Etiket arşivi: mimas

8. Az Bilinen Antik Kentler Bisiklet Turu 3. Gün

22 Nisan 2019 Pazartesi

( Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır )

Ildırı- Barbaros – Özbek – Çeşmealtı – Urla İskele

 

Hangi taşı kaldırsam
Anamla babam
Hangi dala uzansam
Hısım akrabam
Ne güzel bir dünya bu

Ruhi Su

 

Öne çıkmış olan görsel, yeşil renkli çadırın içinden fışkıran aile mutluğu, Anne, Baba ve Çocuk gülümsüyorlar.

DSCN7110

Sabah erkenden uyanıp toparlanıyorum, bisikletim KUZ ve kıytırık yola çıkmaya hazır. Kahvaltıyı yapıp hızlıca antik kente çıkıyoruz. Hakan Sevin de beni takip ediyor. Köy sokaklarında, taş evlerin arasından yukarıya doğru yürüyoruz.

DSCN7113

Evlerin bahçelerinde limon ağaçları görüyorum, üstünde de bir sürü limon var. Sahibi henüz toplamamış, halbuki çiçek açma zamanı.

DSCN7114

Yukarıya çıkarken turdaki en yaşlı kişiyi görüyorum bankta oturmuş dinleniyor. Halit Gener bisiklete başladığından beri tanıdığım abimiz. Nedense kaskı eline almış sallıyor. Elinde de eldivenlerini giymiş. Bankta Çeşme belediyesi yazılmış.

DSCN7115

Eritrai Antik kentine çıktık, girişindeki tabelada ok işareti ile; Tiyatro, Agora, Akropol, Athena tapınağı, Matrone kilisesi yazılmış. Antik kenti yeşillikler kaplamış durumda.

DSCN7116

Antik kentin kalıntıları, mermer temel taşları.

DSCN7117

Ağaçların arasından giden dar bir geçitten tiyatroya doğru gidiyorum.

DSCN7118

Antik kentin düzlüğünde tarlada enginar ekilmiş, tam da başları olgunlaşmış durumda.

DSCN7119

Enginar tarlasının içinde kırmızı başlıklı kızı gördüm. Elinde fotoğraf makinesi enginarları yakından çekiyor. Nedense bu kız kaskını hep kafasında unutuyor.

DSCN7120

Enginar tarlasında kırmızı başlıklı kız olur da kırmızı gelincik çiçekleri olmaz mı? Olur tabi ki. Boyları kısa olup enginarların gölgesinde olsalar da yeşilliğe ayrı bir renk kattıkları kaçınılmaz.

DSCN7121

Mor çiçek açmış yaban otları da kıyıda kendini gösteriyor çekinmeden.

DSCN7122

Bahar ayının müjdecisi sayılan, Aşk fallarında yaprakları koparılsa da papatyalar açmaya devam ediyorlar. Mor çiçekler arasında papatya çiçekleri.

DSCN7123

Kırmızı rengi ile insanı adeta büyülüyor gelincik çiçeği.

DSCN7124

Tiyatro yamaca yapılmış doğal oturma yerleri bitkilerin örtüsü altında kalmış. Gerçi çoğu taşlar taşınıp götürülmüş, çok az taş kalmış.

DSCN7125

Sahnenin ortasındaki ağacın dibinde toplanmış arkadaşlar. Ben de yanlarına gidiyorum.

DSCN7126

Arkeolog Selen Kanat bir taşın üzerine çıkmış Eritrai hakkında bilgileri aktarıyor dinleyicilere.

DSCN7127

Sahnede  yontulmuş taşlar dizilmiş yan yana.

DSCN7129

Dinleyiciler arasında, annesinin yanına oturmuş bir kız çocuğu konuşulanlardan bir şey anlamıyor, kendi dünyasında.

DSCN7130

Selen Kanat gayet ciddi bir eda ile anlatmaya devam ediyor çıktığı taş üzerinde. Tanzer Kantık ta pür dikkat dinliyor anlatılanları.

DSCN7131

Mor çiçek açmış yabani otlar arasında resim çeken Hakan’ı yukarıya çıkan taş basamaklarının altında.

DSCN7132

Tiyatroda sağlam bir tek bu taş merdivenler kalmış, büyük bir olasılıkla kaçak kazı yapanlar ve köylüler rahat yukarı çıkıp inebilsinler diye sağlam bıraktıklarını tahmin ediyorum. Hatta eksik olan basamakları da küçük taşlarla örmüşler çimentolu harç ile.

DSCN7134

Tiyatronun en üst bölümüne çıktım. Aşağıda toplanmış dinleyicileri çekiyorum bir poz. Etraf yeşil ağaçlarla kaplı.

DSCN7135

Buradan uzaklardaki tarihi değirmenin yapısını da görüyorum. Yakınlaştırıp çekiyorum. Arkası masmavi deniz manzaralı.

DSCN7139

Tiyatrodan sonra patika devam ediyor. Buraya tabela konulmuş üç tane. Athena tapınağı, Matrone kilisesi. En altta da kırmızı zemine; Arkeolojik alanda ateş yakmak, piknik yapmak ve çadır kurmak, çöp atmak yasaktır ibareleri yazılmış. Bu yasakların yanına kaçak kazıları da yazsalardı daha iyi olur. Çünkü tüm antik kentlerde  resmi kazılardan çok kaçak kazılar yapılmakta ve sadece altın bulup zengin olma hayalleri karşısında dikkat etmeden tarihi kalıntılara büyük zarar vermekte ve yok etmekteler.

DSCN7140

Athena tapınağı görünürde yok, otların arasında kalmış bir kaç temel taşından başka. Bunun yakınında Matrone kilisesinin bir kaç duvarı ayakta duruyor. O da zamanla küçülüyor sanki. L biçiminde kalmış duvarda büyük bir niş var.

DSCN7142

Athena tapınağına ait temel kalıntıları otlar arasında neredeyse kaybolmuş.

DSCN7143

Kilisenin kalın duvarlarındaki kapı.

DSCN7147

Yuvarlak, küçük bir aydınlatma penceresi dört taş ile yapılmış. Yanlardaki iki taşın uç kıvrımlarında çıkıntılarla süslenmiş. Pencere deliğinden bakınca manzarada yeşil tarlalar ve dağlar görülüyor.

DSCN7152

Yukarısını merak eden iki kadın çıka geliyor.

DSCN7154

Athena tapınağının temel duvarı düzgün taşlardan örülmüş. Aşağıdan yukarıya doğru bir sıra ince taş, bir sıra kalın taşla örülmüş 7 sıra.

DSCN7155

Tabelada yazmasa da buradaki duvarda taşların pentagon şekli ile örülen duvar. Pentagon (beşgen) örülmesi nedeni ile Eritrai sarayının duvar kalıntısı olduğu kesin. Duvar taşları beşgen, ölçüsüz ama birbirine sıfır olarak yontuşmuş. Bu bir zenginin, ya da kralın sarayı olmalı.

DSCN7156

Yabani buğdaygillerin başakları arasında fışkıran kahverengi, tüylü bir çiçeğin tomurcuğu boy göstermeye başlamış.

DSCN7159

Bir gelincik çiçeğinin içinde bir böceği görünce resmini çekmeye çalıştım. Kameranın özelliklerini bilmediğimden bir türlü ne gelincik çiçeğini ne de içindeki böceği çekebildim. Makine çiçekte odaklanmıyor da daha arkadaki otların sapları netleşiyor. Kırmızı taç yaprakları içinde yeşil renkli osuruk böceği. Dibinde de siyah renkli erkek ve dişi organlar bulanık çıkmış.

DSCN7162

Yukarıdan aşağıdaki toplanmış bisikletçileri görüyorum park yerinde. Antik kente çıkmamış olanlar burada toplanmışlar. Otoparkın ötesinde papatya tarlası var. Köylülerin yol kıyısına kurdukları renkli pazar şemsiyeleri açık durumda. Gölgede ürünlerini satıyorlar yoldan geçenlere.

DSCN7163

Kıyıdaki en yüksek tepe olan antik kent uzaklardan görülüyor. Birisi de bir direkte Türk bayrağı dikmiş.

DSCN7164

Köy dışında giderek artan yapılaşma kıyı şeridini talan etmeye devam ediyorlar. Çirkin beton evler sahili neredeyse kaplamış durumda. Sahipleri yılda sadece bir kaç gün, ya da en fazla bir ay oturdukları yazlıklar ölü yatırım olarak sakin duruyor.

DSCN7165

Buradan oniki adalar dedikleri manzara görülüyor. Adalar düz ve yassı mavi denizin içinde.

DSCN7166

Demirlemiş bir balıkçı teknesi denizde.

DSCN7170

Aşağıya baktığımda yola çıkmışlar bile. Bir kişiyi yakınlaştırıp çekiyorum bisikleti sürerken.

DSCN7171

Kıyıya yakın küçük bir ada, adada maki çalılar, yeşil çimenler ve ucunda bir ağaç var sadece.

DSCN7173

Ağacı iyice yakınlaştırıp çekiyorum. Yeşil çimenleri tam ucunda kayaların başladığı yerdeki ağaç sanki denize, rüzgara meydan okuyormuş gibi.

DSCN7174

İsmini bilmediğim bisikletçi kadını kayaya oturmuş olarak çekiyorum. Türk bayrağı rüzgarda dalgalanıyor deniz manzaralı.

DSCN7183

Antik kentten aşağı, köye indik. Köylü kadınların yaptığı bez bebeklerden Nazende’yi çekiyorum. Ayağında papuçları, çorapları, çiçek desenli elbisesi, baş örtüsü ve örgülü saçları.

DSCN7199

Arap bacı bez bebek, ismi  Çitlembik. Rengarenk eteği, kırmızı elbisesi, boyun bağı, başına bağladığı baş örtüsü ve halkalı küpeleri ile taş duvar kenarına oturtulmuş

DSCN7200

Aralarında da İsmet abi de var. Mavi spor ayakkabısı giymiş, kahverengi pantolonu, bir bacağını altına alarak oturmuş tahta sandalyeye. Kare desenli gömleğini giymiş, başında şapkası ile bıyıklı İsmet abi keyif çatıyor. Yanındaki taburede tepside kahve fincanları var.

DSCN7201

Bunun gibi bir çok bebek daha var yan yana konulmuş. Herhalde satıyorlar bez bebekleri.

DSCN7203

Resim çekme işini bitirip hızlıca aşağı inerek bisikletime biniyorum. En arkada kalanların peşinden gitmeye başladım. Deniz kıyısından sonra yokuş başlıyor, tırmanacağız biraz. Önümde Hakan ve yokuşu tırmananları çekiyorum.

DSCN7204

Yokuş başlayınca zorlanıp çıkamayanlar var. Kimisi bisikletten inmiş duruyor, kimi yürüyor, kimi de  S çizerek sertleşen yokuşu tırmanmaya çalışıyor.

DSCN7205

Yoldaki tek çeşme olan yerde duruyorum, sıkıştım ve tuvalete girdim. Tuvaletin içerisi karanlık, küçük penceresinden aydınlıkta kalan bisikletim KUZ ağacın gölgesinde dinlenirken çekiyorum. Çerçeve duvarların karanlık kısmı oluyor resmin.

DSCN7208

Çeşme bir evin yanında, borudan sürekli su akıyor. Su şişelerini dolduruyorum çeşmeden, sıcaklaşan havada biraz terledim. Kollarımı ve elimi yüzümü yıkıyorum bol su ile.

DSCN7209

Bu gittiğimiz rota Eurovelo bisiklet rotası. Tabelada Efes – Mimas bisiklet yolu, Pınar yazıyor. Tabela akan çeşmede olduğumuzu gösteriyor.

DSCN7210

Çeşmeden sonra sertleşen bir yokuşu çıkmaya başladık. Yol yukarıya doğru zig zak olarak çıkıyor, Sağımız zeytinlik, solumuz çam ormanı.

DSCN7211

Yokuşun ucunda dönemece yaklaşan bir bisikletçi ağır ağır pedal basıyor.

DSCN7213

Kısa sürede olmasa da tepeye yaklaştım. Üç bisikletçi tam yokuştan aşağı inerken yakalıyorum bir poz. Üçü de omuzun az aşağısına kadar görünüyor asfaltın ardında.

DSCN7217

Zirvede her zaman kayalıklar olur. Yağmur, erozyon, rüzgar burada fazla toprak biriktirmez. Kayalar ortada kalır yalnız olarak. Zirve böyle bir şey; Yalnızlık.

DSCN7218

Zirvede bir süre soluklanıyorum. Bundan sonra Barbaros köyüne kadar iniş ve düz olacak. Karşıda Kadıovacık köyü görünüyor.

DSCN7219

Kadıovacık köyünde mola vermeden geçiyoruz. Biraz daha gidince Barbaros köyü göründü uzaktan.

DSCN7221

Herkes gelmiş, en son ben geliyorum Barbaros köyüne. Bisikletler yol kıyısına park edilmiş durumda. Köy sokağında geziniyor arkadaşlar.

DSCN7222

Köy kahvesine yerleşmişler bile, herkes çay, soda, kahve içerek dinleniyor.

DSCN7224

Bizi araba ile takip eden Şeyma ve Güneş gelmişler. Güneş mavi kahve sandalyesine tutunmuş ayakta duruyor annesinin yanında. Başına güneş geçmesin diye mavi şapka takmış Güneş’e.

DSCN7225

Kahvede oturacak yer bulamayanlar kaldırıma, duvar dibine gölgede oturmuş dinleniyorlar.

DSCN7226

Kahvenin küçük sehpasının yanına Cem oturmuş, ayakta İlknur ve Tanzer poz veriyorlar çay içerken.

DSCN7230

Başkasının gözünden yansıyan başkası. Güneş gözlüğünün camı ayna gibi Hakan’ı yansıtıyor. Hakan sandalyede oturmuş poz veriyor sanki.

DSCN7231

Barbaros köyünde kumanyaları yedik, Herkes dinlendikten sonra yola çıktı. Manzara kahvesine çıkan yokuştan değil de küçük bir ovadan düzlükten giderek İzmir – Çeşme otobanını yanından gidiyoruz. Burada tarihi Tatar köprüsü var. Burada kahve molası vereceğiz. Saçlarım salınık halde Hakan benim makinem ile yakından çekiyor.

DSCN7241

Tatar köprüsünün üzerinde yere oturarak kahve takımlarımı çıkarıp kahve pişirmeye başladım. Hakan da beni çekiyor kahve ocağının üzerindeki cezve ile.

DSCN7253

Sonra Hakan da yanıma gelip oturdu. İkimiz beraber çekiliyoruz. Tepede rüzgar türbinleri dönüyor.

DSCN7255

Olcay da yanımızda, telefon ile konuşurken uzaklaşsa da ben yakınlaştırıp çekiyorum.

DSCN7256

Kahvemizi içtik, Hakan ve Gündüz’e köprü üstünde durmalarını söyleyip aşağıdaki yola geldim. Bisikletim KUZ ve Kıytırık ile köprüyü olduğu gibi çekiyorum.

DSCN7260

Hakan ve Gündüz bisikletleri elinde poz veriyorlar köprü üzerinde. Köprüde üç göz kemer var.

DSCN7262

İyice yakınlaştırıp tanınacak kadar yakınlaştırdım optik zoom ile. Hakan, Gündüz ve bisikletleri kafa kafaya vermiş.

DSCN7263

Resim çekildikten sonra bisiklete binip yola çıktılar. Bisikletin üstünde ilk önce Hakan’ı çekiyorum.

DSCN7268

Ardından Gündüz’ü çekiyorum.

DSCN7269

Otobanın altından geçerken tünelin içi karanlık, dışarısı aydınlık olunca Hakan ve Gündüz karanlık, önlerindeki çam ormanı aydınlık ve görünür durumda.

DSCN7271

Otobanın yanındaki toprak yoldan inmeye başladık dikkatli olarak. Yerde mıcırlar var ve tekerleği kaydırıyorlar. Birden bire keçi sürüsü çıktı önümüze. Mecburen kenara çekilesiye kadar bekledik.

DSCN7274

İki at ve yeni doğmuş bir tay otlakta otlanırken. Anne at simsiyah, tay açık kahverengi. Diğer at siyaha yakın kahverengi renginde. İleride iki katlı çiftlik evi.

DSCN7276

Biraz daha gittikten sonra kahverengi bir at, yeni doğmuş tay yerde yatıyor. Acaba bir şey mi oldu diye dikkatli bakınca tay yerde bir süre yatıp kalktı. Biz de yolumuza devam ettik.

DSCN7277

Grup bizden epey ileride ama neredeler bilemiyorum Peşlerinden gidiyoruz. Ana yola çıktık, Deniz kıyısındaki İskender köprüsünde durmayıp  Torasan yönüne saptık ana yoldan. Buradaki yol denizden yüksekliği 50 santimden ağağıda. Neredeyse denize sıfır dedikleri yerden bisiklet sürüyoruz. Gel – gitler de deniz yola kadar gelip uzaklaşıyor. Şimdiki durum deniz epey ileride. Yer kumluk ve çamur.

DSCN7278

Özbek köyüne doğru düz yoldan gidiyoruz. En arkada kalan üç kişiyiz. Hakan, Gündüz ve ben.

DSCN7280

Düz yoldan giderken akan küçük bir dereye yaklaşınca birden bire deniz tarafından gelip yolun altından, dere yatağından geçen masmavi, yaldır yaldır, parlak mavi arı kuşu önümüzden geçti. Ben ve Hakan bisikletin üzerinden arı kuşunun uçup gitmesini izledik sadece. Her şey bir anda olup bitti. Masmavi arı kuşu acelesi varmış gibi bize bir resmini çekecek fırsat vermedi. İşte o derede sular akıyor usul usul. Başlarında çilli horoz ve 7 tavuk hiç bir şey olmamış gibi yemleniyorlar dere kıyısında. Derenin bir kısmında otlar coşmuş, yemyeşil.

DSCN7281

Özbek köyüne geldik, burada grup geçip gitmiş bile. Özbek köyünün geçmişi epey eskilere dayanıyor. Buradaki iki aynalı çeşme taştan yontulup yapılmış. Osmanlıca harflerle aynasına yazılar yazılmış. Haliyle Osmanlıca bilmediğimden anlamıyorum ne yazdıklarını. Çeşme var ama akan bir musluk yada boru yok maalesef. bir de güzelim taşları beyaz kireç ile tamamen boyamışlar.

DSCN7282

Hakan köy sokağında bisiklet sürerken.

DSCN7283

Tipik bir köy evi, yeşil kapısı ve yeşil panjuru olan ev tek katlı. Kiremitlerin yarısı eski oval kiremit, diğer yarısı yeni tip kiremitle kaplı. Tuğladan örülmüş bacası iki kiremit ile piramit olarak kapatılmış yağmur girmesin diye. Duvarlar beyaz kireç vurulmuş.

DSCN7284

Caminin bahçesinde bilmem kaç asırlık servi ağacı zamana karşı direniyor. Üst kısmındaki kalın dallarının çoğu kurumuş, yanlardan yeni dallar yeşerip açmış.

DSCN7285

Gövdenin yarısı yukarıya kadar kuru olan servi ağacı yine de yeni sürgünlerinden yaşamaya tutunmuş. Yeni sürgün dediğime bakmayın, kim bilir kaç yıl olmuştur çıkalı. Dalların kalınlığından belli. Asırlardır yaşamasına rağmen hala kozalak vermeye devam ediyor.

DSCN7290

Özbek köyünden kestirme yoldan Çeşmealtı’na gideceğiz. Biraz yokuş olsa da çıkmayı başardık ve zirvedeyiz. Zirvede rüzgarlıkları giyiyoruz inmeden önce.

DSCN7294

Zirveden Urla karantina adası ve İzmir’e doğru  olan evler, Güzelbahçe tarafları ve Narlıdere üstünde olan ikiz tepeler dağı görünüyor. Karantina adasına bağlı taş döşeli bir yoldan geçiliyor.

DSCN7299

Hızlıca inişe geçtik, Çeşmealtı yazlık evleri görünüyor daha düzlüğe gelmeden. Denize çıkıntı yapmış bir adacık karaya bağlantılı. Daha ileride adalar var.

DSCN7310

Urla İskele de kum denizine geldik akşam olmadan. Burada kamp yapacağız bu akşam. Olcay önceden gelmiş, Güneş’i salıncağa bindirmiş sallıyor. Olcay ile konuşuyorum, biz geldik herkes geldi mi diye soruyorum. O da herkesin geldiğini bildiriyor.

DSCN7312

Kendime uygun bir yerde çadırımı kurup yerleşiyorum. Akşam yemeğini birlikte yedikten sonra henüz havaların sıcak olmadığı bir zamanda olduğumuzdan kapalı bir yerde toplaştık. Çay içerek içimizi ısıtan muhabbetlerle zaman geçiriyoruz. Akşam geç olmadan gidip yatıyorum çadırıma.

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık 65 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

Mysia Bisiklet Turu 1. Gün

12 Mayıs 2017 Cuma

Gölyazı – Ayvaköy – Unçukuru – Hasanağa

(Kör arkadaşlarım için betimleme yapılmıştır)

 

Bir halin var seviyorum
Küçük ellerinden daha çok
Bir halin var özlüyorum
Sıcak dudaklarında yok

Yıldızlı gözlerinde ayrı ufuk
Bir halin var düşünüyorum
Bir halin var gülüyorum
Arsız burnunda çocuk
Bir halin var üzülüyorum

Cahit Külebi

 

Öne çıkan görsel, sağda yosun tutmuş kayalar. Karşıda, kayalardan köpürerek ağan çağlayan gölete dökülüyor.

Hamakta uyumanın keyfi ile erkenden kalkıp hazırlıklarımı yapıyorum. Eşyalarımı toplayıp çantalara yerleştirdim. Bir günlük tatil yetti bana. Çadır, uyku tulumu, mat gibi eşyaları sosis çantanın içine yerleştirdim. Sağ arka çantaya da mutfak eşyalarımı ve gereksiz eşyaları yerleştirip sadece tamir takımları ve gerekecek eşyaları sol arka çantama koyup bagaja bağladım. Sosis çanta ve diğer çantamı araca vereceğim. Gece ve sabahın erken saatlerinde festivale katılacaklar da geldi. Artık iyice kalabalık olduk. Sabah kahvaltısını Gölyazı kadınlarının satış yaptığı yere gidip kahvaltıyı yaptık. Burada formalar dağıtıldı herkese. Kahvaltı sonrası kamp alanına gelip eşyaları kamyona yükledik. Yükü hafifleyen bisikletlerle antik döneme ait olan mezarlık, yani Nekropol kazı alanına geldik. Bisikletleri tel çit ile çevrili kazı alanının girişindeki kapının dışına park ettik.

İçeri giriş yapıyoruz, gözüme ilk ilişen lahit mezarına ait olan kırık taş kapağı. Kim bilir hangi mezardan alınıp kırılarak yerde çimenlerin üzerine bırakıldı.

Zemin kayalık olduğundan lahitler kayaya oyulup ölmüş insanları gömüyor, üstüne de az önce resimde görünen kapak ile kapatılarak görev tamamlanıyormuş. Yerde kaya oyulup mezar sandığına dönüştürülmüş. Etrafına da emniyet şeridi çekilerek içeride kazının devam ettiğini belirtmişler.

Kazı ekibinden öğretimci elinde mikrofon ve taşınabilir bataryalı hoparlörden buradaki tarih ve kazılar hakkında bilgi veriyor.

Arkeolog kadın mezar başında, çevreye bisikletliler toplanmış dinliyorlar can kulağı ile.

Kimi mezarın üzeri dikenli ot sarmış.

Kimi mezar da toprakla yapılmış.

Mezarlar kayalara oyulmuş göl manzaralı.

Kimi yerde kazı çalışmaları devam ediyor, emniyet şeridi ile çevrelenmiş durumda. Kazı yapılan mezarların üzeri naylonla örtülerek yağmurdan ve dış etkilerden korunuyor.

Topraktan yapılmış mezar. Arkeoloğun anlattığına göre burada ceset konduktan sonra üzerine odun parçaları konularak yakılıyormuş. Cesetlerdeki ve topraktaki yanık izleri bunu belirtiyor. Uzunlamasına, dar, toprak mezar. Dikkatlice topraklar temizlenmiş. İçinde ceset var.

Cesedin baş kısmı tamamen yanık durumda simsiyah. Neredeyse toprağa karışmak üzere. Mezarlık Gölyazı’ya tek giriş yolunun iki kıyısında. Burası yarımadanın başlangıcı ve en dar su üzerinde kalmış toprak parçası.

Akropolden çıkıp köyün merkezine doğru geldik. Henüz yarımadada olan Rum Ortodoks kilisesine geldik.

Gölyazı Aziz Panteleimon (bazı kaynaklara göre Hagias Georgias) Kilisesi Anadolu Rum Ortodoks kiliselerinin önemli ve özgün örneklerindendir. Kaynaklar, eskiden köyde üç kilisenin bulunduğunu ve asıl kilisenin Aziz Georgios’a ithaf edildiğini anlatır. Yapım tarihi ile ilgili bazı kaynaklar 19. yüzyıl sonunu işaret etse de; kilisenin restorasyon çalışmaları sırasında ortaya çıkan 1903 ibaresi; büyük olasılıkla kilisenin bitiş tarihini gösterir.
Aziz Panteleimon Kilisesi, üç nefli, dikdörtgen planlı bir bazilikadır. Batısında narteksi bulunur. Naostaki nefleri oluşturan desteklerden yalnızca kuzeyde üç, güneyde de iki desteğin kaidesi günümüze ulaşabilmiştir. Yekpare meşeden oluşan bu desteklerin sadece ikisi günümüze ulaşabilmiş; restorasyon sırasında yine aslına uygun olarak yekpare meşe kullanılmıştır. Kilisenin doğusunda üç bölümlü apsisi bulunmakta olup, ana apsidde dışa doğru daralan bir pencere ve ona simetrik dikdörtgen iki niş bulunur. Apsidi tek basamaklı bir synthronon çevrelemektedir. İbadet mekânı kuzey ve güneyde birbirlerine simetrik altışar pencere ile aydınlatılmıştır. Kuzey-güney doğrultusunda dikdörtgen planlı olan narteksin yanlarında yuvarlak planlı iki merdiven kulesi ile ortasında dikdörtgen planlı üç bölümden oluşur. Kilisenin güney ve kuzey cepheleri payelerle beşer bölüme ayrılır. Yapının üzerini örten çift pahlı çatının büyük bir bölümü restorasyon öncesi yıkılmıştır.  Yeniden yapım sırasında duvarları moloz taş ve tuğla ile örülmüştür.
Mübadeleye kadar ibadet mekânı olan kilise, bu tarihten sonra çeşitli amaçlarla kullanılmış; ancak zamanın ve yangınların etkisiyle günümüze ciddi hasarlarla ulaşabilmiştir. Bursa Nilüfer Belediyesi tarafından aslına uygun olarak restorasyonu gerçekleştirilen kilise, yenilenme çalışmalarını ardından kültürevi olarak işlev kazanmış ve 2014 yılında hizmete açılmıştır.
Kilisenin giriş kapısı, güneş tam çatının ucunda parlak ışıklarını saçıyor. Kilise onarılıp uygun bir hale gelmesi beni sevindirdi. Yaklaşık 10 yıl önce geldiğimde kilisenin çatısı yoktu ve içerisi çöplükten girilmiyordu.

Kilisenin büyük kapısından tek kanadı açık olarak içerisinin görünümü. Tavandan sarkan avizelerde lambalar yanıyor. Eskiden mum yanarmış avizelerde.

Kilisenin içerisine giriyorum, önceki yıllarda gördüğüm çöpler yok. Duvarların çoğu yıkık döküktü ve çatısı yoktu. Şimdi ise pencereler yenilenmiş, çatı yeniden yapılarak üzeri örtülmüş. Çatıyı tutan meşe destek sütunları 6 tane. Oturma yerleri olarak mor renkte kumaş kaplı ahşap sandalyeler 7 sıra sağda, 7 sıra solda dizilmiş. Bazı özel günlerde Ortodokslar burada ayinlerini yapıyorlar. Kilisenin duvarlarında bir çok pencere var ve içerisi duvarların beyaz badanası ile iyice aydınlanmış durumda.

Nilüfer belediyesi hatıra olsun diye para basma kalıbı yaptırmış. Kurşun parçalara zımbayı koyup ağır bir çekiçle kuvvetlice vurunca yumuşak olan kurşuna iz bırakarak önlü – arkalı para yapmış oluyoruz. Para basma kalıbının üst kısmının resmini yakından çekiyorum. İç kısımları oyulmuş figürlerle.

Yuvarlak kurşun levhaya bir tane baskı yapıp kendime hatıra olarak alıyorum. Kalıbın alt kısmında basılı para. Kocaman bir kütüğün üzerine kalıp konulmuş. Kalıp 4 vida ile meşe kütüğüne sabitlenmiş.

Kilisenin iç balkonunda Nafiz bana doğru bakarken çekiyorum bir poz. Kafasından kaskını çıkarmamış.

Para basmak için sıra bekleyenler ve oturma sandalyeleri.

Kilisenin dışında bitişik olarak duran ev de onarılarak Kültürevi olarak ziyarete açılmış. Bina iki katlı taş örülerek yapılmış. Üst katı belirtir kahverengi tahta, köşeden yukarıya kadar yapılmış. Üst katın duvarları sıvalı, beyaz banana yapılmış. Al kat sıvasız ve taştan yapılı. Üst katta iki pencere kahverengi boyalı. Giriş kapısı da öyle. Çatıdan aşağı yağmur suyunu boşaltan boru aşağıya kadar inmiş. Burası kiliseye ait ve papazın evi olarak kullanıldığını düşünüyorum. Bisikletim KUZ köşeye yaslanmış olarak duruyor.

Kilise ziyaretinden sonra Gölyazı merkeze, Ağlayan Çınar ağacının olduğu yere geldik. Ağlayan Çınar ağacının yanındaki meydanda toplandık, eskiden burada çay bahçesi vardı ve ağacın görünümünü bozuyordu. Çınarın altını komple işgal ederek ziyarete gelenleri dar alanda bırakıyordu. Şimdi ise etrafta hiç bir şey yok ve ağacın güzelliği ortaya çıkmış.

Ağlayan Çınar’ın bir dalı yana doğru gidince ağırlığı taşımak için dirsek olan yerin altına beton destek yapılmış. Ağacın gövdesinin içi çürüyerek boşluk oluşmuş. Yana doğru giden dalın içi de aynı şekilde boşluk var.

İşte bu yana doğru uzamış dalın boşluğunda köpek sıcaktan etkilenmesin diye girip serin yerde uyuyordu. Ben de uyuyan köpeğin resmini çekiyorum.

Ağlayan çınarın göz yaşlarının düştüğü yere mermerden kocaman çınar yaprağı konulmuş. Ağacın altında böyle mermer çınar yapraklarından bir kaç tane daha var ama kimisi kırılıp yok olmuş durumda. Ben de sağlam olanın bir tanesini çekiyorum. Çınar yaprakları insan elindeki parmaklar gibi beş tane çıkıntısı var. Mermer plaka da ona göre kesilmiş ve damarlarını da oyarak yapmışlar. Mermer yaprak küçük bir kaidenin üzerine konulmuş.

Buraya gelmemizin nedeni Mysia Yolları Bisiklet Turu için büyük desteği veren Nilüfer Belediye başkanının gelip turu başlatması. Turu düzenleyen arkadaşların çoğu belediyede çalışıyor. Turun lideri Ercan Hafız tur için bizlerden destek almıştı kış aylarında. Türkiye’de tanınmış kişileri ve tur düzenleyenleri davet edip çalıştay yaparak misafir etmişlerdi.

Turun pankartını açıp Belediye başkanı ve katılımcılar Ağlayan Çınar ağacının önünde resim çekiyorum. Pankartta 12 –  13 – 14 Mayıs 2017 MYSİA YOLLARI BİSİKLET TURU yazısı var.  Pankart siyah, üstteki yazılar sarı renkte, alttaki yazılar da beyaz renkte.

Turu düzenleyen ekip pankartın ardında toplaşıp resim çekiyorum bir poz.

“Tanrı Zeus’un çocuğunu taşıyan Leto, doğum yapabilmek için küçük bir kara parçası bile bulamaz. Zeus’un karısı Tanrıça Hera, evliliğin koruyucusu olan ev ve ocak tanrıçasıdır. Hera, kendi evliliğini korumak için canlı cansız tüm varlıklara, Leto’ya çocuğunu doğurması için yer göstermemelerini emretmiştir. Leto, böylesi zor bir durumdayken sadece bir ada ona yardım etmeyi kabul eder. Ada sabit değildir. Su yüzeyinde gezebilmektedir. Bu yüzden diğer toprak parçaları gibi Hera’nın öfkesinden korkmaz. İris’in Hera’yı bir mücevherle kandırması sonucu, doğum yapanlara yardım eden Tanrıça Eileithyia da Leto’nun yanına gelebilmiştir. Leto önce bir kız çocuğu doğurur: Artemis… Peşinden de onun yardımıyla Apollon dünyaya gelir. Hep o cesur ada sayesinde… Apollon ışık ve aydınlık tanrısıdır, adım attığı her yer otlar ve çiçeklerle dolar ve ada bir cennete dönüşür. İşte Gölyazı, Anadolu’da Işık Tanrısı Apollon adına kurulmuş 8-9 antik yerleşimden tatlı su kenarında kurulmuş tek şehirdir.”

“Çok önceleri, Marmara Denizi’nin güneyindeki Odrysses (Mustafakemalpaşa) Çayı, Bandırma’dan denize dökülürdü. Apolyont Gölü de ortalarda yoktu. Bugün gölün olduğu yerde Apollonia, Mustafakemalpaşa’nın bulunduğu yerde de Melde (Miletepolis) kenti bulunuyordu. Apollonia Kralı’nın, güzelliği dillere destan bir kızı vardı. Melde Kralı, bu güzeller güzeli prensesi oğluna istedi. Ancak genç prenses, gönlü olmadığı için varmadı prense. Baba Kral, bir tepe üzerinde saray yaptırarak sakladı kızını. Çok öfkelenen Melde Kralı ise bir felaket getirmek istedi baba kızın başına. Ve Odrysses’in sularını Apollonia topraklarına doğru çeviriverdi. Apollonia toprakları sular altında kaldı, ama kent ile prensesin sarayı, çevresi surlarla çevrili bir ada olarak kaldı. İşte Apolyont Gölü böyle oluştu.” Apolyont, dünyada suyu içilebilen üç gölden biriydi. Göl kenarındaki evlerden sallanan bakraçlarla eve çekilirdi su. Öyle lezzetliydi ki Apolyont’un suyu, içen bir daha içmek isterdi.

http://bursadazamandergisi.com/makaleler/isik-tanrisinin-sehri-golyazi-2641.html

Mysia yolları adı altında bu bölgede gönüllülerin yaptığı çalışmalar sonucu yürüyüş yolları ve bisiklet yolları ortaya çıkarılmış. Güzel bir çalışmanın sonucu yürüyüş ve bisiklet yollarını gösterir tabelalar dikilerek sabitlenmiş. Buraya gelip yürümek, ya da bisiklet sürmek isteyenler tabelaları ve işaretleri takip ederek gezebilirler. İzmir de yaptığımız Efes – Mimas yolları çalışması gibi. Bizler de bu yolların açılışını ve ilk gezginleri olarak yapmaya çalışacağız. Elbette bisikletle.

Aşağıda Gölyazı dan başlayan yol tabelası sarı direğe üç tabela bağlanmış. Üstteki tabelada MİSİ 58 KM, ortadaki tabelada AKÇALAR 13 KM yazısı kahverengi zemine beyaz renkte yazılmış. Bu iki tabela yürüyüş rotasını belirtiyor. Alttaki tabelada ise MİSİ 50 KM  sarı zemine siyah renkte yazısı yazılmış. Bu tabela bisiklet rotasını belirtiyor. Yürüyüşçülerin tabelasında sırt çantalı yürüyenlerin siluetleri basılı Mysia yolu diye. Bisiklet tabelasında da bisiklete binen birinin silueti basılı.

AĞLAYAN ÇINAR

Apolyont

Tarihin verdiği yorgunlukla yan yatmış ulu bir çınar… Lakin, yaşamaktan umudunu kesmemiş, uzanmış öylesine bağrı yanık. Yaprakları hüzün, içi kan ağlarcasına savaşlara, acılara, kara sevdalara, tercüman olurcasına ardında sevgi bahçesi, açamayan gonca bir gül; Önünde oluk oluk göz yaşlarının eseri koca bir göl.

Mehmet Okatan

Ağlayan çınar tabelası üstte, çınar resmi ve yazısı kahverengi zemine beyaz renkte yazı yazılmış. Alttaki tabelada ki yazı beyaz zemin üzerinde siyah renkte yazılı.

Ağlayan çınar yaklaşık 750 yaşında

Belediye başkanı turu başlatıyor ve yola çıkıyoruz. Bir süre ana yola doğru gittik. Ana yola çıkmadan toprak yola saparak gitmeye başladık. Tarlaların, bahçelerin arasından giderken önümde giden Cem durup kafasını bana çevirerek poz veriyor.

Arazide, toprak yolda bisiklet sürmek gibisi yok. Kendimi doğanın içine bırakıyorum. Sarı çiçek açmış otlar, ağaçlar tek tük.

Beni zorlu yollarda hiç sorun çıkarmayan bisikletim KUZ. O da bir resim çekilmeyi hakkediyor.

Tarlalar çoktan sürülüp ekilmiş bile. Ürünler adeta fışkırmış. Dümdüz bir ova karşıki dağlara kadar gidiyor. Dağlar uzaklarda.

Ara sıra tabiatın güzelliğini bozan çirkinlikleri de görmemiz olası. Yol kıyısına çöpleri atıp kurtulmuşlar sanki. Ama çöpler orada duruyor, geleceğini kirletmeye devam ediyor insanlar.

Sanki belediye bizim geçeceğimiz yolları dozerle yeni düzeltmiş. Tam da yolun ortasında kaplumbağa durmuş korkarak geçen bisikletçilere bakıyor. İlk defa bisikletçi birisini görünce korkması doğal. Yaşam alanlarına girmeye başladık kaplumbağanın. Önümde bir bisikletçi gidiyor. Yolun kıyıları çalılar ve ağaçlarla kaplı.

Toprak yol bazı yerde dere yatağından geçiyor. O yüzden bisikletçiler bisikletten inerek elinde sürerek karşıya geçiyor. Su çok az akıyor ama dere yatağı taşlı ve biraz su birikintisi var.

Arazide toprak yolda bir süre gittik. Akçalar köyünden Hasanağa organize sanayi bölgesine gittik. Burada dondurma fabrikasının bahçesinde mola verdik. Fabrika bizlere tarihi geçmiş dondurmaları yedirdi. Bunu fark ettiğimizde yetkililere neden veriyorsunuz bize tarihi geçmiş dondurmaları verdikleri cevap hatalı basım. Pek te inandırıcı değil, sıcak havanın etkisi ile yenen soğuk dondurmalar kimsenin hastalanmasına neden olmadı. Burada gereğinden fazla zaman geçirdik. Neyse fabrikadan ayrılıp esas önemli olan bir yere geldik. Hemen yakında olan Aktopraklık Höyüğü 8000 yıllık geçmişi ile bizi büyüledi. İlk çağlara ait bulgular kazı yapılan yerdeki binada sergileniyor.

Kazı ekibinden Arkeolog arkadaş bizlere Aktopraklık Höyüğü hakkında bilgi veriyor.

Aktopraklık Höyüğü, Bursa İl merkezinin 25 km. güneybatısında, Nilüfer İlçesi’nin batısında, Ulubat Gölü’nün doğu kıyısında yer alan bir höyüktür. Akçaları Sırtı Höyüğü ve Aktopraklık Mevkii olarak da bilinmektedir. Höyük, göle dökülen iki dere yatağının ayırdığı iki yükselti üzerinde, bir de bu yükseltilerden birinin güney yamacında olmak üzere ayrı üç alana yayılmıştır. Bu yerleşimler A, B ve C olarak adlandırılmaktadır. Bir Neolitik Çağ yerleşmesi olan Aktopraklık C yerleşmesi daha sonra Aktopraklık B yerleşmesine taşınmış ve bundan sonra, Erken Kalkolitik Çağ’da Aktopraklık C mezarlık olarak kullanılmıştır. Aktopraklık C mezarlığının 1.400 metrekarelik bir alana yayılmış olduğu belirtilmektedir. Tepe, 150 x 100 metre boyutlarında olup yüksekliği iki metredir.

Höyük ilk olarak 2002 yılında, sanayi sitesi yapılacak alanda, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Prehistorya Anabilim Dalı’ndan bir ekibin yaptığı yüzey araştırmaları sırasında tespit edilmiştir. Söz konusu kürsüden Prof. Dr. Necmi Karul başkanlığında 2004 yılında kurtarmak kazılarına başlanmıştır. Ertesi yılki kazıların hemen ardından Bursa Arkeoloji Müzesi’nin sit alanı belirleme çalışmalarında höyüğün 100 metre kadar kuzeyine Kalkolitik Çağ’a tarihlenen bir mezarlık tespit edilmiştir. Mezarlık kazısı da 2006 yılı programına katılmıştır. Tepelerin Neolitik Çağ’da iskan edildiği ve bu iskanın Erken Kalkolitik Çağ ve Orta Kalkolitik Çağ boyunca devam ettiği belirtilmektedir.

Aktopraklık A, Ilıpınar V tabakasıyla benzerlik göstermektedir.

Aktopraklık B yerleşimindeki tabakalardan birinde Erken Kalkolitik Çağ’a tarihlenen Ilıpınar VII – VIII tabakalarıyla denk olan Balkanlar’ın Orta Neolitik tipteki figürinleri, kemik aletler ve çok miktarda mermer bilezik ve boncuk bulunmuştur.

Aktopraklık C yerleşimi mimarisi, dal örgü ve yuvarlak planlı yapılar olarak görülmektedir. Kuzeybatı Anadolu’daki Menteşe, Fikirtepe ve Temenye gibi yerleşimlerde görülen yuvarlak ya da oval biçimli, basit dal örgülü, çukur tabanlı evler Aktopraklık Höyük’de de karşımıza çıkmaktadır. Ölüler evlerin taban altına gömülmüştür. Fikirtepe Kültürü özellikleri taşımaktadır. Roma Dönemi’nde yeniden iskan edilmiştir.

Aktopraklık C Neolitik çanak çömleği bölgedeki diğer yerleşimlerde olduğu gibi monokram mallarla temsil edilmektedir. Ancak bu tabakalarda Menteşe Höyüğü ve Barcın Höyük’te sık rastlanan krem ve bej rengi mallar da oldukça fazladır. Bu tip mallar Fikirtepe Höyüğü ve Temenye Höyüğü’nde (Pendik) az rastlanırsa da Fikirtepe Kültürü’nün erken evrelerinde daha yoğundur.

Aktopraklık C nekropolünde ölülerin “hocker” (ana rahmindeki gibi) gömüldüğü görülmektedir. Mezarlarda bulunan çanak çömlek, mermer bilezik ve boncuklar, Aktopraklık B ile ilişkilendirilmektedir. Bunun altındaki tabaka ise “Fikirtepe tabakası” olarak tanımlanmaktadır ve Ilıpınar IX – X ile denk görülmektedir.

Kaynak : Wikipedia

Kazılarda bulunan eserler müzenin içinde camekanlarda sergileniyor. Kırmızı çömlek, yağ kandili iki ağızlı. Biri üstte, biri yanda iki deliği var. Bir de şimdiye kadar ilk defa gördüğüm dikdörtgen çömlek. Çömleğin dört ayağı var. Bunlar pişmiş topraktan yapılmış. Bir tane de deniz kabuğu.

Pişmiş topraktan kolsuz, bacaksız ve kafası olmayan kadın gövdeleri. Büyük bir olasılıkla nazar için koruyucu Tanrıları temsil ediyorlar. Başlar dara düşünce heykeli eline alıp Tanrıya beni bu sıkıntıdan kurtar diye dua ediyorlarmış. 6 tane gövde var, bunlardan en sağdaki insan kafası.

Başka bir camekanda 12 tane küçük hayvan heykelleri sergilenmiş.

Taş boncuklardan yapılmış kolye.

Yapılan kazı çalışmalarında elde edilen buluntulara göre bitişik düzende kare, kerpiç evlerin maketi. 14 tane ev yan yana, 5 tane ev sıralı evlerin önündeki meydanda dikine sıralanmış. Küçük bir ağıl sağda, içinde koyun maketleri. Ortak kullanılan ekmek pişirme fırınları. Şirin bir köy olmuş.

Maketi daha yakından çekiyorum, fırında ekmek pişiren bir kadın. Minik tek odalı evler, penceresi yok. Sadece giriş kapısı var.

Mezarlıkta bulunup müzede sergilenen insan iskeleti. Sol tarafına yatırılmış, bacakları karnına doğru çekilmiş durumda. Yanında bir çömlek, ayakların altında dört çömlek daha. Kemiklerin çoğu sağlam, bazıları bozulmuş durumda. Çömlekler ve kaplara ölü gömülürken çeşitli yiyecekler konulup öbür dünyada yemesi için bırakılıyor.

Alet olarak kullanılan hayvan kemikleri.

Kırılıp ufalanmış çanak, çömlek parçaları.

Suda yaşayan kabuklu canlıların süs olarak kullanılmak üzere kurutulmuş. Midye ve salyangoz kabukları cam kabın içinde.

Çanakların içinde çeşitli tohumlar sergilenmiş. Buğday, arpa, bakla, kırmızı mercimek, yaban mersini bunlardan örnekler.

İkisi boş, birinde yuvarlak sapan taşları ve bir sapan. Bir meşinin iki kenarına uzun ip bağlanmış. Küçük bir kesede de sapan taşları duruyor. Bu sapanla küçük hayvanları ve kuşları avlamak için kullanılıyormuş vakti zamanında. 8000 yıl kadar önce.

Çömlek kaplar ve bir Tanrıça heykeli. Heykel pişmiş topraktan yapılmış, göbekli ve göğüsleri iri, sarkmış. Sanki kolları ile ok ve yay tutar gibi. Av tanrıçası olabilir.

8000 Yıl önce kullanılmış ok başları. Uçlarına sivri taş parçaları iplerle sıkıca bağlanmış.

Dal parçası baston gibi, bir şeyi tutup çekmek için kanca olarak kullanılıyor.

Yay ve ok sadağı, sadağın içinde dört tane ok var.

Şimdiye kadar bilmediğim bu 8000 yıllık tarihi eserlerin bulunduğu yerin sadece müze kısmını gezebildik. Kazı yapılan yeri göremedik. Dondurma fabrikası yerine buraya gelip iyice gezmeliydik. Neyse yapacak bir şey yok, başka zamanda gelip detaylı gezerim kazı alanını. Benzeri İzmir de Yeşilova höyüğünde görmüştüm. Yeşilova höyüğünün tarihlendirilmesi 8500 yıllara dayanıyor. Aynı biçimde evler, aletler, çanak – çömlekler, avlanma aletleri. O zamanlarda, yani 8000 yıl önce insanlar barış içinde yaşıyorlarmış. Sadece avlanmak için silahları varmış. Herhangi bir savaş, işgal, öldürme olayları olmamış buluntulara göre. Savaşsız, sömürüsüz, barış içinde. Aktopraklık höyüğünden ayrılıyoruz.

Yola çıktık ve düz ovada, göl seviyesine yakın. Denizden de 7 ila 15 metre arası yükseklik var. Buralara özgün kara incir ağaçları içinden geçen yolda gidiyorum.

Göl buradan görünüyor, kartal tüyümün arkasından. Ağaçlar önümde yeşil bir denizi oluşturmuş.

Düz arazi bitti, artık tırmanmaya başladık dağlara doğru. Bursa’nın yeşilliğinde çıkıyorum yokuşu.

Meşe ormanı dibinden geçen yol ve yolun kıyısında mor çiçekler açmış otlar. Mor çiçekler uzun bir dal gibi yukarı doğru uzamış.

Rakım yükseldikçe manzara da gözle görülür biçimde güzelleşmeye başladı. Ulubat gölü, karşı kıyıda Gölyazı adası ve yarımadası görünüyor. Arada durup bu güzelliği çekmek gerek, yoksa bu güzelliği kaçırırım. Bir daha nerede göreceğim. Hem ilk defa görüyorum buraları. Ben her duruşta resim çektikçe bisikletli grup iyice uzaklaştılar. Önümde kimse kalmadı sayılır. Bence hiç önemi yok. Bu güzellikleri görüp izlemesem çok şey kaçırmış olurum. Varsın gitsinler, nasıl olsa bir yerde yakalarım öndekileri.

Yeşillik ve tırmanış devam ediyor.

Tırmandıkça manzara daha da güzelleşmeye başladı ve Ulubat gölünün daha geniş bir alanını görebiliyorum. Bir kaç tane ada manzaramın içinde yerini almış.

Sağımda dağlar, tepeler uzatıp gidiyor.

Ormanın içinde, yol kenarında kimi yerlerde bahçeler yapılmış. Önümde incir ağacı, meyveleri henüz yeşil ve taze. Olgunlaşmalarına daha epey zaman var.

Önümde koca bir ağaç, komple çekiyorum resmini. Kareye de yorulmuş bir bisikletçi yürüyerek yokuşu çıkmakta. Büyük bir olasılıkla böyle yerlere hiç çıkmamış, antrenmansız birisi.

Tabelada yazılana inat Ayvaköy’e geldik. İşin garip tarafı yazılan Ayvaköy köy olarak belirtilmiş, altına da mahallesi. Köyleri ortadan kaldırmaya niyetleri olsa da Ayva mahallesi değil de Ayvaköy mahallesi deseler de burası bir köy olarak kalacaktır.

Ağaçlar, kimisinin gövdesi sarmaşıkla kaplanmış, böğürtlen bitkisi ve bunların arasında zambak çiçekleri mor açmış.

Artık iyice yükseldik, Uluabat gölü dağların, tepelerin ardında kalmaya başladı. Bulunduğum yerde meşe odunu istifi var. Kartal tüyü de sağ tarafta manzara ile birlikte.

Asırlık çam ağacı muhteşem görünüyor. Arkası orman ve ağaçlar. Solda küçük bir incir ağacı.

Ayvaköy içine girerken eski bir ev karşıma çıkıyor. Karkas biçimde (Kerpiç ve ağaç karışımı) yapılmış ev terk edilerek bozulmaya başlamış yer yer.

Öndekiler çoktan varmış bile. Ben aheste aheste, manzarayı ve doğadaki yeşilliği izlemekten epey geç geldim köye. Köyün içinden geçiyorum. Cami ve köyün bakkalı karşımda. Arasından geçen yoldan gideceğim.

Ayvaköy de Ayvaini mağarası var. Onun olduğu yere doğru gidiyorum. Burası sarp kayalıkların olduğu arazi yapısı var. Yol parke beton taş döşeli.

Evin bahçesinden dışarı taşmış kiraz ağacı göründe duruyorum. Evin sahibi de dışarıda. Bana “Koparıp yiyebilirsin” deyince yeni kızarmaya başlamış kirazlardan bir kaç tane koparıp yiyorum. Tadı nefis, dalından koparıp yemek gibisi yok. Kirazların tadını çıkarıyorum ve ev sahibine teşekkür ediyorum kirazlar için.

Dalında yarısı kızarmış, yarısı yeşil kirazlar ve yaprakları.

Kirazları yerken iki çocuk geliyor yanıma, merakla bana bakıyorlar. Hemen kesemi çıkarıp birer Lira veriyorum. Bakkaldan bir şeyler alıp yesinler diye. Çocuklar çekinerek parayı alıyorlar teşekkür edip. Şimdiye kadar para kesemden hiç bir çocuğa para vermedim. Bakkalın önünde bir şeyler ısmarladım, parayı da bakkal amcaya verirdim. Şimdi ise bakkal yok ortalıkta, mecburen para vermek zorunda kaldım. Çaktırmadan çocukların resmini çekiyorum sağda bisikletimle beraber.

Ayvaköy adından da anlaşılacağı gibi buranın ayvası meşhur.

Türkiye’nin en uzun altıncı mağarası olan Ayvaini Mağarası, Uluabat Gölü yakınlarındaki pek çok şirin köyden biri olan Ayva Köyü’nde yer alıyor. Güney Marmara Bölgesi’nin en uzun yeraltı geçidi olduğu belirlenen mağaranın ikinci ağzı ise Mustafakemalpaşa’ya bağlı Kazanpınar ve Doğanalan köyleri arasındadır.
Yer kabuğunun kırıklarla parçalanarak ayrı kıtalara bölünmeye başladığı ‘Mezozoik Zaman’dan günümüze gelen Ayvaini Mağarası, 1970 yılında 3 kişilik bir İspanyol ekip tarafından keşfedilmiştir.
Hidrolojik olarak etkin durumda olan mağaranın Ayva Köyü’ndeki ağzından yeraltı suları çıkmaktadır. Uzunluğu 5,5 kilometreyi bulan mağaranın içinde yer yer 3-4 metreye ulaşan 60 adet gölcük yer almakta, mağaranın çıkışındaki gölcüğün uzunluğu ise 400 metreyi bulmaktadır. Su seviyesi ise mevsimsel etkilerle değişmektedir.
Olağanüstü sarkıt ve dikitlerle kaplı, duvar damlataşları, sulu damlataş havuzları ve gölcükleri, el değmemiş yapısıyla gerçek bir doğa harikası olan Ayvaini Mağarası, özellikle mağaracı ve dağcı keşif tutkunlarının uğrak yeridir.

Ayvaini mağarasını gezemiyorum, artık başka sefere gezerim. Ayva meşhur olunca Ayvaini mağarasına yakın yerde akan çayın dibinde piknik yeri var. Buraya bir de çeşme yapılmış yapılmasına da öyle bildiğiniz çeşme değil. Kocaman bir ayva, alt kısmında dört tane çeşme, yerde yuvarlak yalak ve ayvanın üzeri çardak olarak kapatılmış. Ayva kocaman ve olgunlaşmış sarı renkte. Tepesinde sapı ve bir tane çok küçük yaprağı var. Ayvaya yakışmamış yaprak, güdük kalmış. Yalak yeşile boyanmış komple.

Burada öğle yemeğini yiyoruz. En son ben geldiğim için kazan dibi bana kaldı. Bol kuru fasulye ve pilavla karnımı doyurdum bir güzel. Sonrasında yakınlarda şelale olduğunu söylediler. Hiç zaman geçirmeden çayın yatağından yürüyerek şelaleye doğru gitmeye başladım.

Çayın suyu tertemiz akıyor yosun tutmuş taşların arasından.

Küçük çağlalar halinde kayaların, taşların arasından şarıl şarıl akıyor çay. Yosun tutmuş taşlar ve hayıt çalısı henüz yaprak açmamış.

Çay yatağında akan sulara yamaçlardan gelen küçük dereler de katılıyor yer yer. İşte bunlardan birisi yamaçtan çağlayarak çaya karışırken. İşin aslı birleşerek güçleniyor çay.

Ovalarda nehir yatakların hakimi genellikle söğüt ağaçlarıdır. Toprak zeminde, bol su söğüt ağaçlarının yaşam şartları için ideal. Düz ovada pek çınar ağacı bulunmaz. Arazi düzlükten dağlara çıkmaya başlayınca söğüt ağacı naziktir ve kayalıkta zora gelemediğinden yerini çınar ağaçlarına bırakır. Sert kayalıkta kendine yaşam alanı bulan çınar artık dağların hakimi benim der. Çay suları çatlakların arasına girdikçe çınar ağacının kökleri de kendine yol bulur ve sağlam kökleri ile yüzyıllar boyu yaşar. Bu sayede kısa süren canlıların bir kaç nesil, belki on – onbeş nesil boyu görmüş geçirmiş olur. Nehir yataklarında yaşayan söğüt ağaçları nazik olduğundan yüz yıl bile yaşayamaz, çürüyüp yerini genç söğütlere verir. Hani derler ya “Her ağacın kurdu kendinden olur” diye. Ilıman yerlerde, ovada yetişen nazik söğüt ağaçları kendi kurdu kendini çürütüp yaşamını bitirir. Oysa sert kayalıkta, soğuk iklimlerde yetişen çınar ağaçları kendi kurdu ile baş edebilir. Yüz yıllar geçtikçe kendi kurdu içten yemeye başlar. Çınar da gövdesinin içini kurtlara verir ama kabuğa yakın yerleri sağlam kalır. Sağlam kalan dış kısım çınarın daha çok yaşaması için yeter de artar bile. Dondurucu soğuklar kurtları öldürerek ağacı korumuş olur. Kimi çınar ağaçlarının gövdeleri kurttan korunma yollarını bulmuştur ve gövdesi sağlam kalır.

Çayın dibinde kayalarla bütünleşmiş olan bir kaç asırlık çınar ağacı karşımda tüm heybeti ile duruyor.

Şelaleye geldim, çayın soğuk suları yüksek kayalıklardan köpürerek aşağıya akıyor. Aktığı yer ise doğal bir havuz, geniş, derin. Gördüğüm manzara karşısında yanıma su donumu ve havlumu almadığıma pişman oldum. Nerden bilecektim böyle yüzülebilecek bir yer olduğunu. Havuzu, şelaleyi, yosun tutmuş kayalar ve çınar ağacının meydana getirdiği güzelliği seyretmekle geçirdim sadece. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Şelaledeki havuza girememenin hüznü ile geriye dönüp gruba katıldım. Hep birlikte yola çıkıyoruz. Yükseklerde olduğumuz için bazı yerlerde Ulubat gölü kendini gösteriyor. Ben de durup bir poz çekiyorum. Bir sağ tarafımda olan Gölyazı ve adalar.

Sol tarafta tepelerin ardında uzanıp giden gölün bataklık kıyıları.

Yolda giderken kendini fark ettiren kırmızı bir çiçek görünce duruyorum. Bisikletimden inerek şimdiye kadar görmediğim çiçeği hayranlıkla izliyorum. Bu çiçeğin adı Şakayık çiçeği, Muazzez Abacı tarafından söylenen şarkı Şakayık Çiçeğine adanmıştır.

Bırak aksın sırma sacın telleri
Tak üstüne yazmadaki gülleri
Yonca kokan o kınalı elleri
Kıymet bilen ele uzat şakayık  

Mor şalvara bağlamışsın ipek şal
Rengi vurmuş yanakların al olmuş
Yaprak gözlüm dudakların mercan bal
Güzelliğin hep dillerde şakayık    

İnceciksin göllerdeki saz gibi
Yüzün bahar bakışların yaz gibi
Kurban olam cefan bile naz gibi
Seni seven gönülde aç şakayık  

Gel şakayık sakın gitme ellere
Güzel adın sonra düşer dillere
Benzeme sen yabandaki güllere
Sen kırların çiçeğisin şakayık

Ayten Baykal

Yüksek yerlerde yetişen Şakayık çiçeğine herkes değişik adlar takmış yöresel olarak. Bunlar; Paeonia Peregrina, Şakayık, Ayıgülü, Bocur, Yörük Çiçeği, Dağ Zambağı, Karadülbent, Kâme, Yaban Lalesi ve Kan Çiçekleri. Yaprakları yeni açmış gibi canlı yeşil rengi, kırmızı taç yaprakları ve içindeki üreme organları sarının en güzel rengi ile büyüleyici bir çiçek. Buraları doğada kendi kendine yetişen Şakayık Çiçeğinin tam açma zamanına denk gelmek büyük bir şans benim için. Bu mükemmel çiçeği doyasıya seyrediyorum, grup varsın gitsin. bu güzellik bana yeter.

Yol kıyısında, meşe ormanlarının başladığı yerde arada bir tane Şakayık çiçeği görüyorum. Orman içinde daha çok çiçek olduğuna eminim.

Ormanın içinde gidiyorum, ne önümde birisi var ne de ardımda. Tek başınayım ve mutluyum bu güzellikler içinde bisiklet sürmekten.

Dönemecin arkasında ne var göremiyorum. Gidersem göreceğim. Zaten meşe ormanı yeterince güzelliğini bana sunuyor. Sağım solum meşe ağaçları ile kaplı durumda.

Meşe ağaçları orman olunca sıklıktan gövdeler ince ama boyları uzun. Güneş ışığından daha fazla yararlanmak için diğer kardeşleri ile rekabet halinde. Hani ünlü şairimiz Nazım hikmetin yazdığı gibi “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine”.

Ve karşımda dayanılmaz bir güzellik. Tazeliği, yeşilin açık tonu ile diğer meşe ağaçlarındaki yapraklardan farklı olarak açmış meşe yaprakları güzelliği ile büyülüyor adeta. Ayrıca diğer yapraklardan daha iri ve canlı görünmesi muhteşem. Bakmaya doyamıyorum.

Bu güzelliğe gölge düşüren görüntüler de gözüme çarpıyor. Soda şişesi ve plastik şişeler atılmış arabadan geçerken yol kıyısına. Yazık bu güzelliklere ama güzelliği göremeyen, sadece nefes alıp veren yiyen ve yediklerinin çöplerini her yere atan yaratıklar var Dünyada. Ne yazık ki doğa bu yaratıkları yok edemiyor nedense.

Artık yaylalardayız, köy kavramını yok eden zihniyetin bir ürününü görüyorum. Hoş geldiniz Mustafa Kemalpaşa Kazanpınar Mahallesi tabelası her ne kadar mahalle yazsa da burası Köydür ve Köy olarak kalacaktır. Aslında aklıma köyden başlayan bir devrim geldi. Hasan Ali Yücel’in eğitim bakanlığı döneminde resim öğretmeni olan İsmail Hakkı Tonguç tarafından hayata geçirilen “Köy Enstitüleri”. Köyden başlayacak aydınlanma ve kalkınma eğitim sistemini derebeylik düzenini yürüten Köy ağaları ve beyleri elindeki zenginlik gidecek endişesi ile Amerika’nın kapitalist oyunlarınla kapatılıp yok edilen Köy Enstitüleri. Bunun sonucu olarak Köy terimlerini de ortadan kaldırma çalışmalarının bir ürünü olduğunu düşünüyorum. Enstitüler kalkmıştı 1947 de, şimdilerde ise Köy yazıları tarihe karıştırmaya çalışılıyor.

Toprak yol, seyrek ağaçlar, solda tabelada Bursa büyükşehir belediyesi Hoş Geldiniz Mustafa Kemalpaşa Kazanpınar Mahallesi yazısı. Sağ altta kartal tüyüm.

Sert geçen kış ayları nedeni ile buralarda daha çok Meşe ağacı görüyorum etrafta. Ağaç boyları da kış aylarının sertliğine göre uzamış. Yeşil çimen kaplı arazide Meşe ağaçlarından oluşan orman.

Meşe ağaçları bol olunca yakacak olarak düzenli kesilen ağaçlardan elde edilen odunlar belli bir yerde istif ediliyorlar. Bu istiflerden biri yol kenarında karşıma denk geldi. Meşe odunları bir metrelik boylarda kesilip dizilmiş. Satılırken metre küp olarak satıldığından hesaplaması kolay oluyor. Odunlar 15 ila 20 santim çapında.

Yaylalarda köylerden Unçukuru köyüne geldik. Tabelada sadece Unçukuru yazıyor. Araçların 50 Km hız sınırını gösterir yuvarlak, kenarı kırmızı tabela da üstte kondurulmuş.

Artık yıllara meydan okumayı bırakmış kerpiç, ahşap karışımı karkas yapılmış bir ev çamurdan sıvaları yer yer dökülmeye başlamış. Ahşap olan kısımlar ortaya çıkarak zamana teslim olmuş gibi. Köşedeki kalın kalastan yapılmış kolon tamamen ortada.

Yemyeşil doğanın içinden Ulubat gölünün incisi Gölyazı buradan görünüyor.

Unçukuru köyüne giriş yapıyoruz. Her ne kadar adında çukur olsa da rakım buralarda 500 metre civarında. Köyün girişinde betondan yapılmış kemer içinden geçen yoldan geçiyoruz bisikletlerimizle.

Artık zirvedeyiz, yüksekte olmamız manzaranın göz alabildiğince uzakları görmemizi sağlıyor. Gölyazı, Ulubat gölü ve ötesi manzarayı oluşturuyor.

Meşe ağaçlarının hakim olduğu ormanın içinden geçiyoruz.

Zirveye çıktık, buradan sonra inişi çıkışı az ama daha çok iniş kısmında bisiklet süreceğiz. İnişte kendini salmış dört bisikletçi ve meşe ormanı.

Meşe ormanı içinde bazı yapraklar aşırı iri diğer yapraklardan. Gözle fark edilen bu yaprakların rengi daha canlı ve parlak.

Asfalt yoldan sola sapıyoruz ormanın içinden geçen toprak yola. Sert toprak zemin bisiklet sürmeye elverişli. Demir elektrik direklerinin taşıdığı enerji kablosu yol boyu gidiyor.

Toprak yolda bazı yerlerde yağmur suları yolu bozmuş. Bizleri bu yolda dikkatli gitmemiz için uyarı yapan ve turu düzenleyen Ercan Hafız bisikletini toprak yolda kaydırıp düşüyor. İlk müdahalede anladığım kadarı ile kırık var, o yüzden fazla kımıldatmadan ambulansı bekledik. Ambulansa bindirip hastaneye gitti. Sonradan aldığımız habere göre kolunda kırık var, alçıya alınmış.

Ercan Hafız’ı ambulansla yolladıktan sonra yolumuza devam ettik. Uluabat gölüne doğru burun yapan bir arazinin ucunda yangın gözetleme evine geldik. Terası olan bir binanın terasında bisikletçiler çıkmış manzarayı seyrederken ben aşağıdan onları çekiyorum. Teras kenarında demir korkulukla çevrelenmiş. Bir odası pencereli, odanın üstünde de teras ve korkuluk var.

Terasa çıkıp manzarayı izliyoruz. Buraya kadar bisikletlerle gelen beş kafadar yan yana gelip resim çekiliyoruz. Solda ben, Nafiz, Mehmet Ali, Ceyhun, ve Cem. Vedat Karakaya festivalde katılmadığından sabahtan aramızdan ayrılmıştı. Yanımıza kaynak olan turun görevlilerinden Rıfat Küçükler de kareye girmiş. Nilüfer belediyesinin atölyesinde usta olarak çalışan Rıfat Küçükler kendi yaptığı üç tekerlekli bisikletler ve engelliler için çeşitli bisiklet üretiyor. İyi bir kaynakçı ustası olan Rıfat Bulgaristan dan göç edip Türkiye’de, Bursa’ya gelip yerleşmiş. Bizleri çekmesi için cep telefonumu bir arkadaşa vermiştim. Çeken arkadaşın sol işaret parmağının ucu karede yerini almış.

Buradan Uludağ, (diğer adı ile Keşiş dağı) zirvesi görünüyor tüm heybeti ile.

Manzara müthiş görünüyor terastan. ufku geniş olan yangın gözetleme yerinden tüm çevreyi görebiliyorum. Önümde meşe ve çam ağaçlarının yanısıra anten direği de var. Telsiz haberleşmesinde kullanılıyor. Herhangi bir duman, yada alev görünürse anında itfaiyeye telsizle haber verip kontrol edilip müdahale ediliyor yangın büyümeden. Bu manzarada kahve içilir diyerek kahve pişiriyorum, şanslı olan üç + dört, toplam sekiz kişi kahve içiyoruz.

Yangın kulesinden ayrılıp doğanın kucağına bırakıyoruz kendimizi, orman, yeşillik, bol oksijen, manzara ve toprak orman yolu. Bol oksijenin orman içinde getirdiği serinliğin tadına doyum olmuyor.

Bazı bisikletlerin şansına lastik patlağı meydana geliyor. İki kişi bisikletlin patlak lastiği ile uğraşırken yardım gerekip gerekmediğini soruyorum. Biz hallederiz deyince resimlerini çekip yoluma devam ediyorum.

Orman o kadar güzel ki insanın kaybolası geliyor, ne dert, ne tasa, ne gam, ne keder. Hiç birisini düşünmeden sadece özgürlüğü düşünüp kendi gücüm ile bu güzel yerleri gördüğüm için Tanrıma şükrediyorum.

İniş sürekli devam ediyor. Demek ki epey yükseklere çıkmışız ve açık bir alandan geçerken daha da ineceğimizi anlıyorum.

Bazı küçük derenin içinden geçmek gerekiyor, ağaçların sarmaşıkla kaplı gövdeleri manzarayı daha da güzel yapıyor. Sanki yağlıboya tablonun içinde bisiklet sürüyorum.

Kimi yerde ağaçlar yolu tamamen örtmüş bir tünel gibi. Tünelin ucunda ışık görünüyor.

Bazı yerde ise ağaç tünel içinden geçen  yolda bisiklet sürüyorum. Durup resim çekerken ciğerlerimi dolduran temiz havayı soluyorum bir süre. Tünelin sonu görünmüyor, nereye gittiği belli değil. Gök yüzü de görünmüyor. Her taraf ağaç dalları ile sarılmış durumda. Gidonumda ki kartal tüyü bu durumdan memnun görünüyor. Gökte süzülmese de orman denizinde yüzüyor adeta.

Bizimle beraber akan dere diğer derelerle birleşe birleşe çay olmuş akıyor. Çay yatağı ağaçlarla kaplanmış, pek görünmese de bazı yerde kendini gösteriyor çağlayıp.

Dere kenarlarında uzun kavak ağaçları dikilmiş. Gövdeleri de ormanın sarmaşıkları kaplamış. Sarmaşık asalak bir bitki olduğundan zamanla tüm ağacı kaplayıp özünü emecek.

Ceviz ağaçları da görüyorum, demek köylüler dikip ceviz yetiştiriliyor buralarda. Ceviz yeni çiçek açmış beyaz püskül gibi.

Gözle görünen işgal altına uğramış bir ağaç. Sarmaşık o kadar sarmış ki ağacı, neredeyse nefes alamayacak kadar boğmuş durumda. Gövdesi ve dalları sarmaşıktan görünmüyor.

Toprak yolda, doğa ile beraber giderken ufukta gölet görüyorum. Yol ile beraber akan çayın suları gölette birikmiş. Toprağın kahverengi rengi ve yeşil çimenlerin rengi uyum içinde.

Göletin dibine kadar geldim, yeşil vadi içinde su yeşilin rengini almış. Çay ağzından taze sular gölete karışıyor.

Toprak yolda bir yerde çamurun içinden geçmek zorunda kaldık. Çamurda tekerlek izleri daha çoğunlukta bisikletler bırakmış. Çamurlu yerden dikkatlice geçiyorum üzerime çamur sıçratmadan.

Göletin yanından geçerek asfalt yola çıkıyoruz. Yüksekten hızlı bir inişle Hasanağa köyüne geldik. Köyün girişinde tabelada yazılmış Hasanağa diye. Aslında Hasanağa köyünün diğer tarafında sanayi bölgesindeydik. Epey bir yol kat ederek tekrar aynı yere gelmek beni şaşırttı.

Köyün üst tarafında futbol sahasına giriş yapıyoruz. Burada kamp kuracağız. yeşil çimen kaplı sahanın kıyılarına çadırları kuruyoruz tam Güneş tepe üzerinde batarken.

Çadırlar kurulduktan sonra duş almak için sıraya girdik. Herkes terli olunca duşlara hücum oldu. Duş sıcak değil soğuk, o yüzden cesaret eden az oldu ve sıra çabuk geldi. Mis gibi soğuk su ile duşumu alıp teri atıyorum üzerimden, terli çamaşırları da yıkıyorum bir güzel. Duş olayı bitince yemek faslına geldi sıra. Yemekleri yapan firma işi ucuza getirmek için elinden geleni yapmış. Makarna yenmeyecek kadar kötü, yemek idare eder. Yarım yamalak karnımızı doyurduk. Dört dörtlük yemek beklemiyoruz ama biraz özen gösterseler daha iyi olurdu. Neyse yapacak bir şey yok. Yemek sonrası Cem Tabanlı’nın kırılan arka tekerleğin jant telini değiştirdik. Teller siyah, bendeki yedek tel krom beyazı olunca nazar boncuğu deyip güzel olduğuna karar verdik. 36 siyah telin arasında bir tane beyaz sırıtıyor. Onarım işi bittikten sonra çay, kahve, muhabbet faslı başladı.

Bu gün fazla yol yapmasak ta zorlu yokuşlar yordu biraz. Şimdiye kadar görmediğim yerleri gördüm, yeni bitkilerle tanıştım. Harika bir yeşillik içinde bisiklet sürdüm. Çekebildiğim kadar resim çekip sizlerle paylaşıyorum. Grup her ne kadar gözümden kaybolsa da güzellikleri görüp resim çekmek bana daha uygun geldi. O yüzden en geriden gelip sonunda varılacak yere vardım. Bir daha bu güzellikleri ne zaman görürüm bilemiyorum. An’ı yaşamak gerek. Ben de An’ı yaşadım gün boyunca.

Fazla geç olmadan çadırıma girip yatıyorum, dinlenmek gerek.

Bu gün yaptığım yol yaklaşık olarak 60 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığım yolun haritası

Powered by Wikiloc

V. Az Bilinen Antik Kentler Turu 1. Gün

5. Az Bilinen Antik Kentler Turu 1. Gün

22 Nisan 2016 Cuma

Alaçatı – Ildır – Urla İçmeler.

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

(Resimlerin bir kısmı Gürel Gürselp ve Ferdi Kızıl’a aittir)

 

O yalnız kaybetmesini öğrendi ömründe

Avucundan dökülen kum taneleriydi her şey

Ne bir serseriydi ne de yılgın bir savaşçı

Ama kendi kafasıyla düşünen ve hakkında

Ölüm fermanları çıkartılan biriydi belki

Sevince deli gibi severdi

Pervasız severdi sevince

Ahmet Telli

 

Öne çıkan görsel, Karanlık geçidin içinden taş kemerli Tatar köprüsü.

Gece yarısı başlayan fırtına sabaha kadar sürdü ve çadırımın kazıklarını çakmadığımdan tüm gece çadır üstüme yattı durdu. Doğru dürüst uyku uyuyamadım. Uykumu alamadan erkenden uyandım, uyumanın da tadı kaçtı zaten. Rüzgar şiddetliydi ve denize yakın olmamdan dolayı ilk rüzgar benim çadırıma vuruyordu. Çadırı zar zor topladım, eşyaları kıytırığa yükledikten sonra hazırdım. Az uyumanın ve içtiğim bir bardak şarabın etkisi ile başım ağrımaya başladı. Keyifsizim bu sabah. Katılımcıların da bir an önce toplanmaları konusunda uyarıp hazır olmalarını istiyorum sürekli. Kimisi ağır davranıyor. Kahvaltıyı Alaçatı da bir restoranda yiyeceğiz. Herkes hazır olunca en son olarak kontrollerimi yaptıktan sonra grubun ardından yola çıktım. Daha ilk yokuşta vitesleri ayarlayamayan Salih Gülbahar arka aktarıcının kulağını yamultmuş. Söküp düzeltmeye çalıştıysam da kulak kırıldı. Artık yapacak bir şey yok deyip yakın olan Alaçatı’ya kadar gelmesini söyledim.

Arka aktarıcı sökülmüş durumda zincir sarkmış, kulak yamulmuş.

Alaçatı’nın dar sokaklarında, taş binaların arasından geçiyoruz. Epey zaman kaybettik aktarıcıyla uğraşmaktan. Sokakların birinde dere yatağı olan küçük bir taş köprünün yanından geçiyoruz. Dere mere yok ortalarda, yatağı da sokak olmuş. Araba bile park etmiş köprünün yanında. Köprünün taşlarına bakacak olursak eski bir köprüye benziyor. Üzerine beton atarak yapısını bozmuşlar. Alaçatı’ya yakışmayan bir durum.

Sezon başlamadığı için henüz İstanbulluların işgal etmediği Alaçatı bize kaldı bu sabah. Daha önce restoran sahibi ile anlaştığımızdan açık büfe kahvaltı yaptık 120 kişi. Anlaştığımız fiyat Alaçatı için çok komik bir miktar. Ama sezon olmadığı için ve reklam olsun diye bize kıyak yaptılar diyebilirim. Yoksa normalde bir kahvaltı kim bilir kaç astronomik birimdir Allah bilir. En son geldiğimden kahvaltının son kalan parçaları ile bir şeyler atıştırdım. Zaten baş ağrısından keyfim yerinde değil, iştahım da yok. Biraz yedikten sonra ağrı kesici içtim. Bakalım ne zaman geçecek. Salih Gülbahar bisikletçide aktarıcı kulağını halletmiş kahvaltıya yetişti.

Kahvaltı sonrası bisikletlerin başındayız. Şafak Omaç, Ben ve diğer arkadaşlar kalabalık bir şekilde bekliyoruz.

Restoran müdiresine bizlere kahvaltıyı en güzel biçimde sunduğu için kendisine ABAK plaketi ve buff vererek teşekkürlerimizi sunduk.

Herkes harekete hazır olunca yola çıktık. Alaçatı yollarından Ilıca’ya geldik. Ilıca kumsallarının yanından geçen yolda hep birlikte resim çekiliyor ABAK katılımcıları. Resimde ben yokum, arkayı toparlamaktan gerideyim.

Resimden sonra Ildırı tarafına doğru yola çıkılıyor. Bisikletlilerin arkasından çekişmiş bir resim.

Hava sert poyraz esiyor, rüzgara karşı pedallıyoruz, yol deniz kıyısından gidiyor, deniz lacivert rengi ve havanın mavisi ile ton farkı oluşturmuş. Tam karşıda da Karaburun yarımadası ve antik adı ile Mimas dağı. Turumuz da Efes – Mimas yolu ile örtüşüyor.

Yol kaymak gibi asfalt ile kaplı iyi gidiyoruz rüzgara karşı. Yol tabelası kırmızı üçgen içinde sola doğru dönemeçli yol olduğunu gösteriyor. Etrafta pek ağaç yok. Buralarda sürekli esen poyraz rüzgarları doğru dürüst ağaç yetişmesine elvermiyor. Turun doktoru Mete Güney ve yardımcım Ferdimen önümde bisiklet sürmekte.

Ildırı’ya geldik, bisikletler yol kıyısında park etmiş durumda. Kahvede kumanyaları yiyoruz, çay, gazoz ve ayran ile.

Sonrasında Eritrai antik kentine doğru çıktık. Antik kent biraz yukarıda olduğu için yayan çıkıyoruz. Antik kentin girişinde yön tabelası konulmuş, tabelada; Tiyatro, Agora, Akropol, Athena tapınağı ve Matrone kilisesi yazıyor. Hepsinin ok işaretleri aynı yönde.

Girişte antik yapıların son kalan kalıntıları görülüyor. İyi bir işçilikle yontulmuş taşların çoğu yapılarda kullanılmak üzere sökülüp alınmış.

Tiyatroya vardık, girişi tel örgü ile kapatılmış. Demir bir kapı da var, girişi buradan yapıyoruz. Ortalığı otlar bürümüş.

Amfi tiyatro yamaçta yapılmış güzel bir tiyatroya benziyor. Benziyor benzemesine de sadece tam ortasından yukarıya kadar çıkan merdiven taşları duruyor. Geri kalan tüm oturma yerleri sökülüp alınmış. Bahar ayında olduğumuzdan etrafı otlar bürüdüğü için görünmeyen demir raylar var yukarıdan aşağı doğru. Sanki maden ocağı yada taş ocağı olarak kullanılmış. Bakan eden yok götüren istediğini götürmüş, işe yaramazları götürmeye tenezzül etmemiş. Büyük bir talan olmuş anlayacağınız.

Tabanda bir çitlembik ağacı ve en yukarıda zeytin ağaçları var. Oturma yerleri otlarla kaplı. Ortadan yukarı doğru tek sıra çıkan insanlar yavaş yavaş çıkıyor. En yukarıda bir kaç basamak görünmekte.

Doğru dürüst yapı kalmamış taşların arasından patikada tek sıra ilerliyoruz.

Tabelada Akropol, Athena tapınağı ve Matrone Kilisesi bize yönümüzü gösteriyor.

Erythrai

Ildırı köyünün antik dönemdeki adı Erythrai’dir. Erythrai sözcüğünün Yunanca’da “kırmızı” anlamına gelen Erythros’tan türediği, kent toprağını kırmızı renginden dolayı Erythra’nin “Kızıl Kent” anlamında kullanıldığı sanılmaktadır. Bir başka varsayıma göre ise kent adını ilk kurucu Giritli Rhadamanthes’in oğlu Erythros’tan almıştır.

Kentte ele geçen bulgular, bu yörede ilk Tunç Çağ’ından bu yana yerleşimin olduğunu göstermiştir. İkinci kolonileşme döneminde kent, Atina Kralı Kadros soyundan gelen Knopos yönetimindeydi. Başlangıçta krallık ile yönetilen kent sonraları yine kral soyundan olan ancak halkın seçtiği Basileuslar tarafından yönetildi. Ion kentlerinin aralarında kurdukları Panionion dinsel ve siyasal birliğe katıldılar. Kent Pythagoras’la birlikte kısa süreli tiranlık dönemi yaşamış, bu dönemde üreterek dışarı sattığı değirmen taşlarıyla önem kazanmıştır.

Erythrai, Lidya ve daha sonra da Persler’in eline geçer. Pers boyunduruğuna karşı diğer Ion kentleri gibi ayaklanmaya katılan kente, bütün Ion kentleriyle birlikte M.Ö. 334’te İskender, bağımsızlığını kazandırır. İskender’in ölümünden sonra çıkan kargaşalar sonucu birçok el değiştiren Erythrai Pergamon (Bergama) Krallığı’nın eline geçer. M.Ö.133′ te Roma İmparatorluğu içinde özgür bir kent statüsü kazanır. Bu dönemde şarabı, keçileri, değirmen taşları ve kadın kahinleri Sibyl ile Herophile ile ün kazandı.

M.Ö.1 yy.’da depremler, savaşlar ve Romalı komutanların yağmaları yüzünden büyük yıkıma uğrayan yöre; 16.yy’dan sonra Ilderen ve Ildırı adlarıyla anılmaya başladı.

Şehirde 1963-1966 yılları arasında Prof.Hakkı Gültekin ve sonraları Prof. Ekrem Akurgal tarafından kazı çalışmaları yapılmıştır. İlk önce M.Ö. 3.yy. sonlarında yapıldığı sanılan akropolün kuzey yamaçlarındaki antik tiyatro toprak altından çıkarıldı. Akrapol’ün en yüksek düzlüğünde yapılan araştırmalarda da Athena tapınağına ait kalıntılar bulundu. Şehrin etrafının 5 km. uzunluğunda surla çevrili olduğu anlaşıldı. Tiyatro kısmen açığa çıkarıldı ve restorasyon çalışmaları yarım kaldı. Araştırmalarda akrapolde M.Ö.6. ve 7.yy’dan kalma çanak, çömlek, taş ve topraktan figürler bulundu. Bunlar Erythrai şehrinin en eski tarihi buluntularıdır.

Erythrai harabelerinin bulunduğu bölgede, tarlalarda bulunan eserler, ören yeri bekçisi Hüseyin Yavuz tarafından toplanarak, orada bulunan bir bina da muhafaza edilmeye çalışılmaktadır. Hüseyin Yavuz üç yıl önce aramızdan ayrılmıştır, Nur içinde yatsın.

Matrone Kilisesi’nin ayakta kalan üç duvarı, ilk önce Kiliseyi gezeceğiz.

Athena tapınağını kroki planı, sadece temel kısmı çizilmiş. Üst bölümü yok. Tapınakta bulunmuş heykel ve heykel başlarının resimleri var.

Taş duvar ama öyle bilinen basit bir duvar değil. Zengin kral kendine özel poligonal taş duvardan yaptırıyor sarayını. Arada fark olmalı. Poligonal beşgen demek, taşlar düzgün beş köşeli olarak yontulup sağlam biçimde duvar örülmesi demek.

Eritrai antik kenti tam tepenin üzerinde 60 metre yükseklikte, etrafı tamamen gören bir yerde kurulmuş. Ildırı körfezinde bir çok irili ufaklı adalar var.

Adaların kimisi kıyıya yakın, kimisi uzak, manzara çok güzel. Denizin mavisi, ağaçların yeşili, karşı kıyılardaki gri tepeler. Gökyüzü masmavi bulutsuz.

Ildırı bildiğimiz köy, denizden daha yüksekçe bir yere kurulmuş. Yamaçta diyebiliriz. Zeytinlikler ve tarlalar düz arazide. Balıkçılık ta var, daha çok olta balıkçılığı. Resimde görünen ise yazlıkların kapladığı alan. Binalar doğal güzelliği bozmuş durumda, neyse ki hepsi iki yada üç katlı. Sadece bir tane otel olduğu belli yedi katlı kocaman bina bozulmuş olan doğayı katlediyor. Deniz tam körfezin sonu ve bir çok kayık, tekne demirlemiş durumda.

Körfezde en küçük ada, ismi Zeki Müren adası. Zeki Müren sağlığında burada tatil yaptığı zamanlarda hep bu adaya gidip dinlenirmiş.

Eritrai antik kent turumuz sona erdikten sonra grup yola çıktı. En arkada kalanları toparlayıp ben de yola çıkıyorum. Ildırı dan sonra zorlu bir yokuş bizi bekliyor. Önümde Ferdimen, uzayıp yükselen uzun bir yol. Yolun kıyısında sarı çizgi çekilmiş. Etrafta tarlalar ve zeytin ağaçları.

Yokuşları rahat çıktım diyebilirim. Kıytırıkla beraber fazla zorlanmadım. Geçen yıl dişlileri küçültmem işe yaradı. Yokuş bitti, tam tepedeyim. Bisikletim KUZ ve römorkum kıytırık iyi durumda.

Yokuş kimisini yormuş. Dinlenenler kendini yerlere atmış. Fazla oyalanmadan yola çıkmalarını söylüyorum.

Biraz uzaktan ufukta KUZ ve kıytırığın resmini çekiyorum. Önde asfalt yol, birkaç kaya ve çalılar. Önüm çimenlik. Resim uyum içinde.

Arkada kalan iki kişiyi bekliyorum, yokuşu yürüyerek çıkıyorlardı. Sonunda göründüler aşağıdan gelişleri. Önümde yuvarlak taşlar, çimenlik ve çam ağaçları.

Yürüyerek gelenler KUZ’un yanında yere yatırıyor bisikletleri yere. Biraz dinlenmeleri gerek, bayağı yoruldular. Anlaşılan yüklü tur pek yapmamışlar gibi.

Turun doktoru Mete benimle beraber hareket ediyor. Çam ağaçları arasında giden yoldayız.

Çıktığımız yokuştan hızlıca indik, Barbaros köyünde bu kez mola vermedik. Ovada bulunan göletin yanından geçerek otobanın yanında ki toprak yola girdik.  Arkada kalanları toparlayıp yola düzülmelerini sağladıktan sonra artçı grubu olarak arkalarında geliyoruz. Eski bir taş köprü olan Tatar köprüsüne geldik. Benden önce gelenler resmimizi çekiyor. Çömelmiş durumda bizim resmimizi çekerken Şafak Omaç ben ve Doktor Mete’yi çekerken hepimizi bir kareye sığdırdı Ferdimen .

Köprünün üstünde bir yorgunluk kahvesi içmek gerek diyerek kahve takımlarımı çıkardım. Şafak, Mete, Ferdimen ve ben dördümüz bağdaş kurup oturduk yere. Fedimen tripod ile zaman ayarlı resmimizi çekiyor. Şafak ta beyaz, diğerlerinde yeşil buff kafamızda. Cezveyi ocağa sürmüşüm pişmesini bekliyorum. Bir kaç zeytin ağacı, küçük çalılar ve baharın yeşilliği gökyüzün maviliği ile kucaklaşmış. Doktor Mete’nin eli havada, el sallıyor.

Kıytırığa Urim Baba’nın kahve tabelasını asıyorum. Kıytırıkta sarı ve turuncu üçgen bayraklar. Yanımda Şafak, boynuna telsizi asmış. Kıyafetleri beyaz uzun kollu, buff ta beyaz olunca Arap şeyhlerine dönmüş bizim Şafak. Cezve ocakta, kahve fincanları kahvenin pişmesini bekliyor.

Ferdimen bu kez Doktor Mete ile çekiyor resmimizi.

Bu kez beni tek başına çıkarıyor elim cezveyi tutarken. Sakalım da uzamış biraz.

Sonra gürel ve arkadaşları geliyor yanımıza. Onlara da kahve pişiriyorum zaman kaybetmeden. Kahve tabelam, üç fincan ve bakır cezve. Resmi Gürel çekiyor profesyonel fotoğraf makinası ile.

Kahveler pişti, cezveden fincanlara eşit miktarda dolduruyorum.

Gürel muhteşem dörtlüyü çekiyor kahve içerken. Ellerimizde fincanlar bağdaş kurmuşuz Tatar köprüsünün üstünde. Zeytin ağaçlarının rengi yağmurda yeni yıkanmış gibi parlıyor yaprakları.

Kahve molası bitti, yola çıkıyoruz. Otobanın altından geçeceğiz. Otobanın alt geçidini geçerken karanlık olan içinden Tatar köprüsünün güneş vuran aydınlık resmini Ferdimen çekiyor. Beton bir çerçevede iç kısım karanlık, dışarısı ise kemerleri görünen Tatar köprüsü. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Bu kez otobanın diğer yanında toprak yoldayız. Yol kumlu, mıcırlı ve iniş. Dikkatli iniyorum. Ön teker bazen kayıp gidiyor. Yavaşça, fren sıkarak iniyorum. İnişte Yüksek teknoloji üniversitesinde öğretim görevlisi Talat hoca ile pedallıyorum. Bana kahve merakımın nereden, nasıl oluştuğunu söylüyor. Ben de kısaca anlatıyorum ;

“Yıllar önce 1986 yılında saz kursuna kayıt oldum, saz çalmasını öğreneceğim. İş çıkışı sazım elimde kursa gidiyorum haftanın belirli günlerinde. Saz kursunda Aşık Garip adlı bir kitap gözüme ilişince alıp okudum. Kitapta Aşık Garip bir kıza sevdalanmış, kızın babası da yüklü başlık parası isteyince Garip te para pul ne gezer. Yoksul köylü nereden bulacak parayı çıkıyor gurbete başlık parasını kazanmaya. O zamanlar saz çalmasını bilmiyor. Tanrıya yalvarıyor her gece saz çalmasını öğreneyim diye. Bir gece rüyasına Hızır aleyselam girip Garip’e el veriyor. O saatten sonra başlıyor çalmaya. Gurbetten ne iş yaparım deyip bir kahve dükkanı açıyor. Müşterilerine kahve pişirerek para kazanmaya başlamış. Bu arada saz çalarak Aşıklığını müşterilerine duyurunca Aşıkların kahvenin toplanma yeri oluyor. Aşık atışmalarında ilham perileri yardım ediyor ve hepsini alt ediyor sözleri ile. Ünü giderek yayılıyor etrafa, müşteriler Aşıkları dinlemek için akın ediyor. Aşık Garip te kahve pişirmesini elden bırakmadan müşterilere sürekli kahve pişirerek iyi para kazanmış. Derken memleketten bir haber geliyor. Sevdiği kızın babası kızını başka birisi ile evlendirmeye kalmış. Düğün yapacak. Aşık Garip hemen memleketine gidip kızın babasına verdiği sözü hatırlatıp başlık parasını fazlasını vererek büyük bir düğün yapıp sevdiceğine kavuşmuş.”

Talat hoca da anlattıklarımdan etkilenmiş olacak ki kendisi saz yaptırıyor ve saz da çalıyor, turdan sonra bana bir saz hediye etti. Kendisine çok teşekkür ederim. Aldığım hikayesi olan en anlamlı hediyelerden biri.

Sol tarafta otoban, otobana insanlar ve hayvanlar girmesin diye tel örgü ile kapatılmış. Sadece uçan kuşlar girebiliyor otobanlara. Yüksek gerilim hattı yolun hemen sağında beton direkler. Etraf yeşil, pek ağaç yok sadece çalılar var.

Kamp alanına yaklaştık sayılır. Bir kaçamak yapalım diyerek tarihi Roma hamamına sapıyoruz. Yoldan epey uzak toprak bir yoldan vardık. Deniz kıyısında kayalıkların dibinde taştan kapalı bir oda. Sadece bir giriş yeri var. Kapısı yok.

Burada sıcak su çıkıyor, dış kısmında berrak su yosun ve kum gayet net görünüyor. Rüzgar hızını kesmedi henüz. Taş bina rüzgarı kesiyor.

Hemen şortları giyip sıcak suyun içine giriyorum. Havuz 4 metreye 4 metre, 1 metre derinliğinde, dibi kayalı ve kumlu. Devamlı su geldiğinden temiz ve berrak görünümünde. Ben havuzun içindeyim, Doktor Mete ise elleri ile tutunarak girmeye çalışıyor.

Havuzun içinde Şafak, ben, Mete, Ferdimen ve Gürel keyif yapıyoruz. Su ılık olunca keyifli bir terapi oluyor. Yorgunluğumuzu atıyoruz üzerimizden.

Yaptığımız kaçamağı haber vermediğimiz için bizi merak etmişler. Telefon ile arayıp durumuzu öğrendikten sonra kamp alanına gelince Olcay dan ve Doktor Serhat tan özür diliyorum yaptığımız hata için. Haber vermeliydim aslında ama olmadı. Herkes çadırını kurmuş, biz de çadırları kurup yaklaşan akşam yemeği için hazırlandık. Yemekler dağıtılmaya başlayınca hemen sıra oluştu. Gönüllü yemek dağıtıcıları herkese eşit miktarda dağıtıyor.

Sol alt köşede bir köpek arka ayakları üzerine oturmuş yemek dağıtanları dikkatlice izliyor. Ayrıca bu insanlar neden sıra bekliyor diye şaşırmış durumda. Kocaman kazanlı çay makinesi demlenmekte, akşama bol bol çay içeceğiz.

Yemekten sonra arkadaşım Mustafa Güven bana bir sürpriz yaptı. Elinde dikdörtgen kahverengi kutu, içinde bir de ne göreyim 4 fincan ve 4 tabak. Şaşırdım, sevindim, şaşkınlığımdan ne diyeceğimi bilemedim. Öylece hayran hayran fincanlara bakıyorum. Her fincana yazılar yazılmış, resimler çizilmiş. Beni ve bisikletimi yazıp çizmiş üşenmeden. Tabaklarda da Can Yücel’in POETİKA şiiri dört bölüm. Sevgili Mustafa hiç üşenmeden kargacık burgacık tam üç ayda fincanları bu hale getirip fırınlamış. Ve ben Dünya’nın en mutlu insanı oldum. Böyle el emeği, göz nuru bir hediyeyi beni seven bir dostumdan almanın hazzını yaşadım. Benim için çok değerli bir hediye. Özenle kullanacağım hayatım boyunca. Çok sevinçliyim.

Karton kutunun içinde kenarlarda dört fincan, ortada dört tabak üst üste.

Birinci fincanda bisikletim KUZ mavi renkte ve resmi, altında urimbaba’CAN yeşil kalemle yazılmış. Onun altında web sitemin adresi ; http://www.urimbaba.net Yanda da #abakheryerde kırmızı kalemle yazılmış.

İkinci fincanda bisikletim KUZ ve römorkum kıytırık çizilmiş mavi renkte. Altında kıytırık ve KUZ yazılmış yeşil renkte. Kahve rengi bakır bir cezve resmi ve benim sözüm ; “Kahve önemlidir, öyle aceleye gelmez” yazısı kırmızı renkte. Fincanın diğer yarısında yine benim sözlerimden ; “İmzasını bir kere atmıştır.” K.atatürk imzası ile birlikte mavi renkte. Benim arkadaşımdan gelen Kemal Atatürk imzalı fincanlarımdan esinlenmiş olmalı.

Üçüncü fincanda ise URİMBABA’NIN KAHVESİ mavi renkte, altında MAKSAT MUHABBET kırmızı renkte yazısı.

Dördüncü fincanda ise RimBaba, RimBaba şarkısının sözü mavi renkte. Alında kırmızı renkte #abakheryerde yazısı.

Tabaklarda ise dıştan içe doğru Can Yücel’in POETİKA şiiri yazılmış siyah renkli kalem ile.

Birinci tabakta ; Tam ortada 1 rakamı, etrafında http://www.urimbaba.net yeşil kalemle yazılmış.

Yalnızlığı sevmiyorum

Yalnız kim ola ki

Kendim…

Kendimin kendini sevmiyorum

Kediler hariç…

Kahve ocakçısı olacaktım ben

Tuttum kavlimi

İkinci tabakta ; 2 rakamı #abakseninlegüzel yazısı kırmızı renkte

Yazdıklarımsa hep nafile

Hep nişanlı angaje ısloganlı

Can, diyorlar, bir kahve yap şu dümenin ağzına

Kallavi olsun!

Üçüncü tabakta ; 3 rakamı, kahverengi kalemle yazılmış Maksat Muhabbet, bir çiçek resmi mavi renkte. Kırmızı renkte #abakheryerde yazısı.

Bende yoksa kahve, yemişçiden tedariklenip

Ve cezveyi ateşe sürüp, üstüne yemeni, şekerini

Taşırmadan pişiriyorum

Dördüncü tabakta ; 4 rakamı ve UrimBaba’CAN mavi renkli yazı.

Biliyorum, bilmez miyim bu kahve ocağınnan

Ocağımızı bucağımızı

Isıtamayacağımı!

İşte onun içinde de içim titreyerek

Cezvenizi sürüyorum ateşe

Can YÜCEL

Aşağıda yan yana 4 fincan yan durumda, altında da 4 fincan tabağı.

Her zaman olduğu gibi kamp ateşini Şafak Omaç yakıyor. Ateşin başında sohbete dalıyoruz. Rüzgar olsa da ateş içimizi ısıtıyor. Benim içimi ısıtan ise aldığım hediye. Rüzgardan dolayı pek ateşin başında durulacak gibi değil, fazla geç olmadan yatıyorum mutlu olarak.

Canavar-ül velosiper Enes Şensoy’un çektiği video görüntüsü

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık 63 Kilometre civarı

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

V. Az Bilinen Antik Kentler Turu Hazırlık

5. Az Bilinen Antik Kentler Turu Hazırlık

21 Nisan 2016 Perşembe

Alaçatı Kamp Yeri.

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

(Resimlerin bir kısmı Ferdi Kızıl’a aittir)

 

Çelik uğultularla burgaçlanırken

Yaşamak işte öylesine kucaklardı onu

Ve her nasılsa keklik sekişli

Bir aşkın sevinci dolardı yüreğine

Çıkarıp atardı o zaman deli bir ırmağa

Ne kalmışsa bir önceki serüvenden

Soluk soluğa yaşadı kentleri, aşkları

Bağlanacak kadar kalmadı hiçbirinde

Pervasız bir acemi, bir çılgın

Soyu tükenen bir bilgeydi belki de… 

Ahmet Telli

 

Öne çıkan görsel, Üstü palmiye dalları ile örtülü çardağın önünde bisikletim KUZ ve kıytırık duruyor. Çardakta Az Bilinen Antik Kentler Turu pankartı asılı.

Bir tur yazısı daha başlıyor ama bu turun bir özelliği var. Her zaman gönüllü olarak çalıştığım tur benim olduğu kadar daha çok bizim. Bu turun oluşmasını sağlayan Olcay Ormankıran ve bizler hepimiz katılımcıyız. Çünkü ABAK gönüllüleri olarak hepimiz elimizi taşın altına koyup tur nasıl yapılır, neler yapılır, niye yapılır en ince ayrıntısına kadar değerlendirip daha az maliyetli daha çok kaliteli bir tur yapmaya çalışıyoruz. Az Bilinen Antik Kentler Bisiklet Turu bir festival değil, bir hizmet turu değil. Katılımcılar da gönüllülük esasına dayanarak hep birlikte sorumluluk alarak gerçekleştiriyoruz. Biliyoruz ki parayla sadet olmaz, gönüller bir araya gelince en güzel turları yaparız. Tur hem iyi bir tatil, hem antik kentlerde yaşanmış uygarlıkları öğrenip kültürümüz artıyor hem de dayanışmayı, birlikte olmayı, dostlukların, sohbetlerin sürekliliği insanı psikoloji terapi yaparak ruhunu dinginleştiriyor.

Tüm kış boyunca bir araya gelip turda yapacaklarımızı, tur haritasını, kimlerin neler yapacaklarını karara bağladık. İki kez hafta sonu kamplı turlar yapıp grubun gideceği yolları görerek iyice netleştirdik. 23 Nisan Çocuk bayramını hangi okulda nasıl kutlayacaktık onun araştırmasını yapıp okul yönetimi ile anlaştık. Ören yerlerine giriş için gerekli izinler alındı. Belediyeden kumanya ve çocuklara vereceğimiz hediyelerin desteğini aldık. Turda katılımcıların her zaman kullanacağı minik hediyeyi belirledik. Hediyemiz krom nikel bardak. Buff rengimiz de yeşil. Tur hazırlıkları bittikten sonra katılımcıların kayıtlarını alıp 100 kişilik kontenjana göre gelecekleri belirleyip yayınladıktan sonra tura başlayacağımız günü beklemeye başladık. Ben her yıl olduğu gibi kendime özel tişört bastırdım. Tişörtümün rengi bordo.

Bir yıl boyunca İzmir büyükşehir belediyesi öncülüğünde Eurovello bisiklet yolunun Avrupa dan Türkiye’ye bağlantısı için Efes – Mimas rotasını çıkarmıştık gönüllüler olarak. Bu yıl yapacağımız Az Bilinen Antik Kentler Bisiklet Turu’nun rotasını Efes – Mimas rotasına uyarladık. O yüzden başlangıç yerini Çeşme olarak belirledik. Belediye bunun için özel forma bastırdı ama hatalı olunca turda kullanamadık.

Tur Çeşme Alaçatı dan başlayacak o yüzden kamp yerinin hazırlıklarını yapmak için bir gün önceden gideceğiz. Toplanma yeri Alaçatı olacak. Hazırlıklarımı yaptım, eşyalarımı bisikletim KUZ ve römorkum kıytırığa yükledim. Bu kes kıytırığı evde yalnız bırakmayacağım. Kıytırık sevinçten yerinde duramıyor kıpır kıpır. Yola çıkmaya hazırım.

Evimin bahçesinin kapı önü sokakta bisikletim KUZ ve römorkum kıytırık. Bahçemin iç kısmında bir limon ağacı var. Kaldırımda ise Soldaki giriş kapısının dibinde Erguvan ağacı, yanında güzel kokulu Melisa. Arada Sardunya çiçekleri kırmızı, beyaz renkte. Aşağıdaki bahçe kapısının dibinde ise Ihlamur ağacı, kocaman oldu. Bu yıl yedinci yaşında, ıhlamur açması gerek. Kapının diğer yanında çekirdeksiz Sultaniye Üzümü. Salihli den getirip dikmiştim. Henüz üzüm yiyemedim daha. Bakalım ne zaman üzüm verecek. Üzümün aşağısında Gül ağacı açmış beyaz gül çiçeği. Bahçemizde rotvaydır köpeğimiz dışarısını görmeden yaşıyor. Köpeğin olduğu tarafta sac eternit var. Köpeğimiz gelen geçeni korkuttuğu için kapattık. Bir de dikkat köpek yazısı uyarı levhası asılı.

İlk önce Konak ta belediyenin olduğu yere geldim. Belediyenin kamyonetine bisikletleri ve eşyaları yükleyip Alaçatı’ya kamp yerine geldik. Kamp yerini Doktor Serhat ayarladı. Burası rüzgar sörfünün yapıldığı yer. Sezon henüz açılmadığından tesis boş olunca kamp yerimiz burası olacak.

Çitlerde “Turist güç gelir, kolay gider” bez pankartı asılmış. Doğru bir söz ama işletmeciler gelen turistlere kazıklamaktan geri durmuyorlar. Hele hele Alaçatı’ya gelinmez bile. Çünkü fiyatlar o kadar uçmuş ki bizleri aşar. Parasının hesabını bilmeyenler için önemli değil. Yedikleri kazıklardan bıkan turistler niye gelsin ki. Turist gelmedi diye ağlaşmaları bence boşuna, beter olsunlar diyorum. Çitin arkasında yeşil çimenler ekilmiş.

Yakın zamanda işaretleme yaptığımız kamp yeri yönlendirmeleri asfaltta duruyor. Kendi gelecek olanlar kamp yerini kolayca bulacaklar.

Asfaltta sola ok işareti ve ABAK KAMP yazısı kırmızı sprey boya ile yazılmış.

Kamp alanına inmeden, biraz yüksekçe bir yerden yat limanı üç havuz olarak yatlar bağlanmış, kıyıda kiremitli tek katlı küçük evler. Karşıda tepeler ağaçsız çıplak. Deniz mavi, gökyüzü mavi, çimenler yeşil. Renk uyumu iyi olmuş.

Kamp alanına gelip eşyaları ve bisikletleri indirdik. İlk olarak kamp yerinin temizliğini yaptık. Bir elimde süpürge diğer elimde kürek çöpleri toplarken. Üzerimde Bordo renkli ABAK tişörtü. Yaldır yaldır yanıyor. Arkamda iki tane sörf ve şezlonglar tentenin altında gölgede.

Karargah olarak çardağı seçtik. Kayıt ve katılımcılara vereceğimiz hediyeleri burada vereceğiz. Kamp alanını temizleyip çadırların yeri için şeritleri çektikten sonra biraz dinlenmeli. Buraya bisikleti ile bir gün önceden gelen Ferdi kızıl, namı diğer Ferdimen ABAK gönüllüsü olarak yardımlarını bizden esirgemedi. Öyle olunca kahveyi hak etti ve oturup birlikte kahve içtik. Uzun süredir görmemiştim yol arkadaşımı. Sohbet edip dertleştik kahve içerken.

Çardak ahşaptan yapılmış, yanında taze yapraklarını açmış incir ağacı. İyi gölge yapıyor. Ferdimen arkası dönük yan oturmuş. Ben de yüzüm Ferdimen’e dönük yan oturmuşum. Yüz yüze kahve içerek sohbet ediyoruz mavi tahta kahve sandalyesinde. Benim kafamda mor buf ve bordo tişörtüm, Ferdimen’in kafasında koyu mavi buf, siyah uzun kollu tişört. Renk cümbüşü oluşturmuşuz.

Ahşap çardak üzeri palmiye dalları ile örtülü. Az Bilinen Antik Kentler Turu pankartımızı asıyoruz çardağın kenarına. Pankartın solunda taş devrine ait taş tekerlekli bisiklet, binicisi erkek. Sağ başta aynı bisikletten ve kadın binmiş üzerine. Az Bilinen Antik Kentler Turu yazısı sarı yeşil karışımı renkte yazılmış. Yazının üstünde sütunlu bir tapınak çizimi ve antik dikdörtgen yapı. Pankartın zemini mavi, bir kaç bulut ile süslenmiş. Pankartın yanında bisikletim KUZ ve kıytırık bağlı olarak duruyor. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Hava iyice sıcakladı, serinlemek için deniz şortumu giyip denize dalıyorum kıyıdan balıklama. Kendi sitilimde atlıyorum, bilmeyenler atlamasın yoksa kafasını kumlara gömer. Demedi demeyin. Ferdimen benim atlayışımı çekiyor. Başım denizin içinde diğer tarafım henüz suya değmemiş olarak havada yakalıyor. Bu yıl deniz sezonunu burada açmış oluyorum.

Katılımcılar birer ikişer gelmeye başladı. Kamp alanı giderek doldu. Çadırlar rengarenk,  Ferdimen ile yüzdüğümüz yerden çalı çırpıları toplayıp boş gelmemiş olduk kamp alanına. Akşama ABAK ateşi yanacak.

Sıra geldi çocuklara vereceğimiz hediyelerin çantalara konulmasında. Her çocuk için diş fırçası, macun seti kendi küçük çantasına konuldu. Sonrasında balon, kalem, silgileri birer birer torbalara el birliği ile yerleştiriyoruz. Yerde bağdaş kurup oturmuşum, elimde torba. Karton kutulardan hediyelikleri alıp torbaya yerleştirirken Ferdimen bizi çekiyor.  Olcay ayakta, kamyonet şoförü de çömelmiş bize yardım ediyor. Bunları yaparken neşe içinde gülerek yapıyoruz.

Renkli çadırlar doldu, önde beyaz bir bisiklet. arkada iki bisiklet, biri beyaz biri siyah. Sağda çadırım ve kıytırık. Çadırlar yeşil, mavi, kırmızı renkte.

Akşam ABAK ateşi için birkaç palet ve kesilmiş tahta parçası getiriyoruz. Sabaha kadar ateş için odun var. Ateşi kumsalda yakacağız. Odunları kovayla taşıyıp yığına döküyorum.

Hemen hemen tüm katılımcılar geldi. kayıtları yapılıp metal bardak ve yeşil buflarını veriyoruz. Herkes çadırını kurduktan sonra ilk önce sunum için bir araya geliyoruz. Sunumu Doktor Serhat yapıyor. Olcay da bize turum amacını ve gideceğimiz rotaları perdede gösteriyor. Doktor Serhat anlattıkça anlattı. Bir ara sahilden kadın kahkaha sesi gelmeye başladı. Neyse sunum sonunda bitti. ABAK ateşini ateşten sorumlu Şafak Omaç yakarak ateşin etrafında toplaşmamızı sağladı. Ateşi kumların üzerinde değil yarım varilde yakıyoruz. Ay tepemizde, ateşin yalımlarından sohbetler derinleşti.

Ay gökyüzünde, ateşin kızıl alevi gecenin karanlığında muhteşem.

Bir türkü tutturuyorum Lorca dan

Ay kocaman at kara
Torbamda zeytin kara
Bilirim de yolları
Varamam Kordoba’ya

Ova geçtim yel geçtim
Ay kırmızı at kara
Ölüm gözler yolumu
Kordoba surlarında

Yola baktım yol uzun
Canım atım yaman atım
Etme eyleme ölüm
Varmadan Kordoba’ya

Federiko Garcia Lorca

Gecenin ilerleyen saatlerinde uykusu gelen çadırına girip yattı. Son kalanlar ateşi söndürerek geceyi bitirdik.

Bu gün sadece evden Konak saat kulesine kadar bisiklet sürdüm. Alaçatı’ya kamyonetle geldim.

Canavar-ül velosipet Enes Şensoy’un çektiği video görüntüsü.

Bu gün yaptığım yol 7.28  Kilometre civarı.

Bu gün yaptığım yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc

 

Antalya Manavgat – Mersin Bisiklet Festivali 9. Gün

9 Ekim 2015 Cuma

9. Gün

Mersin Bisiklet festivali 2. Gün

Adam Kayalar – Cennet Cehennem ve Narlıkuyu Astım Mağarası

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

İstese de kalamazdı vakti gelince

Geyik sesleri yankılanınca yamaçlarda

Yürek burkulması ve hüzün ve keder

Aralıksız doldururdu acıların bohçasını

Dudaklarında öpüşlerin gül esmerliği

İçinde kıpırdanıp durur ufuk çizgisi

Ay bile soğuktur o zaman

Bir buz parçasıdır

Çaresiz çıkılacaktır o yolculuklara

Ki bir ömrün karşılığıdır serüvenler

Ahmet Telli

 

Öne çıkan görsel, Astım mağarasında damlalarla oluşmuş ilginç şekiller, ruhları andırıyor.

Pırıl pırıp bir güne daha merhaba dedim. Bu sabah ufukta güneş yine bulutların arasından çıkıyor ama bulutlar ufuk çizgisine yakın ve çok uzaktalar. Her sabah olduğu gibi kahvemi yudumlarken güneş doğuyor. Benim gibi erkenciler de var kahveyi seven. Birisi Gültekin Yıldız, Manavgat festival komitesinden. Geçtiğimiz günlerde beraber pedallamıştım. Diğeri de henüz yeni tanıştığım Halk sağlığı uzmanı, çevreci Doktor Umur Gürsoy. Facebooktan arkadaşız ama yeni tanıştık ve daha önceden yıllarca tanışıyormuş gibi samimi bir dost olduk. Fikirlerimiz ve zevklerimiz uyuşuyor. Beraber güneşin doğuşunu izliyoruz Gültekin Yıldız, Dr. Umur Gürsoy ve ben. Bu sabah ufukta alçak bir bulut tabakası var. O yüzden güneşi bu sabah ta denizin üzerinde göremedim.

İki tarafta birer ucu olan dalgakıran, ağzı geniş çıkışı olan bir gemilerin ve kayıkların sığınma limanı. Deniz hafif çalkantılı.

Güneşin doğuşu belli bir süre, kahve keyfi bitiyor. Sıra geldi festival havalarına. Herkes hazır olunca keyifle tura başladık. Bir süre ana yoldan gittik, elbette sıkıcı ana yolda gitmek ama mecburen trafik gürültüsünde gitmek zorundayız. İlk durağımız Ayaş ta bulunan antik kent Kanlı Divane kalesi. Daha eski adıyla Elaiussa kalıntıları. Ana yola yakın olduğu için giriş yapıp geziyoruz antik kenti

Toprak bir yol, yolun solunda taş bina. Binanın giriş kapısı üç kalın mermer blok. Kapının içine kocaman taşla kapatılmış. Ama soyguncular kapının sol yan tarafı ve üst kısmı tavana kadar taşlar sökmüşler. Bu bina mezar anıt olarak yapılmış. Mezar soyguncuları talan etmiş tarih boyunca ve hala talan edilmekte. Taş mezar anıtın yanında normal boyutta taş mezar lahit. Yolun sonu, ufukta apartmanlar görünüyor.

Antik kentin girişi Nekropol, yani mezar lahitleri karşımıza çıkıyor.

Bozulmamış dev bir mezar bina. Yüksekliği 6 metre civarı, taş bloklar gayet düzgün yontulup örülmüş. Giriş kapısı geniş ve yüksek kemerli. Çatısı ise üçgen alın işlemeli taş kirişlerle kaplanmış. Çatının anlı üçgen taş blok. Toprak yolda bir bisikletçi kadraja girmiş.

Kanlıdivane (Eski Yunanca: Κανυτελής;, günümüzde Mersin’in Erdemli ilçesinde yer alan antik kent. MÖ 3. yüzyılda kurulan ve MS 4. yüzyılda adı Neapolis olarak değişen kentin Elaiussa Sebaste’nin sur dışında yer alan uzantısı olduğu tahmin edilmektedir.

19. yüzyıl ortalarında Fransız gezgin Victor Langlois tarafından keşfedilen kent, 1970’li yıllarda yapılan kazılarla ortaya çıkarılmıştır. Yöredeki ilk arkeolojik araştırmaları ise Semavi Eyice gerçekleştirmiştir.

Kent, doğal bir çökük olan 30 metre derinliğindeki geniş bir obruk etrafında kurulmuştur. Semavi Eyice’ye göre Kanlıdivane isminin kökeni hakkında iki ihtimal vardır. İlk ihtimal isimdeki “kanlı” kısmının kentin antik ismi olan Kanitellis’ten ya da obruğun içinde yağmur sularıyla toprak rengine bulanan kabartmaların kırmızıya çalan renginden, “divane” kısmının ise burada dağınık olarak yaşayan Türkmen topluluklarının zaman zaman divan adı verdikleri toplantılarından gelebileceğidir. İkinci ihtimal ise Roma döneminde suçluların obruğa atılıp vahşi hayvanlara yem edildiği için kente Kanlıdivane denildiğidir.

Kanlıdivane, akustiği çok iyi olduğu için günümüzde konserlere ev sahipliği yapmaktadır

Tarihçe Olba Krallığı’nın kutsal yerleşim yeri olan kentin tarihi MÖ 3. yüzyıla kadar gitmektedir. İlk kez Helenistik Dönem’de yerleşim gören kent Roma ve Geç antik dönemlerde en yoğun dönemini yaşamış ve MS 4. yüzyılda en parlak dönemini yaşamıştır. Ayrıca obruğun içerisinde yer alan merdivenler ve mağaralardan obruk içerisinin de yerleşim yeri olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Merdivenlerle inilen obruğun büyüklüğünden ötürü tanrısal olduğu düşünülmüş ve kent tarihi boyunca dinsel bir merkez olmuştur. Son olarak ise Bizans İmparatoru II. Theodosius burada kutsal bir Hristiyanlık merkezi kurmuştur.

Kentte gerçekleştirilen yüzey araştırmalarında tespit edilen 15 atölye ile presler, pres yatakları, vida ağırlıkları, pres ağırlık taşları, kırma tekneleri ve kırma taşları gibi üretim araçları kentin özellikle geç antik dönemde önemli bir zeytinyağı üretimi merkezi olduğunu ortaya çıkarmıştır.

https://tr.wikipedia.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvS2FubMSxZGl2YW5l

Antik kent girişine geldim. Kentin binalarının duvarları yıkık dökük. Tam karşımda kemerli bir duvar tek göz olarak kalmış.

Aynı yerin biraz yukarıdan görüntüsü. Solda harabelerden çıkan taş bloklar sıralanmış. Diğer tarafta yıkık duvarlar.

Amfi tiyatro seyirci oturma yerleri. Neredeyse tamamen kırılıp oturulamaz halde. Solda iki demir boru ve üç sıra dikenli tel çekilmiş, teller sarkıyor. Tiyatronun üstünde evler görünüyor.

Tiyatro sahnesi, taş duvar sahnenin önünde. Arka kısmında küçük kemerli, üzeri düz sahne altını oluşturmuş.

Seyircilerin inip çıktığı merdivenler.

Tiyatronun üst yandan görünüşü. Seyirci oturma yerleri yarım yuvarlak kademe kademe basamak şeklinde.

Kimi yere beton dökülmüş, beton tarihi dokuyu bozmuş durumda.

Tek kemerli duvarlı yapının tiyatrodan üstten görünümü. Bu yapı kilise kalıntıları. Sadece kıyıdaki duvarlar ve zemin taşlarının bir kısmı duruyor.

Tiyatrodan manzara güzel. Aşağıda ambulans ve belediyenin bize verdiği minibüs ve kamyonet. Yolda bizi takip ediyor. Yol L biçiminde yıkıntıların arasında.

Tiyatro seyirci bölümünün üst kısmında kanal diz boyunda. Oturma yerleri taşlık ve kırık dökük.

Tiyatronun en tepesinden aşağıdaki sahne görüntüsü. Seyirci bölümünün sağ tarafı beton, merdiven şeklinde çirkin bir şekilde.

Amfi tiyatronun en üst basamağında meyvesi olgunlaşmaya başlamış kaynana dili. Meyvesine de dikenli incir denmekte. Tadı nefis bir meyve ama dikkat etmek gerek, soyarken ellerinize dikenler batabilir. Ben de tadına bakıyorum bir kaç dikenli incirin.

Üst basamaklarda ayrıca üstü kapalı tüneller de var.

Tiyatronun yan tarafında kazıları tam olarak tamamlanmamış mozaikler görünüyor. Mozaikler Bizans dönemine ait.

Mozaikler.

Mozaikler, kazı bitmemiş hala devam ediyor. Mozaiklerin desenleri ilginç. 10 cm genişliğinde kenarları siyah mozaik taş, ortadaki mozaik taşlar beyaz renkte. Mozaikler hasır örgüsü gibi alt üst şeklinde çapraz desen yapılmış. Kıyıda 10 cm siyah mozaik taş şerit desenleri çerçevelemiş.

Değişik motifler dikkatimi çekiyor. İki sıra siyah mozaik taş altıgen arı peteği gibi döşenmiş. Ortası beyaz mozaik taş döşeli.

Her köşesi ayrı bir yapı, Resmen tarihin içindeyim. Gruptan  ayrı tek başıma tarihte yolculuk yapıyorum sanki. Tiyatro sahnesinin altı dar ve derin bir yer. Çıkış tarafı kemerli dar girişli taş duvar örülmüş.

Taş döşeli antik yol. Kıyılarda yuvarlak kırık sütunlar sıralanmış. Yol tek basamaklı kademe kademe yükseliyor. Basamaklar geniş.

Temelleri üstünde bir kaç sıra kalmış kalıntılar burada güçlü bir medeniyetin yaşadığını gösteriyor.

Düzgün bir duvarın alt kısmında duvarın yıkılmasıyla yerde taş bloklar sıralanmış yatıyor. Arada bir tane sütun kalıntısı var.

İlla da sanat çalışmaları yapılmış süs olarak. Kiriş bir blok taş, kabartma aslan başı.

Bizans dönemine ait bazilika kalıntıları.

Antik kent ziyaretimiz bitti, tekrar yola koyulduk. Bir süre daha ana yoldayız ama fazla sürmüyor. Sağa toprak yola saptık, önümüz yokuş. İşaretlemeler de yapılmış festivali düzenleyenler.

Solda 2 metre yüksekliğinde taş duvarda sprey yeşil boya ile bisiklet resmi yapılmış. Yanında da Merbisder yazısı.

Yokuş başlayınca haliyle hızımız düşüyor. Önümde bir grup bisikletçi tırmanıyor.

Karşımıza yine antik bir kent çıkıyor. Korykos antik kenti. Önümde kırık taş yığını, sol tarafta taş bina kalıntısı. Bir göz penceresi var binanın duvarında. tam ortada anıt gibi dikdörtgen bir sütun tek başına kalmış. Etrafta zeytin ağaçları.

Kalenin sur duvarları olan bir yapı kalıntıları. Arazi kayalık ve çalı çırpıdan oluşmuş.

Korykos Antik kenti

Hitit dönemiyle başlayıp, Helenistik, Roma, Bizans ve Ermeni dönemleriyle devam eden tarihsel süreç içinde Korykos, Akdeniz’deki önemli liman kentlerinden biri olmuştur. Helenistik dönemde başlayan kentleşme ile içinde bulunduğu coğrafyanın avantajı kullanılarak güvenli bir şehir yaratılmış ve bölgede başka bir örneği bulunmayan deniz ve kara kalesinden oluşan ikili bir savunma sistemi oluşturulmuştur. Stratejik konumu nedeniyle zamanla önem kazanan limanı sayesinde Roma döneminde 500 yıl boyunca zeytin üretiminde ve zeytinyağı ve şarap ticaretinde öne çıkan bir kent konumuna gelmiştir. Bugün ise Dağlık Kilikya’nın en iyi korunmuş antik kentlerinden biridir.
Korikos şehri, İ.Ö. 4.yy’larda, şimdi limon bahçelerinin bulunduğu yerde, Yunanistan’dan gelenler tarafından bir ticaret kolonisi olarak kurulmuş. Herodot ise,  şehri Gorgos adında Kıbrıslı bir prensin kurduğunu yazar. Korikos, adını, o çağlarda bu yörede çok bulunan zagferan (safran) çiçeğinden almış ve zagferanın, Yunanca karşılığı korikosmuş. Korikos halkı daha fazla, “ticaret, yolcu ve habercilerin tanrısı Merkür”e (Yunanlılar’daki Hermes) taptıkları için “Merkür Şehri” de denmiştir. Korykos’ta Yapılı İn’de, ötekisi ise Çatıören’de iki tane Hermes tapınağı vardır. Hermes’in işareti Kerykeion (kanatlı pabuç)tur ve  çevredeki yıkıntıda bu sembol görülebilir.. Tapınakların kapısının üstünde ve yanında da Kerykeion (kanatlı babuç) bulunmaktadır.
Alana yayılmış 14 adet kilise bölgedeki mimari üsluplardan etkilenmiş olmalarının yanı sıra kendilerine özgü yerel bir karakter taşımaları; surların 10 km kuzeyinde yer alan ve yönetici sınıfın anıt mezarları niteliğindeki Adamkayalar ise dönemin günlük yaşantısına ışık tutan 11 adet rölyefi nedeniyle Korykos’u benzer nitelikli diğer antik kentlerden ayıran en önemli unsurlardır.
Taş bir binanın önünde çalılar, binanın duvarları yer yer yıkılmış. İki kemerli pencere görüntüsü arkadaki duvarda da aynı kemerli pencere görünüyor.

Kız  kalesi buradan zar zor görünmekte.

Büyük bir olasılıkla hazine arazisini çevirip bir ev ve cennet gibi bir bahçe yapmış vatandaşın biri.

Binanın bahçesinde mor begonvil çiçek açmış. Evin damı toprak yol ile aynı seviyede. Arkada dik kayalıklar görünüyor.

Yükseldikçe Kızkalesi daha iyi görünmekte. Taşlık arazi, iki ev, deniz kıyısına yakın yerlerde apartman blokları.

Yakın zamanda yol kıyısındaki çalılık yanmış. Yanık dal parçaları siyah, uçları kömürleşmiş. Yandıktan sonra taze otlar bitişmiş, yeşillik ayrı bir renk katıp diğer yerlerden ayrı bir görünüm kazandırmış. Ölüm ve yaşam ardı ardına gelmiş.

Yanık yerdeki yeşil otlar, solda az bir yol görüntüsü ve bisikletçiler bunun farkında olmadan bisiklet sürmeye çalışıyor.

Tepeye çıktık, yol düzleşti. Etraf tipik Akdeniz bitki örtüsü, maki bitki örtüsüne sahip. Ağaç neredeyse hiç yok, sert granit kayalar ağaç yetişmesine fırsat vermiyor sanki.

Adamkayalar tabelasını gördük, neredeyse vardık sayılır nasıl olsa tabelayı gördük.

Önümüzde derin bir kanyon görüntüsü varmış hissine kapılıyorum dik kayaları görünce.

Bisikletleri düzlük bir yere park ediyoruz.

Adamkayalar kabartmalarını anlatan yazı.

Adam kayalar kanyonun aşağılarında, yol yok. Patika gibi bir yerden dik kayaların arasından gitmek gerek.

Yağmur sularının biriktirildiği sarnıçlar. Bu oyuklar doğal olarak oluşmuş, insanlar da bu doğal oyukları biraz oyarak kullanabilecekleri duruma getirip su deposu olarak kullanmışlar yıllar boyu.

Bunu en iyi şekilde karşıdaki kayalıklardaki açıkta kalmış oyuklardan anlayabiliriz. Kayaların oluşumu sırasında yer yer duruma göre boşluklar kalmış. Kimisi tepede, kimisi tabanda görebiliriz. Bir de göremediğimiz boşluklar da var onları bilemeyiz nerede olduklarını.

Henüz aşağıya inmedim, uçurumun kıyısında manzara eşliğinde resim çekilenler var. Ben de onları çekiyorum.

Ben de derin kanyon manzaralı resim çekiliyorum Devrim ile. Resim çekilirken de dikkat etmek gerek yoksa aşağı düştün mü parçan kalmaz.

İnmeye başladım aşağı doğru, kayalar dik. Çıkıntılara tutunarak dikkatlice inmek gerek. Bazı yerler merdiven gibi basamak çıkıntıları yontulmuş ama her yerde yok. Ulaşılması güç bir yer ama merak insanları keçi gibi kayalarda sekerek gitmesini sağlıyor.

İndikçe irili ufaklı oyuklar, mağaralar görüyorum.

Dik kayalıkların alt bölümünde içeriye doğru girintiler oluşmuş.

Kanyonun yukarı kısmı, tabanı görünmüyor bile. Gerçi derenin etrafını ağaçlar kaplamış. Çayın ismi Karyağdı deresi olarak geçiyor. Diğer bir adlandırma da Şeytan deresi halk tarafından isimlendirmiştir.

Kanyonun aşağısı ise derin ve dik kayalıklarından oluşmuş. Burada bağırınca ses karşı kayalıklara çarpıp geri dönerek tekrar kayalara çarptıkça yankılanıyor. Kendi sesimi tekrar tekrar dinlemek harika bir olay. Bu olaya Yankı, diğer bir deyişle Yunanca EKO diyoruz. Mitolojide bunun hikayesi de var;

Baş tanrı Zeus çapkın birisi. Evli olmasına rağmen karısı Hera dan gizli kaçamaklar yapmaktan geri kalmazmış. Karısı Hera’yı oyalamak için çok geveze birisi olan nehir perisi Echo’yu gönderir. Echo da Hera’yı lafa tutarak oyalarmış saatlerce. Günlerden bir gün Zeus nehir perileri Nympalarla gönül eğlendirmeye gitmek için Echo’yu görevlendirir. Echo da Hera’nın yanına giderek konuşmaya başlamış. Echo o karar çok konuşmuş ki Hera sıkılıp ve bunda bir iş olduğunu anlamış. Çaktırmadan adamlarına Zeus’un nerede olduğunu bulmalarını söylemiş. Gelen haberler hiç te iyi değil. Hera Echo’nun kendini Zeus’un gönderdiğini anlayınca Echo’yu cezalandırır. Tekrar konuşamaması için karşısındaki ne konuşursa konuşsun aynısını tekrar etsin. Böylece Echo bu ceza ile gevezelik yapamamış. Günlerden bir gün Echo ormanda dolaşırken kendini beğenmiş Narcissus karşısına çıkıp güzel yüzünü görünce o anda aşık olmuş Narcissus’a. Ama aşkını söyleyememiş bir türlü. Hera’nın verdiği ceza yüzünden konuşamadığından öylece hayran aşık olarak Narcissus’a bakmaktaymış. Narcissus her kelimesini tekrar eden bu kıza kendini beğenmişliğinden yüz vermemiş. Aşkını söyleyememesi ve karşılık alamaması yüzünden Echo günden güne eriyip gitmiş. Zeus bunu görünce Echo’ya vefa borcu dolayısı ile acıyıp kayalara dönüştürmüş. Kim bağırırsa bağırsın kayalıklar sesleri tekrar eder olmuş. Sonrasında kendini beğenmiş Narcissus cezasız kalmaması için kendi yüzünü suda yansımasını göstermiş. Kendi yüzünü Gören Narcissus kendine aşık olunca o da kendine aşkından eriyip gitmiş. Aşk tanrıçası Afrodit buna dayanamayıp Narcissus’u Nergiz çiçeğine dönüştürerek ölümsüzleştirmiş. Böylece Mimas dağındaki nehirde bağıran bir kişi kayalıklardan yankılanan sesini dinlemeye başlamış. Nergiz çiçeği de bu yankılanan sesleri kendine aşık olan Echo dan geldiğini dinleyerek bu güne gelmiş.

Kayalık yüksek duvarlı kanyonun aşağıya bakan kısmı. Bir parça deniz görünüyor.

Yine yerde bir sarnıç oyuğu görüyorum. İçi derin ve karanlık.

Sonunda ine ine Adamkayalar denilen yere geldik. Buraya bu ismi vereni merak ediyorum. Adamkayalar nerden aklına gelmiş kim bilir. Kısaca tarihçesi şöyle;

Kızkalesi’nden Silifke’nin Hüseyinler Köyü’ne giden asfalt yolun 5. Km. sinde batıya ayrılan 2 Km. lik taşlık yolun sonunda Şeytan Deresi vadisine varılır.
Bu vadinin dik yamacında, kayaların yüzünde 9 niş içerisinde M.S II. yüzyıldan kalma 11 erkek, 4 kadın, iki çocuk ve bir dağ keçisi kabartması vardır. Bazı nişlerin alınlığında Roma kartalı kabartması görülür.
Stilistik incelemeler, kabartmaların M.Ö 4. yüzyıldan Roma’ya kadar uzanan zaman dilimi içinde yapılmış olduklarını göstermektedir. Kabartma sırasının ortasında 5 basamaktan oluşan oturma kademelerine sahip niş şeklinde bir sunak bulunmaktadır. Soldaki figür, bir elindeki testiden diğer elindeki kaseye sıvı dökerken betimlenmiştir. Bu tasvir anma törenleri için yapılmış olan bu mekanda, antik dönem gelenekleri arasında bulunan sıvı sunusunun yapıldığına işaret eden önemli bir ipucudur.

Adamkayalar hakkında fazla yazılı bir eser olmadığından isimlerden başka bir bilgi yok.

Kabartmada yere döşeli bir şilteye yan yatmış birisi kolunu dirsekten bir yastığa dayamış olarak durmuş vaziyette.. Yüzü kırılarak tahrip edilmiş adamın.

Bir eli önde ayakta durmuş adam kabartması. Kabartmanın kenarları dikdörtgen sütun, üzeri üçgen çıkıntı ile tamamlanmış. Bütün kabartmalar aynı biçimde.

Başka bir kabartmada döşeğe uzanmış bir kadın ve kucağında bebeği. Yanında da bir adam ayakta dinelmiş duruyor.

Böyle bir kaç yazıdan başka bilgi yok. Belki de mezar soyguncularının yere batasıca zengin olma hırsı yüzünden önemli bilgileri yazan yazıtlar tahrip edilerek yok olmuş olabilir.

Kayalara kazılmış yazıt Yunanca.

Yazıların devamı.

Bir çok oyuk, mağara etrafta görünmekte.

Kimi yerde oyuklar yontularak kaya mezarları yapılmış.

Yukarısı görünmüyor bile, kayalar dikine kesilmiş gibi.

Bir mağara daha.

Belli bir kısım oyulmuş, belli ki bir zamanlar buraya gelenler kalmış buralarda.

Bir süre etrafı seyredip görülecek bir yer kalmayınca dönüş için tırmanmaya başladık. Dik yamaçlarda keçi boynuzu ağaçları görüyorum. Üzerinde bir kaç keçi boynuzu kalmış. Bir tanesini koparıp yiyorum, bu bana yukarıya çıkasıya kadar enerji verir.

Yukarı çıktıkça kayalık kanyon manzarası değişiyor. Keçi boynuzu ağacının budanmış gövdesi sol tarafta.

Acele etmeden çıkıyoruz, arada dinlenmek için oturup mola vermek iyi oluyor. Atalay Yumul ve Umur Gürsoy ile dinlenirken sohbet ediyorum.

Üçümüzü elçek ile çekiyorum bir poz.

Tepeye çıktım sonunda, çıkanları da resim çekerek hoş geldiniz diyerek karşılamak güzel.

Hala gelenler var.

Herkes geldikten sonra yola çıktık. Bundan sonra iniş ama toprak yoldan ve taş ocaklarının arasından oluyor. İnerken dikkatli olmamız konusunda uyarıldık. Kaya kütlesi var önümde, aşağısı uzayıp giden toprak yol ve deniz kenarında binalar. Kıyıya yakın Kızkalesi küçücük görünmekte. Deniz mavi uçsuz bucaksız, havada bulut yok. Pırıl pırıl bir gökyüzü.

Yolda gördüğüm en güzel izlerden birisi iki tekerleğin izleri. Bir tane de aynı, yüzlercesi de. Her bisikletin lastiği de değişik iz bırakmış. Kimisi dağ bisiklet lastiği, kimisi yol bisiklet lastiği, kimi düz, kimi traktör lastiği gibi.

Toprak yolda tozlaşmış toprakta bisiklet lastik izleri.

Yol toprak ve taşlı, eğim de fazla olunca fren tutmuyor. İki tarafı kayalık bir geçitten inen yol. Bisikletim KUZ ve inen iki bisikletçi biraz aşağıda.

Bazı yerlerde inmek için tecrübeli olmak gerek. Tecrübeli olmayanlar bisikletinden inmek zorunda kalıyor. Kayaların yanında açılmış yol ve çok dik. Çoğu elde iniyor yürüyerek. Kayalık geçit devam ediyor.

Kayalar öyle bir şekil almış ki neredeyse kemer olmuş doğal olarak.

İnenleri çekiyorum aşağıdan, ben böyle yerlere alışık olduğumdan kolayca ve dikkatlice indim.

Bisikletim KUZ kadro üçgeninden inen iki kişinin resmini çekiyorum. Kadronun alt borusunda URİMBABA’CAN yazısı ve önde maşa borusunun anlında KUZ yazısı var. Suluk sarı renkte üstte bir kısmı görünüyor. Diğer suluğum ise 1.5 Litrelik pet şişe. Şişe kahverengi çuvalın içinde. Çuval güneş ışınlarından koruyor, aynı zamanda ıslatırsan sıcak havalarda su bir süre serin olarak kalıyor. Bu şişe kahve için daha çok kullanıyorum ve yedek suyum.

Dik inişler bitti, daha az eğimli yolda gidiyoruz. Neredeyse kanyonun tabanına inmiş durumdayız.

Düzlüğe ve asfalt yola gelince öğle yemeğini yiyoruz hep birlikte. Yemekten sonra kıyıya gelerek Kız kalesine bakmak için kumsala geldik. Kıyı geniş kumsal, denize giriyor kimisi. Kum yatağı ve güneşlikler görüyorum deniz kıyısında.

Mahallenin adını aldığı ve Deniz Kalesi olarak da anılan Kızkalesi, Mahalle sahilindeki küçük bir adacığın üzerinde kurulmuştur. Kıyıya uzaklığı bulunduğunuz yere göre değişmekle birlikte ortalama 600 m. kadardır. Burada bulunan bir yazıttan 1199 yılında I. Leon tarafından yaptırılmış olduğunu öğreniyoruz. 1361’de Kıbrıs Krallığı tarafından zapt edilmiştir. Strabon , Roma Dönemi’nde korsanların burasını barınak olarak kullandıklarından bahsetmektedir. Bu kalede Bizans ve Ermeniler tarafından karadaki kale kadar önemsenmiştir.

Hikayesi ;

Vaktiyle bir kral varmış. Çok sevdiği tek kızının geleceğini öğrenmek için bir falcıya danışmış. Kızının yılan tarafından sokularak öleceğini öğrenince , Prenses için bu kaleyi yaptırmış. Böylece onun can güvencesini sağladığını zanneden kral, bir gün kızına bir sepet üzüm göndermiş. Ne var ki sepette gizlenen yılan kızı sokarak öldürmüş. Nedense Kız kalesi yada kız kulesi yapılarda hepsinin aynı hikayesi olması ilginç. Hepsinde kızını koruyan kralların yaptırdığı korunaklı yerler ve hazin son olarak ta üzüm sepetinde gelen yılan tarafından sokulması. Gerçek midir yoksa başka bir hikaye bulamadıklarından duydukları benzer hikayeleri kendilerine mal etmişler mi bilinmez.

Geniş ve uzun bir kumsal, mavi deniz ve kara ile bağlantısı olmayan Kızkalesi’nin surları. Kumsalda bir kaç güneş şemsiyesi ve az sayıda insan var.

Buranın kumsalı epey geniş, yaz tatillerinde iğne atsan yere düşmez. Yaz sezonu bittiği için pek kimse yok. Gerçi turist te yok ortalarda.

Sıra geldi ünlü Cennet Cehennem ve Astım mağaralarına. Buraya gelmek için bir süre ana yolda pedal bastık. 2 Kilometre yolumuz ve 140 metre yüksekliğe çıkacağız.

Kahverengi tabelalarda Cennet – Cehennem, diğerinde Narlıkuyu Astım Mağarası, üçüncüsü daha küçük bir tabela Mancınıkkale yazısı var.

Tırmanmaya başladık, tırmanırken de yol kıyısında Yürük Kadınlarının sattığı kaynana dili meyvesinin tadına da baktık. Uzun olmayan pazarlıkların ardından 1 Lira olan fiyatı 50 Kuruşa indirip sürümden kazanmasını sağladık. Kalabalık olunca satış çok olur. Kadınlar alışmış olacak meyveleri soyarken ellerine dikenleri batmıyor. Meyveler de buzdolabında soğutulmuş mayhoş tadı ile serin bir tat bıraktı damağımızda.

Kaynana dili dikenli yaprağı ve yaprağın uçlarında dikenli incir meyveleri 5 tane, pembeleşmiş. İplere bağlanmış keçi boynuzları da aşağılara kadar sarkıtılmış. Kaynana dili yaprağı arkasında ise bisikletiyle yeni gelen Devrim ve Doktor Umur bizleri görünce duruyorlar.

Devrim bizi çekiyor, Yörük kadını ile elinde dikenli incir tepside poz veriyoruz. Önde bisikletler. Yörük kadını tezgahını koyu yeşil yapraklı keçiboynuzu ağacı altına kurmuş. Tezgahta bal, keçiboynuzu reçeli, zeytinyağı, zeytin tanesi ve dikenli incir satıyor.

Meyve yerken zaman geçmiş farkında olmadan. Cennet Cehennem mağaralarını dolaşmaya fırsatım olamayacağından girmekten vaz geçtim. Bir dahaki sefere bıraktım. Benim niyetim Astım mağarasını görmek. Onun yerine dışarıda bulunan Antik ve Roma kalıntılarının resimlerini çekmeye başladım.

Zeus tapınağının sadece bir duvarı ayakta kalmış öylece duruyor.

Duvarın olduğu yer Zeus tapınağı, sonradan kiliseye dönüştürülmüş.

Yakınında ise daha eski döneme ait Kral yada ünlü komutanlara ait olduğu anlaşılan saraydaki Poligonal ( Beşgen ) taş duvarı gördüm. Taşlar özel yontularak beşgen bicimde kıyıları düz biçimde örülmüş. Böyle duvarlar zenginliğin sanata yansıması olarak karşımıza çıkar.

Binanın diğer duvarı az yandan görünüşü.

 

Poligonal yani beşgen kenarlı taşların dizilişi yakından çekilmiş resmi. Kimisi altıgen. Her taşın boyutu farklı ve kenar ölçüleri de birbirini tutmuyor. Büyük bir olasılıkla duvarı ören usta her duvar taşını koyduktan sonra duruma göre yeni taşı ona göre yontup örmeye devam ediyor. Nakış işler gibi. Bu duvarda taşların üzeri siyah renk kaplanmış. Taşların orijinal rendi krem.

Duvarda bulunan taş bloklar sağ tarafta, ortadaki taş 15 cm kadar içeride üst ve alt taşa göre. Duvarın ucu olduğu için resimde geri kalan arazi görünümü. Ağaçlar, çalılar ve sararmış otlarla kaplı.

Harabenin ortasında 100 yıldan fazla olduğunu sandığım çitlembik ağacı gövdesi. Harabenin giriş kapısı 4 sıra blok taş kalın ve geniş tak parçalardan üst üste. Dikdörtgen kesitli blok taşların dış kısmında yana doğru çıkıntı bırakılarak pervaz olarak yontulmuş. Bu bloklardan sonra poligonal taş duvar başlamış. Duvar 5 metre sonra bitiyor, gerisi yok ve asfalt yol yapılmış.

Zeus tapınağı ve tapınağın kiliseye dönüştürme hakkında pek bilgi yok. Paperon antik kenti kalıntıları olarak Zeus tapınağı görülmektedir. Arkeolojik çalışma yapılmadığı anlaşılmaktadır. Kısa bir bilgi koca bir tabela için fazlaca yer tutmadığını resimde görebilirsiniz.

Tabelada yazanlar : Türkiye logosu kırmızı laleli.

“Zeus tapınağı ve kilise

Genç Helenistik çağdan kalma, dor nizamındaki bu Zeus tapınağı 5. Yy’da kiliseye çevrilmiştir. Kuzey duvarının dar yüzüne Helenistik ve Roma Dönemlerinde hizmet etmiş 130 Din adamının isimleri yazılıdır.”

Cennet mağarası nedense pek ilgimi çekmemişti, beni çeken 300 metre yakındaki Astım mağarası. Astım mağarasının olduğu yere kısa sürede vardık.

Astım Mağarası

Narlıkuyu Kasabası, Hasanaliler Mahallesinde Cennet-Cehennem Çöküklerinin kuzey-batısındadır. İçine helezonik bir merdivenle inilen mağaranın oluşumu 3. jeolojik döneme kadar uzanır. Birbirine bağlantılı, 20 metre derinliği, toplam uzunluğu 200 metreyi bulan galeriler silis minerallerinin birikmesiyle oluşmuş çok ilginç şekilli dev sarkıt ve dikitlerle süslüdür. Mağara nem oranı yazın % 85, kışın % 95′ e kadar ulaşmaktadır.

Dik inen merdiven ve kenardaki kayalık resmi.

Mağaranın girişi dar bir kuyu ağzı gibi, döner merdivenlerden 20 metre civarı iniş yapılıyor. İnmeye başladıktan sonra havadaki nemden ötürü nefes alışım rahatlıyor. Astım olmasam da havası iyi geldi.

Merdivenlerin sonu, altta ışık genişleyen kısmı aydınlatıyor.

Tabana ulaştıktan sonra yatay olarak iniş ve çıkışlarla mağara devam ediyor.

Mağara tavanı kimi yerde yüksek kimi yerde iyice alçak durumda.

Binlerce yıldan beri yağmur suları mağaranın tavanından süzülürken damlalar sarkıtları oluşturmuş. Damladığı yer de ise dikitler. Zamanla sarkıtlar ve dikitler birleşerek sütun oluşturmuş durumda.

Sarkıtlar tavandan aşağı doğru sarkmış.

Mağara uzayıp gidiyor lambaların loş ışığı altında.

Sarkıtlar, her biri değişik.

Sarkıtlar.

Daha kalın sarkıtlar, neredeyse yere değecekler.

Bazı yerlerde sarkıt uçları kırılıp alınmış nedense. Bunu anlamak zor benim için. Güzellikten, estetikten, sanat yoksunu dar kafalı beyinler bir parça kırılıp alınsa bir şey olmaz deyip kırıp dökmüşler binlerce yılda oluşmuş doğal sanat eserini.

Sarkıtlar değişik boyutta.

Nereye baksam ayrı bir eser karşımda. Onun için bol bol resim çekiyorum. Telefonumun hafızası hepsini almaya yeter de artar bile.

Kimi yerler dar bir geçit olarak kalmış doğal yapı olarak. Geçidin ucunda Devrim eğilerek bana poz veriyor.

Hayranlıkla izliyorum her sarkıtı. Kimi yerler yosun tutup yeşillenmiş. O da içerisini aydınlatan lambaların ışığından oluşan bir durum. Işık olunca yosunlar damlayan suyun içinde kendine yaşam formu oluşturarak yer bulmuş.

Sarkıtların altında oluşan dikitlerin şekli değişmeye başladı birden bire. Sanki kafatası görünümünde, hayaleti andırır biçimde.

Bir bakıma insan gövdesi gibi öylece taşlaşmış.

Hani Cennet Cehennem çukurları vardı az önce bahsettiğim. Bu çukurları oluşturan yer altı nehri sanki Astım mağarası ile bir bağlantısı var gibi. Cennet Cehennem çukurları zamanla tavanı çöküp oluşmuş. Astım mağarası ise daha küçük boyutta olduğundan tavan sağlam durumda. Neyse bunların bağlantılarını mitolojik boyutlara taşıyacağım.

Yunan mitlerinden bildiğimiz kadarı ile Cennet Cehennem ve Astım mağaralarının içinden geçen Styx nehri bu dünya ile ölüler dünyasını ayıran bir nehir. Hadesin ülkesinin başladığı yer olarak ta bilinir. Hermes ölen kişiyi buraya getirerek nehrin kayıkçısı Charoon yada Kharoon’a teslim eder. İnsanlar öldükten sonra ağızlarına bir metelik bırakırlar. Kharon’a ölmüş kişi bu parayı verip kayıkla karşıya geçermiş. İyi olan kişiler Cennete giriş yaparlar. Eğer kötü kişiler yada ölmemiş kişiler girmeye kalkarlarsa 3 başlı köpek Cerberus engel olur içeri salmazmış. Yer altı ülkesi, ölülerin tanrısı Hades buralara hükmeder. Ölüler ülkesi üç kısımdan oluşur. Birinci kısım Cennet yani Elysium. İyi insanları Styx nehrinin kayıkçısı Kharon kayıkla Cennete getirip bırakırmış. Cennet obruğu Az ilerde 300 metre ötede. İkinci kısım İçinde bulunduğumuz Astım mağarası Asphodel. Buraya da ne iyi nede kötü insanları Kharon getirir bırakırmış. Üçüncü kısım ise Cehennem Tartarus. Cehennem obruğu şimdiki, haliyle girilip çıkılamayan yer. Kayıkçı Kharon kötü, katil insanlar ve tanrıları buraya getirip atarak sonsuza dek hapsedermiş.

Birbirleri ile bağlantılı yer altı mağaraları Styx nehri sağlıyor. Cennet ve Cehennem mağaralarını görmedim, sadece uzaktan resimlerini çektim. Astım mağarası daha cazibeli olduğunu söylemişlerdi. İyi ki buraya gelip gördüm.

Asphodel denilen yere getirilen ne iyi ne kötü insanların ruhları sanki taşlaşmış zamanla damlayan damlaların altında. Hapsolmuş ruhlar çığlık atıyormuş gibi korkunç görünümündeler. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Bir çok yerde aynı oluşumlar meydana gelmiş. Buradakiler de gri renkte kayıp ruhları temsil ediyor sanki.

Kimi sarkıtlar yaprak gibi oluşmuş aşağıya kadar.

Mağara duvarlarında oluşmuş sarkıtlar.

Her tarafta farklı renkte ve şekilde sarkıtlar oluşmuş.

Mağaralar zincirinde birbirine dar geçitler ile bağlanmış. Yer altında 20 metre dikine aşağı indikten sonra hafif engebeli 200 metre uzunluğunda bir yerde o kadar sarkıt ve dikit oluşmuş ki insan hayret etmeden kendini alamıyor.

Binlerce yılda her damlada bir miktar erimiş kireç mineralleri oluşturmuş. 20 metre kalınlıkta bu kadar kireçtaşı mineralleri ne kadar daha sarkıt oluşturacak acaba? Düşünmeden edemedim. Yağan yağmur suları sızarak bulunduğumuz mağaraya gelirken tavanın üst katmanlarında erittiği kireç mineralleri yukarılarda boşluklar oluşturduğu kesin. Belki ileriki zamanlarda eriyen kireç boşlukları o hale gelecek ki Cennet Cehennem obrukları gibi çökebilir. Kim bilir?

Bazı yerde yeni oluşmuş sarkıtlar incecik.

Bunlar da değişik renkte ve ince sarkıtlar.

Sarkıt ve dikit birleşmiş, kalın bir sütun oluşmuş.

Sanki salonlardan oluşmuş kırk odalı bir evde gibi odalar birbirine geçitlerle bağlanmış.

Bu geniş odalarda kayıp ruhlar taşlaşmış damlaların altında öylece ne kadar ceza aldığını bilmeden. Bu ruhlar dünyada hiç bir şey yapmamış ne iyi ne de kötü. Basit yaşamış insanlar buraya hapsedilmiş tekrar dünyaya geleceği günü beklemek zorunda. Kimseye iyilik yapmamış, zalimlere karşı gelmeden boyun eğmiş. Güçlülerin zorbalıklarına karşı sessiz kalmış kayıp ruhlar. Belki bir daha dünyaya gelirse cesaretle zorbalığa isyan edip dünyayı yaşanabilir kılar. Kayıp ruhlar için ikinci bir şans gerek.

Kireç taşları ruhları öyle yakalamış ki taşlaşmış halden çıkması olanaksız gibi.

Köşeye sıkıştırılmış ruhlar.

Duvarda sarkıtlar.

Yeşil renkli ve beyaz kristal sarkıtlar.

Kayıp ruhları kurtarmaya çalışan biri. Güzel şarkılar söyleyerek belki ikinci bir şans olabilir kayıp ruhlar için. Devrim bize kollarını iki yana açarak bir şarkı seslendiriyor güzel sesiyle.

O da ne mağara adamı çıkageldi eski çağlardan. Yoksa Herakles bizi Hades ülkesinden almaya mı geldi. Yarı tanrı Herakles bizi kurtarmak için mağaranın tavanını omuzları ile kaldırarak geçit açıyor. Hades buna kızsa da bir şey diyemiyor. Herakles’in öfkesinden çekinmek gerek.  Hades biliyor ki bir süreliğine Atlas’tan Dünyayı omuzlarında taşıdığına şahit olmuştur. Herakles bize geçit açınca İlk önce Mersin bisiklet derneğinin başkanı Zerrin Aslantaş’ı kurtarıyor. Zerrin Aslantaş çıktıktan sonra teker teker geçitten geçiyoruz.

Ben yarı çıplak uzun saçlarımla mağaranın üst tavan taşını kollarımı iki yana açarak omuzlamış durumdayım. Zerrin de kollarını öne doğru hafifçe uzatmış çömelmiş haliyle.

Nihayetinde hepimiz sağ salim kurtuluyoruz. Halk kahramanı Herakles’e minnet borcumuzu el sallayıp teşekkür ederek karşılık verdik. Artık yer yüzüne çıkabiliriz.

Arkamızda ince sarkıtlar fon oluşturmuş. Merdivende 9 kişi aşağıdan yukarı sıralanıp kolları yana açarak sevincimizi belirtiyoruz. Merdivenin metal korkuluğu da görüntüde.

Kayıp ruhlar ülkesi Asphodel den kurtuluyoruz ve merdivenlerden yukarı çıkıyoruz.

Astım mağarası gerçekten çok güzeldi ve iyi ki buraya gelip doyasıya binlerce yılda oluşup meydana gelmiş bu güzellikleri gördüm. İçeride sanki çok uzun zaman geçirmiş gibiyim. Zaman durdu sanki içeride. Belki de Hades bizi binlerce yıl hapsetti yer altı dünyasında kayıp ruhlar olarak. Herakles gelip bize ikinci bir şans verdi ve dünyaya geri döndük. Masmavi gökyüzü ve pırıl pırıl Güneş ikinci şaşımızda bizi ilk önce karşılıyor. İkinci şansımızda iyi şeyler yapmalı, dünyayı zalimlerden kurtarıp yaşanabilir kılmalı.

Solda ağaç dalları ve karşıda uçsuz bucaksız Akdeniz. Kızkalesi kıyıya yakın demirlemiş bir gemi gibi. Ağaçlar ve binalar alt kısımda.

Mor çiçek açmış bir bitkinin ardında manzara resmi. Elektrik direği ve sarkan telleri, zeytin ağaçları ve denize yakın yerlerde binalar. Bahçenin sonunda demir parmaklık, aşağısı yol ve diğer zeytinliğin kıyısında parmaklık var.

Dışarıda köylüler yeşil zeytin toplamış çekiç zeytin kuruyorlardı. Bizlerden de iki kişi oturup kırmaya çalışıyor tahta tokmakla. Çiçekli pazen mintanı, donu ve baş örtüsü ile yaşlı nene elinde tokmakla tahtanın üzerinde yeşil zeytinleri kırmakta.

Bizler de çekiç ile zeytinleri kırarak bir nebze olsun ilk iyiliğimizi yapıyoruz. Yaptığımız iyilik karşılıksız olmalı ikinci yaşamımızda.

Zeytini kırdığımız çekiç odundan yapılmış. Yargıçların çekicine benziyor.

Elimde çekiç çömelmişim, dikdörtgen bir suntanın üzerinde yeşil zeytinler. Beyaz plastik kasa, içinde yeşil zeytin, dibinde az kalmış.

Yaşlı kadın ve oğlu tezgahlarını kurmuş önlerinde yere serdikleri naylon örtü üzerinde zeytin kasaları, yeşil zeytinler. Kırdıkları zeytinleri 5 Litrelik plastik su şişesine dolduruyor. Arkada sıralanmış su şişeleri zeytin dolu.

Çekiç zeytin kuran köylülere bir süre yardım ettikten sonra Cennet Cehennem mağarasının olduğu yere geldik.

Cennet Mağarası

Bir yeraltı deresinin yolaçtığı kimyasal erozyonla tavanın çökmesi sonucu meydana gelmiş büyük bir çukurdur. Elips biçimindeki ağız kısmı çapları 250 m. ve 110 m. olup derinliği 70 metredir. Çökük tabanının güney ucunda 200 m. uzunluğunda ve en derin noktası 135 m. olan büyük bir mağara girişi ve bu mağaranın ağzında küçük bir kilise vardır.

Kilisenin giriş kapısı üzerindeki 4 satırlık kitabede, bu kilisenin V. yüzyılda Paulus adında dindar bir kişi tarafından Meryem Ana’ya ithafen yaptırılmış olduğu yazılmaktadır. Cennet çöküğünün içine her biri oldukça geniş 452 basamaklı taş bir merdivenle inilir. Kiliseye 300. basamakta varılır. Kiliseden sonraki mağaranın bitim noktasında mitolojik bir yeraltı deresinin sesi duyulur.

Cehennem Mağarası

Cennet mağarasının az yukarısında Yaklaşık 110 m derinliğine sahip olan cehennem çukuru, Cennet Obruğu’nun oluşumuna yol açan bir karstik yeraltı akarsuyunun, yine açmış olduğu bir yeraltı mağara sistemi tavanını aşındırıp, çökmesi süreci sonucunda oluşmuştur. Obruğun tabanından, batıdaki Cennet Obruğu’nun altına yönelen bir yeraltı akarsuyu geçmektedir. Cehennem çukuru kenarları iç bükey olduğu için ve Cennet çöküğüne göre daha dar ve dik olmasından dolayı tabanına inmek mümkün değildir, özel dağcı ipi veya esnek merdivenle inilip çıkılabilir.

Mitolojide baş tanrı Zeus yüz başlı Typhon ile savaşırken Zeus yenilir. Typhon Zeus’u kolları ile hareketsiz bırakıp sinirlerini keserek alır. Kestiği bu sinirlerini bir ayı postuna  koyduktan sonra Cehennem çukuruna kardeşi Delphyne’ye veriyor.  Sinirleri olmayan Zeus hareketsiz kalınca diğer tanrılar endişeye kapılmış. Durum kötü olunca Hermes ve Pan Korykeion daki Cehennem mağarasına gelerek  Zeusu’u kurtarmaya çalışır. Pan flüt çalarak Delphyne’yi oyalarken Hermes göz açıp kapanasıya kadar hızlıca ayı postundaki sinirleri çalarak Zeus’a dikiyor. Böylece Zeus hareket etmeye başlar normal olarak. Daha sonra Typhon’u yenerek Etna yanardağına gömer.

Cennet çukurunun resmi, 50 metre boyunda dik kayalıklar derin bir çukurun duvarı. Dibi ve bulunduğum taraf çalı çırpı yeşillik.

Cennet obruğuna iniş merdivenleri. Burayı henüz görmedim, ileriye bırakıyorum buranın gezmesini. Öyle değil midir?

“En güzel yer henüz görmediğimiz yerdir!” Ben de en güzeli sonraya bırakıyorum.

Diğer arkadaşların olduğu yere geldik. Çoğunluğu Cennet mağarasını gezdi.

Daha önce gördüğüm Zeus tapınağının duvarı. Duvarın dibine kadar asfalt dökülerek yol yapılmış. Kaldırım yok, ileride bisikletliler toplanmış bizleri bekliyor hareket için.

Hareket verildi, iniş çabuk oldu. Güneş batıya devrilmiş, gölgeler uzamaya başlamış bile.

Kendi gölgemi bisikletimle beraber hareket halinde çekiyorum.

Narlıkuyu ya inince burada mola vereceğimizi söylediler 45 dakika civarı. Aldığımız duyumlara göre 2 koy ötede güzel bir deniz bizi bekliyormuş. Bir kaç kişi deniz sevdalısı olarak mola yerinde durmayıp gidiyoruz denize girmek için.

Küçük bir koy, önümde restoranların çatısı. Deniz ve karşı kıyı yakın, kıyıda prefabrik restoranlar parsellemiş. İki katlı bir kaç ev ve ağaçlar küçük tepeyi kaplamış.

İşte Cennet koylardan birisi, soyunma kabinleri de var. Hemen mayoları, şortları giyip Akdeniz’in pek serin olmayan sularında günün yorgunluğunu atıyorum kulaçları atarak. İkinci şansımızda suda arınmalı yeni hayatımızda değil mi? Aklanıp paklanıyorum.

Burası daha küçük bir koy ve daha çok kayalık bir burun görüntüsü. Ağaçlar çalı boyutunda, makilik.

Dönüş yolunda Kız kalesi yakınında Kara kalesinin surlarını görüyorum. Burası aynı zamanda denize girilen geniş bir kumsal.

Denizde aklanıp paklandıktan sonra kamp alanına dönüyoruz hep birlikte. Akşam yemeğini sohbet, muhabbet ile birlikte yapıyoruz. Dostum Feyyaz da bizi görmeye geleceğinden yerimizi bildiriyorum. Yanında da bir kaç kitap getirecek. Dostlarıma hediye vereceğim. Feyyaz geliyor kitapları ile birlikte. Kamp alanına gelirken Devrim ile karşılaşınca Devrim Feyyazı tanıyor, Feyyaz da Devrim’i. Karşılaştıklarında Devrim “Siz Feyyaz olmalısınız” deyince Feyyaz da “Tek yol Devrim” diyerek karşılık veriyor. Dostlar buluşunca çadırların olduğu yerde piknik odun masasında oturup sohbete başladık. Her zaman olduğu gibi kahve pişirmeye başladım. Feyyaz da kitaplarını imzalayıp veriyor. Bir tanesi de Devrim için. Devrim de  Ürgüp ten aldığı şarabı bu akşam bize açıyor. Şarap ta nefis, kahve fincanlarında içiyoruz. Devrim Feyyaz için bir türkü okuyor Karadeniz yöresinden güzel sesi ile.

Samistal Yaylasinun
Samistal Yaylasinun

Neden Erimez Karı
Neden Erimez Karı

Ben,Sevdum Alamadum
Sevdumda Alamadum
Böyledur Dünya Halı
Böyledur Dünya Halı

Ben,Sevdum Alamadum
Sevdumda Alamadum
Böyledur Dünya Halı
Böyledur Dünya Halı

Yüksek Dağların Karı
Yüksek Dağların Karı
Erimeden Akarmi?
Erimeden Akarmi?

Ben Yürekten Yanmışum
Yüreğimden Yanmışum
Ateş Beni Yakarmı?
Ben Yürekten Yanmışım
Yüreğimden Yanmışım
Ateş Beni Yakarmı?

Çamlihemşin Deresi
Pazar Hemşin Deresi
Yine Öyle Akarmi?
Yine Öyle Akarmi?

Akşamdan Doğan Aya
Akşamdan Doğan Aya
Nazlı Yarum Bakar mi?

Akşamdan Doğan Aya
Akşamdan Doğan Aya
Nazlı Yarum Bakar mi?

Yaşar Kurt

Devrim’e bu güzel türküyü seslendirdiği için teşekkür ediyoruz. Feyyaz bizimle vedalaşıp Mersin’e dönüyor. Biz de bisikletin manifestosunu yazan Aydan Çelik söyleşisine katılmak için yemek yediğimiz yere gelip dinlemeye başladık. Söyleşi sonunda yazdığı kitabı Bir Tur Versene imzalamaya başladı. Ben Manavgat ta alıp imzalatmıştım. Söyleşiden sonra Mersin üniversitesinden öğrencilerin yayınladığı radyo için söyleşi yaptık birer turcu olarak. Söyleşiyi radyodan dinleme şansım olmadı.

Söyleşi yapan Aydan Çelik ve ismini hatırlayamadığım birisi katlanır masa ardına oturmuş bizlere anlatıyor bir şeyler.

Bu gün çok hareketli, çok yer, ve uzun bir günü yaşadık. Artık dinlenme zamanı diyerek çadırıma geçip mutlu bir insan olarak yaşadıklarımı, ikinci hayatımı düşünerek tatlı bir uykuya daldım.

Bu gün yaptığım yol 44 Kilometre civarı.

Yaptığımız yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc