Etiket arşivi: kırkağaç

Mysia Yolları 1. Gün

7 Mayıs 2017 Pazar

Çobanlar köyü – Gökçukur köyü – Hamidiye köyü

(Kör arkadaşlarım için betimleme yapılmıştır)

 

Yattım uyudum

kitlendi kapılar

bulvarlarda kalmadı kimseler

tramvaylar durdu kesildi ceryanlar

savaş yok dert yok

rasim’in ağrıları yok

ya ayaklarım hani

hani nerde ellerim

kim idi o einstein

o sultan Süleyman kim idi

yattım uyudum uyudu herkes

her şey uyudu

Agim Rıfat Yeşeren

 

Öne çıkan görsel, ön dört çocuk ve ben, duvar üstünde resim çekiliyoruz. Çocuklar ısmarladığım dondurmaları yiyorlar.

Sabahın köründe ineklerin möööö sesiyle uyanıyorum. Boynundaki çan, bazen hızlı, bazen de yavaş vuruşlarla ötüyor. Dışarıdan gelen sesleri çıkaranları görmek için çadırımın kapısını aralayınca çoban inekleri sol tarafa, dağa doğru götürürken görüyorum. Çoban bazen ineklere dokunup daha çabuk yürümesini sağlıyor. Demek bazen hızlı çalan çan sesi bu yüzdenmiş. Çadırları kurduğumuz yer ineklerin otlatmak için götürüldükleri yol. Önümde yeşil bir çadır var, o da yolun tam ortasına kurulu. İyi ki inekler yememiş çadırı yeşil diye.

Çadırımın içinden görünen siyah beyaz bir inek ve arkasında onu otlatmaya götüren çoban. Mavi kot pantolon giymiş, üzerinde de kirli beyaz ceket, kapşonu da kafasına geçirmiş üşümesin diye. Buraların rakımı yüksek, havalar serin olur sabahın erken saatleri.

Suyun kaynağına yolculuk turu bitmişti dün, bu gün dönüş yoluna geçecekler ve Bursa yönüne gidecekler ikiye ayrılacağız. Ben, Cem Tabanlı ve Antalyalı Ceyhun, Mehmetali, Nafiz, Vedat Bursa’da ki Mysia bisiklet festivaline katılacağımızdan toplam 6 kişi Bursa’ya doğru pedal çevireceğiz. Diğer arkadaşların bir kısmı Gölmarmara üzerinden, kimisi Soma yönünden, Kimisi Akhisar, Manisa, Menemen üzerinden İzmir’e gidecek. Aslında programda dönüş için birlikte hareket edilecekti ama aldığımız karara göre herkes istediği biçimde serbestçe kendi yolundan dönüşe geçecek diye. Bizim zaten belliydi Bursa’ya gideceğimiz.

Herkes kahvaltısını yaptıktan sonra çadırını, eşyalarını toparlayıp bisikletine yükledi. Bizler ayrılacağımızdan diğer yöne gidecek arkadaşlarla vedalaşıyoruz. Herkes birbirine dikkatli gidin, yolunuz açık olsun dileklerini bildirdiler. Bursa yönüne gidecek olan 6 kişi en son kamp yerinden ayrılmadan önce borudan devamlı akan sudan şişelerimizi tıka basa su ile dolduruyoruz yola çıkmadan önce.

Çeşmenin ayna olarak yapılan duvarı briketten yapılmış. Bir briketin boş iki gözlü kısmı dışa bakacak şekilde çeşmenin sağ üst tarafına konmuş . Bu iki göze bardak, sabun yada başka bir eşya koymak için öyle örülmüş. Yapan ustanın bunu düşünmesi güzel. Borudan akan çeşmenin altında uzun bir yalak ve içi su dolu. İnekler, koyunlar geçerken buradan suyunu içip öyle yoluna devam ediyor. Tıpkı bizler gibi.

Artık yolcu yolunda gerek diyerek yeni maceralara atılmak için bisikletlere binerek yola çıktık. Köyün içinden geçerek Koca çayın olduğu köprüye gelince durduk. Son kalan toprakları da çaya dökmek gerek. Dün suyun kaynağına kadar gidememişti ve toprak hala çantamda duruyor. Bu çayın ismi buralarda Koca  çay. Buradan Kırkağaç’a kadar Koca çay ismi ile aktıktan sonra Bakır beldesinde adı değişerek Bakırçay oluyor. Ferdimen hala bizimle ve beni toprak dökerken resim çekiyor. Yanımda da Cem Tabanlı. Köprünün korkuluk demirlerinin üst kısmı yok, sadece bir kaç boru kalmış, tehlikeli bir yer.

Elimde toprak aşağıda çay ve ağaçların yapraklarından az miktarda görünen su. Avucumda ki toprağı çaya döküp temiz olarak denize kavuşmasını diliyorum son olarak. Belki dileklerimiz gerçek olur, insanlar doğaya yaptıkları kötülüklerin farkına varır da çevreyi kirletmeyi bırakır.

Ferdimen ile vedalaşıp ayrılıyoruz ana yola çıkmadan önce. Bir süre ana yoldan aşağıya doğru gidiyoruz. Yaklaşık 1 Kilometre ana yoldan gidip sağa doğru ilk yola saptık. Ben kendime gidiş rotası yapmamıştım. Antalyalılar kendilerine göre bir rota çıkarmışlar. Biz de onlara uyarız dedik. Rota konusunda uzman olan ve daha önce günlerce harita üzerinde çalışıp rota çıkaran Vedat Karakaya bizleri Bursa’ya kadar götürecek. Rehberimiz Vedat, o nereye götürürse peşinden gideceğiz. Köy yoluna sapar sapmaz macera başlıyor. Yol kıyısında çeşmenin başında durup kısa bir mola verdik. Çeşmenin başında kocaman bir söğüt ağacı, küçük çalılar ve yeşil çimenlerle kaplı etraf.

Çeşmeden sonra biraz dik yokuşlar başladı, herkes düşük viteste kendi temposu ile yolda gitmeye başladı. Köy yolları sessiz, sakin, araç yok, doğada, ağaçların arasından bol oksijeni içimize çekerek çıkıyoruz yokuşu ağır ağır.

Avucumun içi Vedat Dedim ya rota konusunda bilgili olan ve rotaları çıkaran Vedat Karakaya rotayı yapmış diye. İşte Vedat’a Antalya’da yaptığı turlarda “Avucumun içi Vedat” ismini takmışlar. Bu ismi takmalarının nedeni ise her yeri avuç içi gibi bilmesi. Neresi olursa olsun “Ben buraları avucumun içi gibi bilirim” diye övünmesi. Arkadaşlar yokuşu çıkarken önden gidiyorlardı. Ben arkalarından tıngır mıngır gelirken bir baktım ilk kavşakta durmuşlar bir şeylere bakıyorlardı. Dedim ki kendi kendime “Acaba beni mi bekliyorlar!” diye. Ama yanlarına yaklaşınca gerçeği öğreniyorum. Meğerse yola çıktığımız ilk kavşakta yolu kaybetmiş Vedat. Acaba sola mı, yoksa düz yukarı mı devam edeceğiz çıkaramamış. Daha yolun başında ilk kavşakta kaybolmamızın anlaşılması sonucu hepimiz kahkahaya boğulduk. Antalyalı arkadaşlar bunu bildiklerinden Vedat’a bakıp bakıp kahkahalarla gülme krizine girmişlerdi bile. Ben ve Cem de kahkaha tufanına katıldık. Daha ilk kavşakta yolunu bulamayıp kaybolan Vedat bundan sonra yolu bulup nasıl götürecek acaba. Bu anı yaşadığım en güzel anlardan birisi olarak kalacak. Diğer arkadaşlar için de durum aynı. Unutulmaz bir anı olmuştu bizler için ve yola böyle güzel bir anı ile başlamamız turu çok güzel geçireceğimiz duygusu kapladı içimi. Çok uyumlu, neşeli, esprili ve bol gülmeli tur nerede bulacağız. Bu arada Vedat yolumuz üzerindeki köyleri tek tek listelemiş. Her birimize 5 köy vererek bunları unutmamamızı, köyleri takip etmemizi istedi. Elbette bu isteğini yerine getireceğiz deyip paylaşılan köyleri 5 dakika sonra unuttuk gitti. Hatırlamıyorum bile hangi köyler olduğunu.

Yol çatısında küçük çatılı durak binası, önünde bisikletlerinden inmiş, yolunu kaybetmiş bir topluluk. Yolun bir tarafı sola gidiyor. Diğeri düz yukarı doğru gitmekte.

Sonunda doğru yolu bulup yeşilliklerin arasından gitmeye başladık. Solumuz çam ormanı, sağımız tarla, bağ, bahçe ve uzun uzun kavaklar.

Köy yollarında çeşme olmazsa olmaz. Köylüler bilirler ki insanların en önemli ihtiyacı sudur. Su olmazsa hayat olmaz. O yüzden yol kıyılarında bir yerden bir yerlere giderken belirli yerlere çeşme yaparlar. Hem yük hayvanları için, hem otlayan keçi, koyun, ineklerin içmesi için. Hem kendisi susayınca kana kana içmesi için. Bunun yanında yaban hayvanları da insanların geçmediği saatlerde gelip su içerler. Kuşlar, böcekler de faydalanır sudan. Bir kurbağa gelip buraya yerleşir yalağın içine. Çok görmüşümdür bir iki kurbağanın çeşmenin başına gelince suyun içine atladıklarını. Haliyle bizim gibi yolcuların çeşmenin başında durup su içerken hayır duasını esirgemez çeşmeyi yaptıranlar için. Seviyorum böyle çeşmeleri ve mutlaka durup su içerim. Ayrıca şişelerimin sularını da tazelerim. Çeşmenin başında dinlenip enerjimi toplarken hayır duası ederim yaptırandan ve yapan ustalara.

Yeşillikler arasında 1 X 2 metrelik beton bir aynası olan çeşmenin önünde yine betondan yalağı. Yalağın içi su dolu, çeşmeden sürekli su akıyor.

Yokuş çıkmaya devam ediyoruz, önümüzde bir köy görünüyor. Köyün evleri ve iki tane caminin minaresi köyün kalabalık olduğunu gösteriyor. Minarelerden biri tek şerefeli, diğeri iki şerefeli. Daha yukarılarda rüzgar gücü ile dönem rüzgar türbinleri görünüyor. Demek ki tepeye az kalmış.

Köyün girişine geldik, Avucumun içi Vedat yine yolu şaşırdı. Elindeki notlara, haritaya bakıp doğru yolu bulmaya çalışıyor. Bu köy Halkaavlu köyü. Vedat rotaya bakınca bu köye girmeden düz gideceğimizi söyledi. Köyün girişinde dolmuş durağı yapılmış kırmızı renk ile boyalı. Durağın yanında da çeşme var, yolcular dolmuş beklerken susadıklarında içsinler diye. Durağın içinde Mehmetali ve Vedat oturmuş. Nafiz su dolduruyor çeşmeden. Cem bisikletinin bagaj çantasından bir şeyler alırken eğilmiş durumda. Ceyhun ise bisikletine bakıyor, ben bu kadar yükü nasıl taşıyorum diye. Çünkü en çok eşyası olarak görünen Ceyhun’un bisikleti.

