Etiket arşivi: kanyon

5. Antalya Kemer Bisiklet Festivali 1. Gün

29 Eylül 2016 Perşembe – 30 Eylül 2016 Cuma

Tekirova – Göynük Kanyonu – Tekirova

( Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır )

 

Seni, anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.

Ard- arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
Dışarda gürül- gürül akan bir dünya…           
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana 
Bir bu yana…

Seni bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara,
Akan yıldıza,
Bir kibrit çöpüne varana,
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.

Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamlardan,
Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni…
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini…

Ahmed Arif

 

Öne çıkan görsel, İki kaya arasından, dar bir yerden akan su göleti dolduruyor.

Yeni bir tur, yeni mir macera, yeni bir yazı dizisi başlıyor

Antalya dan sevgili arkadaşlarımdan Işıl telefon ile arayarak “Urim Baba bu yıl da festivalimize misafir olarak davet ediyorum, buyur gel. Festivalimiz Kemer de olacak ve çok güzel parkurlarımız var” diyerek davet etti. İlk başta kısmet dediydim ama festival yaklaşınca hadi davete katılalım deyip hazırlıklara başladım. Zaman olmadığı için otobüs ile gidecektim. Her zaman tercih ettiğim Kamil Koç firmasından bileti aldım. Bisikletçilere hiç bir zaman zorluk çıkarmadılar, ben de hep sorunsuzca bisikletimi bagaja yerleştirdim. Gece boyu yolculuk sabahın erken saatlerinde Antalya’ya varmamıza neden oldu. Otobüsten iner inmez bisikletin ön tekerleğini takıp bagaj çantalarımı da yükledikten sonra şehir merkezine doğru yola çıktım. Henüz erken diyerek yol kıyısında bir bankta oturup sabah kahvemi içtim. Kahve beni kendime getirdi. Seviyorum sabahın erken saatlerinde kendime kahve pişirmeyi.

Bu gün yapacaklarım ; Konyaaltı’na gitmek. Burada Devrim’i şöyle bir görmek. Sonrasında İlkay Celal ile buluşup devamında Kemer’e doğru pedal çevirip Tekirova’da ki kampa katılmak. Devrim Akdeniz üniversitesinde çalışıyor, telefonla arayınca Antalya dışında olduğunu söyledi. Sonra İlkay Celal’i aradım. O da hemen bulunduğum yere bisikletiyle gelerek buluştuk. Biraz sohbet etmek için üniversite bahçesindeki parka giderek göletin yanında oturduk. Özlemişim arkadaşımı, sohbet ederek kahvelerimizi içtik.

Bankta oturmuşuz, solumuzda göletin suları. Arkada yapma taşlardan yapılmış mağara. Mağaranın üzerinden gölete sular akıyor şelale gibi. İlkay ile elçek resim çekiyorum.

Öğle yemeğini İlkay Celal’in bildiği yerde yedikten sonra Konyaaltı falezlerin sonunda olan seyir tepesine geldik. Solum yemyeşil ağaçların kapladığı alan deniz manzaralı.

Sağım da aynı şekilde ve Beydağlarının muhteşem yalçın tepeleri. Manzarayı bozan ise büyük bir otel, hiç yakışmamış bu manzaranın içine ama yapanlar, yaptıranlar, izin verenlerin umurunda değil. Onların derdi manzara değil ceplerini dolduracak para.

Cep telefonumu birine vererek bizi seyir tepesinde çekmesini söyledik. O da resmimizi arkamızda deniz, Beydağları ve Konyaaltı sahili ile çekiyor. Bisikletlerimiz de yanımızda. Benim turuncu çantalarım bagajda bağlı. Aşağıya bakarken düşülmesin diye demir parmaklık yapılmış.

İlkay Celal’in kız kardeşi Gülin Sevi festivale arabası ile gideceğini öğrenince Kemer yolundaki tünellerden kurtulmuş olacağından sevindim. O yüzden geleceği saate kadar İzmir den tanıdığım arkadaşım Ümit’i aradım. İlkay Celal işine gitti. Ümit ile buluşup zaman geçirdik biraz. Gülin Sevi gelince bisikletleri arabaya yükletip kamp alanına geldim. Bisikletleri ve çantaları indirip kendime yer ararken Simav dönüşü Büyük Taarruz turunda tanıdığım  Dilek ile karşılaştım. Bana yanında çadırımı kurabileceğini söyleyince hemen yerden yüksek çardak tahtaları üzerine çadırı kurdum. Tanıdık bir çok dost ile karşılaştım. Festivali düzenleyen arkadaşlarla buluşup kaydımı yaptım festival için.

Akşam yemeğini yiyip artık Türkiye’nin bir çok yerinde gelenekselleşmiş Perşembe akşamı bisiklet turu için kamp yerinde toplaştık. İzmir de başlayan Perşembe akşamı bisikletçileri ikinci olarak Antalya da kurulup yapılmaya başladı desem yeridir. Perşembe akşamı turunu yapanların hepsi de arkadaşım. Birlikte bu akşam da pedallayacağız. Her zaman yapıldığı gibi saat 20:00 de Perşembe akşamı bisiklet turu başladı. Tekirova şehir içinde turu yapacağız.

Önü açık bir alanda topluca resim çekileceğiz. Bisikletlerin aydınlatma ışıkları altında resim için dizelendik.

Herkes bisikleti yanında yan yana dizelenmiş.

Ben de bölüm bölüm çekiyorum bisikletlileri.

Bazı kuvvetli bisiklet fenerleri insanları aydınlatmaya yetiyor.

Bir kısmını da arkadan çekiyorum. Bisikletin önünde beyaz ışıklar var. Arkada ise kırmızı ışıklar ayrı bir güzellik katıyor gecenin karanlığına. Kimisini kaskında var kırmızı ışıklar.

Arkada kırmızı ışıklar, önde beyaz ışıklar insanın gözünü alıyor. Uzaktan yüksekçe bir yerden meydandaki bisikletçilerin resmini çekiyorum.

Yaklaşık 350 bisikletli Tekirova sokaklarını aydınlatarak turumuzu yaptık. Kamp alanına dönüp çadırların yanında oturup bir süre sohbet ettik. Gerisi malum! mat, uyku tulumu ve yat. Sonrası rüyalar. Sabahın köründe uyanıyorum. İzmir’e göre biraz erken doğan güneş uyanmama neden oluyor. Perşembe akşamı bisikletçileri Antalya pankartının resmini çekiyorum ilk önce. Pankartta araçların çıkardığı egzoz gazları ve bisikletten hiç bir gaz çıkmadan resmedilmiş. Arabalar ve bisiklet siyah renkli, altta kırmızı üzerine beyaz renkli Perşembe Akşamı Bisikletçileri yazısı.

Çadırlar ağaçların altında kurulmuş.

Çadırlar düzgün kurulsun diye yere şeritler çekilerek kamp düzeni yapılmış. Ortada şeritli yol, kenarlarında çadırlar kurulu.

Ben ve Dilek çardakta çadırlarımızı kurduk. Yanımızda kocaman bir çam ağacı gövdesi. Urim Baba’nın Kahvesi tabelamı da çardağın girişinde merdivenin yanına asıyorum. Sabah kahvesini pişirip şanslı olan iki kişiye de veriyorum içsin diye. İkinci fincan ise doğal olarak çadır komşum Dilek.

Sabah kahvaltısı kuyruğu bir hayli uzun, o yüzden herkesin kahvaltıyı alıp yemesi geç oluyor. Bu kadar kalabalığa tek yerden kahvaltı dağıtılması sıkıntı. Neyse kahvaltıyı yapıp kamp alanının çıkışında toplanıyoruz hareket için. Hazır toplanmışken topluca bir resim çekilirken ben de kareye girmeden bir resim çekiyorum.

Tekirova’nın çiçekli caddesinden, yeşillikler içinde yukarıya, ana yola doğru çıkıyoruz. Karşımızda sivri tepesi ile Tahtalı dağı, kaldırımda çiçekler coşmuş kırmızı, beyaz renkleriyle.

Çam orman denizi yeşil ve Mavi Akdeniz. Çam ormanının az yukarısından resim çekiyorum.

İlk başta tırmanış yapıyoruz Ana yoldayız, önümde bir kaç bisikletli tırmanmaya çalışıyor.

Tırmanış bitti, inişe geçtik. Tam da inişin zevkini çıkaralım derken birden bire sağa dönmemizi istediler. Hem de iki kişi birden. Bunlardan biri de başkan Şirin Baba. Alacasu koyuna gideceğiz. Asfalta da ok işareti yapılmış sağa gidelim diye.

Sağa girer girmez de keskin bir dönemeçte elinde bayrağı sallayıp uyaran Meral yavaş ve dikkatli olmamızı sağlıyor.

Sağa girince topraklı, taşlı orman yolunda bisiklet sürmeye başladık. Dilek yol bisikletinin ince lastikleri ile gitmeye çalışıyor ama biraz zorlanıyor doğrusu. Çam ağaçlarının yapraklarından güneş ışıklarının hüzmesi yere vuruyor ince bir perde gibi.

Dilek gibi bir kaç tane bisikletin de lastikleri ince. İri taşlardan kaçmaya çalışıyorlar orman yolunda.

Kısa sürede Ilıcasu koyuna geldik. Bisikletçiler önceden gelip bir küme halinde bisikletleri çam ağaçlarının altına park etmişler.

Bu koya Ilıcasu adını veren küçük bir azmak ve tatlı su denize kavuşmadan küçük teknelerin sığınabileceği bir yer olmuş. Bisikletim KUZ ile azmak ve tekneleri çekiyorum. Etraf çalılar ve ağaçlardan yemyeşil.

Aynı yerde Dilek ve turuncu bisikleti ile çekiyorum.

Burada denize gireceğiz, hemen su donumu giyip havlumu alarak cup denize. Denizde bir süre yüzdükten sonra çıkarken denizin içinde 1 Euro buldum. Parlak rengi ile suyun içinde ışıl ışıldı. 2016 yılının Eylül sonunda 1 Euro 3.46 Türk Lirasına denk geliyordu. Şimdiye bakarak bayağı zengin oldum. Bulduğum Euro’yu hala saklıyorum, bozdurmadım yani. Bulduğum 1 Euro’yu yollarda bulup biriktirdiğim keseme koydum. Bir gün bozdurup çocuklara dondurma alırım. Şimdilik yollarda bulduklarım yetiyor, 1 Euro’yu bozmama gerek yok, nasıl olsa değeri artıyor. Yoksa Türk Lirası değer mi kaybediyor.

