kimisi çıplak ya da yarı çıplak. Kimisi, de giyinik, elbiseli.

Kabartma heykeller. Bir olayı yada savaşı anlatıyor.

Kabartma heykeller, aralarında bir köpekte var. Ortadan dikine kırık.

Heykel başları, ünlü Romalı komutanlar, İmparatorlar.

Heykel başları.

Heykel başları, aralarında bir imparatoriçe büstü.

Bir erkek be bir kadın heykeli, heykeller parçalanmış. Eksik olan parçalar yenilenip birleştirilerek toparlanmış. Kolları ve belden aşağısı yok.

Yine bir aile resmi, İki kadın, bir erkek ve yanlarında bir çocuk. Giydikleri elbiselere bakılırsa soylu ve zenginliği ortaya çıkarmış. Kadının birisinin yüzü parçalanmış ve heykellerin kolları yok.

Genç bir kadın heykeli, kolları kırık. Yanında da asker gövdesi ama çoğu parçası yok. Nasıl birisi olduğu belli değil.

Yüzü parçalanmış kadın kabartması. Kumaş elbisesi kıvrımlı, belinde kuşak var. Yanında çıplak erkek heykeli, sadece boynuna bağlanmış pelerini var. Pelerin arkaya doğru rüzgardan dalgalanır gibi.

Kırık dökük kabartma heykeller. Bir at başı, yanında yularını tutan birisi. Sadece atı tutan heykel sağlam. Önündeki heykelin kafası yok. Onun önündeki yere oturmuş geriye kaykılan kafası olmayan birisi. Solda bir savaşçı sol dizi yerde, sağ dizi yukarıda oturmuş durumda. Elinde kılıç sağ dizine elini koymuş, kılıç dik durumda ama yarısı kırık.

Müze ziyareti bitti, dışarı çıkıyorum. Tarih gezim çabucak, heykellere fazla bakmadan hızlıca sadece resim çekerek sonlandırdım. Tarih boyunca yaşanmış olan Efes antik kentinin muhteşem eserlerinin sadece bir kısmını görebildim. İyice görmek, gezmek, detayları incelemek için bir gün yetmez. Günlerce sürecek bir alanda inanılmaz eserler açık havada ve müzede sergileniyor. Her gün yerli ve yabancı turistler akın akın ziyaret ediyor. Şimdiye kadar yaptığımız Az Bilinen Antik Kentler Turlarında Efes antik kentini ve müzeyi böyle detaylı gezememiştik. Ben de en son 1978 yılında genç lise çağımda gezmiştim. Herkesin gelip görmesini isterim. O zamanlarda fotoğraf makinesi olmadığından resim çekilemediğinden heykeltıraşlar geleceğe bir çok heykel bırakmış. Zengin bir ticaret ve din, merkezi olması parlak günler yaşanmış. Zamanla doğal erozyon sonucu Küçük menderes liman kenti olan Efes şehrinin denizle olan bağlantısını kopararak tarihin sayfalarına gömülmüş.

Müzedeki heykellerin çoğu taklit olabilme olasılığı çok yüksek olduğunu araştırmalarımdan zamanla öğrendim.

Sıra geldi önemli bir yere; Meryem ana Evi ne. Yine iki gruba ayrıldık, ilk grup otobüslerle Meryem anaya gidip geldikten sonra geriye kalan ikinci grup ile otobüslerle yukarıya doğru çıkmaya başladık.

Meryemana evi Bülbüldağı’nın tepesinde. Yukarı çıktıkça manzara görülmeye başlandı. Selçuk kasabası buradan toplu halde görünüyor. Selçuk bir köyden büyük, bir kasabadan küçük. Etraf çam ağaçları ile kaplı.

Selçuk tan 7 Kilometre uzaklıkta olan Meryem ana evine ulaşmak için dağın dönemeçli yollarında tırmanarak vardık. Aşağıdaki resimde Meryem Ana yazıyor.

Yuvarlak bir çukur, kenarları taş örülerek yapılmış. Derinliği bir buçuk metre kadar. Çukura inmek için yandan merdiven yapılmış. Büyük bir olasılıkla çukur bir binanın mahzeni olabilir. Bina yok olmuş sadece çukur kalmış.

Aşağıdaki resimde Meryem Ana Evi hakkında tarihsel bilgiler yazılı bir tabela var. Altında da;

Burası Hz İsa’nın annesi olan Meryem Ana’nın yeri olarak kabul edilir.

Kutsal yazıtlara göre kanıtları:

.Aziz Yuhanna yazdığı İncilde Hz. İsa’nın ölmeden önce annesinin kendisine şöyle emanet ettiğini söylemektedir: “İşte annen! O andan itibaren O’nu yanına almıştır.”

.”Havarilerin İşleri” kitabında ise Hz. İsa’nın ölümünden sonra Kudüs te Hıristiyanlara karşı zulüm hareketlerinin başladığını yazmaktadır. Aziz Stefanus MS. 37’de taşlanmış. Aziz Yakup da  MS. 42’de kafası kesilerek öldürülmüştür. Aynı dönemlerde havariler dünyaya İncil’i müjdelemek için iş bölümü yapıp ayrılmışlardır. Aziz Yuhanna’ya Küçük Asya görevi verilmiştir. Kudüst’deki olaylardan dolayı Meryem Ana’yı yanına aldığı bir vakıadır.”

Yazının devamı;

Tarihi bilgilere göre kanıtlar:

İki kanıt bulunmaktadır:

Aziz Yuhanna’nın mezarının Efes’te olması. MS. 431 yılında Aziz Meryem’in kutsal analığı doğmasının kabulü için. Efes’te yapılan ekümenlik konsil’in, dünyada Meryem Ana’ya adanmış olan ilk kilisede yapılmış olması. Kilise ataları, Nestor hakkında konuşurken, “Yuhanna ve Aziz Meryem Ana’nın bulunduğu Efes’e vardığında…” diye yazmaktadırlar.

Bir de, Efes’te yaşamış ilk Hiristiyanların soyundan gelen ve Kirkince’de oturan Ortodoks cemaatinin sadakatle birbirine anlatarak aktardıkları bilgiler vardır. Bu cemaat, her yıl, Meryem Ana’nın uykuya dalmasını hatırlamak ve kutlamak amacı ile buraya gelmekte idiler.

PANAYA KAPULU diye adlandırdıkları bu yere geliş sebepleri, Meryem Ana’nın burada yaşamış ve ölmüş olduğunu atalarından sürekli duymuş olmaları idi.

Meryem Ana evinin bulunması:

Geçtiğimiz yüzyılda, “Alman rahibe Catterina Emmerich’in açıklamaları yönünde Meryem Ana’nın hayatı” adlı bir kitap yayınlandı. Bu rahibe, bu yerleri hiç görmemiş olmasına rağmen onları çok etkileyici bir biçimde tasvir ediyordu. Bu kitapta, Efes Bülbül dağı ve Meryem Ana’nın son yıllarında yaşadığı ev, çok belirli ve açık şekilde anlatmakla idi. Bu anlatılanların ışığında, iki ayrı bilimsel grup 1891 yılında bu evin kalıntılarını ortaya çıkardıklarında, Alman rahibenin anlatımlarına tamamen uyduğu anlaşılmıştır.

İbadethane:

Meryem Ana’nın yaşadığı evin kalıntıları üzerine inşa edilmiştir. Temelleri I. ve IV. asra aittirler. Duvarların bir kısmı VII. asra aittir. Son restorasyon çalışmaları 1951 yılında yapılmıştır.

Meryem Ana’nın bronz heykeli kahverengi renginde, üzerinde bir elbise, omuzunda şalı, başına da taç takılmış. Kollarını az ileri uzatıp avuçlarını açmış durumda ziyaretçileri karşılıyor ilk önce. Arkasında büyük zeytin ağaçlarının gövdeleri. Heykel kayaların üzerine oturtulmuş.

Avluda çam ağaçları, zeytin ağaçları var. Yeşil çit öbekleri ile bölümlendirilmiş. Beyaz boyalı oturma bankları dört sıra. Kalabalık grupların topluca ayin ve dua etmeleri için yapılmış sanki.

Meryem Ana evinin girişi pek geniş olmayan üstü kemerli bir geçitten girişi var. Solda, girişte uyarı tabelası konulmuş, tabelada “Sessiz olun” ve fotoğraf makine resmi üzeri çizgi çekilmiş. En altta da İngilizce “No photos” uyarı yazısı. Yani içeride resim çekmek “Yasak Hemşerim” uygulaması burada da var. Ama unutmadıkları bir şeyi “utanmadan” da yapıyorlar “Bağış Kutusu” yazısını koymayı biliyorlar. Şimdiye kadar hiç bir din için bağış yapmadım yapmam da. Bu benim inancıma ters.

Bekçinin uyarılarına aldırış etmeden dışarıdan bir kaç resim çektim. İçeriyi görmeye de hevesim kaçtı. Hep böyle yerlerde “Yassak Hemşerim” sözü benim orası ile ilgili hevesim sönüyor. Artık tarihi bir yer, antik, görülmesi gereken yer kavramı kafamda siliniyor. Normal bir yer gibi algılıyorum. Bu huyumu çok seviyorum, hiç bir zaman kurumasın.

İç alana girişte kemer var. Tam karşıda da kemerli büyük bir niş, nişin içinde Meryem Ana heykeli. Heykel yüksekte. Heykelin yanında iki vazo, içinde çiçekler. Ön tarafında tahta masa, masa işlemeli masa örtüsü ile örtülmüş. Masanın önünde de saksıda çiçekler konulmuş. Masaya ve heykele yanaşılmasın diye kırmızı urganlar çekilmiş. Yerde halı döşeli.

Giriş tünelinin ucundan sağ tarafın bir resmini çekiyorum siz okuyucular için.

Niş içinde yağlıboya bir tablo asılmış, Meryem Ana’ya dua eden biri resmedilmiş. Niş tabanı işlemeli bez örtü konulmuş. Küçük saksılarda çiçekler.

Kalabalık ziyaretlerde insanların dua etmeleri için küçük Meryem Ana heykeli konulmuş. Heykelin üstü örtülü, Heykel mermer bir plakanın üzerinde. Profil demir ve üzeri yarım yuvarlak saç örtü heykeli yağmurdan koruyor.

Aslında kilisenin içinde mumların yanması gerek ama mumların isleri zamanla içerisini kararttığından dışarıya mangal gibi profil demir, üstü sac ile kaplı. Yanları ve arkası cam konularak kum havuzunda mumları dikip hiç bir zaman dilekleri olmayacak mumları yakıp dilek diliyorlar. Mumları da para ile satıyorlar dikkat edilmeli!

Mangalın içinde 15 civarı mum dikilip yanar durumda. İnanışa göre mum sönmeden yanıp biterse dilekler gerçek olurmuş. Sönerse havanı alırsın. Ama para kazanan bir kurum insanların mağdur etmemesi ve dileklerinin gerçekleşmesi için açık havada olsa da  camekanla kapatıp mumların sönmemesi sağlanmış. Şafak Omaç mum yakarken, Allah kabul etsin.

Meryem Ana Evi ziyaretimiz bitti. Pek hevesim kalmamış olarak Bülbül dağının güzel ormanında sık ağaçların arasından sızan ışık hüzmeleri bence daha güzel. Bu güzelliği görmek gerek, hem bedava hem de resim çekmek yasak değil.

Uzun ağaç gövdeleri sarmaşıkların hışmına uğramış. Ağaç dalları sık ve aralarından güneşin ışıkları sanki su dökülür gibi.

Otobüslere binip Selçuk’a doğru inişe başladık. Yüksekten resim çekiyorum, önümde yaprakları taze incir ağacı. Arkasında Selçuk kasabası görünüyor.

Müzenin önüne getiriyor otobüsler bizi ve iniyoruz. Artık veda zamanı geldi. Az Bilinen Antik Kentler Turu burada son buluyor. Şehir dışından gelenler garaja gidip otobüsle evlerine dönecek. Kimisi bisiklet sürüp İzmir’e pedallayacak. Bir kısmı da Pamucak ta belediyeye ait tesislerde kamp kuracak. Arkadaşlarla vedalaşıp uğurluyorum görebildiklerimi. Sonrasında Pamucak kamp alanına gidecekler bir araya gelerek yola çıktık. Kamp alanı 10 Kilometre civarı, eski yol olan ağaçlı yoldan gidiyoruz bir süre. Ana yol sol tarafımızda.

Yeni yapraklarını açmış dut ağaçları gezinti ve bisiklet yolunun iki yanında sıralı olarak dikili. Soldaki yol bisiklet yolu asfalt döşeli. Sağdaki yol ise toprak yol, koşu ve yürüme amaçlı olarak kullanılıyor. İki yol arasında çimen ekili yemyeşil.

Bisiklet ve yürüme yolu bitiyor eski asfalt yolda bir süre daha gidiyoruz. Güneş sol tarafımızdan batmak üzere.

Bagajları yüklü 6 bisikletçi ağaçlı yolda ilerliyor gün batımına doğru

Güneş ufka yaklaşmış bereketli Küçük Menderes ovasında. Toprak yollar, bir kaç ağaç ve yabani otlarla kaplı arazi.

Ferdimen güneşi tam ufuk çizgisinde yakalıyor. Güneşin olduğu yer kızıla boyanmış, Yanlar giderek koyulaşan bir mavilik. Üstümüz masmavi. Arkadan vuran güneş ışıkları ağaçları bir gölge durumuna düşürmüş.

Selçuk belediyesinin kamp alanına varıyoruz, ilk olarak herkes çadırını kurup yerleşiyor. Hava kararmaya başlayınca bekçiden anahtarları alıp enerji panosunu açarak aydınlatmalara ve prizlere enerji verdim. Tuvaleti de var oh ne güzel. Hava iyice kararınca yemek işlerine başladı herkes kendince. Yemek faslı bittikten sonra kuru okaliptus dallarını toplayıp bir güzel kamp ateşi yaktık. Selçuk ta bisikletçi dostum Adnan Barım da arabası ile gelerek sohbetimize katıldı. Hava mis gibi, ortam güzel, arkadaşlar harika olunca sohbet bitmez. Herkes içeceğini Selçuk’tan almış olduğundan ortaya çıktı. Ben de bir tas otlandım şaraptan. Şarap ve ateş içimizi ısıttı baharın serin akşamında. 30 kişi kadar varız. Yarımız Olcay Ormankıran öncülüğünde Antik kentler turunun devamı olan Metropolis’i gezecekler. Geriye kalanlar da yani bizler bu yıl ilk defa gerçekleştireceğimiz Suyun Kaynağına Yolculuk projesini gerçekleştireceğiz.

Bu projeyi Şafak Omaç ve ben düzenliyoruz. Amacımız da İnsan eli ile yapılan erozyon ve kirliliğe dikkat çekmek için bisiklet turu yapmak. Bu tur için bir kaç arkadaş daha aramıza katıldı. Gecenin ilerleyen saatlerinde birer ikişer çadırlara çekilip dinlenmek için uyumaya başladık. Ben de çadırıma girip yatmaya başladım.

Bir turu da başarı ile bitirmenin huzuru var içimde güzel bir turun mutluluğu ile uykuya daldım.

Canavar-ül velosipet Enes Şensoy’un çektiği 5. güne ait video görüntüsü.

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık olarak 48 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

100. Çanakkale Şehitlere Saygı Turu Gelibolu 4. Gün

20 Mart 2015 Cuma

Çanakkale – Lapseki – Gelibolu

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

Sen bir kır çiçeği, ben mutlu bir kır çocuğu

Seninle süslüdür hep rüyalarımın çoğu

O kadar güzelsin ki, dokunmaya kıyamam

Yıllarca baksam yine, seyretmeye doyamam.

 

Fal tutar sevgililer, güzellerin tacısın,

Dertleri kolay bulan gönlümün ilâcısın.

Toprak anam bağrına basınca bir gün beni,

Unutmayıp da yorgan etse üstüme seni.

Saniye Sarsılmaz

 

Öne çıkan görsel,  duvara asılmış çift kişilik tandem bisiklet. Durduğu yerde paslanmaya başlamış.

20150320_093434

Sıcak bir ortamda ama kapalı olarak iyi bir uyku vücudumun dinlenmesi için iyi oldu. Çanakkale’nin soğuğu bir başka olduğunu bir gün önce görmüştüm. Güne daha sağlıklı başladım bu sabah, dizimde ki ağrı neredeyse yok gibi. Hafif, belirsiz bir sızı var sadece. Uykuda toplanan enerji odanın içinde dağılmış eşyalarımı çabucak toplamama neden oldu. Eşyaları bisiklete yükledikten sonra sabah kahvaltısını yapıyoruz pansiyonun diğer müşterileri ile birlikte. Kahvaltının ardından bisikletimi bahçeye çıkarınca duvara asılmış tandem bisiklet gözüme çarpıyor ilk önce. Dün akşam görmemiştim karanlıkta. Demek ki pansiyonu işletenler bisikletçi imiş. İrfan iyi bir seçim yapmış farkında olmadan. Gerçi duvara süs olarak asılmış ve paslanmaya başlamış ve eski bir bisiklet ama pansiyonun duvarında görmek bile yeter bizim için. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

20150320_093434

Pansiyon ücretini ödeyip yola çıkıyoruz, yağmur hafif yağmakta. Ayrıca rüzgar her zaman olduğu gibi karşıdan esmekte. Çanakkale içinde Tamam ve İrfan’ın bankada işleri olduğundan onları hallediyoruz. Tamam ve İrfan işlerini hallederken Çanakkaleli arkadaşım İhsan Beceren ile karşılaşıyorum. Hoş beş hatır sorduktan sonra hadi gel bir şeyler ısmarlayayım deyince daha yeni kahvaltıdan kalktık, tıka basa yedik diyerek başka bir zaman içeriz dedim. Şehitlere saygı turundan konuştuk biraz. Bu yıl ki biraz işin cılkı çıktığını, kendimiz bir tur yapacağımızı söyledim. Bu kadar sponsor katkı sağlıyor ama bisikletçiden istenen 1 gecelik çadır konaklaması için 65 TL çok fazla dedim. İnsanlar şehitlere saygı için geliyorlar bu ne ücreti, artık kar amaçlı tura dönüştü diyerek şikayetimi dile getirdim. İhsan da eh işte valilik şirkete vermiş turu da falan filan diyerek savunmaya çalışıyor. Dedim ki hiç savunma. İnsanların ihtiyacı çadırını kurabileceği bir alan ve yemek. Eğer bunları koca valilik sağlayamıyorsa yapmayın tur, herkes nasıl olsa gelir şehitlere saygısını yapar dedim.

Tamam ve İrfan işlerini bitirdikten sonra İhsan ile vedalaşıp bir süre Çanakkale içinde gitmeye başladık. Çanakkale içinde fazla etkilenmedik rüzgardan. Ana yola çıkınca tam karşıdan esen rüzgar duvar gibi. Parkın içinde yeşil vazoya benzer, biraz da ejder gibi yapılmış heykel.

20150320_095647

Çanakkale Lapseki yolu geniş duble olan bir yol. Bizim için iyi bir yol. Eceabat Gelibolu arası mesafe biraz daha fazla olduğundan bu yolu tercih ettik. Hem karşı taraftaki yol dar ve dönemeçli. Gittiğimiz yol geniş ve ferah ama gel gelelim rüzgar bir taraftan, yağmur bir taraftan fazla yol da alamıyoruz. Pil çabuk bitiyor rüzgara karşı, sık sık mola vermek zorunda kalıyoruz. 35 Kilometrelik bir yolu epey uzun bir sürede aldık. Rüzgar koparıyor resmen. Saatte ki hızımız 10 Km’yi geçmiyor. Bir de 8 ila 10 Km de bir mola vermek yolculuğumuzu epey uzattı. Yağmur yağdığından resim bile çekemedim, çekmeye de fırsatım olmadı. Sadece bir an önce varmaya odakladım kendimi.

Yolda bize Umut adlı arkadaş katıldı, genç dinamik olmasına rağmen bizimle Lapseki’ye kadar ayak uydurdu. Rüzgar türbinlerinde yüksek yerlerde çalışıyormuş. Aynı zamanda dağcılık ta yapıyormuş. Dağcılık yapması tehlikeli yüksek yerlerde çalışmasını sağlıyormuş. İyi de parası varmış bu işin. Dört kişi yol almaya başladık rüzgara karşı. Umut çılgın bir genç, bunu yolda giderken kendini gösterdi. Yol kıyısında bir kum yığınına sağ ayağını kilitli pedaldan çıkararak kum tepesinle ayak burnu ile puuf diye vurarak neşe içinde bağırdığını görünce anladım çılgın olduğunu. Neden bizimle birlikte olduğunu da anladım bu arada. Kendisi çılgın zaten, bizler de dengesiz ve sorumsuz olduğumuza göre birbirimizi bulduk.

Lapseki’ye varınca tükenen enerjimizi karşılamak için şöyle iyi bir yemek yemek gerek diyerek lokantanın birine oturduk. Hem dinlendik hem de güzelce karnımızı doyurduk. Artık yolun sonuna geldik sayılır. İskeleden gemiye binip Gelibolu tarafına geçeceğiz sadece. Acelemiz de yok, yorgunluğu almak gerek.  İyice dinlendikten sonra iskeleden gemiye binip bisikletleri güvenli bir yere koyduktan sonra yukarı oturma yerine çıkıp oturuyoruz geniş koltuklara.

Hadi bir resim çektirelim diyerek karşımızda oturan kıza cep telefonumu verdim resim çekmesi için. Kız da resim yerine video çekmiş farkında olmadan. Ama ilginç bir video olmuş.

Video aşağıda.

Kızın video çektiğini anlayınca tekrar telefonu vererek resmimizi çekebiliyor sonunda. Solda Umut, İrfan, Tamam ve ben koltukta oturur durumdayız.

20150320_161255_HDR

Gelibolu iskelesine gemi yanaştı, gemiden inince Şafak’ı aradım cep telefonunla. Şafak telefonda kamp yerini tarif edince oraya doğru giderek yol kıyısında ki dinlenme tesislerine vardık. Hava iyice serleşmeye başladı. Avrupa yakası daha soğuk Asya tarafına göre. Kamp alanına gelince Şafak bizi karşılıyor ev sahibi olarak. Daha önce otobüsle gelmiş diğer arkadaşlar da hoş geldin diyerek karşıladılar. Ayak üstü hoş beşten sonra bisikletleri çadırı kuracağımız yere bırakıp kahve takımını yanıma alarak açık alanda kurulan kuzinenin yanına gelerek toplandık. Kuzine gürül gürül yanıyor, soğuktan üşüyenler ısınmaya çalışıyordu. Kendi oturağımı sobanın başına yerleştirip kahve takımını çıkararak cezveyi ocağa sürüp kahve pişirmeye başladım. Bu arada hem ısınıyoruz hem de sohbetin en güzelini yapmaktayız. Elbette sadece bizler bisiklet sürerek geldiğimizden sohbet daha çok yolculuk nereden, nasıl geldik konusunu konuştuk. Kuzinenin sıcaklığı ve kahvenin tadı ortamı daha da güzelleştirdi. Kuzinenin başında 7 kişiyiz.

20150320_180515

Kahve faslından sonra çadırı çardağın altına kurup eşyaları içine yerleştiriyorum. Üç gece burada yatacağız, çadır sabit kalacak. Turda yanıma alacağım birkaç malzeme dışında diğer eşyalar çadırın içinde. Kıytırık ta çadırımın yanına yerleştiriyorum güzelce. Akşam yemeğini kendi malzemeleriyle yapıp yedikten sonra Şafak ortada ateş yakarak bizleri çağırdı. Ateşin başında oturup hem ısındık hem de sohbetimize kaldığımız yerden devam ettik. Yeni arkadaşlarla tanıştık bu arada. Yeni arkadaşlarla tanışınca daha çok birbirimizi tanıma konuşuluyor karşılıklı olarak.

Bu arada kamp tüpü nasıl doldurulur tarifini gösteriyorum. Çakmak gazını kamp tüpüne doldururken Ferdimen videosunu çekmiş. Merak edenler videoyu izleyebilir. Video linki aşağıda.

https://youtu.be/dVTWSFZGE9w

Hava giderek sertleşmeye başladı. Kendime yarım litrelik iki tane boş pet şişesi ayarladım gece için. Fazla geç olmadan çadırlara çekilip yatma zamanı geldi diyerek herkes birbirine iyi geceler dilekleriyle çadırlara çekildi. Çadırımın içinde tüp ocağında çaydanlıkta su ısıtıp pet şişenin içine döktükten sonra ağzını iyice kapatıp uyku tulumunun ayak ucuna yerleştiriyorum. Dün gece ayaklarım çok üşümüştü.

Fazla oyalanmadan ayak ucu ısınmış uyku tulumuna girerek uyumaya başladım. Bu gün yolumuz kısa ama rüzgar ve yağmur bizi epey yormuştu. Bir de üstüne hava soğuk olunca yorgunluk kaçınılmaz.

Bu gün yaptığımız yol 45 Kilometre civarı.

Powered by Wikiloc

100. Çanakkale Şehitlere Saygı Turu Gelibolu 1. Gün

17 Mart 2015 Salı

Üçkuyular – Alsancak – Aliağa – Akçay – Altınoluk

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

beni koyup koyup gitme

ne olursun

durduğun yerde dur

kendini martılarla bir tutma

senin kanatların yok

düşersin yorulursun

beni koyup koyup gitme

ne olursun

Atilla İlhan

 

Öne çıkmış olan görsel, Zeytin ağaçları arasında giden yolda iki bisikletçi.

20150317_152141

Keşan dağ bisiklet festivalinden sonra kış boyunca uzun bir tura çıkmadım. İzmir yakınlarına günü birlik turlar ve günlük kullandığım bisiklet sürüşü bana yetti. Geçtiğimiz yıl bir çok tur yaptım. 2015 yılı için kafamda oluşturduğum turları kış aylarında belirledim. İlk olarak Çanakkale şehitlere saygı turu var. Ardından kendimin de içinde olduğum Az bilinen antik kentler turu. Mayıs ayında ise Denizli bisiklet festivali, bir hafta sonra da Burdur Salda gölü festivali var. İkisini bir arada çıkarırım. Malatya dan sevgili dostum Mustafa da bu yıl düzenleyeceği Nemrut bisiklet turuna davet etti. Daveti de geri çeviremedim. Yaz ortasında kendimin düzenlemeyi düşündüğüm ve çalışmalarını yaptığım Uluslar arası Kosova bisiklet turu. Son olarak ta bir çok kez gitmeye hazırlanmama rağmen bir türlü gidemediğim Antalya bisiklet festivali. Zaten hep Antalya dan dostlar çağırmakta. Mutlaka bu yıl gidecektim. Mersin de Zerrin Aslantaş bu yıl yine festival yapacak ve Antalya festivalinden 1 hafta sonra yapmaya karar verince aşağı yukarı bu yıl ki turlarım belli oldu.

2015 Yıl içinde yapacağım turlar belli olunca evdekilere şu şu şu tarihlerde ben yokum haberiniz olsun diyerek iznimi aldım. Kosova da 1 yıl önce kurduğum Perşembe akşamı bisikletçileri yıl dönümü olması ve yeğenlerimin beni ziyaretine gelmesi nedeni ile Ocak ayında yeğenlerle birlikte Kosova’ya gittim. Hem PAB Prizren’de 1. yaşını kutladım hem de Kosova bisiklet tur programı yaptım 2 ay boyunca.

İzmir’e döner dönmez daha 3 gün oldu ki Az bilinen antik kentler turu için keşif yapılacaktı hafta sonu. Yıl sonundan önce aldığım Kıytırık ismini verdiğim römorku da test edecektim. Aldığımdan beri de kullanmadım Kıytırığı. Bakalım nasıl olacak deyip bisiklete takınca arka tekerlek römorkun çatalına değiyordu. Bacanağın çalıştığı atölyede değen yeri biraz ezdik. Tekerlek ile çatal arası çok az mesafe vardı. Şimdilik idare ederim diyerek 2 günlük keşif turuna çıktım. Kıytırıkta fazla eşya da yoktu, çadır, uyku tulumu ve mat. İlk başlarda iyi gidiyordu ve kullanışı rahattı römork ile birlikte. Benim sol ayağım sağ ayağımdan daha kuvvetlidir. Topa da daha çok sol ayakla vururum. Çandarlı dikili arası yokuşlar başlayınca sola göre daha zayıf olan sağ dizim ağırmaya başladı. Ertesi gün dizimde ağrı şiddetlendi. Eyvah bakalım ne olacak bu ağrının sonu.

Bu yıl Çanakkale şehitlere saygı turu biraz bisiklet camiasında tartışmalara neden oldu. Valilik bir şirkete vermiş organizasyonu. İşin içine şirket te girince bir gece çadır ve sabah kahvaltısı için 65 TL isteyince tartışmalar büyüdü. Bu tartışmalara girmedim ama Gelibolu dan Hüseyin Şahin ben turu yaparım hem de düşük bir maliyetle diyerek işe soyundu. Bizde tura yardım için görev alacaktık. Hüseyin Şahin ile birlikte Gelibolulu olan Şafak Omaç birlikte gidilecek yolları keşfetti. Bizler de Az bilinen antik kentler tur düzenleyicileri olarak grubu sağ salim şehitlikleri dolaştıracaktık.

Az bilinen antik kentler turu için yaptığımız keşiften dönerken yolda bizim Dengesiz İrfan ve Tamam ile karşılaştık. Onlar erkenden Çanakkale yolunu tutmuşlar. Eh yolcu ettik onları, Gelibolu da buluşuruz dedik. Eve döndük keşif turundan ama dizim ağrımaya devam ediyor. Ertesi gün de yarımada projesi olan Efes Mimas bisiklet yolu için keşif turu yapılacaktı. Dizimin ağrıması nedeniyle katılmaktan vaz geçtim. Salı günü yola çıkmam gerek Gelibolu’ya doğru. Bir gün dinlendim, sıcak su ile dizimi masaj yaptım gün boyu. Bu arada Gelibolu’ya nasıl gideceğim diye karar vermeye çalışıyorum. Bir taraftan da dizde ağrı var.

Akşamdan hazırlığımı yapıyorum, Kıytırığa ve bagaj çantalarıma eşyalarımı yerleştirdim. Kıytırık olunca yerim çok genişledi. Salı sabah yola çıktım, artık kervan yolda düzülür deyip. İlk önce Alsancak metro istasyonuna gideceğim.

İşte bisikletim KUZ ve Kıytırık. Güzel bir ikili oluşturdular. Arkası deniz, hava parçalı bulutlu.

20150317_092717

Metroya biniş saati olan 09:30 da istasyona girerek trenin gelmesini bekliyorum. Güvenlikçi arkadaş beni böyle görünce ilgisini çekti ve başladık muhabbet etmeyen. İlk önce nereden geliyorsun ile başlayan sohbet resim çekilmeye kadar gitti. Kıytırık pratik çıkarılıp takılıyor, tren gelmeden çıkarıyorum. Güvenlikçi beni, KUZ’u ve kıytırığı çekiyor istasyonda.

20150317_094849

Tren geldikten sonra kıytırık ve KUZ’u yerleştiriyorum ilk vagona. Aliağa’ya doğru gitmeye başladık. Giderken İrfan aradı telefonla. Hava çok rüzgarlı, tam da karşıdan esiyormuş. Ayvalık tan çıkmışlar yola yavaş ilerlediklerini söyledi İrfan. Bana otobüsle Akçaya gel orada buluşalım deyince aklıma yattı bu fikir. Hem diz ağrım biraz daha dinlenmiş olur hem de rüzgara karşı zorlanırdım açıkçası. Bu arada 2 gün kazanmış oluyorum. Aliağa da metrodan inip otobüslerin kalktığı durağa geldim. Gerçekten de İrfanın dediği gibi rüzgar şiddetli esmekte. İmkanı yok kıytırıkla gidemem. Otobüse kıytırıkla birlikte KUZ da yerini alıyor. İzmir Akçay otobüsü de boş, birkaç kişi var ve bagajlar bomboş. Otobüs boş olunca dolmuş gibi her elini kaldıranı alıyor. Yolda binenlerin çoğu Ayvalık ta iniyor, otobüs yine boş. Otobüsün boş koltuklarını çekiyorum.

20150317_125447

Otobüs Akçaya vardı bile, 3 saate yakın yolculuk sürdü. Kuz ve kıytırığı bagajdan indirip bisiklete taktıktan sonra İrfan ile buluşacağımız sahile doğru gittim. İrfan ve Tamam da bir tıra binerek Akçay’a doğru geldiklerini telefonla öğrendim. Kıytırık, KUZ ve deniz. Kıytırık’ın arkasında iki çubukta üçgen flama var, biri turuncu, diğeri sarı renkte.

20150317_134150

Beklediğim yerde lokanta var, öğle yemeğini yiyeceğiz İrfan ve Tamam gelince. Kuz park halinde.

20150317_134206

Beklemem uzun sürmedi, İrfan ve Tamam yanıma gelince birisine resmimizi çekmesini rica ediyoruz. O da çekiyor üç dengesizi birden bisikletlerimizle birlikte.

20150317_135754

Yemeği yedikten sonra yola çıkma zamanı deyip çıkıyoruz birlikte. Ana yolda bir süre gittikten sonra 1.5 Kilometre az yukarda olan Tahtakuşlar köyündeki müzeye gidelim diye karar verdik. Tahtakuşlar köyüne doğru tırmanmaya başladık. Tamam ile İrfan önde, zeytinlikler arasında gidiyor. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

20150317_152141

Tahtakuşlar köy girişinde bulunan müzeye yokuş ta olsa kısa bir sürede vardık. Tabelada; Tahtakuşlar köyüne hoşgeldiniz. Atatürkçü düşünce derneği, Güre şubesi yazılmış.

20150317_153003

Müzeye geldik ama müze kapalı, o yüzden gezemiyoruz. İrfan ve bisikletlerimiz müze önünde.

20150317_153207

Müzenin altında hediyelik eşya satan dükkanı geziyoruz. Madem geldik bir şeyler görmemiz gerek. Takılar, bileklikler, zincirler, incik boncuk dolu raflar. Benim pek merakım olmadığı için bir şey satın almıyorum. Sadece birer soda içmekle yetindik.

20150317_153325

Özel Alibey KUDAR Etnografya müzesini kuran ve işleten Alibey KUDAR emekli bir köy öğretmeni. Köy Enstitü mezunu olan Alibey emekli olduktan sonra ilk özel Etnografya müzesini kuran kişi. Bir çok tarih – kültür araştırmaları kitabı yayınlamış. Müzenin kültür araştırma dizi yayınlarından “Doğadan Seçme Bilgiler” kitabını imzalatıyorum.

20150317_153840

Tahtakuşlar köyünden iniş çıktığımızdan daha kısa bir sürede iniyoruz ana yola. Bir süre ana yolda ilerledikten sonra hava kararmadan kamp atalım diye karar verdik. Her zaman kaldığımız Altınoluk deniz kıyısında bulunan otelin yanındaki kumsala vardık. Zaman geçirmeden çadırları kurup eşyaları içine yerleştiriyoruz.

20150317_171721_HDR

Akşam yemeğini yapıp yedikten sonra mekanı işleten Hüseyin ve ailesi ile yanan kuzinenin başında oturup çayları içiyoruz bir güzel. Hüseyin ve eşi burada kalıyor sürekli olarak. Oğlu, gelini ve torunu akşam oturmaya gelmiş. Eh biz de onlarla birlikte çay, muhabbet iyi zaman geçirdik. Buralarda gece havalar daha soğuk İzmir’e göre. Kuzine de zeytin odunu yanıyor gürül gürül. Üstünde çaydanlık, çay demlenmiş, sıcak sohbet demli çay ile beraber içimiz ısınıyor.

20150317_192311_HDR

Fazla geç olmadan Hüseyin ve ailesine teşekkür edip çadırlara giriyoruz ama dışarısı epey soğuk. İrfan’ın çadırına girip bir süre sohbet ettik. Uzun süredir görüşmedik, birbirimize anlatacaklarımız çok. Hazır muhabbet koyulaşınca birer kahve içelim diyerek kahve pişirip muhabbete kattık. Çadırın içinde üç kişi elçek resim çekiyorum.

20150317_195347_HDR

Muhabbet bitmiyor, ben fazla yol yapmadım, o yüzden yorgun değilim. Sadece sağ dizimde ağrı devam ediyor. İrfan ve Tamam Ayvalık’tan çıktıklarından sonra rüzgar epey yormuş ikisini de. Uykumuz gelince kaçırmadan yatmalı diyerek yatıyoruz kendi çadırımızda.

Bu gün yaptığım yol toplam 34 kilometre civarında.

Yaptığım yolun haritaları aşağıda

Powered by Wikiloc

Powered by Wikiloc

3. Keşan Dağ Bisiklet Festivali 5. Gün

4 Eylül 2014 Perşembe

Gelibolu – Bolayır – Keşan

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

Geçiyorum denizin geçtiği yerlerden,

Bu fersah fersah su

Sevdalım olur benim

Şahitlik ediyor zamana

Yanık tenim

Evler sıralı boncuk boynumda

Gurbet gerdanımda bir yalan.

Çiğdem Baydar

 

Öne çıkmış olan görsel, çadırımın içinde Marmara denizinde sabahın erken vakitleri Önde bir ağaç var. Güzel bir uykunun ardından dinlenmiş olarak kalkıyorum deniz manzaralı çadırımdan. Güneşin doğduğu yerde bulutlar var, ufukta ışıkları belli oldu.  Bulutlar biraz geciktirecek güneşin ışıklarını anlaşılan.  Güneş henüz doğmamış, benim kalkmamı bekliyor.

040920148059

Çadırdan çıkmadan güneşin çıkmasını bekledim bulutların arasından. Ve sonunda güneş yüzünü gösterdi tüm görkemiyle. Hava neredeyse durgun, deniz hafif çalkantılı. Marmara denizi sakinliğini koruyor.

040920148061

Güneş bulutun üstünde kendini gösterince digital zoom ile yakınlaştırıp çekiyorum.

040920148062

Çadırı kurduğum yer, gün ışığında güzel görünüyor. Burada her zaman kamp atabilirsiniz. Duvar örülü iki kademeli olan yerde birinci kademede kurmuştum çadırı. Alanı da tam bir çadır boyunda. Arkada tuvalet, yanda da büfe, önü kumsal ve deniz.

040920148063

Kumsal ince kumu ile harika bir görüntü oluşturmuş. Belediye her sabah traktör ile kumsalı düzeltiyor. Kumsal el ayak değmemiş oluyor. Kumsalın resmini çekerken köpeğini gezdiren biri ile tanışıyorum; Hüseyin Şahin. Biraz sohbet ederken bisiklet söz konusu olunca aslında facebook ta birbirimizi tanıdığımızı fark ettik. Hüseyin bisiklet gezgini ve Avrupa da, Asya da turlar yapmış birisi. Şafak’ı, Selim’i tanıyor, Gelibolu küçük bir kasaba değil ama bisikletten diye tahmin ediyorum. Sonradan öğrendim ki mahalle arkadaşları imişler. Selim işe giderken uğruyor yanıma arabası ile. Bana iyi yolculuklar dileyerek iş yerine doğru gidiyor. Şafak gelesiye kadar sohbet ediyoruz Hüseyin ile.

040920148064

Şafak geldikten sonra kahvaltı yapmak için kahveye doğru yola çıktık.  Yolumuzda açık hava müzesi durumunda olan Dumlupınar denizaltısının kalıntıları ile karşılaşıyoruz. 1953 yılında bir gemi ile çarpıştıktan sonra batmış Dumlupınar denizaltısı. Camekan içinde Dumlupınar denizaltısının resmi, Altında; Dumlupınar, 4 Nisan 1953 tarihinde Çanakkale Nara burnunda İsveç bandıralı Nabalant gemisi ile çarpışma sonucunda batmıştır. Subay 7, Astsubay 35, 39 er şehit olmuşlardır.

040920148065

Dumlupınar denizaltısının anıtı. Benzer denizaltı dük olarak batarken, kuyruğu havada.

040920148066

Radar anteni sergileniyor batık yanında.

040920148067

Dumlupınar denizaltısının maketi.

040920148068

İki tane denizaltı torpili.

040920148069

Açık hava müzesinden sonra üzerinde Gelibolu feneri olan falezler geliyor. Hava şartlarından ilginç bir şekil oluşturmuş falezler.

040920148072

Falezler kumdan oluşmuş, girintili çıkıntılı şekiller oluşmuş.

040920148073

Falezlerin bitiminde Çilehane çıkıyor karşımıza. Tabelada yazdığına göre:

Çilehane

Tasavvuf yoluna girenlerin manevi olgunluğa ulaşmak için insanlardan ayrılıp küçük bir odada yalnız Allah’ı düşünmek, ona ibadet etmek, onun isimlerini anmak, susmak, az yemek yemek, az içmek gibi uygulamalar ile zihnin Allah düşüncesine yoğunlaşma yeteneği elde etmesinin sağladığı bilinmektedir. Bu uygulamanın temelinde Peygamber Efendimizin S.A.V. peygamberlik gelmeden önce Hira mağarası’nda bir süre insanlardan uzak kalması, yine onun Ramazan ayı’nın son 10 gününde itifaka çekilmesi esas alınmıştır. Yazıcızade Mehmet efendi, çilehanede iken rüyasında peygamber efendimizi gördüğünü ve kendisinden onu anlatan bir eser yazmasını istediğini belirterek 7 (Yedi) yılda “Muhammediyye” adlı eserini 1449 yılında burada yazılmıştır.

040920148074

Bisikletleri sokak kıyısına bırakıp Çilehane bahçesine giriyoruz.

040920148075

Kayalara oyulmuş Çilehane odaları iç içe iki oda olarak yapılmış. İçerisi rutubet kokuyor kimse oturmadığı için.

040920148076

Esas Çilehane odası burası. Parmaklıkla kapatılmış, içeri kimse girmesin diye. Ayakta durulmayacak kadar alçak, ancak bir kişinin sığabileceği kadar genişlikte kayaya oyulmuş bir oda.

040920148077

Çilehane ziyaretimiz bittikten sonra kahvaltıyı karşıda kahvede yaptıktan sonra biraz sert bir yokuştan falezlerin üzerine çıkıyoruz. Gelibolu tarih kokuyor, her tarafta tarihi binalar, yerler, yapılar görmek olası. Falezlerin üstüne çıktıktan sonra Bayraklı Baba türbesini ziyaret ediyoruz.

Bayraklı Baba

Asıl adı Karacabey olan Bayraklı Baba, Yıldırım Beyazıt döneminde Osmanlı ordusunda sancaktar olarak görev yapmıştır. Ankara savaşı’nda Timur yenilgisinden sonra Emir Süleyman saflarında yer almıştır. Ankara savaşında ordunun sol kanat komutanı olan Süleyman çelebi yenilgiden sonra Çandarlı Ali paşa ile Rumeli’ye doğru çekilmiştir. Ağustos 1402’de Gelibolu’ya Venedik ve Ceneviz gemileri, O’nu ve askerlerini Rumeli yakasına taşımış, Edirne’ye giderek tahta oturmuştur. 1410 yılında yapılan bir savaşta etrafı düşmen askerlerince çevrilen Karacabey, taşıdığı sancağın düşman eline geçmemesi için parçalayarak yutar. Yaralı olarak bulunduğunda, kendisine taşıdığı sancak sorulur. Arkadaşları anlattıklarına inanmayınca palasıyla karnını yarar ve midesindeki kanlı sancak parçalarını gösterir. “Kıyamete kadar üzerimden bayrak eksik etmeyin” der. Gerçeği ispatlamanın huzuru ile ruhunu teslim eder.

040920148078

Bayraklı Baba türbesi bayraklarla donanmış, içerisi dışardan görünmüyor.

040920148079

Türbenin içine girerek anca mezarı görüyorum. Ruhuna bir Fatiha okudum burada yatan Karacabey’e. Bayraktar olan Karacabey, sancağı vermemek için parçalayıp yutmuş ve sancağı soranlara karnını yarıp sancak parçalarını göstererek ispat ettikten sonra şehit olmuş. Türklerin Şaman inanışından gelen adet üzerine türbeye gelenler Türk bayrağı satın alıp türbeye asarak dilek ortamına çevirmişiler. Anlayacağınız iş çığırından çıkmış başka yöne kaymış olan biten tarih. İşin sevindirici tarafı mezar bayraklardan görünmüyor.

040920148080

Bayraklı Babanın türbesinin bahçesinde güzel beyaz çiçekler de görselliğe renk katıyor asil rengi ile. Gramafon çiçeği.

040920148081

Osmanlı mezar taşları nerden getirmişlerse bahçe duvarının bir köşesine konulmuş öylece duruyorlar.

040920148082

Bahçede salyangozlar da boş durmuyor, yavaş hareketlerle olmadık yerlerde dolaşıyor. Mermerde salyangoz hedefine gidiyor.

040920148083

Hamzakoy kumsalı, falezlerin üstünden harika görünüyor.

040920148084

Fransız mezarlığı, Kırım savaşında ölenleri Osmanlılar zamanında Fransa’ya kadar götürmemiş buraya gömmüş ölülerini. Fransa’nın sömürgeciliği işte burada. Kendine toprak elde etmek için yaptığı bir uygulama. Osmanlı bitmiş Türkiye Cumhuriyeti kuruşmuş ama mezarlık kaldırılamıyor. Mezarlığı kaldırmaya kalktın mı kendi topraklarına saldırıldığını sayarak savaş ilan ederim diyor Fransa.

040920148085

Dumlupınar denizaltı batığı açık hava müzesi. Marmara denizi ve geçen yük gemileri.

040920148086

Elbette buraya İnsan eli değmemiş. Bazı kendini insan sananlar akşam gelip içmişler…. Gerisini siz getirin artık ortalık çöp dolu.

040920148087

Gelibolu Feneri

Çanakkale boğaz girişini kontrol edebilecek konumda bulunan Gelibolu Feneri denizden 50 metre yükseklik bulunuyor. Kâgir bina olarak inşa edilen ve 25 metre yüksekliğe sahip kulesinden çakan ışığı, 19 deniz mili uzaklıktan görülebiliyor. Osmanlı İmparatorluğu dönemi 1856 yılından bu yana görev yapan fenerin bulunduğu görkemli panoramaya sahip burun park olarak düzenlenmiş.

040920148088

Fenerden sonra az ileride Namazgah var. Namazgahı ziyaret ediyoruz.

Namazgah (Azepler camii)

1407 yılında Beşeroğlu İskender bey tarafından yaptırılmıştır. Sefere çıkan azep erlerinin (Denizci savaş eri) topluca namaz kılmaları için yaptırılmıştır. Sayısı az olan açık hava camiinin en önemli örneğidir. Mihrabı bir niş içindedir. Ladikli Süleyman oğlu aşık tarafından yaptırılan Rumi yazıtlı kapısı vardır. Osmanlı donanmasının savaş gemileri sefere çıkmadan önce Hamzakoyda toplanır ve hazırlıklarını burada yapardı.

040920148089

Yaz boyu Ramazan ayında teravi namazları burada kılınıyor. Namazgah küçük bir avlu şeklinde, kenarları bir sıra taş örülmüş. Girişinde kapı var. İmamın durduğu mihrap tarafı duvar olarak yapılmış, Sağda minber, kapısı, merdiveni ve kubbeli bölümü ile dikkati çekiyor. Solda ise kürsüye (vaaz verilen yer) merdiven ile çıkılıyor.

040920148090

Falezlerin üzerinde Çanakkale boğazı girişi manzarasında Şafak benim bir resmimi çekiyor. Hemen hemen aynı bölgede 5 ayrı tarihi yapı var. Hepsi de başka özellik taşıması ve falez üzerinde olması gezenler için bulunması imkansız bir yer. Aslında daha çok tarihi bina, yapı var çevrede. Hepsini gezmeye zamanım yok. Şafak buralı olduğundan önemli yerleri dar alanda hızlıca gezmemi sağladı.

040920148094

Hallac-ı Mansur türbesi. Kare bina üstünde altı köşe çatı ve kubbesi var.

040920148095

Gelibolu da sağlam kalan tek burç, iç limanın başında heybetli duruşu ile geçmişten kalmış. Restore edilerek Deniz müzesi olarak kullanılmakta.

040920148097

İç liman kapalı, sadece kayıklara ev sahipliği yapıyor. Eski zamanlarda normal savaş gemileri koruma yeri olarak kullanılıyormuş. Şimdi yolda köprü yapılınca anca küçük kayıklar girebiliyor.

040920148098

Gelibolu’nun her tarafı tarihi eserlerle dolu. Adeta açık bir müze gibi, iç limanın yanında mermer bir lahit meydanın yeşil alanında sergileniyor. Erkek mezarı olarak yapılan bu lahit biraz zengin, üst tabakasına ait olmalı. Mermerden yapılması bunun kanıtı. Fakir halkın böyle bir mezar yaptırmasına imkanı yok. Lahit kapağında haç var. Bu kapak lahite ait değil, başka yerden getirilip buraya konmuş.

040920148099

İç limanın başka bir açıdan resmi, burç ile beraber.

040920148100

İç limana giriş yeri.

040920148101

Şafak ile beraber burç ve iç limanda resim çekerken birisi “Urim Baba” diye seslenince bir baktım İlkay Celal Genç karşımda bisikleti ile duruyor. İlkay ile kucaklaşıyoruz hasretle. İlkay ile Az bilinen antik kentler turunun son gününde tanımıştım. Burada karşılaşmamız beni şaşırttığı kadar sevindirdi de. Hoş beşten sonra bir resim çekiliyoruz birlikte. Antalya dan otobüsle buraya gelmiş. Buradan Keşan’a pedallayacakmış. Desenize yine yalnız yolculuk yapamayacağım. Şafak ikimizi yan yana çekiyor bisikletlerimiz ile.

040920148103

Üçümüz beraber resim çekiliyoruz elçek ile. Arkada iç liman ve burç.

040920148106

Bisikletimin yanına gelince arka tekerlekte bir jant teli kırılmış. Bu teli değiştirmemiz gerek diyerek Şafak bizi bisiklet tamircisine götürüyor. Gelibolu sokaklarında ilerliyoruz.

040920148107

Gelibolu her yeri tarihi eser  dedim ya her taraftan değişik tarihi binalar çıkıyor. Bunlardan biri de iki katlı ahşap bina. İçi boş, kimse oturmuyor.

040920148108

Bisikletçi tamirci dükkanına varıyoruz ama dükkan kapalı. Çırağı da gelmiş dükkanın önünde ustasının gelmesini bekliyordu. Ustanın da ne zaman geleceği belli değil. Yola çıkmamız gerek, tarihi yerleri gezelim derken zaman geçmişti. Bagaj çantalarımı ve yükümü indiriyorum ve tekerleği çıkarıp kaset dişlisini söktüm. Ardından kırık olan teli çıkarıp yedek teli takarak tekerleği yerine taktım. Jant ayarını yaptıktan sonra yola çıkmaya hazırdı KUZ. Kendi işini kendi yapmalı insan, her türlü bisiklet onarımı için takım ve gerekli olacak parça da var. Bisiklet tamircisi gelmese de olur.

040920148109

Bisikletimin onarımı bittikten sonra yola çıkmağa hazırız deyip Şafak’ın kılavuzluğunda ara sokaklardan Keşan yoluna doğru ilerlemeye başladık. Ara sokaklarda bile tarihi eserler görmek olası. Taş bina iki katlı, çatısı yok üstünde.

040920148110

Hepsinin ayrı bir yapısı, ayrı bir dokusu var. Bu cami de onlardan biri. Bildiğimiz kubbeli değil, normal evlerdeki gibi kiremitli çatısı var.

040920148111

Caminin çeşmesinden su şileleri dolduruyoruz. Çeşme duvarda iki derin kemerli niş içinde. İlkay sularını doldururken.

040920148112

Şehirden çıkmadan önce marketin birinden yol için erzak alıyoruz. Ne olur ne olmaz diyerek. Şafak şehrin çıkışına kadar bize eşlik ediyor. Artık vedalaşma zamanı deyip Şafak ile vedalaşıyorum. Şafak iyi ve uyumlu bir yol arkadaşı, hem rota konusunda uzman hem de turcunun konaklayacağı kamp yerleri bulmada tecrübeli. Ben sadece onu takip ettim ve çok güzel dört gün geçirdik. Muhabbetimiz hep uyum içinde, hiç bir tartışma konusu da olmadı aramızda. Benim için kendi turunu ileri bir tarihe atarak beraber Gelibolu’ya kadar geldik. Çok teşekkür ederim yol dostum, arkadaşım, kardeşim. Mükemmel insan. Şafak ile vedalaştıktan sonra İlkay ile şehirden ayrılıp Keşan yoluna çıkarak ilerlemeye başladık.

Bu sabah tarihi yaşadım Gelibolu da. Sağımızda Marmara denizi göründü.

040920148114

İlkay bazen önde, bazen de arkamda yolun emniyet şeridinde gidiyoruz. İlkay cep telefonu kullanmıyor ve benden uzaklaşmadan bisiklet sürmekte.

040920148115

Bolayır yol ayrımına vardık, Bolayır biraz yukarıda olduğu için uğramadan geçeceğiz. Tabelada düz olarak; Keşan, Edirne, İstanbul, sağa doğru; Bolayır ve kahverengi zemine Gazi Süleyman paşa türbesi yazılmış.

040920148116

Bolayır yüksekte, koyu ağaçların olduğu yerde Namık Kemal ve Gazi Süleyman Paşa mezarı var. Geçmiş yılda girip görmüştüm. Trakya da en çok ayçiçeği tarlası görebilirsiniz.

040920148117

Geçen yıl buradan geçerken yolun bazı kısımları yapım aşamasındaydı. Bazı yerler de yeni asfalt dökülüyordu. Yol bitmiş durumda ve kaymak gibi asfaltta gidiyoruz. Hızımız yüksek kaymak gibi yolda.

040920148118

Düzlük bitmeden uygun bir yerde öğle yemeği molası verdik. Koru dağlarına çıkmadan önce enerji almamız gerek. Yol kıyısında pek uygun bir yer bulunmuyor, küçük ağaçlar olan bir yeri zar zor bulduk. Hava sıcak, güneş altında yemek pişiremezsin, dinlenemezsin bile. Gölgede makarna pişirerek içine ton balığı takviyesi ile güzelce karnımızı doyuruyoruz İlkay ile. Yemek molasını fazla uzatmadan yola çıkıyoruz. Koru dağları tırmanışımız başladı bile. Yol kıyısında çam ağaçları, aşağıda tarlalar ve Ege denizi.

040920148121

Saroz körfezi görünmeye başladı yükseldikçe. Denizde, sahile yakın iki adacık görünüyor.

040920148122

Tam yokuşa vurmuştuk ağır ağır çıkmaya çalışırken Çanakkale den İhsan Beceren arkamızdan gelerek bize yetişti. İhsan da bizimle beraber Keşan’a kadar gelecek. Yolun karşı tarafından arkadaşları bisikletleriyle çekiyorum.

040920148123

Koru dağı zirvesine gelmeden önce sağda dinlenme tesislerinde bir çay molası vermeden geçmek olmaz. Burası araçların uğrak yeri, çay, kahve, yiyecek, ne ararsan var.

040920148124

Koru dağı zirvesini gördük sonunda. Geçen yıl hem yol çalışması vardı hem de tabelası eskiydi. Şimdi ise yol bitmiş, tabela yenilenmiş. KUZ’un resmini çekmeden olmaz. Tabelada; Korudağ Rakım; 350 yazılmış.

040920148125

Edirne il sınırına girdik, bundan sonra Trakyalıyız beeaa.

040920148126

Koru dağları inişi başladı, yeşil çayırlıklarda koyun sürüsü tek sıra giderken dikkatimi çekti. Uzaktan hoş bir görüntü oluşturmuş. Eylül olmasına rağmen burada iklim değiştiği için çayırdaki otlar yemyeşil.

040920148127

Keşan’a az bir mesafede İlkay’ın lastiği patladı. Herhalde sert bir cisim battı. Yoksa patlamaz lastik vardı, kolayca patlamayan cinsten. Bazen denk geldi mi denk geliyor, illa patlayacak. İhsan ve İlkay beraber lastiği söküp yama yaparak işi hallediyor. Ben sadece resimlerini çekmekle yetindim. İkisi de lastik tamiri konusunda acemi biraz.

040920148128

Havanın nereden kaçtığını bulmaya çalışıyorlar.

040920148129

Sonunda deliği bulup yamamaya başladı İlkay.

040920148130

Lastik tamirinden sonra yola devam ederek Keşan’a vardık. Hava karardı, karanlıkta ışıklarımızı yakarak daha önceden bildiğim kamp yeri olan parkı bularak içine girdik. İşte bundan sonra curcuna başladı. Keşanlı dostlar sıcak karşıladı, beni gören hoş geldin Urim Baba diyerek kucaklıyor. Buluşma uzun sürdü, parkın içinde daha önce gelmiş arkadaşlarla resim çekiliyoruz.

10533431_10203437876882504_4888575640257408132_n

En sonunda bazılarının minik civciv dediği, benim ise GülAyşe dediğim Ayşegül bana posta ile yolladığı davetiye henüz ulaşmadığı için elden almaya geldiğimden GülAyşe bana ikinci davetiyeyi elinden sunuyor. Ben de büyük bir mutlulukla davetiyeyi kabul ederek alıyorum GülAyşenin elinden.

GülAyşe bana yeni bir fikir verdi davetiyede yazdığı yazıda. Benim adım soyadım Urim Babacan, GülAyşe bunu bir üst virgülle bambaşka bir duruma getirmiş. Hem de bana uygun olarak. Bisiklet camiasında beni herkes Urim Baba olarak tanır. Dostluğum da CAN dandır. GülAyşe Babacan keliemsini can olan kısmına ‘ koyarak Urim Baba’CAN olarak yapınca beni ben yapan özelliğim yazıya dökülmüştü. Gençler iyi fikirler üretmede olağan üstü olduklarını kabul etmişimdir her zaman.

Abe yaşayasın kızçe, yaşayasın GülAyşe. Eep gülesin, gülücüklerin eekssik olmasın… Elimde davetiyeyi GülAyşe den alırken bizi çekiyorlar.

040920148131

DOÇEK kutlaması yapıyoruz pasta ile. Mumlar yandı, 21. yaş gününü kutluyoruz DOÇEK’in. Hep beraber mumları üfleyerek sonsuz yaş günler diledik hep beraber. DOÇEK’in amblemi orfoz balığı pastanın üzerine resmedilmiş. Mumlar yanıyor pastanın üzerinde.

050920148132

DOÇEK başkanı Hakan Eşme pastayı kesiyor ilk önce. Ben ise pastaya dalmaya hazırım. DOÇEK başkanı Hakan Eşme pastayı keserken.

10665121_10203438020086084_97899332848316677_n

Pastaya dalmaya hazır, ağzını açmış olarak bekleyen Rahman’ı zor zaptediyoruz. İlk önce Urim Baba olarak tadına bakmam gerek diye parmağımı daldırıyorum pastaya. Pasta yumuşaktı, parmak hiç zorlanmadan, boya bırakmadan içine girerek kalitesini göstermişti. Pasta ilk testi başarı ile geçti. Bakalım tadı nasıl?

10653337_10203438021446118_2493717193075572633_n

Parmağımda pastanın bir parçası alınmış olarak ağzıma götürüyorum. Mmmm tadı iyi, ağızda dağılıyor. Sanki Saroz körfezi kokusu vardı tadında. Yenebilir diye onay veriyorum dedikten sonra daha kesilmesini beklemeden millet daldı pastaya. 5 dakikada pastadan eser kalmamıştı. Rahman yanaşamadan pasta bitti bile.

10556406_10203438022526145_4650620553668704236_n

Pasta kutlamasının ardından çadırları kurup eşyaları içine yerleştiriyorum. Ardından bahçe hortumu ile güzelce bir duş aldım. Ohh kendime geldim. Daha sonra masalara oturarak kahve pişirip sohbete daldık. Her zaman görmediğim dostlarla birlikte olmak, sohbet etmenin tadına doyum olmuyor. Fazla geç olmadan çadırlara girip yatma zamanı gelince yatıyoruz. Dostları tekrar görmenin huzuru içindeyim

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık olarak 74 Kilometre civarı. Gelibolu içinde dolaştığım Kilometre hariç.

Aşağıda yaptığım yolun haritası

Powered by Wikiloc