Yol kıyısındaki otlar epey uzamış, daha çok sarı çiçekleri olan bitkiler arasında mavi çiçek açmış başka bir bitki yeşillik içinde sarı çiçekler arasında mükemmel bir tablo oluşturmuş.

Rüzgar türbinlerine iyice yaklaştık. Devasa boyutu ve dönen kanatlarının çıkardığı ses duyuluyor buradan.

Rüzgar türbinleri tepede olunca yol da oraya doğru gidiyor, rotamız öyle. Dört bisikletçi rampa çıkarken bir poz çekiyorum.

Yine bir çeşme görünce durup resmini çekiyorum. Borudan akan suyu yalağın içine dökülürken uzunlamasına tamamen bir anlık donduruyorum resimde. Berraklığı gözle görülür biçimde. Akarken bunu fark ediyorum. Bunu izlerken bile susuzluğum gidiyor. Arkada çam ormanı.

Dağlar ve tepeler, rüzgar türbinleri bu tepelerin üzerinde kurulmuş. Türbinlerle aynı hizaya geldik sayılır ama biraz daha çıkacağız. Düz arazi olmayınca köylüler daha çok hayvancılıkla uğraşıyor. Hayvanlar da otlarken su ihtiyacını çeşmelerde ki yalaklardan gideriyor. O yüzden her yerde yalağı olan çeşme görmek olası.

Gökçukur köyüne geldik ama bitkin bir durumda. Yol devamlı tırmanışla ve bisikletlerimizin yükü çok olunca yorulmamak elde değil. Çokça efor sarf ediyoruz. Köyün girişine gelince hem dinlenmek için hem de gördüğüm önü açık, duvarları kalın ve düzgün taşlarla örülü küçük bir fırının resmini çekmek için durdum. Üç tarafı kalın duvarla örülmüş fırının üstüne çatı yapılmış ve kiremitle kaplı. Duvarlar ve fırın beyaz kireç badanalı. Fırında yanan odunlar biraz is yapmış kenarlarını. Yapının önü tamamen açık durumda. Arkada yüksek taş bir bina. Yukarıya merdiven ile çıkılıyor. Üç penceresi ve giriş kapısı var.

Köyün içine geldiğimizde köyde bir hareketlilik olduğunu gördük. Köylüler bizi görünce “Hoş geldiniz, yemeğe buyurun” diye davet ettiler. Buraya çıkarken harcadığımız enerji azalınca yemek davetiyesi acıktığımızı hissettirdi. Köyün ilkokulu ve çok amaçlı kapalı salon görünüyor. Okulun avlusu düzgün bir zemin, kilitli beton taş döşeli. Avlu iki kademeli. Okul binasının dibinde kum yığını ve blok tuğlalar okulda tadilat yapıldığını gösteriyor. Mehmetali yere çömelmiş bisikletinin yanında durup ön tekerleğinin lastiğini şişiriyor pompa ile. Bir kaç köylü ayakta öylece duruyor. Hayır için lokmacı çağrılmış köye, lokmacının arabası kenara park etmiş.

Okul binasının giriş kapısının önünde bir kız çocuğu plastik sandalyeye oturmuş. Diğer kız çocuğu ayakta babası ile bir şeyler konuşuyor. Okulun duvarına tabelada Manisa Kırkağaç Gökçukur ilkokulu yazılmış. Tabela mavi turkuaz renginde. Okul duvarları sarı renkte.

Bizi kapalı, yüksek, geniş bir salona alıyor köylüler. Burada masalar, sandalyeler konulmuş, köylüler yemek yiyorlar hep birlikte. Bizi masanın birine oturtuyor davet eden köylü. Dışarıda gördüğümüz lokma arabası lokma değil de pişi denen hamur işi pişiriyorlar. Geniş ve derin leğenlerde pişirilen pişiler sıralanmış durumda. Üç tene leğen içinde pişi dolu.

Yemek davetini veren köylü yeni emekli olmuş. Emekli olunca hayır için tüm köye yemek veriyor. Kısmet bize de düştü. Emekli olan köylü bizlere hoş geldiniz diyor. Biz de emekliliğinin hayırlı olmasını, sağlıkla, ailesi ile birlikte emeklilik yaşantısının mutlu olması dileklerimizi iletiyoruz kendisine.  Vedat hayır yapan köylünün resmini çekiyor. Köylü ayakta duruyor, üzerinde kareli gömlek, kollarını kıvırmış iki kat yukarı doğru. Üzerine de yelek gri renkte. Kafasında takkesi, ak düşmüş sarkık bıyıkları ile mutlu bir şekilde poz vermiş. Yemeği dağıtan iki kadın yere çömelmiş, önlerinde leğenlerde yemekler ve salata. Bir leğende sahanlar konulmuş. Sahanlarda yemekler konulmuş tepsilerde duruyor. Gelen misafirlere tepsi ile ikram edilecekler.

Masaya oturduk, gelen nefis yemekleri, pişileri ve en çok bol hoşafı ile donatılan sofradakileri silip süpürdük. Farkında değildik köye geldiğimizde bu kadar acıktığımızın. En hoşumuza giden de hoşaf oldu. Hani derler ya “Eşek hoşaftan ne anlar” diye. Hiç birimiz eşek olmadığımıza göre hoşafın nefis tadı ile bir çok pişiyi midemize doldurduk.

Masada Cem, Nafiz ve Vedat otururken, masanın üzerinde yemek tepsisi. İçi yemek dolu tabaklar ve pişiler.

Yemeğin üzerine yemeği hazırlayan köylü kadınlara ve emekli olan köylüye teşekkürler ettik. Yola çıkmadan önce pişi, zeytin ve çökelek verdiler bolca. Böyle gönlü bol köylüler var oldukça misafirperverlik bitmez. Sonra köylülerle dışarıda oturup sohbet ediyoruz, gideceğimiz yolu bize tarif ettiler. Avucumun içi Vedat not tutuyor köylüleri dinleyerek. Yola çıkmadan önce avluda birlikte bir resim çekiliyoruz köylülerle birlikte. Resmi Vedat’ın tripodunda zaman ayarlı çekiyor.

Köylülerle vedalaşıp yola çıktık. O kadar çok yemişiz ki dolu mide ile yola çıkmak zor olsa da az kalan son yokuşa doğru gitmeye başladık. Yol toprak, tepelere doğru ilk başta düz olarak gidiyor.

Biraz yükselince yemek yediğimiz Gökçukur köyünün resmini çekiyorum.

Henüz tepeye çıkmadan önce yorgunluktan dinlenirken hadi boş geçmeyelim, bir poz çekilelim deyince Vedat tripodda zaman ayarlı resmimizi çekiyor. Arkada kayalık dağların dorukları, toprak yolda atlı bisikletçi. Ceyhun elinde kaskı selam veriyor kameraya. Bisikletlerimiz de yanımızda. Resim çekildiğimiz yer çeşmenin başı.

Tepeye çıktık sayılır, rüzgar türbinlerinin hizasına geldik. Cem Tabanlı’nın resmini bisikletinin üzerinde çektiğimde arkada, aynı hizadaki tepelerdeki rüzgar türbinleri de sıralı olarak dağılmış.

Bizlere göre yükü fazla görünen Ceyhun Altın bana doğru gelirken resmini çekiyorum. Önde ve arkada bagaj çantaları dolu.

Rüzgar türbinlerine yakın olmamıza karşın bir türlü zirveye çıkamadık henüz. Git git bitmiyor. O yüzden önde giden arkadaşlar yol kıyısında durmuşlar yere oturarak dinleniyorlar.

Yediğimiz yemeğin ağırlığı ile dolu mide ile bisiklet sürmek zor. Bir de yüklü olarak zirvelere çıkmak o kadar kolay değil diyerek verilen molada Cem yere yatmış sırt üstü, bir ayağını diğer ayağının üzerine atıp dinlenirken resmini çektim. Ben resim çekerken Ceyhun da geliyor yanımıza.

Biraz dinlenip enerji topladıktan sonra son gayretle zirveye çıktık. Rakım 719 metre, ve zirvede rüzgar şiddetli esiyor. Rüzgar Lodos, arkamızdan esiyor. Biz Kuzey Doğuya doğru gittiğimizden rüzgar devamlı arkamızdan esiyor. Şanslıyız yani, İzmir tarafına dönen arkadaşlar sürekli esen Lodos rüzgarına karşı bisikleti sürmekteler. İlk defa rüzgar türbininin dibindeyim. Bana göre devasa boyutu, 120 metrelik kulesinde 60 metrelik kanatları ile döndürdükleri jeneratör kocaman. Jeneratör 3 Mega Watt gücünde. Bu kadar güçlü bir jeneratörü anca bu kadar büyük kanatlar döndürebilir. Türbin kanatlarının dönmesi ile oluşan uğultu insanı ürkütücü derecede. Bu ürkütücü ses yaban hayatı da etkilediği kesin. Yakın oluşumdan dolayı bisikletim KUZ  ile rüzgar türbini birlikte çekmeye çalışsam da sığmıyor.

Sadece pervaneyi çekmeye çalışıyorum ama dibinde olunca kadraja sığmıyor. Pervanenin bir kanadı 60 metre, iki kanat açıklığı 120 metre olunca böyle çekebiliyorum. Üstteki kanadın bir kısmı görünmüyor. Türbin üç kanatlı, uçları kırmızı iki şerit boyalı. Uzun boru gövdenin üzerinde kocaman bir jeneratör. Kanatlar ortadaki jeneratörün miline bağlı. Pervaneler döndükçe jeneratörün milini çevirerek elektrik üretmeye başlıyor. Dağın zirvesinde de rüzgar hiç eksik olmuyor.

Çeşmenin yalağına Cem ile beraber yan yana yalağın kenarına oturup poz veriyoruz kameraya. Önümüzde Cem’in bisikleti var. Çeşmenin arkasında tek katlı, üzeri kiremit örtülü bir ev.

Çıktığımız yokuşlar dik ve karnımızın tıka basa dolu olması bizi biraz gevşetti. O yüzden küçük bir ağacın gölgesinde sığıntı olarak dinlenmeye başladık yayılarak.

Ağacın gölgesinde dinlenirken birer kahve yapıyorum ve içiyoruz. Kahve yaparken yerde ölü bir kelebek dikkatimi çekiyor. Kelebek iki parçaya ayrılmış. Ön iki kanat ve arka iki kanat şeklinde. Kelebeğin kısa ömründe eşini bularak çiftleşip yumurtalarını doğaya bıraktıktan sonra enerjisi bitince yaşamı bitiyor ama gelecek nesil garanti altında. Kelebeğin iri kanatları dört tane. Kahverengi desenli çizgileri ve dört kanadının ortalarında birer tane göz gibi leke var. Gözün ortası iri siyah bir nokta, etrafı sarı ve dış çemberi siyah bir halka ile kaplı.

Yol toprak olsa da zirveden iniş çabuk oluyor. Zaten çeşmenin başındaki mola öğle uykusunu bastırdı kahve ile birlikte. Trafiğin olmadığı köy yollarında rahatça bisiklet sürüyoruz. Kocaiskan köyünde durduk. Köyün bakkalından serinlemek için dondurma ve soda ile bir şeyler atıştırmaya başladık. Altı bisikletçi köyde hemen fark ediliyor. Daha çok köyün çocukları bizi görünce yanımıza gelip meraklı gözlerle süzerek en cesaretli olanların soruları ile sohbete başladık. Çocuklara elden geldiği kadar cevap veriyoruz. Daha çok eğitici şekilde yaptığımız bisiklet turu ve bisiklet donanımları ile ilgili. Çocuklarla sohbet ederken aklıma neredeyse bir yıldır yollarda bulduğum paralar geldi. Tire’de keçeciden aldığım para çantası bozuk para ile dolu. Havalar da ısındı, yaza girmek üzereyiz, bakkalda da dondurma var. Çocukların hepsini toplayıp bakkaldaki dondurma dolabından herkes dilediği dondurmadan bir tane alsın diyerek hepsine ısmarladım. Kesemden paraları çıkarıp bakkal amcaya bozuk demir paralarla hesabı ödedim. Bakkal da sevindi, çocuklar da. Ama çocuklar mutlu olarak dondurmasını yalarken daha çok sevindiğine eminim. Beni sormayın… Sonra ellerinde dondurmaları ile 14 çocuk ile birlikte resim çekildik. Bir taraftan dondurmasını yalayıp bir taraftan da teşekkür ediyor çocuklar. Onları mutlu görmek bana yetiyor.

Az yüksek bir duvarın üzerine 14 çocuk ve ben birlikte poz veriyoruz kameraya. Çocukların üzerinde renkli tişörtler, altlarında uzun kot pantolonlar giymiş. Hiç birisinde kısa pantolon yok. Sadece bende kısa pantolon var. Duvarın solunda beton merdiven ve demir bir korkuluk takılmış. Akada ev ve bahçe duvarı, ağaçlar. Bir de büyük demir kapı mavi boyalı. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Köyden mutlu bir şekilde ayrılırken karşımıza iki yol çıkıyor. Avucumun içi Vedat’a soruyoruz ne tarafa gideceğiz diye. O da ciddi bir şekilde sağ tarafa diye karşılık veriyor. Ardından da basıyoruz kahkahayı. Yol iki tarafa gidiyor, soldaki yolda bir traktör römorku ile park etmiş. Sağa giden yol asfalt.

Artık inişteyiz ve bisikletleri yokuş aşağı salıyoruz. Pedal çevirmeden, yükün verdiği ağırlık bize ivme kazandırıyor.

İnişimiz küçük bir vadiden oluyor ve manzarası da harika. Ormanı oluşturan çam ağaçları, dere yatağında uzun kavaklar, yol kıyısında yeni yaprak açmaya başlamış incir ağaçları. Karşıda tepeler ve kayalıklı bir dağ manzarayı oluşturuyor.

Avucumun içi Vedat çizdiği rotaya göre ana yolda bir süre bisiklet süreceğiz. Ana yolda Manisa ilini bitirip Balıkesir iline giriş yapıyoruz resmi olarak. Tabela öyle söylüyor, yoksa benim için sınır diye bir şey yok. Bu sınırı insanlar çizmiş ona uyuyorlar. Ben Dünyalı olduğum için sınır tanımam. Balıkesir il sınırını gösteren tabela, ana yol, sağda ağaçlar ve önümde giden bir bisikletçi. Yol kıyısında bariyerin başlangıcında kırmızı – beyaz boyalı uyarı levhası. Sürücüler Balıkesir’e girerken bariyerlere çarpmasın diye konulmuş.

Ana yolda gitmek biraz sıkıcı, pek manzara, çeşme ya da duracak bir yer yok dinlenmek için. O kadar inişten sonra yokuş çıkmaya başladık. Herkes kendi temposunda giderken Cem Tabanlı ileride beni beklerken görüyorum. Yanına yaklaşınca “Urim, biraz aşağıda yol kıyısında yerde yatan kartalı gördün mü?” diye sordu. Ben de “Görmedim, nerede?” deyince uzun bir ağacın olduğu yeri işaret ederek kuşun orada olduğunu söyledi. Yaklaşık 500 metre tekrar gerisin geri yokuş aşağıya doğru gittim hiç üşenmeden. Dikkatli bakarak yol kıyısında bir kenarda ölmüş kartalı buldum. Büyük olasılıkla alçaktan uçarken ya da serçelerin peşinden avlanırken araçların hizasından tam geçtiği sırada cama çarpıp öldüğü kesin. Kartalın yanına yaklaşıp resmini çekiyorum. Artık özgürce uçamayacak olan kartalın kanatlarını koparıp alıyorum. Neden derseniz kartal tüyünü bisikletimin gidonuna koyup tekrar özgürce uçtuğu gibi rüzgarı hissettireceğim. Doğal olarak ölmeyen kartal ölüsü doğal olmayan plastik su borusu ve plastik su şişesinin yanında öylece yatıyor kanatları emin ellerde.

Yaklaşık 6 Kilometre civarı ana yolda gittikten sonra sağa, köy yollarına saptık. Ana yolun yakınındaki ilk köyde molamızı verdik köyün kahvesinde. Köyün adı Akçakısrak köyü. Küçük köyün kahvesinde çay içip bir şeyler atıştırdık. Yanımızda Gökçukur köyünde verilen pişilerden epeyce var. Pişiler ara öğün olarak iyi gitti. Oturduğumuz kahvenin karşısında tarihi bir caminin bakım inşaatı var. Cami taş bina olarak yapılmış. Tahta iskele kurulup duvarların bakımı yapılıyor.

Bir süre dinlenip tekrar yolumuza devam ediyoruz. Nerede kamp atacağız belli değil. Ya da avucumun içi Vedat söyledi de ben unuttum. Yol yapım çalışmalarının olduğu kısımdan toprak yolda bir süre gidiyoruz yolu yapan iş makinelerinin arasından. Etrafta çam ormanı, toprak yol ve sağ tarafta toprak yığını. Bu toprak yığınını iş makineleri yola dağıtacaklar.

Orman içinden geçen yolda karşıma Kanada Erguvan ağacı tüm dalları pembe çiçeklerle kaplanmış olarak çıktı. Baharın müjdecisi olarak açan Erguvan ağacı yeşil orman içinde ayrı bir görsellik katmış. O kadar çok çiçek açmış ki neredeyse dallar görünmüyor. Ağaç baharı karşılamak için coşmuş ta coşmuş.

Güneş ufka yaklaştı, kamp atmak gerek diyerek uygun bir yer bakıyoruz kendimize. Yolun tam bir U dönüşü yapan bir yerde suyu akan bir çeşmenin olduğu yerde durduk. Etrafı araştırınca burada kamp atmaya karar verdik. Tam bize göre bir yer. Yoldan geçen araç pek yok, gayet sessiz. Etrafta ev mev de yok. Yol U dan daha fazla dönüyor, küçük bir dere yatağı yanında. Bir kıyısından gelip diğer kıyısından geri giden yol. Dere yatağında çınar ağaçları, çalılar kaplamış. Güneş sol tarafta bir tepenin yamacında son ışıklarını vururken. Güneşin batışını izliyorum bir süre.

Çeşmenin arkalarında, düzlük ve yoldan görünmeyen bir yerde kamp alanını kurmaya başladık. Güneş tepelerin arkasında kayboldu. Henüz hava kararmadan akşam ateş yakmak için etraftan toplayabildiğimiz kadar kuru dalları topladık ilk önce. Toplanan dalları kıyıda bir yere yığın yaptık. Çam ormanının içinde küçük bir alandayız.

Herkes toplayabildiği kadar odun parçasını getirip yığına katıyor. Bisikletim KUZ park etmiş durumda sağda, üç kişi de odunları yığına atıyor.

Etrafta kuru dal bulmak hiçte zor değil. Çam ağaçlarından kuruyup düşen dallar yerde öylece doğaya karışmayı bekliyor zamanla. Yeni açan bitkiler de kuru dalı gizlemeye başlamış bile. Ama bize gerekli olan kuru dalı almak zorundayım.

Kuru dalı alırken adeta yerden fışkırmış bitkiler kendine özgü çiçekler açmış. Beş taç yapraklı mor çiçekleri yakından resmini çekiyorum.

Çeşmenin yalağına dökülen su taş duvarın arasından öylece çıkıyor ve betondan yapılmış tulumba ağzı şeklinde bir yerden dökülüyor. Yalak betondan küçük bir havuz olarak yapılmış, su burada birikip dışarıya akıyor. Tulumba ağzının bir kısmını kırmızı sprey boya ile boyamışlar nedense!

Yuvarlak bir yerden gelen su tulumba şeklindeki yere gelip dar bir ağızdan dökülüyor.  Çadırları kurup eşyaları içine yerleştirdikten sonra ilk işimiz duş almak oluyor. Sırayla çeşmeden dökülen su ile plastik şişeden kestiğimiz kapla dökünerek duşumuzu alıyoruz. Nafiz suyun soğuk oluşundan dolayı biraz bağırıyor. Ben de “Bağırma öyle ormanın içinde, ağzını açıp Sessiz Çığlık at. Daha etkili olur ve seni kimse duymaz” dedim. Sıra bana gelince neden çığlık attığını anlamadım. Su o kadar soğuk değildi ki. Ceyhun Altın da Nafiz’in çığlıklarından etkilenerek semaverde su ısıtıp sıcak duş alıyor. Canı tatlı anlaşılan. Bu arada terli eşyalarımızı da yıkadık bir güzel.

Yakından resmini çekiyorum akan suyu ve tulumba şeklini. Delikten gelen su yuvarlak çanak biçimindeki yere dökülüyor ilk önce, sonra dar bir kanaldan aşağıya berrak bir şekilde akıyor. Yuvarlak kısmın kenarları kırmızı renge boyanmış bölük pörçük. İçi yosun tutmuş, aktığı yer de öyle.

Duşumuzu hava kararmadan alıp temiz elbiseleri giydik. Ateş yanmaya başladı kuru dallarla. Antalyalı arkadaşların keyfine düşkün olmaları nedeni ile yanında taşıdıkları ekstra eşyalar; oturacak katlanır bez sandalye, katlanır alüminyum  masa, kocaman bir tava, kavurma için geniş bir sac, yassı semaver. Bunları normal bir bisiklet turcusu taşımaz ama Antalyalı olmak başka. Ortak aldığımız yiyecekleri iş bölümü yaparak akşam yemeğini pişirmeye başladık. Aşçımız Mehmetali Akyüz kendine üç taş ile ayrı bir ocak yapıyor. Üstüne geniş tavayı koyduktan sonra üç dört yanan odun parçasını ateşten alarak tavanın altına sürüyor. Isınan tavanın içine yağ dökerek yemek pişirmeye başladı.

Önde yanan ateş yığını, arkada Mehmetali sandalyeye oturmuş. Önündeki küçük ocakta tavası, elinde yağ şişesi ile tavaya bakıyor. Sağda da yemek masası olarak kullanacağımız katlanır masa, üzeri malzeme dolu.

Masada salata işini iyi beceren Cem üstlendiği için yapmaya başladı. Bir zamanlar yemek işinle uğraştığı için güzel yemekler ve salata çeşitleri yapar. İşin aslı yaptığı işi severek yapması. Vejetaryen olması bunu değiştirmiyor. Yemek yapmasını sevdiğinden yemesini de seviyor. Mehmetali kendi ocağında tavada yemek yaparken masada da Cem salata ile uğraşı içinde. Cem et yemediği için ona göre yemeği yapıyoruz.

Yemeği pişirip bir çırpıda yedik. Bunu yaparken neşe içinde, muhabbetle, gülerek yapıyoruz. 6 Kişi olmamıza rağmen hepimiz uyumlu biçimde hareket edip neşemizi bozmadan zaman geçiriyoruz. Yemekten sonra ilk önce kahveleri ben yapıyorum her zamanki gibi. Ardından semaverde çay demleyip ay ışığı altında, ormanın içinde içiyoruz. Bizden iyisi yok bu dünyada. Daha ne olsun ki.

Çam ormanı içinde kendini gösteren dolunay ormanı bir derece aydınlatıyor. Ay’ın resmini çekiyorum ama parlak ışıkları etrafa saçılmış olarak siyah gökyüzünde görünüyor. Ay ışığında koyu gölgeli ağaç dalları az görünüyor.

Ateş, serinleyen gecede içimizi ısıtıyor. Ateş sarı yalımları ile etrafı aydınlatırken etrafında oturarak sohbet ediyoruz. Nafiz Sağdur önünde semaver var, görevi semaverde çay demlemek, o yüzden önünde semaverin ateşini devamlı tazeliyor. Diğerlerinin görevi bitti. Ateşin etrafında toplanmışız.

Gecenin geç saatlerine kadar ateşin başında oturup muhabbet ediyoruz. Geç saatler dediğim de 10, 11 civarına kadar. Sonrası herkes çadırlarına çekilip yatıyor. Bu gün güzel yerlerden, güzel köylerden geçip istediğim kartal tüylerini de doğa bana sunması yaşamıma yaşam kattı. Suyun Kaynağına Yolculuk turundan sonraki yeni turumuzun ilk günü gayet güzel geçti. 6 Kişi uyumlu biçimde neşe ve kahkaha içinde, dağları, tepeleri aştık ve çok güzel bir yerde, ormanın içinde kamp attık. Bunları düşünerek uykuya dalıyorum.

Bu gün yaklaşık 33 Kilometre civarı yol yaptık. Normal yoldan değil de dağlardan, köy yollarından gitmek biraz zorlaması nedeni ile kısa bir yol yapmış olduk.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

Suyun Kaynağına Yolculuk Bakırçay 4. Gün

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Soma – Kırkağaç – Gelembe – Çobanlar Köyü

(Görme engelli arkadaşlarım için betimleme yapılmıştır)

(Resimlerin bir kısı Ferdi Kızıl’a aittir)

 

Tüyden hafif olurum böyle sabahlar

Karşı damda bir güneş parçası,

İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar;

Bağıra çağıra düşerim yollara;

Döner döner durur başım havalarda

 

Sanırım ki günler hep güzel gidecek;

Her sabah böyle bahar;

Ne iş güç gelir aklıma, ne yoksulluğum

Derim ki: “Sıkıntılar duradursun!”

Şairliğimle yetinir,

Avunurum

Orhan Veli Kanık

Öne çıkan görsel, Bakırçay nehri, az akıyor. Kenarlarda bitkiler ve ağaçlar var.

Orhan Veli’nin şiiri ile başlıyorum sabah;

Her sabah böyle bahar;

Ne iş güç gelir aklıma, ne yoksulluğum

Derim ki: “Sıkıntılar duradursun!”

Şairliğimle yetinir,

Avunurum

Diyerek kuş cıvıltılarıyla uyanıyorum. Henüz saat 07:00 olmadı daha. Cep telefonumun alarmı çalmasına epey var. Ana yol uzakta olsa da bazı çok bağıran motor gürültüler ara sıra rüyama girdi. Yine de uykumu almış olarak uyandım. Henüz çadırım dan çıkmadan önce kapıyı açıp dışarısını cep telefonu ile çekiyorum. Karşımda çam ağaçları, az oranda çalılar var. Başka bir canlı görünmüyor.

Elimi yüzümü yıkadıktan sonra ilk işim kahve yapmak. Sabah kahvesinin keyfini çıkarmalıyım. Sürüyorum cezveyi ocağa. Neredeyse 100 yıllık çam ağaçlarının kalın gövdeleri ve kahverengi kabukları sanki orman kokusu üzerimde. Çadırımın içine bağdaş kurarak oturup kahvemi pişirirken bisikletim KUZ ince gövdeli bir ağaca kilitli olarak öylece duruyor.

Kahvemi içerken güneş doğdu, güneşin doğuşunu parlak ışıklar saçasıya kadar izliyorum. Tam bisikletimin gidonu hizasına gelince resmini çekiyorum. Güneş tüm ışıkları ile dört bir yana saçarak bizlere hayat veriyor. Bisikletin gölgesi bana doğru yere vurmuş durumda.

Sıra geldi kahvaltı zamanına, yine hep birlikte kahvaltı hazırlıklarına başladık. Yer sofrasında oturmuşum, pankart solda ağaca iplerle bağlı çayın demlenmesini bekliyorum.

Son olarak aramıza katılan Nursal Beşün pankartın yanında resim çekiyorum. Nursal ile yeni tanıştım, beyazlaşmış uzun sakalı ve saçları ile çok şeyler görmüş, yaşamış olduğu belli. Kısa pantolonu ve bej tişörtü sade.

Nursal ile beraber aramıza katılan Figen Gülgör pankartın yanında poz vererek resmini çekiyorum. Böylece tüm katılımcılar pankartın önünde resim çekilmiş oldu. Figen’i uzun yıllardır tanıyorum, bir çok festivalde, günü birlik turlarda beraber bisiklet sürdük. Üzerinde siyah tayt şort, mavi renkte, kolları beyaz tişörtü Nursal’ın aksine her tarafında yazı var.

Çadırı toplayıp eşyaları çantalara yerleştirdik. Bizden ayrı yere çadır kuran grubun yanına gidiyoruz. “Günaydın” diyerek selam verip çadırlarını toplamaya yardım ediyoruz. Onlar da hazır olunca pankartı açarak hep birlikte, toplam 15 kişi resim çekildik. 10 kişi ayakta pankartı tutuyor. 5 Kişi de yere oturmuş durumda.

Herkes yola çıkmaya hazır, o halde yola çıkmalı diyerek bisikletlere biniyoruz. Çam mesiresi yerinin girişine gelince devasa giriş kapısının resmini çekiyorum. Kapı dediğim 8 metre yüksekliğinde 3 kale burcu, iki geçiş kapısı. Buradan arabalar geçiyor. Yayalar için iki yandaki kulelerim altında geçit yapmışlar. Ortadaki kulenin altında ise gişe var. Giren araçlardan park ücreti kesiyor görevliler. Yayalardan ve bisikletlerden para alınmıyor. Zemin ve yol beton parke taş döşeli. Sağda büyük bir direğin üzerine kırmızı boyalı tabelada beyaz harflerle Şehzadeler Kırkağaç Gençlik ve İzcilik Kampı yazılmış. Neden Şehzadeler ismi konulmuş anlamış değilim.

Ana yola çıktık, Çam mesiresi yerinin döner kavşağında bir heykel var. Heykel Zeybek oyununu oynarken betimlenmiş. Bir ayağı önde, az kaldırmış. Kolları yukarıya doğru uzanarak Zeybek oynuyor. Sağda dağ silsilesi, önde bisikletliler. Hava parçalı bulutlu. Rüzgar lodos esiyor, yani arkamızdan.

Soma’ya göre daha yakında olan Kırkağaç yaklaşık 4.5 Kilometre. O yüzden çabuk geldik sayılır. Kırkağaç kasabasında pek araç trafiği yok, sakin bir şehir. Kavunu ile ünlü Kırkağaç Yunt dağlarının eteklerine kurulmuş küçük bir kasabadır. Meydandaki saat kulesinin önünde bisikletim KUZ ile resmini çekiyorum. Saat ona çeyrek var. Kule 2013 yılında Manisa belediyesi tarafından yapılmış. Yüksekliği 36 metre, dört katlı, katlar yükseldikçe daralıyor. Yunt dağlarının tepesinde rüzgar türbinleri 4 tane görünüyor.

Günlük yiyecek içecek ihtiyacımızı alışveriş dükkanından alıp çantalara yerleştiriyoruz. Şafak yine grubu beklemeden yola çıktı. En son kalan Çağdaş gecikince gelmesini bekledim bir süre. Çağdaş gelince yola çıktık ikimiz. Pek tecrübesi olmayan Çağdaş yolu kaybedebilirdi. Zaten kasaba içinde kaybetmiş yolu. Neyse ki öndekiler yavaş gidiyordu da yetişebildik gruba. Aslında rahat hareket edilirse yolda yorulmadan gidebilirdik. Ama geç kalan birini bekleyip öndekilere yetişme çabaları sonucu epey yoruluyor insan. Ne gereği var acele etmenin, grubu beklemeden yola çıkmanın. Madem tur düzenleniyor hep beraber, kimseyi arkada bırakmadan yola çıkmalı. Yoksa herkes kendi kafasına göre giderse turun anlamı olmaz.

Dördüncü kez Bakırçay nehrinin aktığı yerden geçiyoruz. Nehrin kıyıları sazlıklar, küçük söğüt ağaçları ile kaplı. Su akışı pek yok, durgun görünüyor. Nehir yatağını çekiyorum. Telefon ve elektrik telleri manzaraya giriyor. Nehrin kıyıları set olarak yükseltilmiş taşkınlara karşı. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Kırkağaç’tan çıktıktan sonra ovayı dikine geçiyoruz. Ovanın karşısındaki dağlara geldik. Hafif bir tırmanış olacak, durum onu gösteriyor. Az eğimle karşıdaki tepeye doğru giden bisikletliler.

Arkadaşlardan birisinin sol bacağında zincir yağı bulaşıp dövme yaptırmış gibi. İki iz var, üstteki silik, alttaki belirgin zincir izi. Benim anlamadığım ve ilgimi çeken zincirin sağ tarafta olması. Nasıl değmiş sol bacağı belli değil. Sol bacağı zincir işaretli kısmı yakından çekiyorum bisikletin üzerinde.

Tarla yonca ekili, yemyeşil bir halı gibi. Yeşil halıya düzensiz serpiştirilmiş kırmızı renkli deseniyle Gelincikler ayrı bir renk katmış. Tarla 10 metre genişliğinde, 100 metre uzunluğunda. Sol tarafta incir ağaçları, sağda zeytin ağaçları ekili.

Yol kıyısında çeşmenin başında Ferdimen bisikletini bırakmış öylece duruyor. Kendisi ortalarda yok. Ben de yamacın dibindeki çeşmeyi çekiyorum. Sonrasında boşalan şişelerimi doldurup tazeliyorum çeşmeden.

Az biraz çıkınca Bakırçay havzasının düz olan ova manzarasını çekiyorum. Karşıda dağlar ve gökte artan bulutlar lodosun etkisiyle çoğalmaya başladı.

Önümde ise hafif rampa devam ediyor. Yolu ve bisikletimin gidonuna taktığım üç martı tüyü ile resmini çekiyorum.

Yol kıvrılarak yukarıya doğru çıkıyor. Yokuşun sonu göründü. İleride çam ağaçları ve sağda, yol kıyısında iki uzun kavak manzarayı tamamlamış.

Artan bulutlar lodosun sıcak rüzgarları ile yağmur çiselemeye başladı. Üzerimize yağmurlukları giyerek yola devam ediyoruz. Yağmur o kadar şiddetli değil. Gelip geçici bahar yağmuruna benziyor. Önümde Cem yağmurluğunu giymiş bisikletiyle gidiyor.

Yolun solunda çeşme başında bekleyen arkadaşları görüyorum. Sularını tazeleyip doldururken biraz da dinlenmiş oluyorlar böylece.

Önümüzde Gelenbe kasabası var, tabelası öyle yazılmış. Kasabanın evleri de göründü. Yol kıyısında enerji hattı kasabanın elektrik ihtiyacını karşılıyor.

Gelembe kasabası İzmir – İstanbul karayolunun yanında. Gelip geçen araçlar burada mola veriyor. Biz de burada mola verdik. Zaten öğle zamanı, karnımız da acıktı. Kasabanın lokantalarının birinde oturduk Ferdimen ile birlikte. Masa kaldırıma konulmuş, içeride oturmanın anlamı yok. Yemek yerken gelip geçeni seyrederiz böylece. Lokantanın garsonuna cep telefonumu vererek bizi ve aşçı ustayı çekmesini söyledim. Dünyada en çok resim çeken garson bu isteği yerine getirip resmimizi çekiyor.

Kaldırımda masanın yanında sandalyeye oturmuş Ferdimen ve ben. Aşçı ayakta yanımızda. Masada tabaklar var, silip süpürülmüş durumda. Aşçıya lezzetli kuru fasulye yemeği için teşekkür etsek te parasını ödüyoruz. Lokantanın tabelasında Uylaş Lokantası yazısı var. Camda da aynı yazı yazılmış ve içi dolu yemek tabakları resmi konulmuş.

Karnımızı doyurduktan sonra kasabanın kahvesini bahçesinde toplandık. Bahçenin ortasında havuz var. Havuzun ortasından bir boru çıkarılmış, su çok az akıyor borudan. Havuzun dibi karo plaka döşeli ve su o kadar berrak ki beyaz karo taşları pırıl pırıl görünüyor. Borunun dibinde havuza düşen su hafif dalga yapmış, yansımalar ile durgun taraf arası ayırt ediliyor. Havuzu görünce aklıma Rumeli türküsü geliyor.

Manastırın, ortasında var bir havuz

Aman havuz, canım havuz

Dimetoka kızları hepsi de yavuz

Biz çalar oynarız

(Rumeli Türküsü)

Kahvenin önü kasabanın meydanı, yer beton kilitli taş döşeli. Atatürk büstü bir kaidenin üzerine konularak yanına bayrak direği ve Türk bayrağı göndere çekili durumda. Rüzgar olmadığı için bayrak dalgalanmıyor. Yola çıkmaya hazır tüm bisikletçiler kahvenin önünde beklerken. Kahvenin ortasında kocaman bir çınar ağacı bahçeyi tamamen kaplamış gölge yapıyor. Kaldırımda küçük bir fıstık çam ağacı var.

Herkes hazır olunca yola çıktık. Artık bir süre ana yolda gideceğiz. Emniyet şeridi biz bisikletçilere yetiyor rahat gitmek için. Sadece yoğun geçen araçların gürültüsü rahatsız ediyor. Gelenbe den sonra rampa başladı ve yol kıyısında gördüğümüz çubuklar buraya çokça kar yağdığını belirtiyor. Demir boru kırmızı, beyaz ve siyah renk ile boyanmış Bu borular çok kar yağan yerlerde yol kıyısında yolu belirtmek için kullanılan kar çubukları.

Arkamdan bir bisikletçi sesleniyor bana, yanıma gelince sohbete başladık. Arkadaş beni tanıyor facebook’tan ama ben onu tanımıyorum ve kendini bana tanıttı. İsmi; Mustafa Kemal Çevik. Yolda karşılaşıp tanışmak gibisi yok. Yol kıyısında durup birlikte resim çekildik. Akhisar’dan Balıkesir’e gidiyor. Bisikleti boş, sırt çantası sırtında takılı. Kırmızı beyaz dikine şeritli forması, içinde uzun kollu termal içlik giymiş. İkimizin başında kask ve gözümüzde güneş gözlükleri. Benim gözlüğüm sarı renkli cam takılı. İkimiz de birer kolumuz omuzlarımızda poz verdik Ferdimen’e. Arkamızdaki dağlarda, uzakta rüzgar türbinleri dönüyor kocaman kanatları ile.

Mustafa’nın yükü az olduğundan hızlı gidince bizden ayrılıp yoluna devam etti. Yaklaşık 8 Kilometrelik bir tırmanıştan sonra Çobanlar köy kavşağına geldik. Köy biraz yukarılarda, dağın eteklerinde görünüyor. Köy yoluna giriyoruz. Solda kapalı otobüs durağı var.

Köyün dik ve toprak olan yolundan çıkmaya çalışıyoruz. Buraların bitki örtüsü genellikle meşe ağaçları. Yolun kıyısını tamamen kaplamış meşe ağacı.

Sıkı bir tırmanıştan sonra Çobanlar köy girişine geldik. En son olarak gelen beni bekliyordu arkadaşlar. 2 Yüksek direk üzerine tabela konulmuş köyün girişine. Tabelada Çobanlar Mahallesine Hoşgeldiniz yazısında her ne kadar mahalle dense de benim için her zaman Köy’dür ve Köy olarak kalacaktır. Mahalle denmesinin hiç bir anlamı yok. Mahalle şehirlerde olur.

Toplam 15 kişi 4 günlük zorlu ve dolambaçlı yollardan insan eliyle yapılan erozyon ve kirliliğe dikkat çekmek için, nehirlerin temiz akması için suyun kaynağına yaklaştık. Bisikletim KUZ üzerine koyduğum cep telefonumdan uzaktan kumanda ile kendimizin resmini köyün girişinde, köy manzaralı çekiyorum bir poz. Sağda önde iki bisiklet var, arkada köyün evleri ve caminin minaresi görünmekte.

Köye girer girmez telaşlı bir kalabalık gördük. Bu gün köyde düğün var. Köylüler köyün kahvesine bizleri davet etti çay içmek için. Bizler de köye çıkarken zorlu yokuşta biraz yorulduk. Dinlenmek ve enerji toplamak için iyi bir fırsatı değerlendirdik bu sayede. Kahvenin yanında, binanın gölgesinde masalara oturduk. Gelen çayları köylülerle sohbet ederek içtik. Köylülere amacımızı, nehirlerin kirliliğini, neden bu turu yaptığımızı ve bu köyde son bulan yolculuğumuz nedeni ile gece çadır kuracağımızı anlattık. Karşılıklı geçen sohbette onların da çevreye verilen zararın çok olduğunu, biraz da bizim bisikletlerle yüklü olarak yaptığımız yolculuğu nasıl başardığımızı merak eden soru – cevap şeklinde oldu. Düğün sahibi bizlere hoş geldiniz diyerek karşılayıp akşama düğün yemeğine davet etti. Bizler de teşekkür edip düğününün hayırlı olmasını dileyerek yemeğe geleceğimizi bildirdik. Yaptığımız yolculuğu taktirle karşıladılar. Köylülerle masaların yanında sandalyelerde oturup çay içerken Ferdimen bizi çekiyor benim cep telefonumla.

Karede olmayan Ferdimen yerine oturunca ben de onun resmini çekiyorum. Başında şapka ve üzerinde güneş gözlüğü ile. Güneş gözlüğü şapkanın üzerinde. Masanın üzerinde kağıt bardak ve bir tane kesme şeker duruyor.

Çay molasını bitirip köylülerden izin isteyerek yolculuğumuzun son kısmına doğru gitmeye başladık. Biraz daha yolumuz var ve yokuş tırmanıyoruz. Hava parçalı bulutlu, lodos rüzgarın etkisi ile gittiğimiz yöne doğru gidiyorlar. Arazi küçük makilik ağaçlarla kaplı, öyle büyük ağaç yok.

Kamp yapacağımız yere, çeşmesi olan araziye geldik. Hemen çadırları kurup eşyaları yerleştirip suyun kaynağını bulmaya gidiyoruz. Daha önce keşif yapmadığımızdan, harita üzerinden suyun kaynağını arıyoruz ama hem yerini, hem de yolu bulamadık. Yorgun olan bedenlerimiz daha fazla gitmeye hevesli değil. Şafak’a biraz kızıyorum son dakikada bulamadığımız suyun kaynağı için. Ve keşif yapmadan turu düzenlediğimiz için. Şafak ayrı bir yöne gidip keşif yaptı ve sonuçsuz geri döndü. Antalya’dan gelen Nafiz, Vedat ve Mehmetali ayrı bir yöne keşfe çıktılar. Bisikletlerin yükünü boşaltmıştık kamp yerinde.

Ben yere oturmuşum yorgunluktan, diğer arkadaşlar bisikletten inmiş durumda. Şafak ayakta, durum değerlendirmesi yapıyoruz.

Yüksüz olarak gitmek kolay olsa da suyun kaynağını bulamamanın yılgınlığı ve iştahımın kaçması nedeni ile turu burada sonlandırıp kamp alanına geri dönüşe başladık.

Makilik çalıların olduğu arazideki toprak yolda bir bisikletli gidiyor.

Kamp alanına geri dönüp çeşmeden akan suyun meydana getirdiği küçük su birikintisine bir az toprak döküyorum sembolik olarak. Buradaki suyun da denize doğru gittiğini biliyorum. Gölete elimde toprak dökerken su yüzeyine yansıyan bulutlar ve ağaç resim tablosu gibi olmuş.

Nafiz Sağdur, Vedat Karakaya ve Mehmetali Akyüz suyun kaynağını bularak görevi tamamlamışlar. Nehrin döküldüğü yerden aldıkları toprağı suyun kaynağına dökerek denize ulaşasıya kadar temiz akması dileğinde bulundular. Moralimin sıfıra düşmesi nedeni ile bulamadığımız suyun kaynağını bulup video çekerek belgeleyen Antalyalı dostlarıma çok teşekkür ederim. Nafiz’e, Mehmetali’ye ve Vedat’a.

Aşağıda çektikleri videoyu izleyebilirsiniz.

Çeşmenin altında, düzlük bir yere matı serip üzerine oturuyorum. Kahve takımlarımı yanıma alıp kahve yaparken köyün üç güzel kızı yanımıza gelip sohbet etmeye başladık. Sevimli kızlar üniversitelerde okuyorlar ve bizim köye gelip kamp yaptığımızı görünce çekinmeden yanımıza geldiler. Süslenip püslenmişler, akşama düğüne gidecekler. Herhalde köyde sohbet edecek kendi kafalarına göre insan bulamadıklarından yeni insanlarla tanışıp kaynaşmak istemiş canları. Bu güzel kızları taktir ediyorum. Köyden yetişen aydın insanları görmek güzel. Kendilerini tarikatların yobaz hocalarına kaptırmamışlar. Yoksa türban takıp buraya kendi başlarına gelmeye cesaret edemezlerdi. Özgürce istediği kişilerle konuşup sohbet ederek yeni şeyler öğrenmeleri kadar doğal bir şey yok. Güzel kızlara kahve pişirip ikram ediyorum.

Pankartımızı yere serip etrafında oturmuşuz kahve içerek sohbet ediyoruz. Üç güzel kız sağda, Figen ve 7 erkek toplam 12 kişiyiz.

Kamp yerine gelince bir süre bizden ayrılan Antalyalı grubu bekledik. Antalyalı grup gelip görevi tamamladıklarını müjdeledi. Suyun kaynağını bulmuşlardı ve toprağı akan suya bıraktıklarını söyleyince biraz moralim yerine geldi. Biz başaramazsak ta başaran oldu. Daha sonra akşam olması üzerine köydeki düğün yemeği davetine katılmak için köye indik. Sadece aramızdan dört kişi bizimle gelmedi. Kendi bilecekleri iş dedik, yorgun argın yemek yapmanın anlamı yok. Köyde evin yanında bir kayanın üzerine çıkmış çocuklar bizi karşıladı. Meraklı bakışlarla köylerine ilk defa gelen bisikletçileri süzüyorlar.

Kapalı bir yerde, köyün ortak olarak kullanılan caminin altında masalar kurulmuş. Düğün sahipleri bizi içeri davet ederek masalara oturttular. Köyün genç delikanlıları bir çırpıda masaları donattı. Zengin çeşitlerle hazırlanmış düğün yemeğini iştahla yiyerek bereketli olmasını ve evlenen çiftin ömür boyu mutlu olmasını diledik düğün sahibine. Düğün sahibi kızını evlendiriyor, yani bizler kız tarafındayız.

Masada 11 kişi oturmuş, önümüzde demir tabaklarda yemekler olduğu halde resim çekiliyoruz.

Yemek için köylülere ve düğün sahibine teşekkür ediyoruz. Köy düğünleri çok güzel, özellikle yemekleri harika. Düğüne kalmıyoruz, çünkü başka bir köye gidecekler düğün yapmaya. Bisikletlere binip kamp yerine köyün içinden geçiş yapıyoruz. Köyün içinde düzgün yontulmuş taşlardan yapılmış sadece bir duvar olarak ayakta duran bir yıkıntıyı görünce duvarın resmini çekiyorum. Duvarın üst kısmında taş blok yontulmuş bir şeyler yazıyor ama ne yazdığını anlayamadım. Belki de tarihi bir eser olabilir. Duvarın ilginç olan kısmı tek olarak duvar düzgünce örülüp son bulması. Sağa yada sola devam etmemiş. Burada sonlanmış. Resmi alından çekiyorum duvarı.

Kamp yerine geldiğimizde hava kararmaya başlamıştı. Orada kalanlar ateşi çoktan yakmışlar etrafında otururken bulduk. Yemeklerini yemişler biz gelesiye kadar. Köz olan ateşin yanında ısınan tek kadın katılımcı Figen yere oturmuş ısınıyor elindeki telefona bakarken.

Hava iyice karardı, üzerimize kalın bir şeyler giydik gecenin serinliğinden korunmak için. Şafak her zaman olduğu gibi Dimitri şarabını açmış sessizce sohbet ederek dertleşiyor. Yanında da Cem, Mehmetali ve Ceyhun var.

Ateş kampın vazgeçilmezlerinden birisi. Ortam uygun olunca bir ateş yakmak gerek, çevreye zarar vermeden, ormanı koruyup gözeterek. Arazi makilik çalılardan oluştuğu için ve etrafta kuru otların olmaması güvenle ateş yakılabilecek bir yer. Ateşin verdiği sıcaklık hem içimizi ısıtıyor hem de sohbetimizi. Bazen alevlerin yalımına dalıp hayaller kurarsın kısa bir süreliğine. İnsanlar ateşi bulduklarında ateşe taparlarmış Tanrı diye. Belki o zamanlardan kalma genlerden bir kaçı ateşin başında saatlerce oturup yalımlara bakmamıza neden oluyor. Kim bilir!

Yanan odun parçaları kızıl ve sarı yalımlarla etrafı aydınlatırken bizleri de ısıtıyor.

Antalyalı arkadaşların yanında taşıdığı basık semaverde nefis çayları içiyoruz ateşin başında. Semaver sol altta, ortada ateş ve ateşin etrafında bizlerin resmini çekiyor Ferdimen.

Suyun kaynağına yolculukta çektiğim videoların birleştiriliş görüntülerini izleyebilirsiniz.

Bu videoyu da Ferdi Kızıl Nam-ı diğer kahramanımız Ferdimen çekmiştir, iyi seyirler

Bir süre ateşin başında sohbet ettik, gecenin ilerleyen saatlerinde çadırlara çekilip yattık.

Şafak ile beraberce düşünüp hayata geçirdiğimiz SUYUN KAYNAĞINA YOLCULUK bisiklet turu istediğim gibi olmadı. Önceden keşif yapmadan yola çıkıp sonunda suyun kaynağını bulamadan bitirmemiz hiç iyi olmadı. Bu iş Şafak ile olmayacağı kesinleşti. Tur hep birlikte yapılır, öyle kendi başına yola çıkmak ne turculuğa ne de birlikteliğe uyar. Zaten Şafak bunu anladı ve gruptaki görevinden kendi isteği ile çekilip kendi başına turlar düzenlemeye başladı. Bu benim için daha iyi oldu, birlikte huzurlu tur yapmanın olanağı yok. Şafak Omaç her zaman arkadaşım olarak kalacaktır, öyle kırgınlığım, küslüğüm yok. Ama birlikte bisiklet sürmenin anlamı kalmadı sadece.

Böylece bir turun sonuna gelmiş olduk değerli okuyucularım. Gezdiklerim, gördüklerim ve ilginç olan şeylerin resimlerini çekerek sizlerin göremediği yerleri göstererek anlatmaya çalıştım dilimin döndüğü kadarı ile. Hata ettimse af ola, sizler iyi şeylere layıksınız, ben de iyi şeyleri sunup anlatmaya çalıştım. Yeni kişilerle tanıştım, yeni dostluklar kuruldu. Hazine çantam yeni hikayelerle dolmak bilmedi. Bir sonraki tur yazılarında görüşmek dileği ile.

Bu gün yaptığımız yol biraz kısa olsa da yokuşlar vardı. Toplam 35 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

Suyun Kaynağına Yolculuk Bakırçay 3. Gün

5 Mayıs 2017 Cuma

Bergama – Göçbeyli – Soma

( Görme engelli arkadaşlarım için betimleme yapılmıştır. )

(Resimlerin bir kısmı Vedat Karakaya ve Ferdi Kızıl’a aittir)

 

Arzusun çektiğim Beserek Dağı

Elvan elvan çiçeklerin açtı mı?

Çevre yanın güzellerin otağı,

Bizim eller yaylasına göçtü mü?

 

Güney tarafında Kurban Pınarı,

Kalktı mı Mezarlı Boyu’nun karı?

Garip öter meşeliğin kuşları,

Yavru şahin yuvasından uçtu mu?

 

Yeşil atlas giymiş dağlar süslemiş,

Mescit köyü eteğine yaslanmış,

Şeme Dağı, duman olmuş puslanmış,

Sivralan’a nuru rahmet saçtı mı?

 

Zaman gelip göçler geri dönerken,

Güzellerin yaylasından inerken,

Dilberler doldurup bade sunarken,

Veysel Şatır, hatırlara düştü mü?

Aşık Veysel Şatıroğlu

 

Öne çıkan görsel, Somalı arkadaşlarla birlikte resim çekiliyoruz. 18 kişiyiz, arkamızda pankartımız asılı.

Güzel bir uykunun ardından erkenden kalkıyorum, henüz kimse kalkmamış. Dün fazla resim çekememiştim, kamp yaptığımız tesisleri çekmeye başladım. Daha önce ABAK turlarında bir çok kez kalmıştım burada. Çadır için uygun bir yer, izin istedikten sonra kalabilirsiniz ve rahat kamp yapıp uyuyabilirsiniz. Duş olanağı her zaman olmazsa da tuvalet var ve yakın. Bisikletler birbirine kilitli yan yana duruyor. Tenis kort tel çitine pankartımız bağlı. Yeşil çimen üzerinde çadır kurulu iki tane.

Benim çadırım mavi renkte, yanımda yeşil ve lacivert renkli iki çadır. Küçük ağacın arkasında bir çadır daha var. Küçük bir alanda dört çadır rahat sığdı. Arada yürüme yolu kilitli taş ile döşeli. Diğer çadırlardan ayrı yerde bulunuyoruz. Belediyenin tesislerinin binalarının yanında elektrik panoları var. Buradan tesislere ve parkın aydınlatmasının dağıtımını yapılıyor. Bisikletim KUZ panonun önünde park edilmiş durumda. Kilitlemeye gerek duymadım, Kim ne yapacak siyah eski bisikleti. Turuncu çantalar üzerinde ve yerde sosis çanta duruyor. Akşamdan yıkadığımız çamaşırları ipe asarak kurutmaya çalışıyoruz.

Çadırımın yanındaki çadırda bizim Ferdimen yeni uyanmış hala uyur durumda gözleri kapalı olarak başını çadırdan dışarıya çıkararak günaydın diyor bana. Uzun saçları ile öylece gözleri kapalı olarak çekiyorum bir poz. Çadırının üzerinde peştemalini sermiş. Bu peştemal daha önce Denizli’de katıldığımız festivalden kalma. Bende de aynısı var, yıllardır kullanıyorum. İnce, hafif ve katlanınca az yer kaplıyor.