Deniz keyfimden sonra kahve keyfi için cezveyi ocağa sürüyorum. Yanımda beni tanımayanların meraklı bakışları arasında kahvemi pişirip şanslı üç kişiye daha ikram ederek içiyoruz kahveleri. Kahve içilip takımları topladıktan sonra geldiğimiz yoldan geri dönerek ana yola çıkacağız. Ana yola çıkarken yere işaretler, yazılar yazılmış. Sağa ok yönü işareti, bisiklet resmi ve Şirin Baba yazısı dikkati çekiyor. Şirin Baba dedikleri Perşembe Akşamı Bisikletçileri ve Antalya Bisiklet Festivali başkanı Ceyhun Altın. Bu benzetme tam yerine oturmuş sanırım. Kısa boyu, tombik yanaklı, beyazlaşmış sakalı ve kırmızı buffu ile tam da şirinlerin Şirin Babası olmuş.

Resimde bir katlanır bisikletli, bagajında tek bir çantası ile ok ile gösterilen yere doğru gidiyor.

Sol yanımız Bey dağlarının sivri tepeleri, sağımız ağaçlar yolda keyifle bisiklet sürüyoruz. Solda meyve bahçeleri var az da olsa.

Asfaltta bisiklet resmi ve ok işareti gideceğimiz yönü belirtiyor. Şimdilik düz gideceğiz.

Az ilerde yine yerde bisiklet resmi ve üstünde “Ha böyle dümdük” yazısı komik olmuş. Bisiklet gidonumdaki lamba, tüyler ve korna görünüyor.

Beydağları sahil milli parkına doğru gidiyoruz. Göynük kanyonuna doğru ana yoldan saptık sola doğru. Kanyonun akmayan çayının üzerinden köprü geçişi sırasında dere yatağına dökülen molozlar canımı sıktı. Adaletin olmadığı yerde bazı kişiler her türlü şeyi yapmakta çok, ama çok özgürler. Görüntü ve çevre kirliliği yapmakta Dünyada birinciyiz. Birinciliği kaptırmamak için sürekli kötüye giden bir çevre yaratıyorlar. Buna dur diyecek bir yetkili de yok, ceza yazan memur da. Hal böyle olunca temizleyeni de bulamazsın. Kuvvetli bir yağışta set oluşturup aşağılarda sele neden olur bu molozlar. İnsanlar bunun farkında değiller. Doğa kendi kendine yok ederse ne ala. Uzun yıllar bu manzarayı göreceğiz anlaşılan.

Dere yatağına dökülmüş molozlar, bunların içinde beton eternit parçaları dikkati çekiyor.

İkişer tarafta ikişer odun yere çakılarak, yanlamasına tahta tabela yapılmış. Tabelada yazan ise ; “TC Orman ve su işleri bakanlığı doğa koruma ve milli parklar genel müdürlüğü Beydağları sahil milli parkı. Beydağları coasta national park. (İngilizcesi de yazılmış yabancılar anlasın diye). Doğa koruma yazsa da pek doğayı koruduklarına inanmıyorum aşağıda gördüğüm dere yatağındaki molozlardan.

Parkın başlangıcına kadar asfalt olan yol toprak yola dönüşüyor. Yukarıya doğru çıkıyoruz ağır ağır. Toprak yolun tozları ağaçların üzerine tabaka halinde yapışmış.

Burada da ağaçtan bir tabela, aynı yazı. İlave olarak Olimpos Beydağları sahil milli parkı Göynük kanyonu yazısı var. Bu tabela iki tane tek direkli.

Sağ yanı dik kayalık, sol tarafta çam ağaçları yeşil bir tünel oluşturmuş. Tünelin ucunda da mavi yeşil bir ışık. Işık dediğim yerde su birikintisi var. Yani bir gölet. Sağda ağaç telefon direği yukarılara medeniyeti bağlıyor tellerle.

Tünelden ışığa doğru gidince nefis bir gölet çıkıyor karşıma. İşte bu harika, su hayat demek, serinlik demek.

Gölet kanyonun içinde dik kayalıkların arasına sıkışmış dibi. Yokuş biraz terletti o yüzden su donumu giyerek buz gibi sulara daldım. Denizdeki tuzlu su üzerimdeydi. Şimdi tatlı su ile duş alıyorum. Benim gibi suya girenler de çok. Aramızda çılgın birisi var. Hatay dan Ali, yüksek kayalıklara çıkıp yüksek sesle dualar eşliğinde gölete atlıyor. Suyun dibi görünmüyor o yüzden atladıktan sonra su yüzeyine çıkmadığından endişeleniyoruz. Acaba dibe mi çakıldı diye. Ali su dibinde görünmeden ta ilerilerden çıkıyor. İçimize su serpiliyor ama çok korkuttu. Meğerse Ali usta bir atlayıcı ve yüzücüymüş. Atlamasını bildiğinden dibe çakılmadan ustalıkla dalıyor. Ben o kadar cesaret edemezdim.

Karşımda yüksek, duvar gibi kayalık, gölet ve kıyısında gezen insanlar.

Kanyon burada ikiye ayrılıyor, yani iki kanyon birleşiyor. Biz soldakinin az yukarısına çıktık. Burada tesisler var. Öğle yemeğini yiyoruz. Çay yatağı üzerinde çardaklar yapılmış, çardağın altından sular akıp gidiyor.

Tesislerde bazlama teşkilatı kurulmuş bir çardağın altına. Üç tarafı divanlarla kaplı, yerde sofra bezi, üstüne sofra. Hamur açmak için oklava sofranın üzerinde. Bazlama ocağı LPG’li, üzerine başka bir sofra konulmuş ters olarak. Ocak çalışmıyor sanırım. Divanın altında biri kırmızı, biri beyaz iki leğen, beyaz leğenin içinde un. Kırmızı leğene de bazlama harcı konuyor. Kıyıda ayçiçeği yağ şişesi dolu. Bir de ot süpürgesi öylece duruyor. Bazlama yapan bu gün tezgahı açmamış anlaşılan, ortalıkta görünmüyor.

Çay yatağında iki tane kocaman kaya kütlesi, biri sağda, biri solda. İki kaya arasındaki geçit yarım metre civarında. İşte bu geçitten akan su dar yerde sıkışıp hızla gölete karışıyor. Göletten seviye biraz yukarıda. Suyun berraklığı da göz alıcı. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Akan çayın üzerinde bir çok çardak yapılmış. Üzerinde de beyaz bir tente örtülerek gölge yapması sağlanmış. Ben de kendime kahve yapmak için yer ararken kalabalık çardağın birine konuşlanıyorum. Başladım kahve yapmaya. Yanımda olan şanslı kişiler kahvemi içmek için bekliyor. Çardakta divanlarda on kişi oturmuşuz. Ortada ben kahve yaparken.

Yanımda şanslı kişilerden biri de edebiyatçı Gözde Emine. Uzun saçlarını omuzların aşağısına kadar salınık, kocaman kol saati ve renkli bileklikli elinde kahve fincanı ile poz veriyor. Baş parmağını okey işareti yapmış durumda. Baş parmak, işaret parmağı ve orta parmakta birer yüzük takı olarak parmaklarda. Kahve kutusu ve cezvesi de önümdeki masanın üzerinde.

Yüzdük, yemek yedik, kahve içtik ve iyice dinlendik. Uzun sürmesinin nedeni kanyon derinliklerine giden yürüyüşçülerin dönmesini beklemek oldu. Onlar gelince yola çıkıyoruz hep birlikte. Geldiğimiz yoldan dönüyoruz. Önümde bir kaç bisikletli gidiyor. Duvar gibi dik yamaç ve sağda çınar ağaçları.

Yolun sağında akan bir çeşme başında susayanlar toplaşmış. Ben de durup resimlerini çekiyorum su içerken. Çeşme borusu yukarıda, dört tane yalak kademe kademe. Her yalaktan su aşağıdaki yalağa akıyor ve en altta betondan yapılmış yalakta son buluyor. Çeşmeden sularımı tazeliyorum. Biraz da su içiyorum..

Bir yerde bisikletçileri durdurmuşlar arkadan gelenleri bekliyorlar. Ben beklemeden yola devam ederken durup arkamdakilerin resmini çekiyorum vadinin içinde.

Ana yola çıkıp kıyıda bisiklet sürerek gidiyoruz. Kemer ilçesine geldik, giriş tabelasında; Nüfus: 42800 yazıyor.

Buralarda ilginç yüzey yapısı var, dağlar sağ tarafta, aşağısı düzlük. Fazla engebeli değil. Sadece bir tepe sanki kumsalda ıslak kum kovası ters çevrilip öyle bir yapı oluşmuş. Durduğum yer viyadük üstü, yanda korkuluklar var.

Yolda fazla resim çekmedim, ilginç bir şey yok ana yolda. Kamp alanına gelip denizde teri atıp duş aldıktan sonra  temiz elbiseleri giyerek uzun yemek kuyruğunda beklerken arkadaşlarla sohbet ettik. Yemekten sonra kumsalda varilin içinde ateş yanmaya başladı. Kendi oturağımı alıp ateşin başında toplanan arkadaşlarla birlikte türküler söylemeye başladık.

Sazı çalan da Nevzat Özdemir. O çaldıkça bizler söyledik, biz söyledikçe o çaldı alevlerin ışığı yansıyarak. Odun bittikçe ateşi sürekli besledik.

Gecenin ilerleyen saatlerine kadar ateş başında türküler söyledik. Uykular gelmeye başlayınca birer ikişer ateşin etrafı seyrelirken ben de çadırıma gidip yatıyorum tatlı düşler eşliğinde.

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık 64 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

Antalya Manavgat – Mersin Bisiklet Festivali 11. Gün

11 Ekim 2015  Pazar

11. Gün

Mersin Bisiklet Festivali 3. Gün

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

Ne zaman yollara düşse biterdi acılar

Gül yüzlü sular fışkırırdı toprağın karnından

Kavaklarsa oynak bir çingene kızı

Her kıpırdanışında açılıverir uzun ince bacakları

Mekan tutmak ve her akşam aynı ufukta

Güneşin batışını seyretmek ölümdür biraz

Ölümdür biraz hep aynı yatakta

Aynı kadınla sevişerek sabaha varmak

Kitapları hep aynı raflara sıralamak

Aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz

Soluk soluğa yaşamalı insan

Her sabah yeni bir şeyler görebilmeli

Ve cehenneme dönse de bir ömür

Mutlaka bir şeyler değişmeli her/gün
Ahmet Telli

 

Öne çıkan görsel, karşıda dik kayalıklar, çayım yüzeyine yansıması vurmuş.

Bu sabah dualarım kabul oldu. Kahve takımları ve kitabımı alıp deniz kıyısına gelince Güneşin doğacağı ufuk açık. Hiç bulut yok ve Güneşin muhteşem doğuşunu su yüzünde göreceğim. Güneş doğasıya kadar kitabımdan bir kaç sayfa okumakla geçti zaman. Güneşin doğum saatini bildiğimden cep telefonumda alarmı kurmuştum. Yoksa kitap okurken dalarsam doğum anını kaçırırım. Saatin alarm zamanı da kahveyi pişirip tam içerken olacak dakikayı hesapladım. Alarm çalınca hemen kahve cezvemi ocağa sürdüm. Kahve müdavimleri yine yanımda.

İki dalgakıranın tam ortasında bulutsuz bir ufukta güneş deniz yüzeyinden doğuyor. Güneşin üst kısmında hava kızıla boyanmış durumda.

Güneş muhteşem görünümü ile denizin yüzeyinde yükselmeye başladı. İnsan gözü ile güneşin doğuşunun en uzak mesafede görmek deniz yüzeyinde olur. Doğum anları normal görünümünden daha büyük olduğundan çıplak gözle seyredebiliyorum. Kahve içerek izlemek bana en büyük haz veriyor. Daha ne isteyebilirim ki?

Güneş yarım olarak denizden çıkmış. Digital zoom yaparak Güneşi daha da büyük görüyorum. Güneşin yarıdan azı çıkmış durumda.

Tam doğum esnasında küçük bir tekne sağda, önümüzden geçmeye başladı pata pata motor sesi ile.

Tekne güneşe iyice yaklaştı, ortalık kızıla boyanmış durumda. Güneş denizden henüz ayrılmamış. Yuvarlağın bir kısmı görünmüyor.

Denizi Çizmek

Buraya denizi çiziyorsun ya
Suları maviye boyuyorsun ya
Kayıkları martıları koyuyorsun üstüne
Sabahın serinliğini koyuyorsun ya

Buraya denizi çiziyorsun ya
Balıkların iri görüntüsünü
Ağları çiziyorsun martıları
Sonra martıların gürültüsünü

Buraya denizi çiziyorsun ya
Kayıkları çiziyorsun geride
Umudu çiz alınyazısını çiz
Ayazı da çiz alın terini de

Balıkçıları çiz balıkçıları
Geceyi de çiz doğacak günü de
Yoksulluğu çiz çaresini de çiz
Sömürüyü de çiz sömürüyü de

İlhan Demiraslan

Tekne tam Güneşin önüne geldi.

Sonrasında Güneşten uzaklaşmaya başladı tekne.

Tekne neredeyse 500 metre, dalgakıranların dışında gidiyor.

Tam Güneş tepsi gibi deniz yüzeyinde iken aynı tekne geri dönerek Güneşin önünden geçiş yapıyor.

Güneş denizden ayrılmış artık yükselmeye başlıyor çocuğun elinden kurtulmuş uçan turuncu balon gibi.

Güneş deniz yüzeyinden iyice yükseldi, kıyı kesiminde rüzgar yok. Güneşin ışınları altın bir yol çiziyor kendine doğru. Bu yolda yürümek istiyorum gün başlarken, Güneş tepeme çıkasıya kadar. Batarken de geri dönmek.

Güneş denize altın bir yol çizerken aynı zamanda gökte de yola düşmesin diye ışıktan bir şemsiye yaparak kendi yolunu koruma altına alıp doğa harikasını bizlere sunuyor.

Kahvaltı neşe içinde hep birlikte yapıyoruz. Ortaya III. ULUSLARARASI MERSİN BİSİKLET FESTİVALİ hatıra çerçevesi çıkıyor. Herkes hatıra resmi çekiliyor çerçevenin içinde. Hazır elime geçmişken ben de bir resim çekiliyorum hatıra olsun diye.

Kahvaltının ardından hareket için toplanmaya başladık. Bu arada bisikletçi arkadaşım Adana da oturan Müslüm ile konuşuyorum. Ben İskenderun’a gideceğimden akşam Adana’ya yarın da İskenderun’a arabası ile götüreceğini söyledi. Ben de olur gideriz birlikte deyip sözleştik.

Akşam ola hayrola.

Herkes toplanınca hareket verildi. Bir süre ana yoldan değil de Limonlu kıyı şeridinde yol alıyoruz. Trafiğe çıkmaktan iyidir.

Deniz kıyısı doldurulmuş toprak ve taşla. Rant olayı olunca insanın doğaya yapamayacağı kötülük yok. Deniz kıyısında yaşayan canlıların yaşam alanını böylece talan etmiş oluyorlar.

Deniz kıyısı ve dolgu alanı, karşı kıyıda dört katlı apartmanlar sahil boyunca.

Denize sıfır dedikleri yerde bisiklet sürüyoruz iyot kokusunu içimize çekerek.

Kilitli parke taş döşeli gezinti ve bisiklet yolu hemen denizin bittiği yerde. Araç girmiyor, sağda deniz küçük dalgalarla kıyıda kumsala vuruyor usulca. Yoldan kumsala inen korkuluklu demir merdiven. Yanında bir kadın kumsala oturmuş güneşin tadını çıkartmakta.. Bir çocuk ta denize girmiş yüzmeye çabalıyor. Yolun solunda araç yolu ve arada ağaçlar dikilmiş. Öte yanı apartmanlar.

Yolun bir kısmı toprak ve kum olunca ardımızda tekerlek izlerimizi bırakıyoruz. Önümde bir kişi kumlara tekerlek izini bırakırken.

Deniz kıyısı bir yere kadar önümüze bir dere çıkınca yol bitiyor. Kumda da gitmek zor olunca bisikletten inmek zorunda kaldık. Zaten fazla yürümedik, kısa bir mesafe kum vardı. Hemen de ana yola çıktık.

Bizden önce geçen bisikletlerin kumlara bıraktıkları izleri takip ediyoruz.

Bir süre ana yolda giderek Limonlu’ya vardık. Limonlu’dan yukarı doğru tırmanışa başlarken seraların olduğu yerde Devrim üç çocukla konuşmaya başladı. Babası da serada yetişen taze salatalık koparıp bize ikram ediyor. Teşekkür edip salatalıkları afiyetle yiyoruz. Resmi çeken kareye pek girmek istemeyen ergen bir çocuk. O yüzden “Hadi resmi sen çek” deyiverdik. O da bizi çekti.

Solda Devrim, bahçeci, yanında iki çocuk. Küçük olanı bana bakıp duruyor. Saçlarımı merak etmiş olmalı. Uzun saçlarımı bağlamadım, omuzlarımdan sarkıyor. En sağda da ben olduğu gibi poz vermişiz. Bir elimizi kaldırıp okey işareti vererek.

“Tarlalar Yine HALAY Çekecek” Yazılı pankart ilgimizi çekiyor.

Tırmanışa devam ediyoruz limon bahçeleri ve zeytinlikler arasından. Burada seralar yapılmış, serada yetişen sebzeler daha kazançlı oluyor sanırım.

Yol kıyısında tarihi eser kalıntıları gözüme çarpıyor. Kalıntılar hakkında bir bilgi kırpıntısı da yok.

Eğim fazla değil ama çıktıkça çıkıyoruz. Resim çekmekten geride kaldığımızdan grubun görevli artçısı bizleri bekliyor kaybolmayalım diye. Artçılığı iyi bildiğimden kendisini anlıyorum. Geride kalanları toparlamak kolay değil. Benim gibi buralara ilk defa gelenlere iyi sabır gösteriyor. Sessiz, sakin, bir şey demeden resim çekmemi bekleyerek hareket ettikten sonra ardımızdan geliyor.

Biz en gerideyiz ama çalıların ve keçi boynuzu ağacın dibinde sıcaktan bunalmış bisikletçileri görüyorum. Biraz yokuş çıkmak terletip yormuş anlaşılan. Selam verip geçiyorum.

Birden bire sağımda taş kemer çıkıyor karşıma. Altında bir kaç taş, kemerin üst bölümü toprak üstünde. Burası hakkında herhangi bir bilgi gösterir tabela yok. Neresi olduğunu bilmiyorum. Sanki hiç kazı yapılmamış görüntüsü içinde çalıların içinde kaybolmuş bir kent.

Bu da kapı girişi olarak ayakta kalmış taş yapı.

Biraz içerilere giriyorum, kalıntılar devam ediyor. Bilinmeyen bir yer olduğundan defineciler tarafından yıllardır talana uğramış sanki.

Büyük bir olasılıkla şimdiye kadar hiç kazı yapılmamış. Kalıntılar toprak altında, kimisi görünüyor. Çalı çırpı kalıntıları üzerini örtüp gizlemiş.

Kent yıkıntıları içerilere kadar gidiyor. Çalıların arasından ilerlemek te pek kolay değil. Henüz kazılmamış olsa da yerin altında büyük bölümü olduğunu tahmin ediyorum.

Daha fazla gitmenin olanağı olmadığından geri dönmeliyim diyerek yola dönüyorum.

Kemerin önünde Devrim bana poz veriyor.

Daha da yüksek duvarlı yapılar görünüyor adı sanı belli olmayan kentin.

Sonunda zirveye çıktık, rakım 488 metre yükseklikteyiz. Solumda Kayacı vadisi antik adı Lamos çayı.

Vadi uzayıp gidiyor Toros dağlarına doğru.

Kayacı vadisinin kıyısında duruyoruz. Aşağısı uçurum, derin. Dibi görünmüyor. KUZ park etmiş, duruyor.

Biri Antalyalı biri İzmirli iki güzel ile beraber resim çektiriyorum manzara eşliğinde.

Solda Devrim, ben ve Timukan Karaca.

Yüksekte olduğum aşağıya vadinin dibini görünce daha iyi anlıyorum. Bu durumda kuş olup vadiye süzülmek gerek hissi doğuyor.

Kanyon derin, denize doğru gidiyor. Tam karşı yamaçta tepeden aşağı doğru hidrolik santralın boruları iniyor. Aşağıda elektrik santral binası görünüyor. Buraya da HES yapılmış anlaşılan.

Akdeniz de mavimtırak silik bir görüntüsü ile uçsuz bucaksız.

Manzarada resim çekimi bitti, bulunduğumuz yerde bir gölet var. Gölette su yok, geniş bir çukur olarak kalmış. Çukurun etrafı düzeltilip toprak yol olarak yapılmış. Grup hareket edince ufukta bisikletlilerin geçişi ayrı bir görünüm oluşturmuş durumda.

Grup artçısı ile hareket edesiye kadar bekledim. En son bir resim çektikten sonra ben de peşlerine takıldım.

Bundan sonrası iniş ve toprak yolda gideceğiz. Dikkat ederek iniyorum.

Toprakta izlerimiz kalıyor, iz bırakmak her zaman iyidir. Geriden gelenlere yol gösterir aynı bilgi gibi.

Karaçam ormanı içinde inişteyiz. Etraf çam ağaçları ile dolu.

Artçımız beni bekliyor sabırla.

Toprak yol bitti artık asfalt yoldayız. Ama iniş devam ediyor.

İnerken en arkadayım ve yavaş iniyorum. Öyle kendimi bırakmadan. Etrafı iyice içime sindirmem gerek. İnerken yolda bir tüy görüyorum, kahverengi büyük bir kartal tüyü. Durup alarak bisikletimin gidonuna yerleştirdim. Artık kuşlar gibi uçabilirim. Kendimi öyle hissettim birden bire. Tüyün yanlarından geçen rüzgar bana özgürlüğümü anımsatıyor ve bundan sonra gidonumdan tüy hiç eksik olmayacak. Kendimi tüy gibi hafif, sanki uçacakmışım duygusu ile inişime devam ediyorum. Epey gerideyim, önümde kimseleri göremedim. Kaybolma korkum yok, tüyüm bana yolu gösterir nasıl olsa.

Issız yol, etraf ağaçlarla dolu. Karşı yamaç ağaçlarla dolu bir orman.

Az ilerde artçımız, Devrim ve Halil İbrahim beni beklerken buluyorum yol ayrımında. Artçıya biz gelmiyoruz sen devam et diyerek Devrim’in bildiği ve bize sürpriz yapacağı yere götürecek. Bakalım neler göreceğiz diyerek Devrim’in peşine takıldık. Yol bizi Kayacı vadisinin dibine çayın aktığı yere götürdü.

Az yüksekten çayın dibi çınar ağaçlarla örtülmüş. Çayın suyu iyi akıyor, debisi yüksek.

Buraları işgal edilmiş durumda çoğu yer. Bunlardan biri de doktorun yeri. Girişte insanlardan para alıyorlar. Devrim içeriden tanıdığı birine telefon ederek ücret vermeden giriş yaptık. Hepsi arabalı, utanmadan bisikletçilerden para istemeleri yok mu!

Çayın kenarında üstü kapalı çardaklar yapılmış. İnsanlar buraya piknik yapmaya geliyorlar. Çınar ağaçları gölgelik yapıyor.

Çayın aktığı yere geldik, bir çok yere beton ve ahşap yapılar yapılmış. Ama bu çirkin yapılardan çok akan suyun berraklığı ve rengi daha çok ilgimi çekti.

Yeşil beyaz karışımı akan çayın dibinde tek katlı bir bina karşı kıyıda. Bu tarafta ahşap çardak, az ötede piknik masası.

Bazı yerlerde köprüler yapılarak karşı tarafa geçiş sağlıyor. Köprülerin altındaki akan su beni cezbediyor. Hemen olduğum yerde çantalarımda bulundurduğum peştemal ve şortu çıkarıp şortumu giyiyorum kimseye çaktırmadan.

Çay burada geniş bir yüzey oluşturmuş, aktığı belli değil. Sağda çınar ağacının kalın gövdesi. Solda kayanın üzerinde bina, binadan bu tarafa  kırmızı boyalı korkuluklu tahta bir köprü bağlantıyı kurmuş. Köprü yüksekte. Binanın diğer yanından ileriye giden betondan yapılmış başka bir köprü. Biraz aşağıda da tahta bir köprü ama köprü çok alçak ve korkuluğu yok. Solda çınar ağacının gövdesi.

Hiç bir kimseye sormadan ve “Yasak hemşerim” demeye fırsat vermeden hemen suya bırakıyorum kendimi. Su buz gibi olsa da böyle yerde yüzmek harika. Çınar ağaçlarının gölgesi, aralarda güneşin ışınları suya vurarak suyun daha canlı görünmesini sağlıyor. Akıntı var ama beni götürmeye gücü yok. Devrim beni yüzerken çekiyor.

Suyun akıntısı var ama kuvvetli değil, yukarı aşağı rahatça yüzüyorum. Yüzdükçe suyun soğukluğuna alışıyorum. Masaj olmuş gibi rahatladım.

Kayaların arasından akan dar yerde iki kayaya tutunup çayın bütün suyu üzerimden akıp gidiyor. Vücudumda bütün su damlacıklarını hissediyorum. Bu müthiş bir an ve yaşamın akışını üzerimde hissediyorum. Suyun akışına bırakmadan akışı hissetmek. Kendimi bahtiyar hissediyorum,

Nazım’ın dediği gibi;

” Çok şükür, çok şükür bu günleri de gördüm, ölsem de gam yemem artık gayrı”

Beni bahtiyar eden Devrim süprizi ile kendini affettirdi. Resmimi de kendi makinası ile çekiyor.

Sağ ve sol elimle kayaya tutunup yatmış durumdayım. Uzun saçlarım suyun akışıyla dalgalanıyor usulca. Durduğum yer kayalarla bent oluşturarak suyun sakin akmasını sağlıyor. Su çok berrak ve tüm ayrıntılar görünüyor. Dizlerimden sonrası az yukarıdan dökülen suyun köpükleri coşkulu.

Rüyadan uyandıktan sonra sudan çıkıp peştamal ile kurulanıyorum, sonra elbiselerimi giyerek Devrim ve Halil İbrahim’in oturduğu altından su geçen çardağa doğru gidiyorum. Giderken de tahta köprüden geçerken karşı tarafın resmini çekiyorum.

Kayalardan yapılmış set sayesinde gölet oluşturulmuş. Gölette kazlar yüzüyor. Karşı tarafta su yüzeyinden bir karış yukarıda üstü açık çardaklar. Çardaklarda insanlar yer minderinde oturmuşlar.

İşte çardak ve yer minderleri. Saman yastıklar, alçak masa. Bağdaş kurarak oturduk. Dünyada en çok resim çeken garsona rica ederek bizi çekmesini rica ediyoruz. Garson da bizi kırmayıp akan çayın üzerinde yüzen kazlar ile birlikte otantik bir resmimizi çekiyor. Kendisine teşekkür ediyorum. Üzerimde bir rahatlık var, duşumu almışım. Derimde ki bütün gözenekler açılmış durumda ve içime daha çok oksijen girdiğini anlıyorum. Fazla oksijen acıktırdığımı anımsattı ve karnım guruldamaya başladı birden bire. Garson tabak, çatal ve ekmeği önceden getirip masayı donatıyor. Halil İbrahim ben gelmeden siparişi vermiş bile.

Solda Halil İbrahim, ortada Devrim, sağda da ben oturuyorum.

Çayda bir çok kaz var, doymak bilmez bir şekilde sürekli yiyecek peşindeler.

Kimisi de taşların üzerinde ıslanan tüylerini güneşte kurutup bir yandan da arka kısmında bulunan yağı bütün tüylerini yağlamakla uğraşıyor. Yağ bir süre suda ıslanmadan yüzmelerini sağlıyor. Güneşin parlak ışıkları suyun yüzeyinde yansıyor taşların üzerinden akan yüzeyde.

Gerçekten de gelinmesi görülmesi gereken yer ama gel gelelim işgal buralarda da var. Nerede bir güzellik varsa orasını ranta çevirmekle birebirler. Doktorun yeri dedikleri bir doktor, doktor mu bilmiyorum ama politikacı olduğu belli. Buranın tapusunu almış resmi olarak. Fotokopisini de panoya asmış. Panoda aynı zamanda politikacılardan Demirel, Özal ve Gül, bunlar Cumhurbaşkanı olmuş kimseler ve diğer politikacılarla çekilmiş samimi pozlar. Sadece tek dürüst Cumhurbaşkanı olarak gördüğüm Ahmet Necdet Sezer yok resimlerin arasında. Belki de yüz bulamadığındandır. Yani her devrin adamı. Tipine bakarak doktor olduğu belli ama doktorluk haricinde insanlara faydalı olması gerekirken kendine dünyalık yapmakla geçirmiş yaşamını. Aklıma Aziz Nesin’in bir romanı geldi; her devrin politikacısı “Zübük.” Normalde böyle yerlere tapu verilmez ama iş politika olunca durum değişiyor.

Yazık ülkemin güzelliklerine. Çok yazık.

Küçük bir bina üç pencereli, çınar ağaçları ve üstü kapalı çardaklar.

Çayın yukarılarına doğru şöyle bir gezinti yapıyoruz.

Çay sağda akıyor, üzerinde kırmızı boyalı korkuluklu tahta köprü. Çayın kıyılarında çınar ağaçlarının gövdeleri. Solda yürüme yolu, Devrim ve Halil İbrahim yürüyüş yapıyor.

İnsan yapımı küçük şelaleler suyun akışında bir görsellik ortaya çıkarmış. Şelaleler küçük te olsa suyun sesi ortaya çıkıyor. Su sesi de insana dinginlik veriyor.

İki kademe bent, bendi aşan su köpürerek beyaza dönüşüyor.

Çınar ağaçları güneş ışıklarını bir miktar tutarak yarı gölgelik bir ortam oluşturmuş.

Dört tane ağaç gövdesi, üçü çam, birisi çınar. Uzun ve ince gövdeler. Arkada yine bir bina görünüyor. Çay kıyısında piknik masaları. Karşı kıyıda üstü kapalı çardaklar.

Artık yola çıkma zamanı diyerek fazla gecikmeden yola çıktık. Grup öğle yemeğini başka bir yerde yiyecek.

Çayın dibi rakım olarak alçak, yol yukarıda olduğu için tırmanışa geçtik. Yol kıyısında keçi boynuzu ağaçları ve bir tane kavak ağacı.

Yol vadinin tabanından değil, biraz yukarılardan yapılmış. Zaten vadinin bazı bölümleri kanyon biçiminde dik ve derin kayalıklardan oluşmuş.

Kanyonu oluşturan dik kayalıkları karşı tarafta görüyorum.

Karşı tarafta kayalıkların bazı yerlerinde doğal oluşmuş oyuklar. Çam ormanı da kayalıkların üstünde.

Vadinin tabanı yol yapımı için uygun değil. Yapılsa bile çayın doğal güzelliğini bozacağı kesin. Kanyonun dibinde Lamos kale kalıntıları görünüyor. İnip yakından görmek bizim için imkansız. Hem geç kaldık gruba yetişmek için hem de iniş için yolu bilmiyoruz. Mutlaka bir iniş patikası vardır. Bir dahaki sefere deyip sadece resmini çekiyorum.

Kalıntılar devam ediyor kanyonun dibinde.

Arkamızdan gelen Mersinli bir grup bisikletçi ile karşılaştık. Kendileri özel tur yapıyorlarmış. Tanışıp hoş sohbet ederek bir resim çekildik anı olarak kalsın diye. Bazıları beni tanıyorlar sosyal medyadan ama ben hiçbirini tanımıyorum.

Resimde 10 kişiyiz Üç kişi yere çömelmiş, diğerleri ayakta.

Kanyonun içinde yüksek kayalıklar kale yapısı gibi kalmış. Çıkması zor tepesine kadar. Tepesi de düz masa gibi.

Kanyonun dibinde bir yol görüyorum, acaba nereye gidiyor?

Sonunda akan çayı görebildim. Yukarıdan bakınca geniş, kenarları dikine yükselen kayalıklar. 20 ila 30 metre katmanlı, merdiveni andırır bir kayaç oluşumu. Sol tarafta kayaların üstünde uçtan başlayan meyve ağaç bahçeleri görüyorum. Bahçe düz değil eğimli, sıralı dikilmiş ağaçlar buralarda tarım yapıldığını gösteriyor. Hem bu yüksek yamaçta yetişen meyveler daha kaliteli olacağı kesin.

Yukarıdan gördüğümüz çayın dibindeki yola giriyoruz. Grup buraya girmiş yemek için.

Kanyonun dibinde akan çayın su yüzeyine kayalıkların yansıması aksediyor gözüme.

Kanyonun güzelliğini burada insanın yaşlanmayacağını gösteriyor. Benzersiz güzellikler ve manzara dört yanımda ve ben bu güzelliğin içinde, tam da ortasındayım. Buna görerek yaşama denir, Güneşin ışınları kanyonun üstünden karşıya yansıması, ikindi zamanı güneşi ve suya ulaşmayan ışık. Belki de bu güzelliğin görünen en iyi saatine denk geldim. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Devrim ayakkabılarını çıkarıp çayın serin sularında yürümeye başladı. Bize en güzel yerde en güzel sesi ile bir türkü söylemeye başladı. Belki de ilk defa güzel bir ses yankılanıyordu kayalıklarda. Bu en güzel bir andı türkü içimde saklı.

Derken beyaz gelinliği ile bir gelin geldi, yanında yakışıklı damat. Buradaki manzarada düğün hatıra resmi çekilecekler. Devrim de güzel gelin ve yakışıklı damat için düğün hediyesi olarak “Suya gider allı gelin has gelin” türküsünü güzel sesi ile söylemeye başladı. Gelin, damat ve bizler sessizce dinledik bu güzel türküyü. Türkü sonunda resim çekerek mutluluklarının her daim olmasını diledik.

Suya gider allı gelin has gelin has gelin

Topukların nokta nokta bas gelin bas gelin bas gelin  amman

Bu güzellik sade sana has gelin has gelin

Bilmiyon mu benim sana yandığım yandığım yandığım amman

Ellerin köyünde garip kaldığım kaldığım kaldığım amman

 

Suya gider su testisi doldurur doldurur

Eve gelir gül benzini soldurur soldurur soldurur amman

Bu dert beni iflah etmez öldürür öldürür

Bilmiyon mu benim sana yandığım yandığım yandığım amman

Ellerin köyünde garip kaldığım kaldığım kaldığım amman

Sadık Ergun

Solda siyah takımları giymiş damat, beyaz gömleğine papyon takmış. Beyaz gelinliği giymiş gelin, yanında da Devrim.

Suda yalınayak yürümek ayaklarıma masaj yapıyor. Hani derler ya “Aynı suda iki defa yıkanılmaz” diye işte ben bunun tersini yaptım sanki. Yukarılarda çaya girip yıkanmıştım, şimdi de aynı suya tekrar ayaklarımla girip aynı suda ikinci defa yıkandım.

Kanyon oluşurken büyük yer hareketi olduğu kesin. Kayaların yapısı bunu gösteriyor. Tabi ki bu süreç milyonlarca yılda oluşmuş. Ben de zamanın tanığı olarak kaydediyorum.

Kanyonun yüksek kayalıkları, biz ufacık kalıyoruz kayalıkların dibinde.

Grubun kamp alanına döndüğünü öğreniyoruz telefondan. Biz de geri dönüyoruz aşağı doğru. Canımız kahve istedi durup dururken yol kıyısında. Su kanalına ayaklarımı sokarak kahveleri yaptım. Kahveyi afiyetle içerken cep telefonum çaldı. Arayan beni Adana – İskenderun’a götürecek arkadaşım. Benden özür dileyerek hemen yola çıkması gerektiğini belirtti. Ben de önemli değil zaten kendim gidebilirim deyip telefonu kapattım. Benim programımda yoktu arkadaşla gitmek. Kendisi teklif etmişti kendisi vaz geçti. Özür dilemeye gerek yok ki.

Kanalette akan suya ayaklarımı sallandırmışım. Bacaklarım güneşten yanmış, sadece ayakkabılarımın kapladığı yerler beyaz renkte.

Kahve keyfinden sonra kamp alanına geldik. Kampta herkeste bir dönüş telaşı sarmış. Kimi gitmiş, kimi çadırını eşyasını alel acele özensiz topluyor. Eve dönme telaşı, vedalaşmalar, tekrar buluşmak üzere sıkı sıkı kucaklaşmalar. Bir hüzün kapladı kamp alanını. Arkadaşlarımdan görebildiğim kadarı ile tekrar bir yerlerde buluşma dileği ile vedalaşıyorum. Sevgili Doktor Umur Gürsoy arabası ile 2 kişi Osmaniye’ye gideceğini sohbet anında söyleyip beni de Osmaniye’ye evine davet etti. Akşam saati düşünecek zaman yok deyip teklifini kabul ederek bisikletimi ve bagaj çantalarımı arabaya yükledim. Bizle gelen arkadaş ismini unuttum Adana da inecek. O yüzden en son onun bisikletini yükledik taşıyıcıya. Biz de yola çıktık, fazla sürmedi Adana’ya geldik bile. Zaten Mersin Adana arası fazla yok. Bir de otoban olunca çabucak varmak olanaklı. Arkadaşı Adana da indirdikten sonra Doktor ile birlikte Osmaniye’ye vardık.

Doktorun evi dört tarafı bahçeli müstakil bir ev. Nedense giriş katı kolonlar üzerinde duvarlar örülmemiş, üst kat yapılmış. Merdivenlerden üst kata çıkarak eve giriyoruz. Evde kimse yok bizden başka. Akşam bir şey yemediğimizden çabucak makarna pişirerek karnımızı doyurduk. Ev geniş ve ferah, bir odası çalışma alanı olarak kendine ayırmış. Odada binlerce kitaptan oluşmuş kütüphane var. E ne de olsa okur yazar ve de Doktor olunca kitaplığı da olmalı. Geniş balkonuna oturup Ürgüp ten gelen şaraplardan birini açarak taze meyve sohbet ederek birbirimizi anlatmaya başladık. Anlatacak çok şeyler var ve bitmiyor bir türlü. Şarabın nefis tadı zamanı unutturdu nedense. Doktor bir gün daha kalmamı istedi. Zaten yalnız tek başına koca evde oturuyor. Osmaniye gündüz gözü ile görmeli diyerek kalmaya karar verdim. Muhabbeti kahve ile kapatıp yatıyoruz. Doktor yarın iş başı yapacak.

En güzel günlerimden birini yaşadım. Bir güne sığmayacak kadar hem de….

Bir olanın sevdası ile yandım,
Aşk suyundan içip sevgiyle bandım.
Gönül dergahında aşkla yıkandım,
Sevdanın içine düştüm de geldim.

Yusuf Tuna

Bu gün yaptığım yol 39 Kilometre civarı.

Yatığımız yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc

 

Menderes Deltası Bisiklet Turu 3.Gün

24 Mart 2014 Pazartesi

Doğanbey köyü – Dilek yarımadası – Güzelçamlı – Soğucak

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

Dün gece düşümde gördüm o yolu. 
Upuzun, belli belirsiz, kıvrım kıvrımdı, ufukta kaybolan. 
Demir bir atın üzerindeydim.
Göğüs kafesim soluk soluğa inip kalkıyor, tekerler sanki yukarıya doğru akıyordu.
Rengarenk bir kır cümbüşü vardı, mevsim ilkbahar olmalı. 
Kuş ve böceklerin sesine karışıyordu teker sesleri.
Yer gök müydü, gök yer miydi bilinmez. Bir olmuşlar da dansediyorlardı. 
Bir parça bulanık, bir parça duru.
Ağaçlar vardı yanı başında, yol iki yana kaymasın diye dikilmiş olmalılar. 
Kim bilir belki de yolcunun hedefine bir nirengi.
Pedallarım bir yere, bir göğe değiyordu.
Büyülenmiş, kilitlenmiş ufka doğru yol alıyordum.
Düşüm yol, yolum düş olmuştu dün gece…

Hakan EŞME / Boztepe Yolu / Düş Sonrasına Esin

 

Öne çıkmış olan görsel, İrfan ile yere oturmuşuz, arkamız dönük, yanımda kahve takımları, ocakta kahve cezvesi, karşıda Samos adası.

1011045_10152297772644861_302430417_n

Güzel bir uykunun ardından dinlenmiş olarak erken kalkıyoruz. El yüz yıkandıktan sonra ilk önce eşyalarımı toplayıp bisiklete yükleyip hazır hale getiriyorum. Ardından kahvaltılık için bakkaldan alışverişi yaptıktan sonra güzel bir kahvaltı yaparak karnımızı doyuruyoruz. Kahvaltının ardından etrafı temizledik, çöpleri toplayıp odayı bulduğumuzdan daha temiz bıraktık. Son kontrolleri yaparak odayı kilitleyip anahtarı bakkala teslim ederek teşekkürlerimizi iletiyoruz. Muhtarı cep telefonundan arayıp ona da teşekkür ediyoruz bizleri ağırladıkları için. Odanın içinde bisikletim KUZ eşyalar bagaja yüklü hazır bekliyor. Solda sandalye var.

240320145525

Köy odasından ayrılıp köy kahvesine gelerek ikişer duble sıcak çay içerek güne zımba gibi hazırlanıyoruz. Bu gün pek düz yolda gideceğimizi sanmıyorum. Rotayı dengesiz İrfan yaptığına göre içime şüphe düşmüyor. Bakkaldan ekmek alıyoruz bol, ne olur ne olmaz, diğer yiyecekler çantalarda var. Yola çıkmadan önce bisikletler park halinde zeytin ağaçları altında bekliyoruz.

240320145526

Doğanbey köyündeki berberi görünce resmini çekmeden olmaz deyip çekiyor İrfan. Berber beyaz bir minibüs ve seyyar olarak köyleri dolaşıyor.

10003524_10152300082739861_1042588557_n

Fazla oyalanmadan yola çıkıyoruz. Dilek yarımadasının burnuna doğru pedallar sakince dönmeye başladı bile aheste aheste. Ufukta burun görünüyor, İrfan ve Selahattin önde gidiyor.

240320145527

Yolun kıyısında fazla derin olmayan bir mağara karşıma çıkınca durup yakından resmini çekiyorum.

240320145528

Denize sıfıra yakın yolda gidiyoruz, bizler göremeyiz ama ileride Menderes nehrinin getirdiği alüvyonlar buraları doldurup bereketli tarlalara dönüşecek.

240320145530

Selahattin ve İrfan önden önden gidiyorlar, yol da hafif kıvrımlarla dalgalı biçimde yükselip alçalıyor. Baharın kokuları denizin iyot kokusuna karışmış bol oksijenli havayı solumak yetiyor.

240320145531

Dilek yarımadasının burnuna çok yaklaştık, Denizde Büyük Menderes nehrinin getirdiği topraklar zamanla kara parçasına dönüşmeye başlamış.

240320145532

Ve yolun sonuna geldik, buradan öte yol yok. Sadece restoran var, duvarın dibinde iki tane manken. Biri erkek biri dişi, sanki Medusayı görmüşler gibi öylece donup taşlaşmışlar. Buralara fazla insan gelmiyor anlaşılan. Restorandakiler kalabalık görünelim diye iki tane mankeni sanki orada çalışan birileri varmış gibi davranıyorlar tahminimce.

240320145535

Yol bittiğine göre rehberimiz İrfan bizi geri döndürerek yüksek sezgilerinle doğru yola götürüp yarımadanın burnundan yukarıya doğru çıkan yolu buldu. Artık çıkmaya başladık yavaş yavaş. Akdeniz bitki örtüsüne ait olan makilik kendini küçük çalılarla donatmış. Eee bahar ayında da mor çiçeklerini açarak gelinliğini giymişler.

240320145536

Yol toprak ve taşlı, şimdilik bize engel olmadan tırmanmaya devam ediyoruz. Yükseldikçe manzara da o derece artarak bizleri büyülüyor. Rehberimiz İrfan gideceğimiz yolu çıkarmaya çalışıyor etrafı gözlemleyerek. Elbette güvenim tam olarak bizi en güzel yerlerden götüreceğine eminim. Ne de olsa sorumsuz değil mi? İrfan durmuş etrafı gözlemleyip doğru yolda gidip gitmediğimizi kontrol ediyor.

240320145538

Giderek yükselmeye devam ediyoruz, manzara genişlemeye devam ediyor. Granit kayalardan oluşmuş arazide yaşam ile toprak oluşumunu görüyoruz. Her yıl kendini yenileyen bitki örtüsü toprağın çoğalmasına neden oluyor. Yaşam topraksız olmuyor ama su da gerekli. Denizde fazlası ile su var yaşam için. Denizdeki suyun topraktaki bitkilere ulaşması da yavaş oluyor. İlk önce buharlaşma oluyor, ardından toplanıp bulut olan su damlaları bitkiler üzerine yağıp suya olan hasreti bitiyor ve döngü böylece sürüp gidiyor binlerce yıldır. Deniz ile dik kayalıkların savaşı ise daha yavaş ilerliyor. Görünen o ki deniz kayaların altını oymaya devam ediyor. Oydukça, kayalar belli bir zaman sonra denizin üzerine düşüyor. Bu savaş o kadar yavaş sürüyor ki bizler bunu görebilmemiz imkansız. Anca kısa ömrümüzde sadece bir anını görmüş oluyoruz. Buna bakarak kısa ömrümüzde daha ne kadar yaşayacağımız belli değil. Ne kadardır bisiklete biniyorum, daha ne kadar da bineceğim belli değil. Bisiklete binerek zamanın kısa ama bir o kadar da uzun olduğunun farkına varıyorum. İlk önce yol nasıl bitecek diye düşünürken günler geçtikçe arkama bakınca yüzlerce, binlerce kilometre gitmişim. İşte zamanın farkına varmadan yolda olmak, zamanı yaşamayı seviyorum. O anlardan birini yaşıyorum kısa bir dinlenme anında.

Yüksekteyim, aşağıda denize inen dik kayalıklar, dalgalar kayaları oymuş, kimi kaya parçası denizde küçük adacıklar olmuş. Bu kayalar yamaçtan düşenler.

240320145539

Yol tamamen granit kaya, dozer bu yolu nasıl açmış belli değil ama yol düz görünüyor.

240320145542

Kekik henüz çiçek açmış yeşil elbisesini giymeye başlamış. Ortalığı keskin bir kekik kokusu sarıyor. Aldığımız nefese bir de kekik kokusu karışınca kim bilir ne kadar gençleşiyorumdur.

240320145543

Önümde giden İrfan’a yetişmeye niyetim yok, çünkü yolumuz zorlu. Bakalım daha ne kadar çıkacağız.

240320145544

Bazen geride yalnız kalınca düşüncelere dalıyorum, işte be düşünürken çektiğim bir resim. Güneş gözlüklü düşünen adam.

240320145545

Yolu öyle yapmışlar ki bazen iniyoruz yokuş aşağı. Yol çakıl taşlı.

240320145546

Ama bu iniş kısa sürüyor, tekrar tırmanış başlıyor. Kayalık ve çıplak sayılabilecek bir vadiden çıkıyoruz yukarı doğru.

240320145547

Dağdaki su kaynaklarını bir varilin içine toplayıp borularla aşağıdaki restorana içme suyu olarak götürüyorlar. Fazla kirletmeden mataradaki suyumu tazeliyorum. Yanımda yeterince su var ama ne olur ne olmaz yedeklerdeki suları da tazeliyorum hazır su kaynağını bulmuşken.

240320145548

Sarı çiçek diğer çiçeklere göre daha büyük ve rengi daha parlak. Yolun ortasında tek başına öylece güzelliğini sermekten çekinmiyor.

240320145549

Görünen o ki Dilek yarımadasının burnu epey büyük. Burnunun ucu o kadar büyük ki çık çık bitmiyor, nereye kadar çıkacağımız da belli değil. Ama güzel çıkıyoruz doğrusu, eğim yer yer bayağı sert.

240320145550

Yoldaşım KUZ hiç yorulmamışa benziyor, elbette hak ettiği yerde en güzel manzarada resmi çekilmeyi hak ediyor. Ben de KUZ’u onurlandırıyorum. KUZ’un çıktığı yol kıvrıntıları yamaçlarda görünüyor ve engin Ege denizi, uçsuz bucaksız.

240320145551

Samson dağının zirvesi göründü, epey yaklaşmışız. Zirve gerçekten muhteşem görünüyor. Çıkılası zirve bizi davet ediyor tüm azametiyle.

240320145552

Madem zirve bizi davet ediyor bir resmini elçek yapmak gerek. Üç yoldaş, üç dengesiz, üç sorumsuz ne demeli.

240320145553

Zirve keyfini sürerken bulunduğumuz yer de benim manzaramı seyretmeden geçme diyor. Manzaranın da isteğini yerine getiriyoruz. Yolun yanında, uçurumun kıyısında oturup manzaranın keyfini çıkarmaya yanımızda bulunan çerezlerle başladık.

240320145554

Üç dengesizin pistonları dinlendirmek gerek. Denizden gelen hafif rüzgar ile pistonları soğutma çalışmaları. Üç dengesizin kokan çorap ve spor ayakkabıları. Neyse ki sadece biz varız da kokan çoraplar kimseyi rahatsız etmiyor.

240320145555

İlk önce İrfan poz veriyor kamerama, ardından İrfan da beni çekiyor. Nasıl olsa acelemiz yok, sadece bulunduğumuz anı yaşıyoruz. Bu bize yeter. Uçurum kenarı ve deniz.

240320145556

Üzerim çıplak, kollarımı iki yana açmış poz verdim İrfan’a.

240320145557

Doğada bu güzel ortamı bozan tek bir nesne var. Ta dağın tepelerine yakın ıssız, insanların pek gelmediği bu yerde hak etmediği yerlerde gezerken plastik bir şişeyi atmış. Bu güzelim tertemiz, doğal ortama hiç uymuyor, resmi bozmaktan başka bir işe yaramıyor.

240320145560

Elbette görüntü kirliliği yaratan plastik şişeyi orda bırakamazdım. Şişeyi alıp bagajımdaki heybene sıkıştırıp medeniyetin çöp tenekesine kadar götüreceğim.

240320145561

Daha önce dağın zirvesine yaklaştığımı sanmışım ama zirve diye gördüğüm kayalık şimdi aşağıda kaldı. Hala çıkmaya devam ediyoruz.

240320145562

Ağır ağır tırmanırken kulağıma acayip homurtular gelmeye başladı. Acaba su mu kaynatıyorum diye düşünürken homurtular iyice artmaya başladı. Sesin benden gelmediğini anladıktan sonra yılkı atlarını görüyorum birden bire. Yılkı atları bizi görünce çalılıklara doğru gitmeye başladılar. Sürünün lideri çalıların ardından kafasını uzatmış bana doğru homurtular çıkararak sürüyü koruma altına alıyor. Bunun resmini çekmek için hemen telefonu çıkarıp kamerayı açasıya kadar sürü çalıların ardında gözden kayboldu. Sadece sürü lideri olan beygirin resmini çekebiliyorum.

240320145564

Toprak yol asfalt yola kavuştuğunu görüyorum. Bu yol Güzelçamlı tarafından geliyor. Daha önce Güzelçamlı bisiklet festivalinde yolun belli bir yerine kadar gelebilmiştik. Askeri bölge olduğu için geçişimiz yasaktı bu tarafa. Şimdi ters taraftan gelemediğimiz yola kavuşmamız bir garip oluyor benim için. Yol radara doğru gidiyor, buraları askeri bölge olduğunu İrfan bize söylüyor. Haliyle hedefimize doğru yolumuza devam ediyoruz. Bakalım nereye kadar gideceğiz.

240320145565

Aşağıda gördüğümüz zirvenin ardındayız şimdi, bu ikinci zirve. Epey de yükselmişiz deniz kıyısından. Denizde dalgakıran gibi kara parçası oluşmuş Büyük Menderes nehrinin getirdiği topraklar doğal mendirek ortaya çıkarmış. Zamanla burası toprakla dolup bahçeye dönüşecek.

240320145567

Kayalık dağın ardında giden yolda tırmanmaya devam ediyoruz. İleride daha yüksek kayalık zirve görünüyor..

240320145568

Yükseldikçe ufkum genişliyor, uçsuz bucaksız Ege denizini seyretmek bana büyük zevk veriyor. Ayrıca geldiğim yol da kıvrım kıvrım. Buradan yakın görünüyor ama gel de bana anlat nasıl çıktığımı. Zorlu olsa da halimden hiç şikayetçi değilim. Şikayetçi olmaya hiç niyetim yok. Yolumuz daha olmasına rağmen insana huzur veren yerlere kendi gücümle gelmem bana yetiyor. Arabayla 15 yada 20 dakikada gelebilirdim buraya kadar ama bu kadar güzelliği göremezdim ve mutlu olamazdım doğrusu. Halim ve moralim zirve yapmış gibi.

240320145569

Çıktıkça çıkıyoruz ve zirveler bitmiyor. Aşağıdan hiç belli olmuyor bu kadar zirve. Dağ tek başına değil demek ki. Bir çok zirve birleşip koca dağı oluşturuyor. Dağa çıkınca bunu anlıyorum.

240320145570

Tam dağın sırtında yukarıya doğru çıkıyoruz. Bazen etrafta ağaç olmuyor, bazen de çam ormanının içinde neredeyse yol kapanacak çam ağaçları ile.

240320145571

Dağın sırtındayız, nihayet Samos adasını görebildik. Bir tarafımız kuzey, Samos adası.

240320145572

Diğer tarafımız güney, Menderes deltası.

240320145574

Çam ağacı çam kurdunun istilasına dayanamamış kuruyup kurtların gazabından anca kurtulabilmiş. Sıra diğer çam ağaçlarına gelmiş, kimi dalları kurumaya başlamış bile. Çam ağaçları hayvanlar gibi hareket edip kurtların saldırılarından kaçamıyorlar. Dışarıdan hiç bir yardım almadan zararlı kurtlardan kendilerini nasıl savunuyorlar acaba? Elbette kendini koruma mekanizmaları olmalı ağaçların yoksa tüm bitkileri yiyip bitirirlerdi kurtlar ve diğer asalaklar. Çam ağaçları çok olduğuna göre kurtlar o kadar çoğalıp ormanı kurutamıyorlar demek ki.

240320145573

Yukarısı da Samson dağının zirvesi. KUZ sakin sakin zirveye başını çevirmiş dinlenirken. Gerçi hiç bir zaman yorgunluktan şikayetçi olmadı, demir atım benim. Bisikletim KUZ’un kadro demiri arasında Samson dağı, termos metal suluk yerinde.

240320145575

Zirve yavaş yavaş bulutları toplamaya başlıyor. Rüzgarın şiddeti giderek artıyor. Bunu ağaçların, ormanın rüzgar uğultusundan anlıyorum. Bulutlar üzerimizden yalayıp geçiyor. İlk defa bulut üzerimden geçiyor. Müthiş bir duygu, bulut sis gibi üzerimizden geçerken bir kayboluyorum, bir ortaya çıkıyorum.

240320145576

Henüz zirve uzakta, tırmanış bitmek bilmiyor ve İrfan asfalta serilmiş iki seksen beni beklerken buldum. Selahattin bariyerlere dayanmış durumda.

240320145577

Hiç bir şey demeden kendimi yere atıp sere serpe iki seksen uzanıyorum. Ne kadar kilometre tırmandık belli değil. Yorgunluk belirtileri kendini belli etmeye başladı. Biraz dinlenme iyi gelecek kaslarıma. Henüz acıkmadım ama biraz uzanıp dinlenmek iyi geliyor. Ardından çerez ve kuru yemiş atıştırarak ara öğünü geçiştiriyoruz. Yemeği askeri bölgeyi geçtikten sonra yemeye karar verdik. Zaman zaman üzerimizden ince tabakalar halinde bulutlar geçiyor ve rüzgar da kuvvetli esmeye devam ediyor. Dağın sırtından geçen bulutlar küçük olduklarından tutunmadan geçip gidiyorlar. Sadece sis tabakası gibiler. Aşağıdaki resimde üstümüzde duman tabakası görülmekte. İrfan ile ben iki seksen uzanmış haldeyiz asfaltta.

240320145578

Karakola kadar asfalt, ondan sonrası yol demeye bin şahit. Karakolun yanından sorunsuzca geçtik. Bisiklete binmenin imkanı yok. İri taşlarla yapılmış sanki. Yada taşları olduğu yerde kırmışlar. Zirveye yakın olduğumuz için etrafta ağaç yetişmediğinden toprak denen nesne yok. Safi kayalık ve küçük, bodur çalılar var o kadar. Bir de yokuş bitti, iniş başladı ama eğim % 30 civarında olmalı ki bisikletleri elimizle ardıma dayanarak bisiklete, geriye doğru yüklenip yavaş adımlarla inmeye başladık. Ara sıra  ayakkabım kayıyor. Belli bir bölüm böyle iniyoruz dikkatlice. İrfan inmeye çalışıyor taşlı yolda.

240320145579

İki dağın arasından denizi ve Güzelçamlı sahilinin bir kısmını görebiliyorum.

240320145580

Karşımızda en yüksek ikinci zirve. Bisikletler elde hala inmeye devam ediyoruz. Etraf hala kayalık.

240320145581

Karakol ve birinci zirve de radar var. Karakoldaki askerlerle İrfan konuşmuş ben gelmeden ve hiç durmadan aşağıya inmeye başlamıştık. Aslında askeri bölge burası ama bizim gibi bisikletle gelen olmadığı için bize bir şey demeden geçmemize izin verdiler sanırım.

240320145582

Dağın tam sırtında deli rüzgarlara yıllarca meydan okumuş bir çam ağacı karşıma çıkıyor. Her ne kadar rüzgara ve karların ağırlığına karşı direnmiş olsa da çam ağacı garip bir şekilde eğri büğrü, kimi dalı rüzgar ve kar karşısında dayanamayıp kırılmış bir şekilde kocaman bir ağaç olmuş. Sanki kollarını açmış birini kucaklar gibi.

240320145583

Ne işimiz var arkadaş bizim böyle yerlerde demeden kayalı yoldan inmeyi başardık bir şekilde. Hep bisiklet bizi taşıyacak değil ya biraz da biz onu taşıyalım değil mi? İrfan inerken poz veriyor bisikleti ile. Taşlı yolda sarı çiçek demet halinde açmış.

240320145584

Burası da Büyük Menderes deltası, geldiğimiz yer. Dağın tepesinden henüz tam açıklığa gelmeden dar görüş alanından bile çok geniş bir alanı görebiliyorum. Gördüğünüz son üç resimde yamuk yumuk ağacın olduğu yerden çektim. Manzara  sürekli değişmekte nereye baksam.

240320145585

İndiğimiz taşlı dik yol biraz uzaktan gördüğünüz kadarı ile fazla uzun değil ama sürekli ayaklarımızın kaymasından dolayı inmemiz epey zaman aldı.

240320145586

Dağın zirvesine yakın yamaçlarda, güney taraftan inmeye devam ediyoruz. Geldiğimiz yol görünüyor.

240320145587

Kendimi uçakta gibi hissediyorum. Aşağısı küçük ve alabildiğine geniş. Bir on yada yirmi yıl sonra aynı manzarayı göremem. Menderes nehrinin getirdiği alüvyonlar o zamana kadar denizi dolduracak. Ardından yeşil bitki örtüsü kaplayınca yeni tarlalar ekilip biçilecek. Belki şimdi deniz olan yerde ben bisiklet bile sürebileceğim. Nehrin deniz ile buluştuğu yerin epey açığında mendirek gibi toprak parçası dalgakıran görevi görüyor.

240320145588

Samson dağının güneyinde düz yolda gidiyoruz.

240320145590

Dalgakıran gibi olan yerin daha da açığında küçük bir ada görünüyor.

240320145592

Bazen birbirimizden uzaklaşıyoruz. Fazla da ayrı kalmamaya çalışıyoruz. Ne olur ne olmaz. Topraklı yol bazen iri taşlı yola dönüşüyor. Birbirimizi gözden kaybetmeden, kah birlikte gidiyoruz kah iki kişi, kah tek başına. Ama yol arkadaşlarım çok iyi, birbirimizle uyum içinde yolculuğumuz sürüyor. Selahattin bisikleti ile yürüyor.

240320145595

Büyük Menderes nehrinin meydana getirdiği büyük ovayı tamamıyla gözlerimin önünde seriliyor. Dün gezdiğimiz Miletos antik kenti, sol tarafta Bafa gölü, gölün üstünde Beşparmak dağları. Manzara uzayıp gidiyor gözlerimin önünde. Böyle güzellikleri yaşamak, görmek herkese nasip olmaz. Ben kendimi şanslı hissediyorum. İyi ki bisiklete başladım. Bisiklet bana görmediğim güzellikleri görmemi sağladı. Sabırla pedala basa basa ta Samson dağının zirvesine yakın yerlere kadar bisikletim KUZ beni çıkardı. Daha ne isteyeyim ki.

240320145596

Tek rakibimiz abdurrahman çelebiler. Keçi sürüsü bizim gibi bisikletçileri karşılarında görünce korkup kaçıyorlar. Anca bir kaç tanesinin resmini çekebiliyorum. Belki de ilk defa bisikjletçi gördüler bu dağlarda gezen. Dağların hakimi sadece onların olmadığını gösterdik böylece. Sürünün lideri bizleri kontrol ederek geri çekilmeye devam ediyor keçi sürüsü.

240320145597

Henüz Dilek yarımadasının güneyindeyiz. Samson dağının ikinci zirvesinin etrafını dolanıp kuzey tarafından  aşağı ineceğiz. Aşağıda Büyük Menderes deltası görünüyor.

240320145598

Dağın yamacında küçük tepeler gelişi güzel yayılmış.

240320145599

Bazı yerlerde yamaç derinlemesine iniyor. Yolun bir tarafı uçurum, bir tarafı dimdik kayalık, duvar gibi. Dağın son dönemecini dönüyoruz.

240320145601

Tam ineceğimiz son noktada ilginç çakıllı kumlu yere geliyorum. Durup inceliyorum bir süre. Sanırım bulunduğumuz yer bir zamanlar deniz seviyesinde Menderes nehrinin kıyısında olan çakıl ve kumluk alan zamanla depremlerin etkisiyle denizden 1000 kusur metreye kadar yükselmiş. Arabistan yarımadasının Akdeniz’e paralel olan Anadolu’nun altına girmesi ile sıkışan zemin binlerce yılda bu kadar yükselmiş. Kayalaşmış kumlar, aralarında çam ağaçları çıkmış.

240320145602

Dağın etrafını sonunda dolanmayı başardık. Kavşaktayız artık, bundan sonra iniş başlayacak. Buraya kadar çıkamamıştım daha önce. Şimdi ise tersinden çıkıp kanyonun bitiş yerindeyim. İnişimiz sol taraftaki yoldan başlayacak. KUZ beni bekliyor  şahlanmak için.

240320145603

Yoldaşlarım Selahattin usta ve İrfan arkamdan inişe geçtiler.

240320145604

Artık ormanın içindeyiz, ağaçların boyu güneşi kapatacak kadar büyük.

240320145605

Ve toprak yol tamamen çamların gölgesi altında.

240320145606

2. havuza geldik çabucak, halbuki aşağıdan çıkanlar bu havuzdan bahsetmişlerdi geçmiş yıllarda. Daha aşağıda 1. havuz var. Hazır suyun başındayız, güneş te batıya doğru çoktan devrilmişti. Karnımız da acıktı doğrusu, burada yemek molası vermeli.

240320145607

Havuza akan çeşmede elimi, yüzümü yıkayıp arındıktan sonra suları tazeleyip hazır çorba, makarna, içine ton balığı boca ederek bir güzel karnımızı doyuruyoruz. Farkında olmadan kurt gibi acıkmışız. Zaten dağlarda geziyoruz, bir o kadarda tırmanmışız yokuşları. Yemekten sonra çayı da demledik. Sanki piknik yapıyoruz ormanda. Ormanda fazla güneş görmediğimizden uzun kollu poları giyiyorum. Hem inişteyiz hem de hava serinlemeye başladı. Yol kıyısında park etmiş bisikletler.

240320145608

Yerde sofrayı kurmuşuz, İrfan tencereye sıcak su döküyor. Selahattin de bana bakarken çekiyorum.

240320145609

Bu kez ben oturuyorum, Selahattin bizi çekiyor. Yerde bağdaş kurmuşuz.

240320145610

Kahve içmek için uygun bir yer bakıyoruz. Artık karnımız doymuştu nasıl olsa. Kahve de her yerde içilmez değil mi? İnişe devam ediyoruz, karşıda Samos adası .

240320145612

Rehberimiz İrfan kahve içilebilecek en uygun yeri nihayet buluyor. Kahve takımımı ve ocağı çıkarıp kahveyi pişirmeye başlıyorum. Cezve ocağın üstünde, İrfan yanımda oturuyor. Selahattin bizi çekiyor.

240320145613

İki dengesiz yolun kıyısına oturmuş, karşıda Samos adası, ayaklarımızın altında derin kanyon ve yarılmış kayalıklar. Böylece ufka bakarak eşsiz manzarada kahve içmenin keyfini yaşıyoruz sorumsuzca. Akşam serinliğinin denizden getirdiği hafif esintinin içinde iyot kokusu çam polenleri ile birleşerek bize kadar ulaşıyordu. Kahvenin hatırı burada kaç yıl sürer bilinmez. Çünkü zaman geçmiyor, adeta durdu Dünya ve kahve fincanlarımız da bitmek bilmedi yudumlarımızla. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

1011045_10152297772644861_302430417_n

Bu kez ben de Selahattin ile İrfan’ı çekiyorum.

240320145614

Kahveler pişti, en güzel manzarada kahvelerimizi içiyoruz, üç kahve fincanını ileri doğru uzatıp Samos adası manzaralı çekiyorum.

240320145616

Benim deri montu İrfana verdim, kalın bir şey getirmemişti. Hava da epeyce serinledi. Çamların içindeki yolda İrfan iniyor yokuş aşağı.

240320145617

Benim ise polarım vardı. Yelek ise rüzgarı kesmeye yettiğinden hızlı inişimizde hiç üşümedim. Kendimi elçek resim çekiyorum.

240320145618

Aşağıdan çıkanlar için 1. havuz, yukarıdan inenler için 2. havuz. Hangisinin olduğuna siz karar verin. Bana göre 2. havuz, çünkü ben yukarıdan indiğim için 2. havuz oluyor. Daha önceki yıllarda bu havuza kadar çıkmıştım, daha yukarı çıkamadan geri dönünce içimde bir burukluk kalmıştı. Bu gün bunları, geçmişi düşünerek burukluğu bir kenara ittim. Havuzun başında son defa suları tazeleyip biraz dinlendik. Gerçi pedal çevirmeden iniyorum ama fren sıkmaktan kollarım  ağrımaya başlamıştı. İrfan ile Selahattin’i havuz kenarında otururken çekiyorum elçek ile, solda bisikletler park halinde.240320145620

Kanyonun içine girdik, kayalıklar dik olarak yukarı doğru çıkıyor. Yol toprak ve taşlı olduğundan dikkatli inmek gerektiğinden öyle kendimi bırakmadan fren sıkarak inmeye devam ediyordum.

240320145621

Devamlı akan derenin etrafı çınar ağaçları ile sarılmıştı. Kimisi devasa boyuttaydı. Gördüğünüz çınar ağacının gövdesindeki oyuğa rahatlıkla bir oda yapabilirsiniz. Bu tek odalı evde insan yaşayabilir ormanın içinde.

240320145622

İnişimiz gayet güzel devam ediyor. Böyle güzelliğin içinde bisiklete binmek ömre bedel sanki. Önde olan Selahattin’i çekiyorum, İrfan arkasında.

240320145623

İrfan da yanımdan geçerken çekiyorum.

240320145624

Kanyonun dar yerlerine vardık. Dik kayalıklar bıçakla kesilmiş gibi dümdüz. Sanki Poseidon Zeus ile kavga ettiğinde olmuş gibi.  Poseidon öfkesinden deliye dönmüş, köşeye sıkıştırdığı Zeus’u mahvetmek için yabasını Samson dağına vurunca dağ ikiye ayrılarak bu derin kanyonu ve kayalıkları meydana getirmiş.

240320145625

Çay az ama usulca akıp gidiyor denize kavuşmak için

240320145627

Kanyonun kimi yerleri o kadar derin ki güneş burada çoktan batmıştı.

240320145630

Kanyonun sonuna yani dibine vardık. Zorlu ve zor olduğu kadar keyifli bir yolculuktan mutlu ve huzurlu bitirmenin tadına varıyoruz. Gerçi kalacağımız yere epey var ama asfalt yola çıkmak sanki turu bitirmiş gibi hissetmeme neden oldu. Az ileride asfalt yol görünüyor.

240320145632

Kanyondan çıkıp asfalt yola geldikten sonra hızla milli parkın giriş kapısına varıyoruz. Kapıdaki görevli artık kimseyi beklemediği için kendi havasında olduğundan bizleri fark etmedi bile. Fazla oyalanmadan yolumuza devam ederek Selahattin ustanın evine gelerek sıcak bir duşun ardından yemeğimizi yiyoruz. Kahve ve çay faslından sonra mayışan bedenler uyku ister diyerek misafirhanemize çekilerek tatlı bir uykuya dalıyoruz İrfan ile birlikte.

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık olarak 53 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası görünüyor

Powered by Wikiloc