Lacivert çadır, üstünde mavi beyaz şeritli peştemal serili. Ferdimen sadece kafası çadırın dışarısına çıkarmış gözleri kapalı olarak.

Herkes uyanıp kahvaltısını yaparak çadırları, eşyaları toparlayıp bisikletine yükledi. Yola çıkmaya hazır olduğumuzdan hep birlikte bir resim çekilelim dedik. Antalyalı Vedat yanında tripod taşıyor. Cep telefonunu tripoda yerleştirip ayar yaparken ben de onun bu halinin resmini çekiyorum. Arkasında üç tane bisiklet yüklü durumda yola çıkmaya hazır.

Vedat zamanı ayarlayıp kameranın karşısına geçerek pankartımız ile birlikte resim çekiliyoruz. Tenis kortu arkada, beton zeminine on kişi oturmuşuz. Dört kişi de yerde çimenlere oturmuş durumda. Üstte oturanlar soldan sağa; Bahadır Özer, Mehmet Ali Akyüz, Ceyhun Altın, Musa Yıldız, Nafiz Sağdur, Şafak Omaç, Urim Babacan, Figen Gülgör, Çağdaş Lale ve Nursal Beşün. Yerde oturanlar; Cem Tabanlı, Ferdi Kızıl, Merih Balaban ve Vedat Karakaya. Aramızda sadece Hünkar Göcekli yok. Pek resimlerde görünme taraftarı değil. Önde oturan Cem Tabanlı bağdaş kuramadığı için ayaklarını öne doğru uzatmış durumda. Diğerleri bağdaş kurarak oturmuş.

Resim çekildikten sonra pankartı toplayıp çantama yerleştiriyorum. Ardından yola çıkarak günün turuna başladık. Bergama sokaklarında ilerliyoruz, sokaklar Arnavut kaldırımı döşeli. Arnavut kaldırımı Kozak yaylasında bulunan siyah beyaz noktalı granit taşlar küçük küp şeklinde kırılarak yapılıyor. Belediye de hemen hemen tüm sokakları Arnavut kaldırımı taşları ile döşemiş durumda. Bergama’nın eski ana caddesinde ilerliyoruz. Evler ve binalar iki katlı, fazla yüksek değil. Sağda direk üzerinde tabelalar tarihi yerler olan Bedesten, Arasta yazısı bir tabelada sola ok işareti. Altındaki tabelada Lonca Meclisi, Çukurhan Kahverengi zemin üzerine beyaz harflerle yazılı. En alttaki tabelada ise SGK sola ok yönü ile yerini belirtmiş. Yanında da kalın beton direkte trafo ve enerji kabloları kırmızı renkte. Karşıda Akropol tepesi görünüyor.

Bergama sokakları bazı yerlerde o kadar dar ki çatılarından diğer eve rahatlıkla atlanabilir. Geçmişte ulaşım aracı şehir içinde ve tarlaya gidip gelirken eşek kullanılırmış genellikle. At arabaları kullanılsa da sokaklar sadece bir at arabasının sığacağı kadar. Belki de at arabası bile giremez. Daha çok eşeklerle yükler taşınıp yaşamlar ona göre düzenlenirmiş. Dar sokakların dar yapılmasının bir özelliği de komşuluk değerleri. “Ev alma komşu al” der atalarımız. Mahallelerde komşuluğa çok önem verilirmiş o zamanlarda.  Erkekler sabahın köründe eşeklerine binip tarlaya çalışmaya gittikten sonra kadınlar sokağa çıkıp ilk önce evlerinin önü süpürülerek tertemiz yapılır. Ardından günlük yapacağı işleri sokağa çıkarıp yapmaya başlarlarmış. Yapılan işe göre kim zorda ise onun işini halledip diğer işleri de kolayca el birliği ile bitirirlermiş. Sokağın dar olması ve yere serilen kilimler yüzünden yürüyerek geçmek zorlaşır geçilemez durumda olur. Onun için yabancılar sokaklara girmeye cesaret edemezler sokağın halini görünce. Sokağın sıcak ortamı birbirine yakın olan evlerin pencerelerinden sohbet, dedikodu, gıybet şeklinde devam ederek günlük yaşam tarihe karışırmış.

Böyle bir sokak görünce durup geçmişte yaşananları hayal ederim. Gelip görmek, görüp yaşamak gerek tarih kokan dar sokakları.

Sokak üç metre genişliğinde, düz değil de hafif kıvrıntılı yukarıya doğru eğimli. Evler iki katlı, en önde sarı boyalı evin altı depo yada araba garajı. Sürgülü katlanır demir kapısı ve üst katta balkonu var. Bu ev sokağın başında önü açık. Diğer evler sokak darlığı yüzünden balkonları yok. İkinci ev pembe boyalı badana ile renklendirilmiş tek katlı. Karşı köşede demir kepenkli dükkan kepenkleri inik durumda boyasız sıvalı.

Bergama tarihi geçmişi ile ünlü bir yer. Bunlardan birisi de Kızıl avlu denilen Bizans dönemine ait devasa bazilika. Bazilikanın yanına gelerek bisikletleri park ediyoruz. Kızıl avlu girişinde kule bayağı yüksek boyutta ve geniş. Arkasında ise kırmızı tuğla ile yapılmış kilise kuleden daha da yüksek boyutta. Girişte bir kaç çam ağacı ve dut ağaçları ile yeşil rengini taş binalara desen oluşturmuş durumda. Burasını görmeyen arkadaşlar girip içerisini geziyorlar. Ben daha önce bir çok defa gördüğümden bisikletlerin başında bekliyorum.

Kızıl avlu ziyaretini kısa tutuyoruz, yola çıkmamız gerek. İçeridekiler çıkınca daha hazırlanmadan Şafak yola çıktı bizleri beklemeden. Grubu beklemeden yola çıkması biraz canımı sıksa da önemsemedim. Geri kalanlar da hazırlıklarını bitirip yola çıktı Şafak’ın ardından. Ben ve Ferdimen arkadan onların peşinden çıktım yola. Ana yola çıkmadan çeşme görünce boşalan şişeleri dolduruyoruz içme suyu olarak. Önümüzde çeşme var mı yok mu bilemediğimden sular he zaman dolu olmak zorunda. Çeşme taş bloklardan üzeri kemerli olarak yapılmış. Komple beyaz kireç ile badana yapılarak çirkin yazılar bir derece kapatılmış. Çeşmeden su dolduran Ferdimen ve bisikletlerimiz park etmiş durumda. Arkada bir ev ve bahçe var, bahçenin kapısı demir parmaklıklı, tamamen açık durumda.

Biraz geç çıkmamız ve çeşme başında suları doldururken geçen zamanda grup bizden epey ileride. Önümüzde göremiyorum arkadaşları. Ferdimen ile birlikte gidiyoruz Soma yönüne doğru. Önümüzdekileri göremediğimizden kendimizi kaptırmışız gidiyoruz. Ferdimen harita konusunda ve yol konusunda epey bilgili ve tecrübeli olduğundan öndekilere yetişememenin nedenini düşünürken gittiğimiz yolun yanlışlığının farkına vardı. Bana dönerek; ” Urim Baba yanlış yoldayız, önceki sapaktan sola, köy yoluna girmemiz gerek. Rota öyle gösteriyor.” diyerek beni uyardı. Hemen durduk, rota hakkında hiç bir fikrim yok, sadece Soma’da kamp atacağımızı biliyorum. Geri dönerek yol sapağına geldik. Doğru yola girip az ileride başka bir sapak çıktı karşımıza. Soldaki yol tabelada yazdığı gibi İvrindi, Balıkesir yönünü gösteriyor. Yıllar önce Keşan turundan sonra İğneada’ya kadar gidip dönerken bu yoldan gelmiştim gece vakti. Tabi gündüz görmek ile gece görmek arasında fark var. Sağ tarafta iki tabela konulmuş. Birinde Ayazkent, diğerinde Göçbeyli, Belcik yönlerini belirtmiş. Mavi boyalı zeminde beyaz yazı ile yazılmış karayolu tabelası. Bizim rotamız sağ taraftaki Göçbeyli yönü.

Bahar ayının sonu olan Mayıs ayının başlarındayız. Tarlalar sürülüp ekilerek büyümeye başlamış fidanlar. Yol kıyısında tarla ile dar alanda kalmış kırmızı gelincikler açmış boz renge canlılık getirmiş bir parça olsa da.

Biraz bastırıp öndekilere yetişiyoruz Ferdimenle birlikte. Tarlalar arasında köy yolları asfalt dökülerek ulaşım sağlanmış. Bizler de bu yollardan sakince gidiyoruz.

Göçbeyli köyüne giriş yapıyoruz. Köyün epeyce geniş caddesi, kaldırımdaki ağaçlar insanın içini ferahlatıyor. Arnavut kaldırımı taş döşeli yolda araç trafiği ve park etmiş araba yok. Kıyılardaki tek katlı köy evleri caddede dolaşan birinin ufku açık olarak rahat dolaşabilir. Aslında insanı yanıltan bir tarafı var caddenin. Geniş görünmesinin nedeni tek katlı evlerin olması. Şehirlerdeki aynı boyuttaki cadde yüksek apartmanların boğucu görüntüsü, yoğun akan trafik ve iki kıyıda park etmiş arabalar yüzünden iyice darlaşan yol görece çok dar bir cadde görünmesine neden oluyor. Caddede bir köylü kadını yürüyor, ileride motorlu ve solda park etmiş minibüsten başka kimse yok. Kıyıdaki çam ağaçlarının gövdeleri kalın, beyaz badana ile boyalı. Gölgesi caddeye tamamen vurmuş durumda.

Bizden önce giden grup kahvenin bahçesinde masalara oturmuş dinlenirken bulduk. Dut ağacı gölgesinde bir şeyler atıştırarak çay ile birlikte enerji topluyoruz. Köyün meydanına güneş vurmuş, dut ağaçları kahvenin bahçesini tamamen gölge yaparak rahatça oturmamızı sağlıyor. Bahçe yeşil çimen kaplı. Üç masayı tamamen doldurmuş durumdayız.

Bir süre dinlendikten sonra yola çıkıyoruz. Köy dağların eteklerine kurulmuş. Nehirden epey uzaktayız. Şimdi ana yola doğru gidiyoruz. Bakırçay nehrine gelince köprü yakınında durup nehre bakacağız. Yol kıyısında kimi ayakta park etmiş bisikletler, kimisinin ayağı yok yere yatırmış. Yürüyerek köprüye doğru gidiyor arkadaşlar.

Köprünün üzerinden Bakırçay’ın deniz tarafına akan yatağının resmini çekiyorum. Nehir az miktarda su akıyor, kıyıları yeşil bitkiler ve söğüt ağaçları ile kaplı. Tam altımda ki yerde bir miktar taş var. Burada çağlayan nehir suyunun rengi belli oluyor. Buradan gördüğüm kadarı ile pek temiz aktığı söylenemez. Köpükler beyaz olsa da nehir yatağı siyah rengi suyun rengini tamamen mat siyah görünmesini sağlamış.

Bu kez tam kadro 15 kişi pankartımız ile birlikte köprü başında Vedat Karakaya’nın tripodunda çekiliyoruz. Köprü başında Bakırçay yazısı var. 10 Kişi köprü korkuluk demirine yaslanmış, 5 kişi de yere oturarak pankartı tutuyorlar.

Ana yola çıkıp emniyet şeridinde bisiklet sürmeye başladık. Göçbeyli köy yolundan gittiğimizden Kınık Kasabasını pas geçmiş olduk. İzmir’in en uç ilçesi olan Kınık kasabasını göremesek te Manisa il sınırını tabela bize belirtiyor. Yol kıyısındaki karayolu tabelasında Manisa il sınırı, altında karayolu numarası 240 – 02 olarak belirtmiş. Rakamların altında ise sınırda kilometre başlangıcı olarak 00 belirtilmiş. Bu karayolu işaret ve işaretlerden anlayanlara yarıyor. Bunu neden anlattım söyleyeyim: Avrupa şehirleri bisiklet sürme yarışı yapılıyor Mayıs ayında. İzmir de bu yarışmaya katılıyor. İzmir büyükşehir belediyesi desteği ile il sınırları içinde cep telefonuna indirilen uygulama ile gittiği yolu kaydediyoruz. Böylece şehir ve il sınırları içinde ısı haritası oluşturuyoruz. Benim cep telefonumda da bu uygulama var ve yaptığım yolu kaydediyorum. Uydudan beni takip eden program tam burada Manisa il sınırına girince takibi bırakacak. (Tüm Mayıs ayı boyunca kaydettiğimiz rotalarla Avrupa birincisi olduk). Solda duble karayolu, emniyet şeridinde giden bir bisikletçi ve zeytin bahçesi sağda kalmış.

Düz yol olunca bastırmak gerekiyor. Güneş altında sıcak havanın etkisi ile ara sıra benzinlikte mola verip serinliyoruz. Benzinliğin birinde tuvalet ve ihtiyaç molası verirken biraz dinlendik.

Ana yola çıkınca hızımız arttı ve kısa sürede Soma’ya vardık. Soma linyit kömürleri madenlerinin bolluğu nedeni ile maden şehri. Şehir girişinde yolun ortasına kömür ocaklarında kullanılan kömür vagonu konulmuş. Vagon siyah renge boyalı, kısa iki rayın üzerinde duruyor. İki yanda iki şeritli yol ve apartmanlar dizelenmiş.

Şehrin merkezindeki kavşakta Soma kömür madencilerinin kömür ocağında çalışırken yapılan bronz heykelleri. Birisinin elinde kazmayı kaldırmış başının üzerinde. Diğeri yerdeki kömürleri kürekle kenara atmaya çalışırken betimlenmiş. Kara kömürün kara talihi kasabanın üzerinde her zaman. Yer altından kömür çıkarmak o kadar kolay değil. Hele şimdiki zamanda taşeron işçilik sisteminde. Gerekli çalışma koşulları olmadan yer altında iş güvenliğine dikkat etmeyen patronlar boğaz tokluğuna çalışan işçileri ezdiği gibi tehlikeli çalışma ortamında oluşan kazalar nedeni ile işçiler hayatını kaybediyor. Geçtiğimiz yıllarda 301 işçinin hayatını kaybettiği büyük iş kazasında zamanında alınmayan önlemler yüzünden bu felaketi yaşadık. Her ne kadar davası sürse de çalışma koşulları aynı ve düzeleceğini zannetmem.

Soma’da bizi Bisikletçi Bircan Karalar karşıladı. Öğretmen evinde bizleri ağırlayıp pide ile karnımızı doyurdu. Misafir severliğinden dolayı Bircan Karalar’a çok teşekkür ederim. Kendisini tanımıyorum, Şafak Omaç ile iletişime geçerek bizleri en iyi şekilde ağırladı. Orada iki Fransız bisikletçi ile birlikte pankartımız önünde topluca resim çekiliyoruz. Toplam 18 kişiyiz, önde sadece Şafak’ın bisikleti var.

Bircan Karalar yerel basını çağırmış bizler için. Soma Tv bizimle söyleşi yaptı. Şafak Omaç ve ben yaptığımız turun doğuşu, amacı ve projelerimizden bahsettik. Aşağıda söyleşinin videosu var.

Daha sonraki günlerde gazeteye haberimiz basılmış. Aşağıda gazete küpürü görünüyor. Gazetede 7 resim var ve yazılar. Soldaki resimde benimle söyleşi yapan spiker kız, sağda Fransız ile Cem Tabanlı birlikte söyleşi yaparken. Cem çevirmenlik yapıyor. Ortada iki bisikletli resmi. Solda aşağıda Şafak Omaç, ben ve spiker kız. Sağda, bisikletlere binmiş durumda grup olarak giderken çekilmiş resim. En aşağıda solda topluca çekildiğimiz resim ve sağda tek olarak içimizdeki en yüklü bisikletçi Hünkar Göcekli’ni resmi. (Gazete küpürü elime ulaşmadığından Şafak Omaç’ın sitesinden cep telefonu ile ekrandan çekim yaptım. Resim biraz kötü görünüyor.)

Yerel basın ile söyleşimiz bitince günlük alışveriş için şehir merkezine, yukarıya doğru gittik. Alışveriş dükkanından gerekli yiyecekleri aldık. Bisikletlerimiz yüklü olarak dükkanın önünde, kaldırımda park etmiş olarak duruyor. Bisikletim KUZ ve bagajı yüklü, üzerinde bir ekmek naylon torbada.

Alışveriş işini de tamamladık, kamp yapacağımız mesire alanına yaklaşık 10 kilometre giderek vardık. Burası Soma dışında, çam ağaçları ile kaplı piknik ve mesire yeri. Ayrıca Kırkağaç Gençlik ve İzcilik Merkezi olarak kullanılıyor. Kamp yerinde henüz çadırımı kurmadan önce kafamı yukarı kaldırınca çam ağacının dalları ilgimi çekti. Kara çam ağacında düzgün bir dal yok. Hepsi de kıvrımlı ve düzensiz gök yüzünü kaplıyor. Sanki mavi bir atlasa gelişi güzel dantel işlenmiş gibi. Kalın, ince dallar gelişi güzel, dağınık biçimde. Uçlarında iğne yaprakları seyrek olarak duruyor.

Kamp yapacağımız yer yoldan biraz yukarıda olsun diye arkadaşlara söyledim ama çadırlarını kurdukları için yerini değiştirmek istemediler. Çadırımı olabildiğine yoldan uzağa kurarım. Gece boyu geçen araçların motor ve egzoz gürültüleri rahat uyutmaz insanı. Ben ve bir grup biraz daha yukarıda çadırları kurduk. Pankartımızı da iplerle ağaçlara gererek insanların görmesini sağladık. Çam ağaçları altında bir kaç çadır ve pankart iple bağlı. Yer sofrasında oturup yiyecekleri ortaya dökerek beraberce yapmaya başladık.

Yemeği yedik, karnımız doydu. Yorgunluğumuzu biraz dinlenerek gidermeye çalıştık bir süre. Burası hem Soma’ya yakın hem de Kırkağaç’a yakın. İki kasabanın ortak piknik ve mesire alanı. Burada mangal kültürünü geliştirmeye geliyorlar. Ayrıca burasının başka bir özelliği de var. Kırkağaç Çam Festivali 10 gün yapılıyor. İnsanlar çadırlarını alıp burada kalıyorlar. Hıdırellez şenlikleri de burada yapılıp baharı karşılıyorlar. Yüz yıldan daha fazla her yıl Mayıs ayının ilk haftasında şenlikler yapılıyor. Dükkanlar da çadır tezgahlarda yiyecek, içecek, giyim, ayakkabı aklınıza ne gelirse satıyorlar.

Kısaca tarihçesi şöyle; 100 yıldır yapılan Çam mesiresi kış aylarından çıkıp bahar günlerinin gelmesi ile tarlalarda ziraat işlerine girmeden önce şenlikler yapılır çadırlar kurulur. Çam ağaçları neredeyse 200 yıllık ve köylülerin inanışına göre bir kuru dal dahi çamlıktan alınmıyor. Alınırsa evinde uğursuzluk meydana gelir inanışından ötürü çamlar şimdiye kadar korunagelmiştir. Yöredeki tüm köyler, Soma, Kırkağaç Çam mesiresine gelip kalmak adet olmuş.

Anlatılanlara göre; “Vakti zamanında köylü kadını kocasına tutturmuş Çam’a gidelim diye. Aile fakir, Çam mesiresine gitmek masraf demek. Zaten para yok. Kadın tutturmuş illa ki beni götür diye. Adam yok ne yapsın evdeki kazanı satıp gitmişler Çam mesiresine. O zamanlarda çadır falan yok, çam ağaçlarına bağlanan iplerin üzerine kilim atarak altında kalınıyormuş. Çam mesiresi bitip eve dönünce kadın kirlenen çamaşırları yıkamak istemiş. Bakmış kazan yok. Bunun üzerine  adam “Sattırdı kazanı oynattı kızanı” deyişini söylemiş.

Hıdırellez şenliklerinde yumurta tokuşturup salıncakta sallanırmış genç kızlar ve oğlanlar. Gelenek haline gelen salıncakta sallanmak kızların koca, erkeklerin de eş bulmak için Çam mesiresine gelip tanışarak yuva kurarlarmış. Çam mesiresinde Sarıkız efsanesi de bir zamanlar yer bulmuş. Din kaynaklı tarikatların zorlaması ile kadınlar ayrı, erkekler ayrı çadır kurarlarmış. Bunun etkileri hala sürmekte.

Hava kararınca çadır alışveriş yerlerini gezmeye başladık. Burada her şey var, ben sadece kendime ucuz 10 tanesi 50 kuruşa mandal aldım. Bir tek mandala ihtiyacım vardı. Bir de dondurma alarak gezinirken ağzımızı tatlandırdık.

Üstü naylon gerili tezgahlarda giyecek, ayakkabı, su, dondurma satan yerler elektrik lambaları ile ışıl ışıl. Yerler kilitli beton taş döşeli ve gezinen insanlar.

Her türlü yiyecek bulmak olası, yer fıstığı satan bir tezgahtan biraz yer fıstığı alıyoruz çadırda yemek için. Karşıda parlak ışıkları ile dondurma tezgahı.

Bir süre dolanıyoruz alışveriş yerinde. Fazla geç olmadan çadırları olduğu yere gelerek yer fıstığı ile bira içerek sohbete daldık. Geç saate kadar insanların gürültüleri devam etti. Ortalık sakinleşince çadırlara girip yattık tatlı düşlerle.

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık olarak 67 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc