Etiket arşivi: nekropol

Suyun Kaynağına Yolculuk Büyük Menderes 5. Gün

29 Nisan 2018 Pazar

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

Tosunlar köyü – Güney şelalesi – Güney

(Resimlerin bir kısmı Ferdimen’e aittir)

 

“Yuvarlanan yıldızlar içinde saçlarımız,
Boylarımız büyür usul usul;
Duyulmasın diye gürültüler uykularda
Yağmurlar yağar geceleri.”

Can Yücel

 

Öne çıkmış olan görsel, elimde Urim Baba’nın Kahvesi logolu fincan, içinde kahve, aşağıda Güney barajının göleti ve manzara.

20180429_160602_HDR

Güneşin ilk ışıkları ile uyandım tatlı uykudan. İlk işim çadırımın fermuarını açıp dışarısını çekmek. Az ileride karayolu. Gece aralıklarla gelip geçen motor gürültüleri olmasaydı daha rahat bir uyku çekerdim. Nedense insanların bir kısmı uyumuyor gece boyu.

20180429_071319_HDR

Dışarıdan kamp alanımızın resmini çekiyorum. Çadırım mavi renkte, bisikletim KUZ turuncu çantaları ile park edilmiş. Pankartımız iki ağaca bağlı, arkasında bir çadır daha var. Benim çadırımın yanında kalın gövdeli servi ağacı, sol tarafta çam ağaçları var.

20180429_071343_HDR

Ferdimen de kendi mavi çadırını ve yeşil renkli çantaları ile bisikletini çekiyor çam ağaçlarının altında.

IMG_2484

Sevgili dostum Baattin ile elçek resim çekiyorum bir poz hatıra olarak. Güneş ışıkları ikimizin de yüzüne vuruyor. Gözlerimiz kısılmış durumda.

20180429_071435

Kahvaltıyı hep birlikte elimizde olan malzemelerle yaptıktan sonra hazır dördüncüyü de bulunca cezveyi tamamen doldurup kahve pişirmeye başladım. Kahve takımları önümde, katlanır tabureye oturmuşum. Pankartımızla birlikte resmimi çekildim.

20180429_074548_HDR

Bisikletimdeki tripoda cep telefonumu zaman ayarlayıp dördümüz birlikte Suyun Kaynağına Yolculuk pankartı ile çekildik. Solda pankartın ucunda Mehmet, pankartın arkasında Ferdimen ve ben. Pankartın diğer ucunda Baattin. Mehmet ve Baattin ipi çekerek gerdiriyor pankartı.

20180429_094217_HDR

Baattin ile vedalaşıyoruz. Baattin İzmir’e dönüş yolunda, bu gün İzmir’e varır. Motorla giderse bisikletten hızlı gideceği kesin. Baattin ile ayrıldıktan sonra biz Bir süre Buldan yolunda gideceğiz. Yolumuz üstünde, benzinlikte tuvalet molası verdik. Tuvaleti arkalarda, ayrı bir bina olarak yapılmış. Dışı tamamen fayans kaplı, çatısı kiremitli. Az ilerde tanker arabaları park etmiş.

IMG_2487

Benzinlik yanında inek çiftliği var, kahverengi lekeli dana Ferdimen’e poz vermiş ağacın gölgesinde. Tarlanın sonunda inek ağılı, yanında üç katlı bir ev.

IMG_2488

Bir süre ana yoldan gittikten sonda nehri takip ettiğimizden sağa saptık. Yol sapağında sağa işaret edilmiş Yenicekent, Tripolis 4 Km. Altta ise düz olarak Buldan 9 Km mesafede olduğunu gösteriyor. Yenicekent köy girişi hemen kavşakta. Tak yapılmış, iki direk üzerinde yazan; T: C: Buldan belediyesi Yenicekent’e hoş geldiniz.

20180429_103903_HDR

Tripolis kentine kısa sürede vardık, uzaktan görünen az sayıdaki harabeleri çekiyorum.

20180429_105852_HDR

Yolumuz üzerinde olduğundan antik kente girdik. Girişte antik kentin çizilmiş topografik şehir planı

20180429_110024_HDR

Tripolis Antik Kenti; Menderes Nehri kıyısında yamaç üzerine kurulmuştur. Batıya ve kuzeye açılan vadilerle Ege’ye güneydoğusundaki Çürüksu Ovası ve vadileri ile İç Anadolu ve Akdeniz’e ulaşımı bulunan antik kentlerden birisidir. Kentin güneyinde Çürüksu Vadisi’nde kurulmuş olan çağdaşı Laodikeia’ya 30 km. , Hierapolis’e ise 20 km. uzaklıktadır. Kaynaklarda Tripolis’in ilk adının Apollonia olduğu daha sonra Geç Helenistik Dönem de Tripolis olarak adlandırıldığı ve ilk kuruluşunun Lidya Devleti zamanında olduğuna ilişkin belgelere rastlanılmaktadır. Tripolis Lidya Şehirleri arasında yer almasına karşın Frigya ve Karya bölgelerine ulaşımı sağlayan önemli sınır, ticaret ve tarım merkezlerinden biri görünümündedir. Menderes Nehri ile Çürüksu Çayı’nın bereketlendirdiği, Çürüksu Ovası’nın büyük bir bölümüne hakim kentlerden biri olup, kuruluş biçimiyle ve şehircilik anlayışı ile yörenin en zengin kentleri arasında yer almaktadır. Tripolis’in ilk kuruluşunun Lidyalılar zamanında olmasına karşın, yüzeydeki kalıntılar üslup olarak Roma ve Bizans Dönemi mimari özelliklerini ve yapı örneklerini göstermektedir. Tripolis Antik Kenti İ.Ö. II. yy sonları ile İ.S. I. yy. ortalarında ve IV. yy. ortalarında birçok deprem ve savaşlara sahne olduğundan çok tahrip olmuştur. Kent en görkemli dönemini Roma devrinde yaşamıştır. TRİPOLİS’İN BAŞLICA YAPILARI: Tripolis Tiyatrosu: Grek tiyatrosu tipinde araziye uygun inşa edilmiş, Roma mimari tarzında yapılmıştır. Tiyatro üç bölümden oluşmaktadır. -Cavea: Yarım daire şeklinde olup, üç diazoma ile bölünmüştür. Tonoz çıkışları caveanın üst kısımlarında ve yanlarda yer almaktadır. Oturma kademeleri büyük mermer taşlardan yapılmıştır. Yaklaşık 8.000 kişi alabilecek kapasitededir. -Orkestra: Cavea’nın oturma kademeleri ve malzemeleri ile tamamen toprak altındadır. -Scene (Sahne ve Sahne Binası): Sahne binasının üst yapısı iç ve dış kısımlara doğru yıkılmış harap durumdadır. Sahne binasına ait sağ ve sol istinat duvarlarının az bir kısmı yüzeyde görülmektedir. Tripolis Hamamı: Tripolis Tiyatrosu’nun 200 m. batısında bir düzlük üzerinde bulunmaktadır. Geç dönemde kenti çeviren sur duvarının dışında kalmıştır. Yapıya ait yüzeydeki kalıntılardan beş bölümü tespit etmek mümkündür. Her bölüm kendi arasında tonozlarla ve büyük nişlerle geçildiğine dair kemer izleri bulunmaktadır. Alt yapısı ve duvarlarının kesme traverten blok taşlardan, kemer ve tonozların da ise aynı malzemeyle tamamlandığı anlaşılmaktadır. Hamam, tipik Roma Hamamı geleneğinin bir örneğidir. Şehir Binası: Hamamın yaklaşık 200 m. güneyinde yer almaktadır. Üst yapısı tamamen yıkılmıştır. 40X65 m. ölçülerinde büyük bir yapıdır. Temel duvarları çok geniştir. Yapının batı duvarına bitişik sur duvarı devam etmektedir. Yapı Roma Mimari karakteri göstermektedir. Apsisli Yapı: Şehir Binası ile Tiyatro arasındadır. Dikdörtgen planlı yapının kuzey duvarının iç kısmı apsisli olduğundan bu ad verilmiştir. Yapının üst bölümü tamamen yıkılmış harap durumdadır. Kale ve Surlar: Tripolis Geç Roma ve Bizans Dönemi’nde sur ile çevrilmiştir. Eğimli arazide kurulan kentin surları yer yer burçlarla, gözetleme kuleleri ve kalın duvarlarla desteklenmiştir. Tiyatroya bitişik devam eden sur, kentin kuzeyindeki en yüksek tepede kule ile birleşir. Kule hem savunmaya hem de gelecek düşman tehlikesini gözetlemeye yöneliktir. Su Yolları: Tripolis Antik Kenti her ne kadar Menderes Nehri kenarında kurulmuş olsa bile, kentin ihtiyacını karşılayacak olan gerekli su, kente 25 km. uzaklıkta bulunan şimdiki Güney İlçesi yakınındaki kaynaktan temin edilmiştir. Kaynak ile Tripolis arası dağlık ve engebeli arazi olduğundan bu güzergahta su yortusunu, tünel, künk ve kemer izlerinin kalıntıları bulunmaktadır. Nekropol: Antik Tripolis Kenti’nin doğu ve güney yamaçları Nekropol olarak kullanılmıştır.

Kültür ve Turizm Müdürlüğü

https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/denizli/gezilecekyer/tripolis-antik-kenti

Aşağıda Tripolis antik kenti tarihinin yazıldığı tabelayı uzun olduğu için iki bölümde çekiyorum

1. Bölüm

20180429_110038_HDR

2. Bölüm

20180429_110048_HDR

Antik kentin girişi yok, herhangi bir gişe de yok. Serbestçe girip hızlıca resim çekerek etrafı geziyorum. İki taş duvar kalıntısı az uzakta.

20180429_110112_HDR

Büyük yapıların blok taşları düzgün yontulup duvarı örmüşler.

20180429_110527_HDR

Büyükçe bir blok taş üstünde daha küçük blok taşın üzerine kahramanımız Ferdimen çıkmış bana poz verdi. Ben de çekiyorum az uzaktan. Ferdimen sanki bir kolunu ileri uzatıp uçacakmış gibi duruyor. Arkada tepeler giderek yükselmekte ardı sıra.

20180429_110622_HDR

Tripolis antik kentinde buraları henüz kazı yapılmamış sanki. O yüzden araziyi ot kaplamış, kalıntılar ortaya çıkmamış. Bir kaç duvar kalıntısının ucu görüyor arazide.

20180429_110631_HDR

Büyükçe bir yapı olduğu anlaşılan binanın 7 sıra taşları, o da fazla değil.

20180429_110633_HDR

İçlere doğru gidince beyaz mermer sütunlu bir yol görüyorum. 7 den fazla sütun sıralı, zemin de kalın mermer döşeli.

20180429_111427_HDR

Kalın bir duvarın dibinde yazılı bir blok taş konulmuş. Yazılar çok küçük.

20180429_111436_HDR

Bisikletleri dışarıda bırakmadık, yanımızda götürüyoruz yürüyerek. Ferdimen taş döşeli yolda durmuş resim çekiyor. Yolun sağında bir kaç sütun, solunda yüksekçe bir duvar.

20180429_111448_HDR

Bir yapı, tapınak olmalı, köşesinde üç sütun, üzerinde kiriş L biçiminde. Köşedeki sütun kare, diğer iki sütun yuvarlak. Diğer sütunlar ayrı ve bağlantısı yok köşedeki üç sütunla.

20180429_111619_HDR

Başka bir sütunlu yol, buradaki sütunların başları tam, yol taş döşeli. Solda alçak bir duvar var.

20180429_111638_HDR

İçlere doğru gidince burada kazı yapıldığı ve restore çalışmalarını görüyorum. Bir binanın giriş kapısı, duvarları yüksekçe. Sadece çatısı yok.

20180429_111653_HDR

Kimi binaların kemerleri görünüyor. Kemer genişçe.

20180429_111710_HDR

Kalın, kısa kare ayaklar üzerine taş kemerlerle geçit halinde yapılmış bir yapının içinden çekiyorum. Sol tarafta ayaklar üzerinde kemer başlangıcı sağ tarafta duvara örülmüş.

20180429_111719_HDR

Kısa, kalın sütun kemeri diğer tarafa da yapılmış. İki taraf ta kemerli ve üstü kapalı bir geçit.

20180429_111721_HDR

Sütunlar sıra sıra dizilmiş yol boyu ve genişçe bir alanın kenarlarında dikili duruyor.

20180429_111728_HDR

Bu cadde hakkında yazılmış uzunca yazının resmini çekiyorum.

20180429_111746_HDR

Zeminde döşeli pişmiş toprak künklerin bir kısmı görünüyor.

20180429_111754_HDR

Antik kentin kenarındaki yola çıktık. Az ilerde sağda kazı çalışmaları devam ediyor. Sol tarafta tel örgü ile çevrelenmiş antik kent son kazılarda tel örgü dışında da kalıntılar ortaya çıkmış.

20180429_112026_HDR

Atik kentin tel örgüleri devam ediyor tepeye kadar. Biz dıştaki yolda rotamızı takip ediyoruz nehir boyu.

20180429_120629_HDR

İlerideki tepe yamacına gelince bu yamaçta kaya mezarları olduğunu zannettiğim delikler görüyorum. Biraz yumuşak kayaçlara kimi geniş, kimi dar giriş yapılmış. Hepsi aynı hizada değil, kimi yüksek, kimi alçak.

20180429_120757_HDR

Yamacın diğer tarafında da mezarlar görünüyor. Herhalde antik kentin nekropol kısmı burada yapılmış. Antik kenti gezerken nekropol (Mezarlık) görmemiştim.

20180429_121048_HDR

Antik kenti geçer geçmez vadiye girdik ve Büyük Menderes nehri bize kendini gösterdi. Gösterdi, gösterdi göstermesine ama beni şaşırtan akan suyun berrak ve temiz akmasıydı. Sevindim böyle temiz akmasına. Demek ki Denizli’den gelen Çürüksu çayındaki kirlilik Büyük Menderes nehrini kirletiyordu. Kıyılarda sazlar ve hayıtlar var.

20180429_121834_HDR

Vadiden gelen nehir dar bir yerden tertemiz akıyor. Karşı taraf kıyıları sazlık, beni olduğum tarafta Zakkum pembe çiçekler açmış.

20180429_121838_HDR

Yolu yaparken kazdıkları yerde iki farklı renkte toprak yapısı ortaya çıkmış. Alt kısım koyu gri, neredeyse siyaha yakın. Üst kısmında, 1.5 – 2 metre kalınlıkta toprak yüzeyi bej renginde.

20180429_124429_HDR

Burada üzüm bağları gözüme ilişiyor, boşluk olan yerlerde kırmızı gelincikler açmış.

20180429_125221_HDR

Nehrin karşı tarafına geçen bir köprü görünce o tarafa girdik. Ferdimen köprünün ortasında resim çekiyor. Köprü uzun, kenarları korkuluk demirleri uzayıp gitmiş. Tam ortada uzunca bir kavak göğe doğru uzamış gövdesini saran sarmaşıkla birlikte.

20180429_125224_HDR

Köprü başındaki demire tabelamızı bağlıyorum.

20180429_125520_HDR

Büyük Menderes nehri berrak ve temiz aktığını gördüğüm için şanslıyım. Yıllardır her geçişimde nehrin dibini görme şansım olmadı. Şimdi ise nehrin yatağındaki tüm çakıl taşlarını görmekteyim. Ayrıca bolca suyun akması da sevindiriyor beni. Yaptığımız turun amacına ulaşması için çabamızı sürekli göstermeliyiz. Tarımda ürünleri zehirlemeden, balıkların, kaplumbağaların, kurbağaların, yengeçlerin yüzdüğünü görmemiz gerek. Savaşımız bunlar için olmalı. İnsanlara bütün pislikleri nehre akıtmamalarını anlatmalıyız ki geleceğimize temiz bir miras bırakalım.20180429_125603_HDR

Büyük Menderes nehri ağaçların arasından usulca ve tertemiz akıp gidiyor.

20180429_125611_HDR

Dar vadi dibinden, nehrin akışına doğru, suyun kaynağına yolculuğumuz sürüyor. Vadinin yamaçları dik, Önde Ferdimen bisikleti ile gidiyor. Mehmet daha ileride.

20180429_133231_HDR

Yol bu kez karşı tarafa doğru köprü ile bağlanmış. Köprü başında durup demire tabelamızı bağlıyorum. Köprü korkuluk demirleri, KUZ, kıvrılarak akan nehir ve yamaçlar görüntüye giriyor.

20180429_133648_HDR

Karşı kıyıya geçer geçmez barajın gövdesi tüm ihtişamlığı ile karşıma çıktı. Burası vadinin en dar yeri olmalı. Baraj duvarı yüksek beton olarak milyonlarca metre küp suyu tutuyor. Önümde bir kaç ağaç ve akan nehir.

20180429_134053_HDR

Barajın gövdesinin en üst kısmına tırmandıktan sonra, barajın sağ tarafında yamaç betonla kaplanmış. Bu beton içine kocaman tüneli görünce içine girerek gölgelik ve serin yerde dinleniyoruz. Yokuşu çıkınca terledik ne de olsa. Ferdimen tünel girişine oturmuş gölgelik yerde, sağında ve solunda iki bisiklet duruyor.

20180429_135308_HDR

İlk önce Güney şelalesini görmeye gidiyoruz. Az daha tırmanış var. Baraj seviyesinden yükseklerdeyiz. Gölet geniş bir alan oluşturmuş. Üstümde çınar ağacı var, dalları resmin üstünde görünüyor birazcık. Karşıdaki yamaçta bir yol kıvrılarak yukarı doğru çıkmakta. Sanırım o yoldan gideceğiz. Yolun üstünde teras olarak bir kaç kademe daha var.

20180429_141828_HDR

Ve ağaçların arasından Güney şelalesini görüyorum yükseklerde. Su yüksekten dökülüyor ama ağaçlardan döküldüğü yeri göremiyorum.

20180429_143604_HDR

Sonunda Güney şelalesinin dibine geldik. Yüksekten, epey yüksekten, iki yerden dökülüyor. Burasının dibin görünmüyor. İkinci kademeden bir daha dağınık biçimde, bir kaç yerden yolun dibine kadar dökülüyor. Şelalenin yüksekliği 20 metre civarında. Şelalenin etrafı yeşil bitkilerle kaplı. Burası milli park olarak ilan edilmiş doğal güzellikte bir yer. Beton taş döşeli yolda Ferdimen’in bisikleti ve KUZ park etmiş durumda.

20180429_144205_HDR

Burada restoranlar var yemek yiyeceğiniz. Biz de oturup balık yiyeceğiz birinde. Bisikletim KUZ yolun kıyısında park edilmiş halde duruyor. Dik yamaç bitkilerle yemyeşil durumda

20180429_144341_HDR

Bu yamaçtaki bitkilerden yoğun olanı sarmaşık türü her tarafı kaplamış durumda. Nedeni ise yamacın her tarafından su çıkması. İki yerden su akıyor çeşme gibi.

20180429_144349_HDR

Restoranın birine oturduk. Manzara çok güzel, baraj göletini izleyerek yemek yiyeceğiz. Biraz yüksekteyiz, altımızda ağaçlar boy göstermiş, karşıdaki dağlar manzarayı tamamlıyor.

20180429_145200_HDR

Üstü kapalı bir yerde masanın birine oturduk, Alabalıkları ısmarlayıp beklemeye başladık. Dünyada en çok resim çeken garsona bizi çekmesini rica ettik. O da bizi kırmadı ve üçümüzü masada otururken çekiyor göl manzaralı olarak.

20180429_145441_HDR

Pişen balıklar gelince yanına da soğuk bira eşliğinde yiyoruz. Balığı ağlatmamak gerek değil mi? Karnımızı doyurduktan sonra bisikletlere binip kendimizi yokuş aşağı saldık. Yemekten sonra kahve içmemiz gerek. Göl manzaralı bir yer seçerek duruyoruz. Kahve takımlarını çıkararak kahve pişirmeye başladım. Ferdimen Mehmet ile beni arkadan göl manzaralı olarak çekiyor benim telefonumla.

20180429_160502_HDR

Kahve pişiyor, logolu fincanımı elimi uzatarak gölü çekiyorum. Fincanın içinde köpüklü kahve, baraj gölü ve karşıda tepeler olarak manzarayı oluşturuyor. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

20180429_160602_HDR

İnişte göletin karşı kıyısını ve tepeleri çekiyorum. Baraj gövdesi üzerinde yol var ve devamında yokuş başlıyor.

20180429_162709_HDR

Tam karşımda koca bir dağ gölet yüzünden tepeye dönüşmüş. Kayalıktan oluşan dağ girintili, çıkıntılı ve az olarak bitki görünüyor. Dağın yansıması gölete vurmuş. Hafif esen rüzgarın titrettiği su yüzeyinde yansıma net değil.

20180429_162715_HDR

Baraj gövdesinin üzerine geldik, tam ortasından göl yüzeyini dar olan vadiyi çekiyorum. Göl dar ve uzun bir vadidedir. Göldeki su seviyesi tamamen dolu.

Su yüzey alanı: 2.80 km2

Toplan su hacmi: 84.27 hm3

20180429_163206_HDR

Baraj altındaki elektrik santralını ve kanallara ayrılmış beton yapıları çekiyorum. Buradan Büyük Menderes havzasını sulamak için su kanallara ayrılıyor. Santralın kurulu gücü 28.72 MVA dır.

20180429_163219_HDR

Baraj duvarına nehre atılan plastik atıklar su yüzeyinde birikmekte. Bu da barajın yukarılarında insanlar nehri kirletmekte olduğunu gösteriyor.

20180429_163326_HDR

Düzlük bitince sert yokuşlar başladı, hem de ne sert. Zig – zag sürerek çıkarken Ferdimen Mehmet’i bisiklet üzerinde arkasında gölet manzaralı çekiyor.

IMG_2610

Yavaş ve emin pedallarla çıkıyoruz. Bazen durup nefesi azaltırken geriye dönüp çıktığımız yolu ve baraj göletini çekiyorum. Epey çıkmışız demek ki. Ve hala çıkmamız gereken yokuşlar var.

20180429_165804_HDR

Ağır ağır çıkarken Mehmet ve Ferdimen’i direkler üzerinde kiremit döşeli çatısı olan, üç tarafı bir metre duvar örülü, üzeri yeşil gölgelikli bir yapıda koltuklarda otururken görüyorum. Bisikletlerini park etmişler, koltuklarda gel keyfim gel beni bekliyorlar. Yapının ön kısmı açık, zemini beton kaplı. Burada kamp yapılabilir.

20180429_172202_HDR

Ben de biraz dinlenip nefesim normale dönmesiyle tekrar kıvrılarak yukarı giden yola çıktım. Etrafta çam ağaçları var.

20180429_173054_HDR

Rakım yüksek olsa da buralarda zeytin ağaçlarını görünce durup resmini çekiyorum Demek ki Akdeniz havası buralara kadar geliyor.

20180429_174051_HDR

Eğim o kadar çok ki arada durup dinlemeden yol alamıyorum. Gidonumda takılı iki tüy ve dönemeç olan önündeki yokuş nereye çıkıyor bilmiyorum. Ne zaman bitecek bu yokuş, artık bitsin gayri.

20180429_180149_HDR

Yokuşu çıkarken üzerimi çıkarıyorum ki terim atletimi sırılsıklam yapmasın. Üzerim güneş ışınlarına maruz kalınca kıpkırmızı olmuş durumda. Ferdimen beni çıkarken resmediyor bir an için.

IMG_2615

Yokuşu çıkarken bir çeşme karşıma çıkıyor. Tamamen betondan yapılıp, beyaz badana ile boyanmış. Aynasına yeşil sprey boya ile İsmail yazmış birisi. Yalak kısmına da 93/1 devre yazmış askerin birisi. Çeşmeden su az akıyor. Suları dolduracak kadar değil. Arkası tamamen yeşillik olarak kaplamış ağaçlar.

20180429_181105_HDR

Bahçenin girişinde 50 X 80 cm boyutlarında içi oyuk taş dibek konulmuş. Yanına SATIK ARZİ olarak yazılmış. Yanında demir bir direk ve uzun bir demirle bahçe girişi 6 tahta dağınık biçimde konularak kapatılmış. Hemen dibinde incir ağacı ve bahçe içinde zeytin  ve nar ağaçları görünüyor.

20180429_181728_HDR

İncir ağacına tabeladan bir tahta konulmuş. Tahtaya kırmızı boya ile “İncir yemek selbes. Marangoz Orhan” yazılmış. Maalesef incir mevsimi olmadığı için yiyemiyoruz.

20180429_181806_HDR

Sonunda Güney kasabası göründü. Yamaçta kurulu olan kasabanın evleri fazla yüksek değil. Biraz daha yokuş çıkacağız demek ki.

20180429_183333_HDR

Kasabaya giriş yaptık, yolda kazı çalışmaları yapıldığı için cadde tamamen toprak. Ferdimen beni yokuşu çıkarken çekiyor arkamdan.

IMG_2628

Yokuşu çıkarken bir çeşme görünce duruyorum çeşmenin başında. İki tane geniş borudan su akıyor. Çeşmenin duvarı kayrak taşı ile kaplanmış. Beyaz bir mermer üzerinde “Kocapınar 1950 Belediye” yazılmış. Su iki bölmeli yalağın içine akıyor. Her olasılığa karşı sularımı dolduruyorum çeşmeden.

20180429_183650_HDR

Kasabanın merkezine geldik. Bisikletleri kahvenin birisinin önünde park ettik. Karşıda bir dükkanda yazılanları görünce dükkan tabelasını yakından çekiyorum. Tabelanın üstünde 34 Nolu sokak (TN. 4) tabelası sokağı belirtmiş. 4 B dükkan numarası. Dükkan tabelasında yazan ise; “Özen kundura tamircisi, O ŞİMDİ UZAKLARDa Ömer Kanlı

20180429_191430_HDR

İşin ilginç yanı dükkanda yazılı kartondan tabelalar. Büyük küçük harf karışık olarak şunlar yazılı;

AYAKKABI

TAMİRİ YAPILIR

HER RENK AYAKKABI

BoyanıR HeRkesin

istedigi paRaya

TamiR yapıLIR

(Nedense R harflerini hep büyük harf olarak yazmış kunduracı Ömer usta)

20180429_191434_HDR

Daha aşağıda;

AYAKabı

TamiRi GaRanTİ

YAPILIR

20180429_191438_HDR

Dükkanın başka bir yerinde de üç kartona şunlar yazılmış;

1. Karton

AYAKKABI

BOYANIR

İki yazı yazıcı ile düzgün yazılmış. İki yazı arasına;

Cila ile De

Boyanır

Cila ile De olur

yazılmış.

Daha küçük bir kartona;

Kaveye

gittim

Geliyorum

Bekle

Yazılmış.

3, Kartona görünen kısmı kadarıyla;

KKabı

boyanır

miRyaPILIR

Sağ üst köşede;

1 TL DİR

20180429_191450_HDR

Bu ilginç ayakkabı tamirci dükkanında yazılanları çekmemin sebebi ilginç yazılar ve en önemlisi de şu; Herkesin istediği paraya tamir yapılır yazması. Demek ki bu kasabada fakir çok ve yeni ayakkabı almasını bırak tamiri bile yaptıracak gücü yok.

Kasabanı meydanında kazı çalışmaları var. Kanalizasyon boruları döşeniyor. Yaklaşık 1.5 metre genişliğinde beton boru ve çalışma yapan traktör kepçe ve kamyonlar meydanda.

20180429_192414_HDR

Üzerinde iki kat ev olan kahvenin önünde bisikletlerimiz park halinde. Sonradan burasının belediyenin oteli olduğunu öğrendik.

IMG_2635

Akşam olmak üzere, karşıdaki belediye binasına giderek kalacak yer konusunda görüştük görevlilerle. Bu görüşmeyi daha çok istihbarat şefimiz Mehmet Aydın yapıyor. Ne de olsa Asker emeklisi. Bu konularda çok yetenekli olduğu kesin. Bisikletlerimiz Belediye önünde park halinde. Zafer kazanmış komutan edasıyla Mehmet belediyeden çıkmış bisikletini alarak bize doğru gelmekte. Belediyenin otelinde kalacağımızı Mehmet müjdeliyor bize.

20180429_192421_HDR

Kalacağımız otel deminki kahvenin üzerinde, bisikletleri otele götürüp görevliden anahtarı aldık. Çantaları odaya taşıdıktan sonra dışarı çıkıp pazar için tezgahını kurmuş bir pazarcıyı Ferdimen çekiyor. Tezgahın başında köylü, kafasında kasketi ile arkasındaki kasaya bir elini dayamış şekilde duruyor. Kasalarda domates, salatalık var, önündeki tezgahın üzeri kırmızı bir örtü ile örtülmüş. Herhalde pazar yarın kurulacak gibi.

IMG_2636

Ferdimen tezgahı çektikten sonra ben de hem Ferdimen’i hem de tezgahı olduğu gibi çekiyorum. Kırmızı örtülü tezgahın yanında patates serilmiş.

20180429_193235_HDR

Kahvenin bahçesinde çok basınçlı su akan bir çeşme var. Yalağın içi ve biraz yukarısı yosun tutmuş. Çeşmeden su basınçlı akarken arkada T borudan normal akan su var. Bu çeşmedeki su daha güzel olduğunu belirtiyor kahvedekiler. Daha önce çeşmeden doldurduğum suları dökerek buradaki çeşmeden dolduruyorum. Yukarıda bir halkaya bağlı uzun zincir çeşmeye kadar gelmiş. Ucunda da krom bir tas bağlı. Maalesef çeşmelerde olağan bir durum bardağı zincirle koruma altına almak. Bu ahlaksızlık ne zaman bitecek belli değil. Yalağın yanında iki saksı ve bir tahta kahve sandalyesi duruyor.

IMG_2638

Otelin odasına çıkıp odadaki yataklara yerleşiyoruz. Otelde çeşmelerden su akmıyor, tuvaleti bozuk işler durumda değil. Artık suyu aşağıdaki çeşmeden alacağız. İstihbarat şefimiz Mehmet yakınlarda hamam olduğunu öğreniyor. Havlumuzu, su donları ve temiz eşyaları alıp hamama giderek bir güzel yıkanıp keselendik. Sıcak su bizi kendimize getirip tüm yorgunluğu alıp hafifliyoruz. Terli çamaşırları bir sabun su ile yıkayıp pakladık. Temiz ve kuru elbiseleri giyip otele döndük odamıza. Odanın içine ip gererek çamaşırları astık kuruması için. Ferdimen beni eşyalarımı çıkarırken yatağın ucunda çekiyor. Odanın içinde üçten fazla yatak var.

IMG_2639

Akşam yemeğini yapmıyoruz çünkü istihbarat şefimiz yaptığı araştırmalarda yakınlarda ızgara salonu buluyor ve bizi oraya götürdü. Burada kelle paça çorbası, acı biber, sarımsaklı sirke ve bol limon ile karnımızı doyurduk. Ferdimen Mehmet ile beni masada boş çorba kaseleri ile çekiyor.

IMG_2640

Karnımızı doyurduktan sonra çayları da içerek bir süre daha lokantada oturduk. Fazla geç olmadan otele giderek odamıza çekildik. Bisikletleri otel içindeki koridora kilitledik bu ara. Telefonları ve şarj edilecek cihazları prize takıp şarj ediyoruz.  Sonrasında yatağa yatıp uyku moduna geçtik. Bu gün her ne kadar az yol yapsak ta Güney barajından sonra sert yokuş bizi çok yordu. Yaklaşık 600 metre tırmandık sayılır. 148 metreden 753 metre rakıma çıktık. Fazla zorlamaya gerek yok. Nerde tırak orda bırak.

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık olarak 40 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

Mysia Bisiklet Turu 1. Gün

12 Mayıs 2017 Cuma

Gölyazı – Ayvaköy – Unçukuru – Hasanağa

(Kör arkadaşlarım için betimleme yapılmıştır)

 

Bir halin var seviyorum
Küçük ellerinden daha çok
Bir halin var özlüyorum
Sıcak dudaklarında yok

Yıldızlı gözlerinde ayrı ufuk
Bir halin var düşünüyorum
Bir halin var gülüyorum
Arsız burnunda çocuk
Bir halin var üzülüyorum

Cahit Külebi

 

Öne çıkan görsel, sağda yosun tutmuş kayalar. Karşıda, kayalardan köpürerek ağan çağlayan gölete dökülüyor.

Hamakta uyumanın keyfi ile erkenden kalkıp hazırlıklarımı yapıyorum. Eşyalarımı toplayıp çantalara yerleştirdim. Bir günlük tatil yetti bana. Çadır, uyku tulumu, mat gibi eşyaları sosis çantanın içine yerleştirdim. Sağ arka çantaya da mutfak eşyalarımı ve gereksiz eşyaları yerleştirip sadece tamir takımları ve gerekecek eşyaları sol arka çantama koyup bagaja bağladım. Sosis çanta ve diğer çantamı araca vereceğim. Gece ve sabahın erken saatlerinde festivale katılacaklar da geldi. Artık iyice kalabalık olduk. Sabah kahvaltısını Gölyazı kadınlarının satış yaptığı yere gidip kahvaltıyı yaptık. Burada formalar dağıtıldı herkese. Kahvaltı sonrası kamp alanına gelip eşyaları kamyona yükledik. Yükü hafifleyen bisikletlerle antik döneme ait olan mezarlık, yani Nekropol kazı alanına geldik. Bisikletleri tel çit ile çevrili kazı alanının girişindeki kapının dışına park ettik.

İçeri giriş yapıyoruz, gözüme ilk ilişen lahit mezarına ait olan kırık taş kapağı. Kim bilir hangi mezardan alınıp kırılarak yerde çimenlerin üzerine bırakıldı.

Zemin kayalık olduğundan lahitler kayaya oyulup ölmüş insanları gömüyor, üstüne de az önce resimde görünen kapak ile kapatılarak görev tamamlanıyormuş. Yerde kaya oyulup mezar sandığına dönüştürülmüş. Etrafına da emniyet şeridi çekilerek içeride kazının devam ettiğini belirtmişler.

Kazı ekibinden öğretimci elinde mikrofon ve taşınabilir bataryalı hoparlörden buradaki tarih ve kazılar hakkında bilgi veriyor.

Arkeolog kadın mezar başında, çevreye bisikletliler toplanmış dinliyorlar can kulağı ile.

Kimi mezarın üzeri dikenli ot sarmış.

Kimi mezar da toprakla yapılmış.

Mezarlar kayalara oyulmuş göl manzaralı.

Kimi yerde kazı çalışmaları devam ediyor, emniyet şeridi ile çevrelenmiş durumda. Kazı yapılan mezarların üzeri naylonla örtülerek yağmurdan ve dış etkilerden korunuyor.

Topraktan yapılmış mezar. Arkeoloğun anlattığına göre burada ceset konduktan sonra üzerine odun parçaları konularak yakılıyormuş. Cesetlerdeki ve topraktaki yanık izleri bunu belirtiyor. Uzunlamasına, dar, toprak mezar. Dikkatlice topraklar temizlenmiş. İçinde ceset var.

Cesedin baş kısmı tamamen yanık durumda simsiyah. Neredeyse toprağa karışmak üzere. Mezarlık Gölyazı’ya tek giriş yolunun iki kıyısında. Burası yarımadanın başlangıcı ve en dar su üzerinde kalmış toprak parçası.

Akropolden çıkıp köyün merkezine doğru geldik. Henüz yarımadada olan Rum Ortodoks kilisesine geldik.

Gölyazı Aziz Panteleimon (bazı kaynaklara göre Hagias Georgias) Kilisesi Anadolu Rum Ortodoks kiliselerinin önemli ve özgün örneklerindendir. Kaynaklar, eskiden köyde üç kilisenin bulunduğunu ve asıl kilisenin Aziz Georgios’a ithaf edildiğini anlatır. Yapım tarihi ile ilgili bazı kaynaklar 19. yüzyıl sonunu işaret etse de; kilisenin restorasyon çalışmaları sırasında ortaya çıkan 1903 ibaresi; büyük olasılıkla kilisenin bitiş tarihini gösterir.
Aziz Panteleimon Kilisesi, üç nefli, dikdörtgen planlı bir bazilikadır. Batısında narteksi bulunur. Naostaki nefleri oluşturan desteklerden yalnızca kuzeyde üç, güneyde de iki desteğin kaidesi günümüze ulaşabilmiştir. Yekpare meşeden oluşan bu desteklerin sadece ikisi günümüze ulaşabilmiş; restorasyon sırasında yine aslına uygun olarak yekpare meşe kullanılmıştır. Kilisenin doğusunda üç bölümlü apsisi bulunmakta olup, ana apsidde dışa doğru daralan bir pencere ve ona simetrik dikdörtgen iki niş bulunur. Apsidi tek basamaklı bir synthronon çevrelemektedir. İbadet mekânı kuzey ve güneyde birbirlerine simetrik altışar pencere ile aydınlatılmıştır. Kuzey-güney doğrultusunda dikdörtgen planlı olan narteksin yanlarında yuvarlak planlı iki merdiven kulesi ile ortasında dikdörtgen planlı üç bölümden oluşur. Kilisenin güney ve kuzey cepheleri payelerle beşer bölüme ayrılır. Yapının üzerini örten çift pahlı çatının büyük bir bölümü restorasyon öncesi yıkılmıştır.  Yeniden yapım sırasında duvarları moloz taş ve tuğla ile örülmüştür.
Mübadeleye kadar ibadet mekânı olan kilise, bu tarihten sonra çeşitli amaçlarla kullanılmış; ancak zamanın ve yangınların etkisiyle günümüze ciddi hasarlarla ulaşabilmiştir. Bursa Nilüfer Belediyesi tarafından aslına uygun olarak restorasyonu gerçekleştirilen kilise, yenilenme çalışmalarını ardından kültürevi olarak işlev kazanmış ve 2014 yılında hizmete açılmıştır.
Kilisenin giriş kapısı, güneş tam çatının ucunda parlak ışıklarını saçıyor. Kilise onarılıp uygun bir hale gelmesi beni sevindirdi. Yaklaşık 10 yıl önce geldiğimde kilisenin çatısı yoktu ve içerisi çöplükten girilmiyordu.

Kilisenin büyük kapısından tek kanadı açık olarak içerisinin görünümü. Tavandan sarkan avizelerde lambalar yanıyor. Eskiden mum yanarmış avizelerde.

Kilisenin içerisine giriyorum, önceki yıllarda gördüğüm çöpler yok. Duvarların çoğu yıkık döküktü ve çatısı yoktu. Şimdi ise pencereler yenilenmiş, çatı yeniden yapılarak üzeri örtülmüş. Çatıyı tutan meşe destek sütunları 6 tane. Oturma yerleri olarak mor renkte kumaş kaplı ahşap sandalyeler 7 sıra sağda, 7 sıra solda dizilmiş. Bazı özel günlerde Ortodokslar burada ayinlerini yapıyorlar. Kilisenin duvarlarında bir çok pencere var ve içerisi duvarların beyaz badanası ile iyice aydınlanmış durumda.

Nilüfer belediyesi hatıra olsun diye para basma kalıbı yaptırmış. Kurşun parçalara zımbayı koyup ağır bir çekiçle kuvvetlice vurunca yumuşak olan kurşuna iz bırakarak önlü – arkalı para yapmış oluyoruz. Para basma kalıbının üst kısmının resmini yakından çekiyorum. İç kısımları oyulmuş figürlerle.

Yuvarlak kurşun levhaya bir tane baskı yapıp kendime hatıra olarak alıyorum. Kalıbın alt kısmında basılı para. Kocaman bir kütüğün üzerine kalıp konulmuş. Kalıp 4 vida ile meşe kütüğüne sabitlenmiş.

Kilisenin iç balkonunda Nafiz bana doğru bakarken çekiyorum bir poz. Kafasından kaskını çıkarmamış.

Para basmak için sıra bekleyenler ve oturma sandalyeleri.

Kilisenin dışında bitişik olarak duran ev de onarılarak Kültürevi olarak ziyarete açılmış. Bina iki katlı taş örülerek yapılmış. Üst katı belirtir kahverengi tahta, köşeden yukarıya kadar yapılmış. Üst katın duvarları sıvalı, beyaz banana yapılmış. Al kat sıvasız ve taştan yapılı. Üst katta iki pencere kahverengi boyalı. Giriş kapısı da öyle. Çatıdan aşağı yağmur suyunu boşaltan boru aşağıya kadar inmiş. Burası kiliseye ait ve papazın evi olarak kullanıldığını düşünüyorum. Bisikletim KUZ köşeye yaslanmış olarak duruyor.

Kilise ziyaretinden sonra Gölyazı merkeze, Ağlayan Çınar ağacının olduğu yere geldik. Ağlayan Çınar ağacının yanındaki meydanda toplandık, eskiden burada çay bahçesi vardı ve ağacın görünümünü bozuyordu. Çınarın altını komple işgal ederek ziyarete gelenleri dar alanda bırakıyordu. Şimdi ise etrafta hiç bir şey yok ve ağacın güzelliği ortaya çıkmış.

Ağlayan Çınar’ın bir dalı yana doğru gidince ağırlığı taşımak için dirsek olan yerin altına beton destek yapılmış. Ağacın gövdesinin içi çürüyerek boşluk oluşmuş. Yana doğru giden dalın içi de aynı şekilde boşluk var.

İşte bu yana doğru uzamış dalın boşluğunda köpek sıcaktan etkilenmesin diye girip serin yerde uyuyordu. Ben de uyuyan köpeğin resmini çekiyorum.

Ağlayan çınarın göz yaşlarının düştüğü yere mermerden kocaman çınar yaprağı konulmuş. Ağacın altında böyle mermer çınar yapraklarından bir kaç tane daha var ama kimisi kırılıp yok olmuş durumda. Ben de sağlam olanın bir tanesini çekiyorum. Çınar yaprakları insan elindeki parmaklar gibi beş tane çıkıntısı var. Mermer plaka da ona göre kesilmiş ve damarlarını da oyarak yapmışlar. Mermer yaprak küçük bir kaidenin üzerine konulmuş.

Buraya gelmemizin nedeni Mysia Yolları Bisiklet Turu için büyük desteği veren Nilüfer Belediye başkanının gelip turu başlatması. Turu düzenleyen arkadaşların çoğu belediyede çalışıyor. Turun lideri Ercan Hafız tur için bizlerden destek almıştı kış aylarında. Türkiye’de tanınmış kişileri ve tur düzenleyenleri davet edip çalıştay yaparak misafir etmişlerdi.

Turun pankartını açıp Belediye başkanı ve katılımcılar Ağlayan Çınar ağacının önünde resim çekiyorum. Pankartta 12 –  13 – 14 Mayıs 2017 MYSİA YOLLARI BİSİKLET TURU yazısı var.  Pankart siyah, üstteki yazılar sarı renkte, alttaki yazılar da beyaz renkte.

Turu düzenleyen ekip pankartın ardında toplaşıp resim çekiyorum bir poz.

“Tanrı Zeus’un çocuğunu taşıyan Leto, doğum yapabilmek için küçük bir kara parçası bile bulamaz. Zeus’un karısı Tanrıça Hera, evliliğin koruyucusu olan ev ve ocak tanrıçasıdır. Hera, kendi evliliğini korumak için canlı cansız tüm varlıklara, Leto’ya çocuğunu doğurması için yer göstermemelerini emretmiştir. Leto, böylesi zor bir durumdayken sadece bir ada ona yardım etmeyi kabul eder. Ada sabit değildir. Su yüzeyinde gezebilmektedir. Bu yüzden diğer toprak parçaları gibi Hera’nın öfkesinden korkmaz. İris’in Hera’yı bir mücevherle kandırması sonucu, doğum yapanlara yardım eden Tanrıça Eileithyia da Leto’nun yanına gelebilmiştir. Leto önce bir kız çocuğu doğurur: Artemis… Peşinden de onun yardımıyla Apollon dünyaya gelir. Hep o cesur ada sayesinde… Apollon ışık ve aydınlık tanrısıdır, adım attığı her yer otlar ve çiçeklerle dolar ve ada bir cennete dönüşür. İşte Gölyazı, Anadolu’da Işık Tanrısı Apollon adına kurulmuş 8-9 antik yerleşimden tatlı su kenarında kurulmuş tek şehirdir.”

“Çok önceleri, Marmara Denizi’nin güneyindeki Odrysses (Mustafakemalpaşa) Çayı, Bandırma’dan denize dökülürdü. Apolyont Gölü de ortalarda yoktu. Bugün gölün olduğu yerde Apollonia, Mustafakemalpaşa’nın bulunduğu yerde de Melde (Miletepolis) kenti bulunuyordu. Apollonia Kralı’nın, güzelliği dillere destan bir kızı vardı. Melde Kralı, bu güzeller güzeli prensesi oğluna istedi. Ancak genç prenses, gönlü olmadığı için varmadı prense. Baba Kral, bir tepe üzerinde saray yaptırarak sakladı kızını. Çok öfkelenen Melde Kralı ise bir felaket getirmek istedi baba kızın başına. Ve Odrysses’in sularını Apollonia topraklarına doğru çeviriverdi. Apollonia toprakları sular altında kaldı, ama kent ile prensesin sarayı, çevresi surlarla çevrili bir ada olarak kaldı. İşte Apolyont Gölü böyle oluştu.” Apolyont, dünyada suyu içilebilen üç gölden biriydi. Göl kenarındaki evlerden sallanan bakraçlarla eve çekilirdi su. Öyle lezzetliydi ki Apolyont’un suyu, içen bir daha içmek isterdi.

http://bursadazamandergisi.com/makaleler/isik-tanrisinin-sehri-golyazi-2641.html

Mysia yolları adı altında bu bölgede gönüllülerin yaptığı çalışmalar sonucu yürüyüş yolları ve bisiklet yolları ortaya çıkarılmış. Güzel bir çalışmanın sonucu yürüyüş ve bisiklet yollarını gösterir tabelalar dikilerek sabitlenmiş. Buraya gelip yürümek, ya da bisiklet sürmek isteyenler tabelaları ve işaretleri takip ederek gezebilirler. İzmir de yaptığımız Efes – Mimas yolları çalışması gibi. Bizler de bu yolların açılışını ve ilk gezginleri olarak yapmaya çalışacağız. Elbette bisikletle.

Aşağıda Gölyazı dan başlayan yol tabelası sarı direğe üç tabela bağlanmış. Üstteki tabelada MİSİ 58 KM, ortadaki tabelada AKÇALAR 13 KM yazısı kahverengi zemine beyaz renkte yazılmış. Bu iki tabela yürüyüş rotasını belirtiyor. Alttaki tabelada ise MİSİ 50 KM  sarı zemine siyah renkte yazısı yazılmış. Bu tabela bisiklet rotasını belirtiyor. Yürüyüşçülerin tabelasında sırt çantalı yürüyenlerin siluetleri basılı Mysia yolu diye. Bisiklet tabelasında da bisiklete binen birinin silueti basılı.

AĞLAYAN ÇINAR

Apolyont

Tarihin verdiği yorgunlukla yan yatmış ulu bir çınar… Lakin, yaşamaktan umudunu kesmemiş, uzanmış öylesine bağrı yanık. Yaprakları hüzün, içi kan ağlarcasına savaşlara, acılara, kara sevdalara, tercüman olurcasına ardında sevgi bahçesi, açamayan gonca bir gül; Önünde oluk oluk göz yaşlarının eseri koca bir göl.

Mehmet Okatan

Ağlayan çınar tabelası üstte, çınar resmi ve yazısı kahverengi zemine beyaz renkte yazı yazılmış. Alttaki tabelada ki yazı beyaz zemin üzerinde siyah renkte yazılı.

Ağlayan çınar yaklaşık 750 yaşında

Belediye başkanı turu başlatıyor ve yola çıkıyoruz. Bir süre ana yola doğru gittik. Ana yola çıkmadan toprak yola saparak gitmeye başladık. Tarlaların, bahçelerin arasından giderken önümde giden Cem durup kafasını bana çevirerek poz veriyor.

Arazide, toprak yolda bisiklet sürmek gibisi yok. Kendimi doğanın içine bırakıyorum. Sarı çiçek açmış otlar, ağaçlar tek tük.

Beni zorlu yollarda hiç sorun çıkarmayan bisikletim KUZ. O da bir resim çekilmeyi hakkediyor.

Tarlalar çoktan sürülüp ekilmiş bile. Ürünler adeta fışkırmış. Dümdüz bir ova karşıki dağlara kadar gidiyor. Dağlar uzaklarda.

Ara sıra tabiatın güzelliğini bozan çirkinlikleri de görmemiz olası. Yol kıyısına çöpleri atıp kurtulmuşlar sanki. Ama çöpler orada duruyor, geleceğini kirletmeye devam ediyor insanlar.

Sanki belediye bizim geçeceğimiz yolları dozerle yeni düzeltmiş. Tam da yolun ortasında kaplumbağa durmuş korkarak geçen bisikletçilere bakıyor. İlk defa bisikletçi birisini görünce korkması doğal. Yaşam alanlarına girmeye başladık kaplumbağanın. Önümde bir bisikletçi gidiyor. Yolun kıyıları çalılar ve ağaçlarla kaplı.

Toprak yol bazı yerde dere yatağından geçiyor. O yüzden bisikletçiler bisikletten inerek elinde sürerek karşıya geçiyor. Su çok az akıyor ama dere yatağı taşlı ve biraz su birikintisi var.

Arazide toprak yolda bir süre gittik. Akçalar köyünden Hasanağa organize sanayi bölgesine gittik. Burada dondurma fabrikasının bahçesinde mola verdik. Fabrika bizlere tarihi geçmiş dondurmaları yedirdi. Bunu fark ettiğimizde yetkililere neden veriyorsunuz bize tarihi geçmiş dondurmaları verdikleri cevap hatalı basım. Pek te inandırıcı değil, sıcak havanın etkisi ile yenen soğuk dondurmalar kimsenin hastalanmasına neden olmadı. Burada gereğinden fazla zaman geçirdik. Neyse fabrikadan ayrılıp esas önemli olan bir yere geldik. Hemen yakında olan Aktopraklık Höyüğü 8000 yıllık geçmişi ile bizi büyüledi. İlk çağlara ait bulgular kazı yapılan yerdeki binada sergileniyor.

Kazı ekibinden Arkeolog arkadaş bizlere Aktopraklık Höyüğü hakkında bilgi veriyor.

Aktopraklık Höyüğü, Bursa İl merkezinin 25 km. güneybatısında, Nilüfer İlçesi’nin batısında, Ulubat Gölü’nün doğu kıyısında yer alan bir höyüktür. Akçaları Sırtı Höyüğü ve Aktopraklık Mevkii olarak da bilinmektedir. Höyük, göle dökülen iki dere yatağının ayırdığı iki yükselti üzerinde, bir de bu yükseltilerden birinin güney yamacında olmak üzere ayrı üç alana yayılmıştır. Bu yerleşimler A, B ve C olarak adlandırılmaktadır. Bir Neolitik Çağ yerleşmesi olan Aktopraklık C yerleşmesi daha sonra Aktopraklık B yerleşmesine taşınmış ve bundan sonra, Erken Kalkolitik Çağ’da Aktopraklık C mezarlık olarak kullanılmıştır. Aktopraklık C mezarlığının 1.400 metrekarelik bir alana yayılmış olduğu belirtilmektedir. Tepe, 150 x 100 metre boyutlarında olup yüksekliği iki metredir.

Höyük ilk olarak 2002 yılında, sanayi sitesi yapılacak alanda, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Prehistorya Anabilim Dalı’ndan bir ekibin yaptığı yüzey araştırmaları sırasında tespit edilmiştir. Söz konusu kürsüden Prof. Dr. Necmi Karul başkanlığında 2004 yılında kurtarmak kazılarına başlanmıştır. Ertesi yılki kazıların hemen ardından Bursa Arkeoloji Müzesi’nin sit alanı belirleme çalışmalarında höyüğün 100 metre kadar kuzeyine Kalkolitik Çağ’a tarihlenen bir mezarlık tespit edilmiştir. Mezarlık kazısı da 2006 yılı programına katılmıştır. Tepelerin Neolitik Çağ’da iskan edildiği ve bu iskanın Erken Kalkolitik Çağ ve Orta Kalkolitik Çağ boyunca devam ettiği belirtilmektedir.

Aktopraklık A, Ilıpınar V tabakasıyla benzerlik göstermektedir.

Aktopraklık B yerleşimindeki tabakalardan birinde Erken Kalkolitik Çağ’a tarihlenen Ilıpınar VII – VIII tabakalarıyla denk olan Balkanlar’ın Orta Neolitik tipteki figürinleri, kemik aletler ve çok miktarda mermer bilezik ve boncuk bulunmuştur.

Aktopraklık C yerleşimi mimarisi, dal örgü ve yuvarlak planlı yapılar olarak görülmektedir. Kuzeybatı Anadolu’daki Menteşe, Fikirtepe ve Temenye gibi yerleşimlerde görülen yuvarlak ya da oval biçimli, basit dal örgülü, çukur tabanlı evler Aktopraklık Höyük’de de karşımıza çıkmaktadır. Ölüler evlerin taban altına gömülmüştür. Fikirtepe Kültürü özellikleri taşımaktadır. Roma Dönemi’nde yeniden iskan edilmiştir.

Aktopraklık C Neolitik çanak çömleği bölgedeki diğer yerleşimlerde olduğu gibi monokram mallarla temsil edilmektedir. Ancak bu tabakalarda Menteşe Höyüğü ve Barcın Höyük’te sık rastlanan krem ve bej rengi mallar da oldukça fazladır. Bu tip mallar Fikirtepe Höyüğü ve Temenye Höyüğü’nde (Pendik) az rastlanırsa da Fikirtepe Kültürü’nün erken evrelerinde daha yoğundur.

Aktopraklık C nekropolünde ölülerin “hocker” (ana rahmindeki gibi) gömüldüğü görülmektedir. Mezarlarda bulunan çanak çömlek, mermer bilezik ve boncuklar, Aktopraklık B ile ilişkilendirilmektedir. Bunun altındaki tabaka ise “Fikirtepe tabakası” olarak tanımlanmaktadır ve Ilıpınar IX – X ile denk görülmektedir.

Kaynak : Wikipedia

Kazılarda bulunan eserler müzenin içinde camekanlarda sergileniyor. Kırmızı çömlek, yağ kandili iki ağızlı. Biri üstte, biri yanda iki deliği var. Bir de şimdiye kadar ilk defa gördüğüm dikdörtgen çömlek. Çömleğin dört ayağı var. Bunlar pişmiş topraktan yapılmış. Bir tane de deniz kabuğu.

Pişmiş topraktan kolsuz, bacaksız ve kafası olmayan kadın gövdeleri. Büyük bir olasılıkla nazar için koruyucu Tanrıları temsil ediyorlar. Başlar dara düşünce heykeli eline alıp Tanrıya beni bu sıkıntıdan kurtar diye dua ediyorlarmış. 6 tane gövde var, bunlardan en sağdaki insan kafası.

Başka bir camekanda 12 tane küçük hayvan heykelleri sergilenmiş.

Taş boncuklardan yapılmış kolye.

Yapılan kazı çalışmalarında elde edilen buluntulara göre bitişik düzende kare, kerpiç evlerin maketi. 14 tane ev yan yana, 5 tane ev sıralı evlerin önündeki meydanda dikine sıralanmış. Küçük bir ağıl sağda, içinde koyun maketleri. Ortak kullanılan ekmek pişirme fırınları. Şirin bir köy olmuş.

Maketi daha yakından çekiyorum, fırında ekmek pişiren bir kadın. Minik tek odalı evler, penceresi yok. Sadece giriş kapısı var.

Mezarlıkta bulunup müzede sergilenen insan iskeleti. Sol tarafına yatırılmış, bacakları karnına doğru çekilmiş durumda. Yanında bir çömlek, ayakların altında dört çömlek daha. Kemiklerin çoğu sağlam, bazıları bozulmuş durumda. Çömlekler ve kaplara ölü gömülürken çeşitli yiyecekler konulup öbür dünyada yemesi için bırakılıyor.

Alet olarak kullanılan hayvan kemikleri.

Kırılıp ufalanmış çanak, çömlek parçaları.

Suda yaşayan kabuklu canlıların süs olarak kullanılmak üzere kurutulmuş. Midye ve salyangoz kabukları cam kabın içinde.

Çanakların içinde çeşitli tohumlar sergilenmiş. Buğday, arpa, bakla, kırmızı mercimek, yaban mersini bunlardan örnekler.

İkisi boş, birinde yuvarlak sapan taşları ve bir sapan. Bir meşinin iki kenarına uzun ip bağlanmış. Küçük bir kesede de sapan taşları duruyor. Bu sapanla küçük hayvanları ve kuşları avlamak için kullanılıyormuş vakti zamanında. 8000 yıl kadar önce.

Çömlek kaplar ve bir Tanrıça heykeli. Heykel pişmiş topraktan yapılmış, göbekli ve göğüsleri iri, sarkmış. Sanki kolları ile ok ve yay tutar gibi. Av tanrıçası olabilir.

8000 Yıl önce kullanılmış ok başları. Uçlarına sivri taş parçaları iplerle sıkıca bağlanmış.

Dal parçası baston gibi, bir şeyi tutup çekmek için kanca olarak kullanılıyor.

Yay ve ok sadağı, sadağın içinde dört tane ok var.

Şimdiye kadar bilmediğim bu 8000 yıllık tarihi eserlerin bulunduğu yerin sadece müze kısmını gezebildik. Kazı yapılan yeri göremedik. Dondurma fabrikası yerine buraya gelip iyice gezmeliydik. Neyse yapacak bir şey yok, başka zamanda gelip detaylı gezerim kazı alanını. Benzeri İzmir de Yeşilova höyüğünde görmüştüm. Yeşilova höyüğünün tarihlendirilmesi 8500 yıllara dayanıyor. Aynı biçimde evler, aletler, çanak – çömlekler, avlanma aletleri. O zamanlarda, yani 8000 yıl önce insanlar barış içinde yaşıyorlarmış. Sadece avlanmak için silahları varmış. Herhangi bir savaş, işgal, öldürme olayları olmamış buluntulara göre. Savaşsız, sömürüsüz, barış içinde. Aktopraklık höyüğünden ayrılıyoruz.

Yola çıktık ve düz ovada, göl seviyesine yakın. Denizden de 7 ila 15 metre arası yükseklik var. Buralara özgün kara incir ağaçları içinden geçen yolda gidiyorum.

Göl buradan görünüyor, kartal tüyümün arkasından. Ağaçlar önümde yeşil bir denizi oluşturmuş.

Düz arazi bitti, artık tırmanmaya başladık dağlara doğru. Bursa’nın yeşilliğinde çıkıyorum yokuşu.

Meşe ormanı dibinden geçen yol ve yolun kıyısında mor çiçekler açmış otlar. Mor çiçekler uzun bir dal gibi yukarı doğru uzamış.

Rakım yükseldikçe manzara da gözle görülür biçimde güzelleşmeye başladı. Ulubat gölü, karşı kıyıda Gölyazı adası ve yarımadası görünüyor. Arada durup bu güzelliği çekmek gerek, yoksa bu güzelliği kaçırırım. Bir daha nerede göreceğim. Hem ilk defa görüyorum buraları. Ben her duruşta resim çektikçe bisikletli grup iyice uzaklaştılar. Önümde kimse kalmadı sayılır. Bence hiç önemi yok. Bu güzellikleri görüp izlemesem çok şey kaçırmış olurum. Varsın gitsinler, nasıl olsa bir yerde yakalarım öndekileri.

Yeşillik ve tırmanış devam ediyor.

Tırmandıkça manzara daha da güzelleşmeye başladı ve Ulubat gölünün daha geniş bir alanını görebiliyorum. Bir kaç tane ada manzaramın içinde yerini almış.

Sağımda dağlar, tepeler uzatıp gidiyor.

Ormanın içinde, yol kenarında kimi yerlerde bahçeler yapılmış. Önümde incir ağacı, meyveleri henüz yeşil ve taze. Olgunlaşmalarına daha epey zaman var.

Önümde koca bir ağaç, komple çekiyorum resmini. Kareye de yorulmuş bir bisikletçi yürüyerek yokuşu çıkmakta. Büyük bir olasılıkla böyle yerlere hiç çıkmamış, antrenmansız birisi.

Tabelada yazılana inat Ayvaköy’e geldik. İşin garip tarafı yazılan Ayvaköy köy olarak belirtilmiş, altına da mahallesi. Köyleri ortadan kaldırmaya niyetleri olsa da Ayva mahallesi değil de Ayvaköy mahallesi deseler de burası bir köy olarak kalacaktır.

Ağaçlar, kimisinin gövdesi sarmaşıkla kaplanmış, böğürtlen bitkisi ve bunların arasında zambak çiçekleri mor açmış.

Artık iyice yükseldik, Uluabat gölü dağların, tepelerin ardında kalmaya başladı. Bulunduğum yerde meşe odunu istifi var. Kartal tüyü de sağ tarafta manzara ile birlikte.

Asırlık çam ağacı muhteşem görünüyor. Arkası orman ve ağaçlar. Solda küçük bir incir ağacı.

Ayvaköy içine girerken eski bir ev karşıma çıkıyor. Karkas biçimde (Kerpiç ve ağaç karışımı) yapılmış ev terk edilerek bozulmaya başlamış yer yer.

Öndekiler çoktan varmış bile. Ben aheste aheste, manzarayı ve doğadaki yeşilliği izlemekten epey geç geldim köye. Köyün içinden geçiyorum. Cami ve köyün bakkalı karşımda. Arasından geçen yoldan gideceğim.

Ayvaköy de Ayvaini mağarası var. Onun olduğu yere doğru gidiyorum. Burası sarp kayalıkların olduğu arazi yapısı var. Yol parke beton taş döşeli.

Evin bahçesinden dışarı taşmış kiraz ağacı göründe duruyorum. Evin sahibi de dışarıda. Bana “Koparıp yiyebilirsin” deyince yeni kızarmaya başlamış kirazlardan bir kaç tane koparıp yiyorum. Tadı nefis, dalından koparıp yemek gibisi yok. Kirazların tadını çıkarıyorum ve ev sahibine teşekkür ediyorum kirazlar için.

Dalında yarısı kızarmış, yarısı yeşil kirazlar ve yaprakları.

Kirazları yerken iki çocuk geliyor yanıma, merakla bana bakıyorlar. Hemen kesemi çıkarıp birer Lira veriyorum. Bakkaldan bir şeyler alıp yesinler diye. Çocuklar çekinerek parayı alıyorlar teşekkür edip. Şimdiye kadar para kesemden hiç bir çocuğa para vermedim. Bakkalın önünde bir şeyler ısmarladım, parayı da bakkal amcaya verirdim. Şimdi ise bakkal yok ortalıkta, mecburen para vermek zorunda kaldım. Çaktırmadan çocukların resmini çekiyorum sağda bisikletimle beraber.

Ayvaköy adından da anlaşılacağı gibi buranın ayvası meşhur.

Türkiye’nin en uzun altıncı mağarası olan Ayvaini Mağarası, Uluabat Gölü yakınlarındaki pek çok şirin köyden biri olan Ayva Köyü’nde yer alıyor. Güney Marmara Bölgesi’nin en uzun yeraltı geçidi olduğu belirlenen mağaranın ikinci ağzı ise Mustafakemalpaşa’ya bağlı Kazanpınar ve Doğanalan köyleri arasındadır.
Yer kabuğunun kırıklarla parçalanarak ayrı kıtalara bölünmeye başladığı ‘Mezozoik Zaman’dan günümüze gelen Ayvaini Mağarası, 1970 yılında 3 kişilik bir İspanyol ekip tarafından keşfedilmiştir.
Hidrolojik olarak etkin durumda olan mağaranın Ayva Köyü’ndeki ağzından yeraltı suları çıkmaktadır. Uzunluğu 5,5 kilometreyi bulan mağaranın içinde yer yer 3-4 metreye ulaşan 60 adet gölcük yer almakta, mağaranın çıkışındaki gölcüğün uzunluğu ise 400 metreyi bulmaktadır. Su seviyesi ise mevsimsel etkilerle değişmektedir.
Olağanüstü sarkıt ve dikitlerle kaplı, duvar damlataşları, sulu damlataş havuzları ve gölcükleri, el değmemiş yapısıyla gerçek bir doğa harikası olan Ayvaini Mağarası, özellikle mağaracı ve dağcı keşif tutkunlarının uğrak yeridir.

Ayvaini mağarasını gezemiyorum, artık başka sefere gezerim. Ayva meşhur olunca Ayvaini mağarasına yakın yerde akan çayın dibinde piknik yeri var. Buraya bir de çeşme yapılmış yapılmasına da öyle bildiğiniz çeşme değil. Kocaman bir ayva, alt kısmında dört tane çeşme, yerde yuvarlak yalak ve ayvanın üzeri çardak olarak kapatılmış. Ayva kocaman ve olgunlaşmış sarı renkte. Tepesinde sapı ve bir tane çok küçük yaprağı var. Ayvaya yakışmamış yaprak, güdük kalmış. Yalak yeşile boyanmış komple.

Burada öğle yemeğini yiyoruz. En son ben geldiğim için kazan dibi bana kaldı. Bol kuru fasulye ve pilavla karnımı doyurdum bir güzel. Sonrasında yakınlarda şelale olduğunu söylediler. Hiç zaman geçirmeden çayın yatağından yürüyerek şelaleye doğru gitmeye başladım.

Çayın suyu tertemiz akıyor yosun tutmuş taşların arasından.

Küçük çağlalar halinde kayaların, taşların arasından şarıl şarıl akıyor çay. Yosun tutmuş taşlar ve hayıt çalısı henüz yaprak açmamış.

Çay yatağında akan sulara yamaçlardan gelen küçük dereler de katılıyor yer yer. İşte bunlardan birisi yamaçtan çağlayarak çaya karışırken. İşin aslı birleşerek güçleniyor çay.

Ovalarda nehir yatakların hakimi genellikle söğüt ağaçlarıdır. Toprak zeminde, bol su söğüt ağaçlarının yaşam şartları için ideal. Düz ovada pek çınar ağacı bulunmaz. Arazi düzlükten dağlara çıkmaya başlayınca söğüt ağacı naziktir ve kayalıkta zora gelemediğinden yerini çınar ağaçlarına bırakır. Sert kayalıkta kendine yaşam alanı bulan çınar artık dağların hakimi benim der. Çay suları çatlakların arasına girdikçe çınar ağacının kökleri de kendine yol bulur ve sağlam kökleri ile yüzyıllar boyu yaşar. Bu sayede kısa süren canlıların bir kaç nesil, belki on – onbeş nesil boyu görmüş geçirmiş olur. Nehir yataklarında yaşayan söğüt ağaçları nazik olduğundan yüz yıl bile yaşayamaz, çürüyüp yerini genç söğütlere verir. Hani derler ya “Her ağacın kurdu kendinden olur” diye. Ilıman yerlerde, ovada yetişen nazik söğüt ağaçları kendi kurdu kendini çürütüp yaşamını bitirir. Oysa sert kayalıkta, soğuk iklimlerde yetişen çınar ağaçları kendi kurdu ile baş edebilir. Yüz yıllar geçtikçe kendi kurdu içten yemeye başlar. Çınar da gövdesinin içini kurtlara verir ama kabuğa yakın yerleri sağlam kalır. Sağlam kalan dış kısım çınarın daha çok yaşaması için yeter de artar bile. Dondurucu soğuklar kurtları öldürerek ağacı korumuş olur. Kimi çınar ağaçlarının gövdeleri kurttan korunma yollarını bulmuştur ve gövdesi sağlam kalır.

Çayın dibinde kayalarla bütünleşmiş olan bir kaç asırlık çınar ağacı karşımda tüm heybeti ile duruyor.

Şelaleye geldim, çayın soğuk suları yüksek kayalıklardan köpürerek aşağıya akıyor. Aktığı yer ise doğal bir havuz, geniş, derin. Gördüğüm manzara karşısında yanıma su donumu ve havlumu almadığıma pişman oldum. Nerden bilecektim böyle yüzülebilecek bir yer olduğunu. Havuzu, şelaleyi, yosun tutmuş kayalar ve çınar ağacının meydana getirdiği güzelliği seyretmekle geçirdim sadece. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Şelaledeki havuza girememenin hüznü ile geriye dönüp gruba katıldım. Hep birlikte yola çıkıyoruz. Yükseklerde olduğumuz için bazı yerlerde Ulubat gölü kendini gösteriyor. Ben de durup bir poz çekiyorum. Bir sağ tarafımda olan Gölyazı ve adalar.

Sol tarafta tepelerin ardında uzanıp giden gölün bataklık kıyıları.

Yolda giderken kendini fark ettiren kırmızı bir çiçek görünce duruyorum. Bisikletimden inerek şimdiye kadar görmediğim çiçeği hayranlıkla izliyorum. Bu çiçeğin adı Şakayık çiçeği, Muazzez Abacı tarafından söylenen şarkı Şakayık Çiçeğine adanmıştır.

Bırak aksın sırma sacın telleri
Tak üstüne yazmadaki gülleri
Yonca kokan o kınalı elleri
Kıymet bilen ele uzat şakayık  

Mor şalvara bağlamışsın ipek şal
Rengi vurmuş yanakların al olmuş
Yaprak gözlüm dudakların mercan bal
Güzelliğin hep dillerde şakayık    

İnceciksin göllerdeki saz gibi
Yüzün bahar bakışların yaz gibi
Kurban olam cefan bile naz gibi
Seni seven gönülde aç şakayık  

Gel şakayık sakın gitme ellere
Güzel adın sonra düşer dillere
Benzeme sen yabandaki güllere
Sen kırların çiçeğisin şakayık

Ayten Baykal

Yüksek yerlerde yetişen Şakayık çiçeğine herkes değişik adlar takmış yöresel olarak. Bunlar; Paeonia Peregrina, Şakayık, Ayıgülü, Bocur, Yörük Çiçeği, Dağ Zambağı, Karadülbent, Kâme, Yaban Lalesi ve Kan Çiçekleri. Yaprakları yeni açmış gibi canlı yeşil rengi, kırmızı taç yaprakları ve içindeki üreme organları sarının en güzel rengi ile büyüleyici bir çiçek. Buraları doğada kendi kendine yetişen Şakayık Çiçeğinin tam açma zamanına denk gelmek büyük bir şans benim için. Bu mükemmel çiçeği doyasıya seyrediyorum, grup varsın gitsin. bu güzellik bana yeter.

Yol kıyısında, meşe ormanlarının başladığı yerde arada bir tane Şakayık çiçeği görüyorum. Orman içinde daha çok çiçek olduğuna eminim.

Ormanın içinde gidiyorum, ne önümde birisi var ne de ardımda. Tek başınayım ve mutluyum bu güzellikler içinde bisiklet sürmekten.

Dönemecin arkasında ne var göremiyorum. Gidersem göreceğim. Zaten meşe ormanı yeterince güzelliğini bana sunuyor. Sağım solum meşe ağaçları ile kaplı durumda.

Meşe ağaçları orman olunca sıklıktan gövdeler ince ama boyları uzun. Güneş ışığından daha fazla yararlanmak için diğer kardeşleri ile rekabet halinde. Hani ünlü şairimiz Nazım hikmetin yazdığı gibi “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine”.

Ve karşımda dayanılmaz bir güzellik. Tazeliği, yeşilin açık tonu ile diğer meşe ağaçlarındaki yapraklardan farklı olarak açmış meşe yaprakları güzelliği ile büyülüyor adeta. Ayrıca diğer yapraklardan daha iri ve canlı görünmesi muhteşem. Bakmaya doyamıyorum.

Bu güzelliğe gölge düşüren görüntüler de gözüme çarpıyor. Soda şişesi ve plastik şişeler atılmış arabadan geçerken yol kıyısına. Yazık bu güzelliklere ama güzelliği göremeyen, sadece nefes alıp veren yiyen ve yediklerinin çöplerini her yere atan yaratıklar var Dünyada. Ne yazık ki doğa bu yaratıkları yok edemiyor nedense.

Artık yaylalardayız, köy kavramını yok eden zihniyetin bir ürününü görüyorum. Hoş geldiniz Mustafa Kemalpaşa Kazanpınar Mahallesi tabelası her ne kadar mahalle yazsa da burası Köydür ve Köy olarak kalacaktır. Aslında aklıma köyden başlayan bir devrim geldi. Hasan Ali Yücel’in eğitim bakanlığı döneminde resim öğretmeni olan İsmail Hakkı Tonguç tarafından hayata geçirilen “Köy Enstitüleri”. Köyden başlayacak aydınlanma ve kalkınma eğitim sistemini derebeylik düzenini yürüten Köy ağaları ve beyleri elindeki zenginlik gidecek endişesi ile Amerika’nın kapitalist oyunlarınla kapatılıp yok edilen Köy Enstitüleri. Bunun sonucu olarak Köy terimlerini de ortadan kaldırma çalışmalarının bir ürünü olduğunu düşünüyorum. Enstitüler kalkmıştı 1947 de, şimdilerde ise Köy yazıları tarihe karıştırmaya çalışılıyor.

Toprak yol, seyrek ağaçlar, solda tabelada Bursa büyükşehir belediyesi Hoş Geldiniz Mustafa Kemalpaşa Kazanpınar Mahallesi yazısı. Sağ altta kartal tüyüm.

Sert geçen kış ayları nedeni ile buralarda daha çok Meşe ağacı görüyorum etrafta. Ağaç boyları da kış aylarının sertliğine göre uzamış. Yeşil çimen kaplı arazide Meşe ağaçlarından oluşan orman.

Meşe ağaçları bol olunca yakacak olarak düzenli kesilen ağaçlardan elde edilen odunlar belli bir yerde istif ediliyorlar. Bu istiflerden biri yol kenarında karşıma denk geldi. Meşe odunları bir metrelik boylarda kesilip dizilmiş. Satılırken metre küp olarak satıldığından hesaplaması kolay oluyor. Odunlar 15 ila 20 santim çapında.

Yaylalarda köylerden Unçukuru köyüne geldik. Tabelada sadece Unçukuru yazıyor. Araçların 50 Km hız sınırını gösterir yuvarlak, kenarı kırmızı tabela da üstte kondurulmuş.

Artık yıllara meydan okumayı bırakmış kerpiç, ahşap karışımı karkas yapılmış bir ev çamurdan sıvaları yer yer dökülmeye başlamış. Ahşap olan kısımlar ortaya çıkarak zamana teslim olmuş gibi. Köşedeki kalın kalastan yapılmış kolon tamamen ortada.

Yemyeşil doğanın içinden Ulubat gölünün incisi Gölyazı buradan görünüyor.

Unçukuru köyüne giriş yapıyoruz. Her ne kadar adında çukur olsa da rakım buralarda 500 metre civarında. Köyün girişinde betondan yapılmış kemer içinden geçen yoldan geçiyoruz bisikletlerimizle.

Artık zirvedeyiz, yüksekte olmamız manzaranın göz alabildiğince uzakları görmemizi sağlıyor. Gölyazı, Ulubat gölü ve ötesi manzarayı oluşturuyor.

Meşe ağaçlarının hakim olduğu ormanın içinden geçiyoruz.

Zirveye çıktık, buradan sonra inişi çıkışı az ama daha çok iniş kısmında bisiklet süreceğiz. İnişte kendini salmış dört bisikletçi ve meşe ormanı.

Meşe ormanı içinde bazı yapraklar aşırı iri diğer yapraklardan. Gözle fark edilen bu yaprakların rengi daha canlı ve parlak.

Asfalt yoldan sola sapıyoruz ormanın içinden geçen toprak yola. Sert toprak zemin bisiklet sürmeye elverişli. Demir elektrik direklerinin taşıdığı enerji kablosu yol boyu gidiyor.

Toprak yolda bazı yerlerde yağmur suları yolu bozmuş. Bizleri bu yolda dikkatli gitmemiz için uyarı yapan ve turu düzenleyen Ercan Hafız bisikletini toprak yolda kaydırıp düşüyor. İlk müdahalede anladığım kadarı ile kırık var, o yüzden fazla kımıldatmadan ambulansı bekledik. Ambulansa bindirip hastaneye gitti. Sonradan aldığımız habere göre kolunda kırık var, alçıya alınmış.

Ercan Hafız’ı ambulansla yolladıktan sonra yolumuza devam ettik. Uluabat gölüne doğru burun yapan bir arazinin ucunda yangın gözetleme evine geldik. Terası olan bir binanın terasında bisikletçiler çıkmış manzarayı seyrederken ben aşağıdan onları çekiyorum. Teras kenarında demir korkulukla çevrelenmiş. Bir odası pencereli, odanın üstünde de teras ve korkuluk var.

Terasa çıkıp manzarayı izliyoruz. Buraya kadar bisikletlerle gelen beş kafadar yan yana gelip resim çekiliyoruz. Solda ben, Nafiz, Mehmet Ali, Ceyhun, ve Cem. Vedat Karakaya festivalde katılmadığından sabahtan aramızdan ayrılmıştı. Yanımıza kaynak olan turun görevlilerinden Rıfat Küçükler de kareye girmiş. Nilüfer belediyesinin atölyesinde usta olarak çalışan Rıfat Küçükler kendi yaptığı üç tekerlekli bisikletler ve engelliler için çeşitli bisiklet üretiyor. İyi bir kaynakçı ustası olan Rıfat Bulgaristan dan göç edip Türkiye’de, Bursa’ya gelip yerleşmiş. Bizleri çekmesi için cep telefonumu bir arkadaşa vermiştim. Çeken arkadaşın sol işaret parmağının ucu karede yerini almış.

Buradan Uludağ, (diğer adı ile Keşiş dağı) zirvesi görünüyor tüm heybeti ile.

Manzara müthiş görünüyor terastan. ufku geniş olan yangın gözetleme yerinden tüm çevreyi görebiliyorum. Önümde meşe ve çam ağaçlarının yanısıra anten direği de var. Telsiz haberleşmesinde kullanılıyor. Herhangi bir duman, yada alev görünürse anında itfaiyeye telsizle haber verip kontrol edilip müdahale ediliyor yangın büyümeden. Bu manzarada kahve içilir diyerek kahve pişiriyorum, şanslı olan üç + dört, toplam sekiz kişi kahve içiyoruz.

Yangın kulesinden ayrılıp doğanın kucağına bırakıyoruz kendimizi, orman, yeşillik, bol oksijen, manzara ve toprak orman yolu. Bol oksijenin orman içinde getirdiği serinliğin tadına doyum olmuyor.

Bazı bisikletlerin şansına lastik patlağı meydana geliyor. İki kişi bisikletlin patlak lastiği ile uğraşırken yardım gerekip gerekmediğini soruyorum. Biz hallederiz deyince resimlerini çekip yoluma devam ediyorum.

Orman o kadar güzel ki insanın kaybolası geliyor, ne dert, ne tasa, ne gam, ne keder. Hiç birisini düşünmeden sadece özgürlüğü düşünüp kendi gücüm ile bu güzel yerleri gördüğüm için Tanrıma şükrediyorum.

İniş sürekli devam ediyor. Demek ki epey yükseklere çıkmışız ve açık bir alandan geçerken daha da ineceğimizi anlıyorum.

Bazı küçük derenin içinden geçmek gerekiyor, ağaçların sarmaşıkla kaplı gövdeleri manzarayı daha da güzel yapıyor. Sanki yağlıboya tablonun içinde bisiklet sürüyorum.

Kimi yerde ağaçlar yolu tamamen örtmüş bir tünel gibi. Tünelin ucunda ışık görünüyor.

Bazı yerde ise ağaç tünel içinden geçen  yolda bisiklet sürüyorum. Durup resim çekerken ciğerlerimi dolduran temiz havayı soluyorum bir süre. Tünelin sonu görünmüyor, nereye gittiği belli değil. Gök yüzü de görünmüyor. Her taraf ağaç dalları ile sarılmış durumda. Gidonumda ki kartal tüyü bu durumdan memnun görünüyor. Gökte süzülmese de orman denizinde yüzüyor adeta.

Bizimle beraber akan dere diğer derelerle birleşe birleşe çay olmuş akıyor. Çay yatağı ağaçlarla kaplanmış, pek görünmese de bazı yerde kendini gösteriyor çağlayıp.

Dere kenarlarında uzun kavak ağaçları dikilmiş. Gövdeleri de ormanın sarmaşıkları kaplamış. Sarmaşık asalak bir bitki olduğundan zamanla tüm ağacı kaplayıp özünü emecek.

Ceviz ağaçları da görüyorum, demek köylüler dikip ceviz yetiştiriliyor buralarda. Ceviz yeni çiçek açmış beyaz püskül gibi.

Gözle görünen işgal altına uğramış bir ağaç. Sarmaşık o kadar sarmış ki ağacı, neredeyse nefes alamayacak kadar boğmuş durumda. Gövdesi ve dalları sarmaşıktan görünmüyor.

Toprak yolda, doğa ile beraber giderken ufukta gölet görüyorum. Yol ile beraber akan çayın suları gölette birikmiş. Toprağın kahverengi rengi ve yeşil çimenlerin rengi uyum içinde.

Göletin dibine kadar geldim, yeşil vadi içinde su yeşilin rengini almış. Çay ağzından taze sular gölete karışıyor.

Toprak yolda bir yerde çamurun içinden geçmek zorunda kaldık. Çamurda tekerlek izleri daha çoğunlukta bisikletler bırakmış. Çamurlu yerden dikkatlice geçiyorum üzerime çamur sıçratmadan.

Göletin yanından geçerek asfalt yola çıkıyoruz. Yüksekten hızlı bir inişle Hasanağa köyüne geldik. Köyün girişinde tabelada yazılmış Hasanağa diye. Aslında Hasanağa köyünün diğer tarafında sanayi bölgesindeydik. Epey bir yol kat ederek tekrar aynı yere gelmek beni şaşırttı.

Köyün üst tarafında futbol sahasına giriş yapıyoruz. Burada kamp kuracağız. yeşil çimen kaplı sahanın kıyılarına çadırları kuruyoruz tam Güneş tepe üzerinde batarken.

Çadırlar kurulduktan sonra duş almak için sıraya girdik. Herkes terli olunca duşlara hücum oldu. Duş sıcak değil soğuk, o yüzden cesaret eden az oldu ve sıra çabuk geldi. Mis gibi soğuk su ile duşumu alıp teri atıyorum üzerimden, terli çamaşırları da yıkıyorum bir güzel. Duş olayı bitince yemek faslına geldi sıra. Yemekleri yapan firma işi ucuza getirmek için elinden geleni yapmış. Makarna yenmeyecek kadar kötü, yemek idare eder. Yarım yamalak karnımızı doyurduk. Dört dörtlük yemek beklemiyoruz ama biraz özen gösterseler daha iyi olurdu. Neyse yapacak bir şey yok. Yemek sonrası Cem Tabanlı’nın kırılan arka tekerleğin jant telini değiştirdik. Teller siyah, bendeki yedek tel krom beyazı olunca nazar boncuğu deyip güzel olduğuna karar verdik. 36 siyah telin arasında bir tane beyaz sırıtıyor. Onarım işi bittikten sonra çay, kahve, muhabbet faslı başladı.

Bu gün fazla yol yapmasak ta zorlu yokuşlar yordu biraz. Şimdiye kadar görmediğim yerleri gördüm, yeni bitkilerle tanıştım. Harika bir yeşillik içinde bisiklet sürdüm. Çekebildiğim kadar resim çekip sizlerle paylaşıyorum. Grup her ne kadar gözümden kaybolsa da güzellikleri görüp resim çekmek bana daha uygun geldi. O yüzden en geriden gelip sonunda varılacak yere vardım. Bir daha bu güzellikleri ne zaman görürüm bilemiyorum. An’ı yaşamak gerek. Ben de An’ı yaşadım gün boyunca.

Fazla geç olmadan çadırıma girip yatıyorum, dinlenmek gerek.

Bu gün yaptığım yol yaklaşık olarak 60 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığım yolun haritası

Powered by Wikiloc

Denizli Salda Gerisi Antalya Mersin 17. 18. Gün

4 – 5 Haziran 2015 Perşembe Cuma

17. Gün

Antalya – Manavgat – Side

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

(Resimlerin bir kısmı Ferdi Kızıl’a aittir)

 

evet evet

doğrusu bilmiyorum

dalıp dalıp gidiyorum böyle

dalıp gidiyorum ve dalgınlığımda bir kent

bir duvar, bir de sen, duruşunda güz özellikleri

dostlar, bütün dostlar içerde.
Edip Cansever

 

Öne çıkmış olan görsel, Side antik kentindeki tapınağın dört sütun ve kirişine bir elimi dayamış gibi duruyorum.

IMG_0516

Geç yatmamıza rağmen erkenden kalkıp hazırlanıyoruz. Artık yola çıkma zamanı, yolcu yolunda gerek. Nefis bir kahvaltının ardından hazırlıklarımızı bitirip ev sahiplerinin yeni pişen böğürtlen reçelinden birer kavanoz alamamazlık edemezdik. Her zaman Anadolu geleneklerinden olan evde pişen bir şeyi yolluk olarak vermeleri adettendir ve geri çevrilmez. Dün Devrim’in aldığı fincan takımını yanımda yer olmadığından ve fincanlar kırılmasın diye kabul edemedim. Daha sonra İzmir’e gelecek olan birisi ile yollarsın demiştim. Ev halkı ile her şey için teşekkürlerimizi sunup vedalaşıyoruz. Şehrin kalabalık trafiğinde hızlıca Manavgat yoluna  çıktık. Manavgat yolu da pek tenha değildi doğrusu. Yaz tatiline az bir süre kalması ve havaların ısınması ile Akdeniz kıyıları dolmuş durumda. Kavşakta karşıya geçmek için beklerken Ferdimen beni çekiyor.

IMG_0340

Yolun üç şeritli olması emniyet şeridinin olmaması anlamına geliyor. Henüz ülkemize bisikleti yerleştiremediğimizden sadece arabalar için yol yapmaları, diğer taşıtlar yok sayılarak korkunç trafiği canavara dönüştürmekteler. Bakmayın yolun boş göründüğüne okullar bir kapansın üç şeritli yol bile tıkanır yeri geldiğinde. Yolun kıyısından gidiyorum, Ferdimen beni çekiyor.

IMG_0344

Epey yol gitmemize rağmen anca Antalya şehrinden çıkıyoruz. Antalya epey büyükmüş bunu anladım. Daha da büyüyeceği kesin. Çıkış tabelasını Ferdimen çekiyor.

IMG_0362

Düden çayında eski tarihi taş köprü sapasağlam ayakta. Sadece Araçlar geçmesin diye kapatılmış.

20150604_101736

Düden çayı ve taş köprü. Geçtiğimiz gün şelalelerinde idik. Şimdi ise denize kavuşmasına az bir süre kalmasına ramak kalmış akıp gidiyor sevgilisine. Solda yeni köprü, sağda eski taş köprü. Çay usulca akmakta.

20150604_101826

Antalya hava alanına sürekli, neredeyse dakikada bir uçak inmekte. Sezon başlamak üzere. Havadaki uçağı çekiyorum.

20150604_104147

Yol eski yol ve yolda tarihi kervansaray. Eskiden şimdiki gibi hızlı arabalar olmadığı için at mesafesi kadar yerlerde gecelemek için kervansaray yada han yapılmış. Taş bloklardan yapılmış binada bir giriş kapısı var, pencere yok.

20150604_105522

Akdeniz’in bunaltıcı sıcakları henüz başlamasa yine de hava sıcak. Soğuk birer soda ile biraz serinlemek gerek. Masa üzerinde iki tane yeşil cam soda şişesi.

IMG_0365

Yolumuz üzerinde Perge antik kentine uğramadan olmaz deyip ana yola yakın olduğu için sapıyoruz. Antik kent tel örgü ile çevrelenmiş. Yüksek taş bina görülüyor.

20150604_110009

Roma imparatorluğunun son dönemlerdeki ihtişamı yapılarda kullanılan taşlardan belli oluyor.

20150604_110100

Amfi tiyatroda çalışmalar var. İçeri girip bir kaç resim çekmek istiyoruz ama aldığımız olumsuz yanıt aşağıdaki resimdeki arabanın sahibi olabileceğini düşündüm birden bire. Tarihi eserlerin içine kadar arabasını Güneşten korumak için gölge ve serin yere park eden biri sadece resim çekmek isteyeni anlamasını bekleyemeyiz. Yeri gelince tarihi eserler zarar görmesin diye flaş patlatmazlar ama bu aracın sahibi kapalı tarihi dükkanı egzoz dumanına boğmaktan verdiği zararı düşünün. Bunları hazineden geçinen zavallılar olduğunu düşünüyorum. Kemerli bir dükkan içinde park etmiş araba.

20150604_110519

Dışarıdan görebildiğimiz kadarı ile resimler çekmeye devam ediyoruz. Yüksek kemerli kapı, yanları sütun gibi yapılmış.

20150604_110215

Burası da devasa stadyum, o zamanlarda henüz futbol topu icat edilmediğinden Gladyatör döğüşleri, araba yarışları ve kölelerin yırtıcı hayvanlarla karşı karşıya getirip parçalatmaları. Akan kanın kendisinden olmadığı sürece bundan vahşi bir zevk almaları insanların hala neden birbiriyle savaştıklarının sonucu olsa gerek. İnsanlar gerçekten çok vahşi. Yemek için değil zevk için insan kanı dökmeyi spor olarak görmekteler. Seyirci yerleri yer yer yıkık, kimi yer sağlam görünüyor. Ortadaki düz alanı ot bürümüş.

20150604_110548

Oturma yerlerinin büyük çoğunluğu yıkılıp dağılmış.

20150604_110616

Perge

Antalya şehir merkezinin 17 km. doğusundaki, Aksu sınırları içinde yer alan Perge, sadece bölgenin değil, tüm Anadolu’nun en düzenli Roma dönemi kentlerinden biridir. Mimarisi yanında mermer heykeltıraşlığıyla da ünlüdür. 1946 yılından beri İstanbul Üniversitesince yürütülen kazılar sonucu şehir merkezinin önemli anıtsal yapıları gün ışığına çıkarılmış, ele geçen heykel buluntuları sayesinde Antalya Müzesi dünyanın en zengin Roma Dönemi heykel müzelerinden birisi olma özelliğini kazanmıştır.
Perge’nin kuruluş hikayesini tarihçiler Troia savaşlarının sonrası gibi gösterirler (i.Ö.1275). 1986 yılında bulunan bir Hitit tabletinde Perge’nin adının geçmesi buranın Troia savaşından önce kurulduğunu göstermektedir. Filolojik bilgiler de kentin İ.Ö. 3. binden beri iskan edildiğini gösterirken, bulunan bazı keramik, taş alet ve gömüler iskan tarihini şimdiye kadar bilinenden çok önceye, Erken Tunç Çağma kadar indirmektedir. Şehirde ilk yerleşim kuzeyde tepe düzlüğünde gerçekleşmiştir. Zamanla şehir tepenin güneyindeki düzlükte gelişip genişlemiştir. Bergama’da başlayıp Side’de sona eren antik yolun üzerinde yer alan Perge, coğrafi önemi ve gelişimini özellikle Aksu (Kestros) nehrine borçludur. Bugün ulaşıma uygun olmayan nehir, eski çağda toprağı verimli kılmasından başka, şehirde ulaşımı sağlaması bakımından da çok önemli bir rol oynamıştır. Havari Paulos ve arkadaşlarının Kıbrıs’taki Paphos limanından yelken açıp Perge’ye ulaştıkları bilinmektedir. Bunun da ancak Kestros aracılığıyla olabileceğinden şüphe yoktur. Şehrin nehirle olan bu bütünleşmesi sikkeler, kabartmalar ve akropolisin güney eteğinde bulunan anıtsal nymphaeumdaki nehir tanrısı (kestros) heykelinden de anlaşılmaktadır.
Şehrin tarihe geçmiş şahsiyetleri arasında, astronomi, geometri ve matematikte ünlü “Pergeli Apollonius” ön sırayı alır. Diğer ünlü Pergeli İ.S. 2.y.y.da yaşamış filozof Varus’tur. Perge’de birçok tanrı ve tanrıçanın tapım görmesine rağmen bunların içinde Artemis’in özel bir yeri ve önemi bulunmaktadır. Kökü çok eski devirlere dayanan ve önceleri yerli dilde VVanessa-Preiia (Perge Kraliçesi) olarak geçen Artemis şehrin baş tanrıçasıydı. Şehirde Artemis Pergaia olarak anılan tanrıçanın kültü komşu şehir ve hatta deniz aşırı ülkelere yayılıp tapım görmüştür. Birçok antik yazarın sözünü ettiği büyüklük, güzellik ve inşa bakımından harika olan Artemis tapınağı, şehrin dışında yüksekçe bir tepe üzerinde bulunmaktaydı ki, yeri bugüne değin hala bulunamamıştır. Yapılan kazı ve araştırmalar Perge’nin genel olarak üç parlak dönemden geçtiğini göstermektedir. Birinci dönem İ.Ö. 3. ve 2. y.y. lardaki Helenistik devre ait bulunmakta, bu devir kısmen ayakta kalan muhteşem sur ve kulelerle temsil edilmektedir. İkinci dönem, Roma İmparatorluk devrine (İ.S. 2.-3.y.y.) rastlamakta, bunu da bugün birçoğu ayakta duran anıtsal yapılar (tiyatro, stadyum, hamamlar, anıtsal çeşmeler ve agora) açığa vurmaktadır. Son refah dönemi ise Hıristiyanlık dönemi yani İ.S. 5. ve 6.y.y. lara rastlamaktadır ki, bu dönem şehir kilise teşkilatı içinde bir metropolitlik merkezi olmuş ve birçok kilise inşa edilmiştir.
İ.Ö. 333’de Büyük İskender’in bölgeyi zaptı sırasında Pergelilerin hiç direnme göstermeden İskender kuvvetlerini konuk etmeleri şehri koruyan surların olmamasına bağlanır.
Bugün şehrin en anıtsal yapıları olan ve şehri sembolü haline gelmiş iki yuvarlak planlı kule ve sur duvarları İskender’in zaptından sonra yapılmışlardır. Günümüzde gezilebilen kalıntılar çoğunlukla Roma dönemine aittir. Perge şehir planının ana hatlarını biri kuzey- güney, diğeri doğu-batı doğrultusunda iki ana cadde oluşturur. Şehrin belkemiği olan sütunlu cadde Helenistik kapıdan başlayıp akropolisin eteğindeki anıtsal nymphaeumda (çeşme) son bulur. Yaklaşık 300 metre uzunluğundaki caddenin ortasında iki metre genişliğinde bölmeli bir su kanalı, her iki yanında ise mozaikli portikolar ve dükkanlar yer alır. Kuzeydeki nymphaeumdan beslenen kanal sıcak yaz günlerinde caddenin ve dükkanların hayat kaynağı olmalıydı. Caddelerin kesiştiği şehir merkezinde ise Apollonius Demetrius takı bulunur. Günümüz yerleşiminde şehre giden yol üzerinde ilk karşılaşılan yapı, Yunan-Roma tipinde inşa edilmiş anıtsal tiyatro binasıdır. Yaklaşık 12 bin kişi kapasitesindeki İ.S. 2.y.y.a tarihlenen yapı sahne binasının zengin mermer dekorasyonu ile ünlüdür. Prof. Dr. Jale İNAN ve ekibi tarafından 1985-1993 yılları arasında kazılmış olan tiyatronun heykel buluntuları Antalya Müzesinin “Perge Tiyatrosu Salonunda” sergilenmektedir. Tiyatronun kuzeyinde Anadolu’nun en iyi koruna gelmiş stadyumlarından biri yer alır. Agora, değişik planlı mekanlarıyla şehrin diğer bir sosya merkezi hamamlar ve palaestra görülebilecek diğer yapılardır. Gerek mimari, gerekse heykel buluntularının mükemmelliği Perge’nin heykeltıraşlık konusunda kendine özgü çizgilere sahip ekol kent olduğunu vurgular.

http://www.antalyamuzesi.gov.tr/tr/perge-orenyeri

Yıkıntılı tarihi yapıyı çekiyorum.

20150604_110931

Antik kenti çabuk bitiriyoruz, yolcu yolunda gerek. Akdeniz’e paralel uzanan Toros dağları tüm bereketini küçük çaylar ile fazla geniş olmayan tarım arazilerine bıraktıktan sonra denize kavuşmaktalar. Bu çayın adı köprü başına yazılmış. Adı; Tehnelli.

20150604_113142

Başka bir çayın köprüsünde ise Aksu çayı olduğunu belirtmiş.

20150604_114111

Zeytin ağacı tarih boyunca insanlara en faydalı ürünü sunmakta. Zeytin ağacı el üstünde tutulmalı bence. Büyükçe bir kol ve eli yukarı doğru açılmış, üzerinde zeytin ağacı olan heykel.

20150604_123851

Serik kasabasına geldik bile, ana yol düz olunca çabuk yol alıyoruz. Karnımız da acıktı, pistonlara güç gerek değil mi? Tabelada; Serik, Nüfus: 118000. Epey kalabalık bir kasaba.

20150604_130547

Serik te karnımızı doyurduk bir güzel. Görebildiğimiz kadarı ile belediyenin yaptırdığı güzellik çalışmalarından suyun aktığı kademeli bir park. Geri kalanlar sadece binalarla dolmuş durumda. Türk bayrağı direğe çekilmiş, altında Atatürk heykeli kaide üzerinde. Heykelin altında suların aktığı kademeli şelale. Kenarlarda düzenli ağaç dikilmiş.

20150604_132628

Fazla oyalanmadan yola çıktık. Yakında olan tarihi antik kent olan Aspendos’a saptık. Hep duymuşumdur Aspendos antik kentini. Tiyatrosunda konserler verilmekte ünlü sanatçılar tarafından. Merak içindeyim çünkü henüz görmediğim yer en güzel yerdir benim için. Zaten Nazım öyle dememiş miydi şiirinde;

En güzel deniz :
                        henüz gidilmemiş olandır.
En güzel çocuk :
                         henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz :
                                 henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz :
                         henüz söylememiş olduğum sözdür.

Aspendos kenti bir tepenin üzerinde kurulmuş.

20150604_153232

Aspendos antik kentin dış mahallelerinden giriş yapıyoruz. Yol kıyısına dikilmiş servi ağaçları ardında antik kentin kalıntıları. Bisikletim KUZ ve kıytırık park halinde.

20150604_154448

Aspendos tiyatrosunun ön kısmı geniş bir arazi ve otopark. Geniş olmasının nedeni buraya çok arabanın gelmesi. O kadar arabayı nereye park edeceksin. Turistleri gezdirmek için bir deve ve eşek müşterilerini bekliyor. Tabi ki bedava değil, çaktırmadan resim çektim. Bakarsın resim çekmekten bile para isteyebilirler. Belli mi olur, turistleri her zaman yolunacak kaz olarak gördükleri sürece dikkat etmek gerek. Hafta içi olması ve yanlış politikalar sonucu turistlerin ülkemize gelmemesi sonucu ne araba var ne de gezecek turist. Park yeri bomboş, deve ile eşek işsiz öylece durmaktalar. Eşek ayakta, deve çökmüş ve bir araba park etmiş.

20150604_154754

Yakın zamanda yeni onarım geçirmiş olan Tiyatronun girişi, sahne arkası devasa boyutu ile burada önemli tiyatro eserlerinin oynandığını gösteriyor. Müze kartımın süresi Nisan ayında bittiği için yeni müze kart çıkarıyorum gişeden. Kartı yılda ya bir yada iki kez kullanıyorum. Ama kullanmasam da hep alırım müzelere katkım olsun diye. Tiyatro binası yeni onarıldığı beyaz harçlardan belli. Bina beş katlı görünüyor, Önde giriş kapısı ve bir çok pencere var her katta. Ziyaretçiler binanın sağındaki kapıdan içeri giriyor.

20150604_155311_HDR

Yeni kartım ile içeriye giriş yapıyorum. Kemerli taş tünelin sonu aydınlık olduğu için biraz parlak görünümünde. Geçit tünel gibi uzun bir dehliz.

20150604_155428_HDR

Tünelin ucundan Tiyatronun sahnesine adım atarak gezintime başladım.

20150604_155450

Gayet sağlam ve düzgünce onarılmış taş bloklar epey yüksek, üzeri camlı panelle kapatılmış.

20150604_155535

Tiyatronun seyirci kısmı kimi yerler yeni mermer ile onarıldığı için açık renk görünümünde. Uzaktan bakınca lekeli görünüyor. Üstte kemerli sundurma tiyatronun etrafına yapılmış. Dikdörtgen kapı içinden çekiyorum dışarısını.

20150604_155551

Tiyatro yamaca yarım daire şeklinde yapılmış. Sağ tarafta bitim yeri büyük bina ile sonlanmış. Epey kalın bir sütun görünüyor.

20150604_155602

Aynı sütun sol tarafta da var.

20150604_155607

Ben zemindeyim , Ferdimen yukarılarda oturmuş resim çekerken ben de onu çekiyorum.

20150604_155638

Burası seyircilerin oturma yeri. Rahat oturulsun diye ayak kısmı içeriye doğru oyulmuş. Düz olsa saatlerce rahat oturamazsın, ayaklar hareket etmeli. Ta o zamanlarda düşünmüşler yaptıran ve yapanlar.

20150604_155712

Tiyatronun üst kısımlarına çıkarak her açıdan yapılan eserleri hem hayranlıkla bakıyorum hem de resmini çekerek digital hafızaya kaydediyorum. Sol tarafımdaki oturma yerleri ve taş binayı çekiyorum.

20150604_155811

En üstteki yüksek kemerli sundurmayı yandan çekiyorum, Sundurmanın ayakları yay biçiminde ardı sıra estetik şekil oluşturmuş.

20150604_155914

Aspendos Tiyatrosunun öyküsü

Aspendos kralının bir zamanlar herkesin evlenmek istediği çok güzel bir kızı vardır. Kral kızını kime vereceğini bilemediği için halka, “Kim halkımız, kentimiz için en yararlı şeyi yaparsa kızımı ona vereceğim” diye duyurur. Bunun üzerine iki ikiz kardeş iki büyük yapı yaparlar. Biri kente çok uzaklardan, karmaşık yolları birçok zorluğu geçerek, su getiren su kemerleri; öteki ortasında yere metal para atıldığında üst sıralardan bile sesinin duyulduğu dünyanın akustik olarak en iyi tiyatrosudur. Kral su kemerlerini gördükten sonra kızını su kemerlerini yapana vermek ister. Bunun üzerine tiyatronun mimarı Zenon krala bir oyun oynar. Kral tiyatronun üst sıralarında gezerken bir fısıltı duyar: “Kral kızını bana vermeli.” Akustiğe hayran kalan kral kızını büyük bir kılıçla ikiye ayırır ve kardeşlere verir.

Tiyatronun en üstünden sahneyi binası ile çekiyorum.

20150604_155924

Kemerli sundurmanın içi, kemerler ve ayakları sırayla yay biçiminde ardışık olarak sağa doğru sıralanmış düzgün olarak.

20150604_155933

Tek bir kemerin içinden tiyatro binası.

20150604_155938

Aşağıdan yukarıya doğru çıkan Ferdimeni çekiyorum merdivenlerde.

20150604_155957

Onarımda kullanılan mermer o kadar açık renkte ki eskisi ile uyuşmazlık içinde. Sanki mutfak mermerinden yapılmış gibi. Onarımı yaptıran sanattan yoksun, yapan zaten sanatkar değil. Makine ile kesilip araya sıkıştırılmış. Bunu yakından bakınca iyice anlıyorum. Hani derler ya zevksiz kokonaların giyimleri gibi alacalı bulacalı. Onarımı yaptıran Müze’nin açıklamalarına göre orijinal mermerler ve taşların analizleri yapılarak aynısını kullandıklarını belirtmişler. Zamanla renkleri uyuşacakmış, bakalım, görelim zaman ne gösterecek.

20150604_160030

Tiyatronun en üst kemerli koridorda da onarım yapılmış. Buradaki mermer değil, krem renginde doğal taş. İyi ki mutfak mermerinden yapılmamış. En üstte oturmuş olarak Ferdimen beni kemerli yapı ile çekiyor.

20150604_160042

Her ne kadar renk uyumu olmasa da yıkık ve tahrip olanları orijinal biçimde onarılıp güzel bir hale gelmiş tiyatro. Zaten şimdiye kadar çoğu kısmı korunmuş durumda günümüze kadar gelebilmiş. Oturma yerlerinin sol tarafının bittiği yer. Burada geniş ve yüksek kemerli koridor girişi alt kısma açılıyor.

20150604_160410

Yapılan taş işçiliği hem zenginliği hem gücü hem de usta sanatkarlığın ince işçiliğini bizlere anlatıyor. Şimdilerde yetişen ustalar sadece kalıp çakıp beton dökerek kendilerini çağa uydurup körelmişler. Sanat, ince işçilik yok. Bir de işin gerçeği isteyen de yok. Kapitalizmin yıkıcı gücü burada başarıya ulaşmış oluyor. Resimde, heykeltıraşlıkta, müzikte, bilimde ne kadar az eser ortaya çıkarsa o kadar geri kalmışız demektir. Geri kalmakla yontma taş devri öncesine kadar gerileşmişiz. Her ne kadar bilgi çağında olsak ta toplum olarak ilkel kabile düzeninde yaşıyoruz. Biraz da şimdiki siyasetçilerin din politikaları ülkemizi bu durumlara getirdi. Böyle toplumları yönetmek daha kolaydır. Sanat yok, bilim yok, yenilik yok, müzik yok. Bunlar olmayınca düşünce de yok ve olamaz. Toplumun yerine siyasetçiler düşünür sadece…. İki tane oyulmuş resim, soldaki çiçek deseni, sağda kadın yüzü resmedilmiş. Kenarları da oyularak süslenmiş.

20150604_160449

Ayakta kalmış ve onarılmış tiyatro tüm görkemi ile beni büyüledi adeta. Hep görmek istemişimdir adını duydukça. Şimdi ise doyasıya her tarafını içime sindire sindire gördüm, oturup seyrettim, geçmişi yaşadım tüm yaşananlarla. Tiyatro antik kentte sadece büyükçe bir yapı. Kentin diğer yağılarını görmeye gidiyoruz. Burada tiyatrodaki gibi herhangi bir onarım yapılmadığı için ayakta pek yapı kalmamış. Arkada Toros sıra dağları görünüyor.

20150604_160810

Tiyatronun büyüleyici etkisinde kurtulup dışarı çıkarak kentin diğer kalıntılarını şöyle bir kolaçan ediyoruz kısa zamanda. Duvarları yüksek kalmış bir bina görünüyor.

20150604_160842_HDR

Binanın yanına gelince ne kadar yüksek olduğunu görüyorum. Herhalde kralın sarayı olmalı.

20150604_161219

Sadece yüksek duvar olarak kalmış yapıyı yandan çekiyorum.

20150604_161236

Diğer binaların duvarları yıpranmış ve yıkık.

20150604_161251

Burada dört duvarı neredeyse sağlam kalmış binanın Biri ortada yüksek ve geniş kemerli kapı. Yanlarında daha küçük kemerli kapı. Binanın çatısı yok.

20150604_161438

Burada yaşam olduğu zamanlarda epey görkemli bir kent olduğu kemerli taş yapılardan belli. Ferdimen bir sokakta, yıkıntı taşlar üstünde yürüyor. Sağdaki binanın duvarında sıralı kemerli kapılar görünüyor. Soldaki yapının duvarı düz.

20150604_161500

Kale surları gibi yıkılmış bir yapı.

20150604_161529

Aspendos veya Belkıs Antalya ili Serik ilçesinde bulunan Belkıs köyünde yer alan antik tiyatrosuyla meşhur bir antik kenttir.

Antalya – Alanya karayolunun 44. km. sinden kuzeye  dönen yolun 2. km. sinde yer alan Aspendos, sadece  Anadolu’nun değil tüm Akdeniz dünyasının en iyi korunan Roma Dönemi tiyatrosuna sahip olmasıyla ünlüdür. Şehir, bölgenin en büyük nehirlerinden Köprüçay (Antik Eurymedon) yakınlarındaki tepe düzlüğünde kurulmuştur. İ.Ö. 5. YY  da basılmış  sikkelerinde adı Estvediys olarak geçer. Anadolu kökenli  bu ad, şehrin çok eskilerden beri yerleşim gördüğünün  kanıtıdır. Akdeniz ile ulaşımını ve gelişmesini  yakınındaki nehre ve dolayısıyla çevresindeki bereketli  topraklara borçlu olan Aspendos’ta bugün çoğunlukla  tiyatro ve su yolları ziyaret edilir. Şehre ait diğer yapıların kalıntıları ise tiyatronun yaslandığı tepenin düzlüğünde yer alır.
İsa dan Önceki YY da Pers egemenliğini yansıtan sayfalar ilginçtir. Tarihçiler şehrin yakınlarında akan nehrin kenarında İ.Ö. 467 yılında Yunanlılarla Persler arasında geçen, Eurymedon savaşı adıyla anılan savaşta Yunan tarafının kazandığından bahseder. Aspendos, Büyük İskender’e hileli yollarla direnme göstermeye çalışsa da sonuçta teslim olup, şehirde yetiştirilen ünlü atlar ve altın karşılığındaki vergi borcunu kabul etmişlerdir.

İskender’in ölümünden sonra Ptolemaios egemenliğine giren şehrin, en parlak dönemi şüphesiz, ünlü tiyatro ve su yollarının inşa edildiği Roma İmparatorluk dönemidir. Aspendos Tiyatrosu, gerek mimari özellikleri gerekse iyi koruna gelmişliği ile Roma Devri tiyatrolarının günümüzdeki en seçkin temsilcilerinden biridir. Tanrılara ve devrin imparatorlarına adanan yapı, Roma tiyatro mimarisinin ve yapım tekniğinin son çizgilerini sergiler. Devrinin görkemli yapılarından biri olan Aspendos tiyatrosu 15-20 bin kişi alabilmekteydi, imparator Marcus Aurelius devrinde (İ S 161-180) Theodoros’un oğlu mimar Zeno tarafından inşa edilmiştir. Girişin iki yanında Grekçe ve Latince yazıtlardan Curtius Crispinus ve Curtius Auspicatus adlı şehrin zengini iki kardeş tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Tiyatronun yanında şehrin ziyaret edilebilir en önemli kalıntıları suyollarıdır. Aspendos suyolu sistemi antik suyollarının günümüze dek koruna gelmiş en iyi örneklerinden biridir. Genel görünümü, yaklaşık 1 km. uzunluğundaki kuzey-güney konumlu kemerli köprünün her iki ucundaki su basınç kuleleri oluşturur. Şehrin suyu tepede yer yer görülebilen ana kayaya oyulmuş armut şekilli sarnıçlarda toplanırken, İ S 2. ve 3.YY da tüm yapılarla beraber su yolu sistemi geliştirilerek suyun daha düzenli elde edilmesi başarılmıştır. Tiyatronun yaslandığı, yer yer sur duvarları ile çevrili tepenin üzerinde ise şehir merkezinin yapıları olan agora, bazilika, anıtsal çeşme, meclis binası ile anıtsal tak, cadde ve Hellenistik tapınak, görülmesi gerekli kalıntılardır.
Böylesine ufak bir ölçekte bir kentin Akdeniz dünyasının en geçerli parasını basması ve anıtsal yapılarla donanması ekonomisindeki rahatlıkla açıklanabilir. Şehir ekonomisini ayakta tutan en önemli ihraç ürünü bugün kurutulup pamuk tarımında kullanılan, yakınlarındaki Kapria gölünden elde edilen tuzdur. Diğer ihraç ürünleriyle beraber ulaşıma elverişli nehir aracılığıyla diğer Akdeniz pazarlarına gönderilen tuz, şehrin en önemli gelir kaynağıydı. Ayrıca bağcılık ve buna bağlı olarak şarapçılık, zeytin ve zeytinyağı ile diğer tahıl ürünleri ve yaş meyve şehrin tarıma dayalı diğer ihraç ürünleriydi. Tarihçiler Aspendos’ta yetiştirilen atların tüm Yakındoğu ve Akdeniz dünyasının en aranır atları olduğunu yazarlar. Ayrıca kilim ve benzeri tekstil ürünleri ile limon ağacından yapılmış mobilyaların başta Roma olmak üzere diğer Akdeniz merkezlerinin de en aranılır hediyelik eşyası olduğu kaydedilmektedir.
Aspendos Bizans ve Selçuklu dönemlerinde varlığını sürdüren şehirlerden biridir. Ünlü tiyatroda Selçuklu dönemi onarım izlerini özellikle dış cephe ortasındaki anıtsal kapı eklentisinde ve cephesindeki koyu kırmızı zigzag desenli sıva kaplamada görmek mümkündür. Selçuklu sultanlarının konakladıkları, kervansaray olarak düzenlendiği düşünülen sahne binasının günümüze dek sağlam kalabilmesinin en önemli nedeni de bu Selçuklu onarım ve korumacılığına bağlanır. Ulu Önder Atatürk 1930 yılında burayı ziyaret etmiş, “onarılıp yeniden kullanılması” için direktifler vermiştir.

http://www.antalyamuzesi.gov.tr/tr/aspendos-orenyeri

İki katlı ve kemerli bir yapının ön duvarı ayakta kalmış, diğer duvarları yok.

20150604_161642

Antik kent epey geni bir alana yayılmış, ayrılmadan önce kale surları olduğu belli olan duvarları çekiyorum.

20150604_161650

Antik kent gezisini bitirip akan çay ile birlikte aşağı, ana yola kendimizi salıyoruz. İçimizde tarih yükü ile birlikte. Tabelada yazdığına göre çayın adı; Köprüpazar çayı.

20150604_164727

Köprü çayı köprüsünde beni dengesiz irfan arıyor. Şu anda Manavgat ta Mustafa Sayan’ın yanında. Kendisi turda olduğundan Salda gölünde karşılaşmıştık. Bizden ayrıldıktan sonra dostumuz Mustafa Sayan’ın bulunduğu Manavgat ta turunu bitirdiğini bana söyledi. Şimdi ise otobüste olduğunu İzmir’e doğru gittiğini söylüyor. Bana nerede olduğumuzu sordu ayrıca. Ben de Aspendos tan yeni ayrılıp ana yola çıktığımızı söyledim. Dengesiz İrfan’a iyi yolculuklar dileklerimi iletip telefonu kapattım. Köprüden akan çayı çekiyorum.

20150604_164730

Ana yola çıkıp bir süre ilerledikten sonra yanımdan geçen arabadan birisi tüm gücüyle bağırarak yanımdan geçti. Tam ne oluyor demeden sesi tanıdım. Bizim sorumsuz, dengesiz İrfan’dı bağıran. Az ilerde durdular, yanlarına gelince hasretle sarıldık İrfan ve Mustafa ile. Dengesiz irfan benimle oyun oynamış nerede olduğumuzu öğrenmek için. Bu akşam Perşembe akşamı bisikletçileri etkinliği var. Manavgat ta Perşembe akşamı bisikletçiler grubunu kurup başlatan Mustafa Sayan. Etkinliğe geç kalmamak için bizi araba ile almaya gelmişler. Bagajlarda ki çantaları indirip bisikletleri bisiklet taşıyıcısına yüklemeye başladık zaman geçirmeden. Ferdimen bizi bisikletleri arabaya yüklerken çekiyor.

IMG_0403

Yükleme işi bittikten sonra yola çıktık. Bizim dengesiz İrfan da bizim resimlerimizi çektiydi. Resimleri facebook’a yüklemeye başladı bile. Önde oturan İrfan’ı telefonunla uğraşırken çekiyorum.

20150604_171451_HDR

Araba olunca kilometreler hızla bitiyor. Kısa sürede Mustafa Sayan’ın evine gelip bisikletleri ve eşyaları indirip bahçeye bıraktık. Evin hanımı Ayşegül bizlere nefis ev yemekleri hazırlamış. Hemen yemeğe oturup afiyetle yedik. Bu gün sanki zaman hızla akıp gidiyor. Perşembe akşamı bisikletçileri turu için zaman hızla gelmekte. Bisikletler bagajsız olunca bir hafifledi ki sormayın gitsin. Bisikletlerle sokağa çıkıp hep birlikte bir resim çekildik. Mustafa’nın tatlı annesi de bizimle kareye giriyor. Resimde 7 kişi varız.

20150604_190334

Mustafa Ayşegül ile tandem bisikletle bizlere rehberlik ederek Manavgat çayı kıyısından trafiğe kapalı bisiklet yolundan şehrin merkezine kadar götürdü. Beş bisikletçi resim çekiliyoruz. Solda Ferdimen, İrfan, ben Mustafa ve Ayşegül.

20150604_192026_HDR

Her Perşembe Manavgat ilçesinin Cumhuriyet meydanında toplanan Perşembe akşamı bisikletçileri ile buluştuk. Biraz erken geldik galiba. Oradakilerle tanıştık, yeni gelenlerle birlikte kalabalık oluşmaya başladı. Henüz hava aydınlık, en uzun günlerdeyiz. Havuzdaki fıskiye gürül gürül yükseklere çıkıp köpürerek çağlamakta. Pembe ışık pek belli olmuyor. Sadece suyun dibinde biraz görünüyor. Karanlık basınca kendini suyun içinde belli edeceği kesin. Solda duvarın üstünde Türk bayrakları direklerde. Önünde Atatürk heykeli.

20150604_192759

PAB Manavgat etkinliğine yeni formam PAB Kayseri ile atılmam anlamlı oldu bu akşam. PAB ta İzmir de kuruldu, oradan geliyorum. Yaşasın Perşembe Akşamı Bisikletçileri kardeşliği. Ferdimene poz veriyorum, arkamda Mustafa ve İrfan kendi halinde.

20150604_193238

Her şehirde olduğu gibi Manavgat tada saat 20:00 de tura başlanıyor. Katılımcılar ile birlikte bir resim çekiliyoruz heykelin önünde.

20150604_200723

Önceden belirli olan şehir içi bisiklet turunu insanların hala alışamamış bisikletçilere garip bakışları devam ediyor burada da. Ne yaparsın yavaş yavaş görerek alışacaklar ve bir gün bize katılacaklar. Bu kaçınılmaz, çağ bunu gerektiriyor. Bir gün herkes bisiklete binecek. Döne dolaşa Manavgat çayının kıyısında hem kitapevi hem de kafe olarak hizmet veren bir yere oturduk. Telefonlar akıllı olunca ilk önce çekilen resimler sosyal medyada paylaşılıyor. Tabi bu arada duvarda neler paylaşılmış diye şöyle bir göz de atılmadan edilmiyor. Çaylar gelesiye kadar muhabbet olmuyor. Bunu gören Ferdimen de bizi sanal dünyaya dalmış olarak resmimizi çekiyor fotoğraf makinasıyla. Çaylar gelince tatlı sohbet başlıyor. Ben ve İrfan cep telefonuna bakarken.

IMG_0421

Manavgat çayından bir parça aldığı su ile yapay bir gölet oluşturulmuş Titreyen göl. Çevre düzenlemesi gayet güzel yapılarak insanların yürüyerek gezebileceği güzel bir gezinti yerine dönüşmüş. Aslında gölet durgun değil, çaydan gelen su ile sürekli su akıntısı oluştuğundan resimde gördüğünüz gibi su titriyor. Böyle olunca titreyen göl adını almış. Kıyıdaki okaliptüs ağaçları göle yansımış olarak çekiyorum.

20150604_203137

Perşembe Akşamı Bisikletçileri turu Titreyen gölde bitiyor. Burada bir kaç resim çekiyorum bisikletçileri.

20150604_203153

Değişik açılardan değişik varyasyonlar ile resim çekmeye çalışan Ferdimen’i çekiyorum göletin kenarında. Ferdimen kıyıda çömelmiş halde.

20150604_203200

Uzun süredir yollarda olan Ferdi namı diğer Ferdimen memleketini özlemiş sanki. Gözleri uzaklara dalmış titreyen gölün titreyen sularında. Ferdimen bankta oturmuş.

20150604_203327_Pano

Dengesizi de çekmeden olmaz, o da uzun süredir yollarda, evini özlemiş. Salda gölünde karşılaşmıştık. şimdi ise Titreye göl sanki herkese memleket hasreti, ev özlemi duygusunu veriyor.

20150604_203504

Titreyen gölde titreşen suyun yarattığı frekanslar beyin dalgalarını etkileyerek uzaklara dalmaya neden oluyor. Titreyen sulardan gelen frekans nöronları farklı titreterek yarattığı zayıf elektrik akımları ile düşüncelerin boyutunu binlerce kilometre uzaklara kadar gitmemizi sağlıyor. Bu etkileşim insanın yüzünde belirtisini görmemek imkansız gibi. Bir anlık dalma bile düşüncenin boyutunun ne kadar geniş ve büyük olduğunun açıkça göstergesi. Göl titremeseydi tüm bunların olması düşünülemez bile. Düşünen Ferdimen ve ağaçların görüntüsü suya yansımış titreyen göl.

20150604_203520

Ben ise yeni yerler görmenin heyecanı içinde daha da uzun yol alabilirim. Çünkü daha önce görmediğim çok yer var ve gördükçe hazineme eklemekten mutluyum. Bakalım ne zaman evi özleyeceğim. İrfan ile elçek resim çekiyorum göl manzaralı.

20150604_203603_HDR

Titreyen gölden Mustafa’nın evine doğru çam ormanı içinde karanlıkta gittik. Artık yaza girdik sayılır, hava sıcaklığı gayet uygun bisiklet sürmek için. Evde sıcak bir duşun ardından bize ayrılan odada dinlenmek üzere çekildik.

Bu gün Antalya dan Manavgat’a kadar yaptığımız yol 73 Kilometre, Manavgat içinde Perşembe Akşamı turu ise 28 Kilometre

Toplam yaptığım yol 102 Kilometre civarı.

Yaptığımız yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc

18. Gün

3 Haziran 2015 Çarşamba

İyi bir uykunun ardından sabah erkenden uyanıyorum. Kahvaltının ardından evini özleyen sorumsuz İrfan’ı otobüs garajına götürüyoruz. Yükümüz yok, Mustafa İrfan’ın çantalarını araba ile getiriyor. İrfan’ı bisikletin üzerinde çekiyorum.

20150605_092916

İzmir’e otobüs biletini aldıktan sonra otobüsün perona gelmesini beklemeye başladık. Hemen hemen her yerde yaşayan serçe kuşları da burada telaşlı ve ürkek tavırları ile yiyecek bulma telaşında.

20150605_100009

İrfan’ın bisikletinin ön tekerini ve bagaj çantalarını söküp hazır hale getirdik

IMG_0424

Otobüs başka yerden geldiği için hala beklemedeyiz. Ferdimen bizi bankta otururken çekiyor.

IMG_0425

Nasıl olsa bileti aldık, otobüs gelir gelmez  bagaj kapağını açan muavin daha bir şey söylemeden bisikleti boş bulduğumuz yere yerleştiriyoruz çabucak. Bisiklet için her zaman sorun çıkardıklarını biliyorum ve yine sorun çıkaracaklar gibi.

IMG_0428

Otobüs şöferi bisikleti almak istemiyor ve indirmemizi söyledi. Haliyle tartışma da başladı. Yazıhanedeki bilet satan vatandaş pek karışmak istemiyor. İrfan 15 Lira vereyim diyor ama şöfer naz yapıyor olmaz diye. Sonunda 20 Lira ile anlaşıyoruz şerefsiz şöfer ile. İnsan 5 – 10 Lira için bu kadar alçalacağını tahmin edemezdim ama şimdi karşımda duruyor. Biletli olmasına rağmen ekstra para istemek hem de fiş fatura kesmeden yolcu almak zorbalık. Bunu yapan da metro turizm de çalışan kiralık şerefsiz şöfer. Böyle ifadeleri pek kullanmak istemem ama bazıları hak ediyor bazen. Bu yüzden adı kötüye çıkmış firma ile hiç bir zaman bir yerlere gitmek istemem.

IMG_0430

Neyse şöfer parayı aldıktan sonra otobüs hareket etti. Böylece İrfan’ı yolcu ettik. Sıra geldi benim bagaj çantamın fermuarına. Fermuar anahtarı arızalı. Kapattığım halde ortadan kilitlenmeyen zincir açılıyor. Mustafa bizi bir brandacı dükkanına götürüyor. Adamdan fermuar anahtarı istiyoruz bir tane. Çekmecelerini karıştırıp bir tane zar zor bularak verdi. Fermuar onarmada usta olduğumdan hemen değiştiriyorum anahtarı bir çırpıda.

IMG_0433

Yeni anahtarın rengi beyaz, olsun iş görsün de bana yeter. Artık içim rahat, çantamı kapatıp içindekilerin dökülmeden yol alabileceğim. Fermuarı yakından çekiyor Ferdimen.

IMG_0434

Brandacı ustaya borcumuzu soruyorum, o da bir şey istemez deyip teşekkürlerimi kabul ediyor. Sağ olsun işimi gördü ya ne kadar teşekkür etsem azdır. Brandacı dükkanın önünde Ferdimen Mustafa ile beni çekiyor.

IMG_0435

Fermuar işini çözdükten sonra Mustafa’ya çakmak gaz tüpü nerede bulabiliriz diye sorunca bizi bildiği tüpçüye götürdü. Burada benim kullandığım ocak tüpü vardı. Hem de 500 gramlık, fiyatı da 12 Lira olunca Mustafa kendine 2 tane, Ferdi ve bana birer tane, toplam 4 tane tüp aldı. Aldığı bu hediyeler için kendisine teşekkürlerimizi sunduk Ferdi ile. 2 tane de çakmak gazı aldık boşalan tüpüme basmak için.

Tüpleri aldıktan sonra Manavgat’a yakın olan Antik kent ile iç içe geçmiş Side’ye geldik. Burada hediyelik eşya, kuru yemiş, lokum gibi şeyler satan Mustafa ve kardeşi Ali’nin dükkanına geldik. Bisikletleri dükkanın içine bir köşeye yerleştiriyoruz.

IMG_0458

Dükkanın içi çeşitli turistlik süs eşyaları ile dolu raflarda.

IMG_0465

Mustafa dan izin isteyip buradaki denizin sıcaklığına bir bakalım diye deniz kenarına geldik. Hava açık ve mavi denize rengini vermiş. Kumsalın bej rengi ile örtüşüyor. Haliyle tüm kumsallar parsellendiğinden böyle bir görüntü oluşmuş durumda. Şemsiye şezlong sıralı dizilmiş, kiralanmayı bekliyor.

IMG_0470

Aşağıya inip bir kıyıda yerleştik. Üzerimdekileri çıkarıp deniz şortumu giymeye başladım.

IMG_0472

Şortu giyer giymez hemen dalış pozisyonuna girip kendimi Akdeniz sularına bırakıyorum usulca. Ferdimen den beni balıklama atlarken çekiyor.

20150605_150551

Bir süre deniz üstünde uçtuktan sonra cup denize dalıp kayboluyorum gözden. Arkamda sıçrayan sular kalıyor.

20150605_150552

İzmir de alışmışız ufukta kara parçası görmeye ama burada öyle bir şey yok. Uçsuz bucaksız Akdeniz, alabildiğine engin. Buradan Mısır kıyılarını görmemiz imkansız. Eğer o kadar uzağı görebilseydik. Dünya yuvarlaktır. Ben bunu biliyorum ama hala dünyanın tepsi gibi düz olduğunu sananlar var. İşte bunlardan birisi hemen de yanımıza gelerek burada oturamazsınız, şezlonglara geçin diye ilk önce garson geldi. Sonra kendini buraların sahibi sanan zat geldi. Biz de her tarafta oturma hakkımız var desek te dünyayı tepsi gibi düz sanan birine laf anlatmanın imkansız olduğunu bildiğimizden keyfimiz kaçmış olarak oradan ayrıldık. İşte böyle insanlar sayesinde turistler ülkemize gelmekten çekiniyorlar ve tatillerini kendilerini rahatsız edilmeyen kıyılarda paralarını harcıyorlar. Buraya gelenler ister yerli ister yabancı olsun sanki para babası sağmal inek zannediyorlar. Sonra da niye turist gelmiyor diye ağlaşıyorlar ya ben de beter olun diyorum böyle bir zihniyete.

Side içinde antik kenti gezelim diye giderken belediye zabıta bürosuna rastlayınca zabıta amirine şikayetlerimizi bildirdik. Onlar da gerekeni yaparız dediler sadece. Ardımızdan ne oldu bilmiyorum ama dünya onların gözünde hala tepsi gibi düz ve hiç yuvarlak olmayacak. Zabıtaların bir şey yapmayacağına inanıyorum. İşletmeciyle iş birlik içindeler, rüşvet almadıkları söylenemez. Onlar uyum içinde gelen geçeni soymaktalar. Dip dalgası kıyıya vururken denizi çekiyorum.

20150605_151758

Hep resimlerde gördüğüm antik Side kentini yakından kendi gözlerimle görmeye, incelemeye başladım. İlk olarak dış kısımlarını görerek giriş kapısına doğru gidiyorum. Antik tiyatronun dış kısmını çekiyorum. Harabe ve yıkılmış kemerli dükkanları otlar bürümüş.

20150605_153255

Side

“Side” adı Anadolu dilinde “Nar” anlamına gelmektedir. Bu özellik ve belgede bulunan bazı yazıtlardan elde edilen bilgiler Side tarihinin Hititlere kadar uzandığını göstermektedir. Fakat Anadolu’nun en eski yerleşim birimlerinden biri olan Side’nin MÖ 7. yüzyıldan önce kurulduğu da söylenmektedir. Anadolu tarihleri içerisinde Side, diğer Pamphylia kentleriyle aynı aşamaları geçirmiştir. Yunanlar MÖ 7. yüzyıl göçler sırasında Side’ye gelmişlerdir. Eldeki yazıtlara göre MÖ 3. yüzyıla değin de kente özgü bir dil konuşmuşlardır. Hala tam olarak çözülemeyen bu dil Hint-Avrupa dillerindendir. Side MÖ 6. yüzyılın ilk yarısında Lidyalıların, MÖ 547-546’da da Perslerin egemenliğine girmiştir. Pers yönetiminde gelişen kent, MÖ 334′ de İskender’e teslim olunmuştur. İskender’in ölümünden sonra Antigonus’un (323-304). Ptolemaioslar’ın (301-215). MÖ 215’ten sonrada Suriye Krallığı’nın denetimi altına girmiştir. MÖ 2. yüzyılda Ptolemaioslar’ın güçlü savaş ve ticaret filoları sayesinde en parlak dönemini yaşayan kent, bu sürede imar edilip bir bilim ve kültür merkezi haline getirilmiştir. MÖ 188’de Apameia Barışı ile Bergama kırallığı’na bırakılan Side, Doğu Pamphylia bölgesiyle birlikte bağımsızlığını korumuş, büyük ticaret donanmasıyla refaha ve zenginliğe kavuşmuştur. MÖ 78’den sonra Roma egemenliğinde bulunan kent, 2. ve 3. yüzyıllarda bölgenin ticaret merkezi oldu. Özellikle köle ticaretinin sağladığı zengin ve parlak bir dönem yaşandı. 2. yüzyıl boyunca bir bilim ve kültür merkeziydi. Suriye krallarından VII. Antiokhos, tahta geçmeden önce burada eğitim gördü. Kral olduğu zaman (MÖ 138) Sidetes adını aldı. Bu devre kadar başta Athena ve Apollon olmak üzere Afrodit, Ares, Asklepios, Hegeia, Kharitler, Demeter, Dionisos, Hermes gibi birçok tanrıya inanıp tapan Sideliler 4. yüzyılda hiristiyanlaşmaya başlamışlardır. Side, 5. yüzyılda Pamfilya Metropolisi (Piskoposluk Merkezi) olunca, 5. ve 6. yüzyılda en parlak devrini yaşamıştır. Bu gelişim 7. 9. yüzyıllar arasında Arap akınları ile son bulmuştur. Kazılar sırasında büyük bir yangın ve çok sayıda deprem izlerine rastlanmıştır. Arap istilası, doğal afetler kentin terk edilmesine yol açmıştır. 12. yüzyılda Arap coğrafyacısı El İdrisi burayı ölü bir kent olarak göstermekte ve Yanmış Antalya olarak tanımlamaktadır. İdrisi’ye göre 1150’ye doğru kent halkı Side’den göç etmiş, 12. yüzyılda Side tümüyle boşaltılmıştır. 13. yüzyılda Selçukluların 14. yüzyılda ise Hamitoğulları Beyliği ve Tekelioğulları’nın egemenliği altına giren Side’de bu devirlerde yerleşim olmamıştır. 15. yüzyılda kesin olarak Türk topraklarına katılmıştır. Ancak ne Osmanlılar ne de Selçuklular Side’de oturmadıklarından, yarımada üzerinde Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait eserlere rastlanmaz.

1895-97 yılında Yunan isyanı sebebiyle kaçan Giritli Müslüman, yarımadanın uç kısmına bir köy kurularak Girit Adası’ndan gelen göçmenler buraya yerleştirilmişlerdir. Bugünkü mahallenin çekirdeğini oluşturan küçük köy zamanla tüm yarımadayı kaplamıştır. Antik yapılarıyla kendine özgü mimarisiyle, köy evlerinin bir arada bulunması sonradan “Selimiye” adını alan Side’nin turizme açılmasında büyük rol oynamıştır. Side tarihin derin izlerini taşıyan bir kenttir.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Side

Side antik tiyatroya doğru giriş yapıyoruz. Önümüzde kemerli kapı var.

20150605_153327_HDR

Nasıl olsa müze kartımız var, hemen giriş yapıyoruz taze müze kartımızla. Yılda bir iki defa kullandığımız kart işe yarasın bari. İki katlı ve kemerli duvarlar tiyatronun etrafını sarmış.

20150605_153456

İçeriye girince kemerli dehlizlere rastlıyoruz ilk önce. Demirlerle güçlendirilmiş çökmesin diye.

20150605_153656

Sonrasında tiyatronun acık alanına açılan yerdeyiz.

20150605_153800_HDR

20.000 seyirci alabilecek büyüklükte olan Side Tiyatrosu’nun mimarlık tarihi açısından önemi; diğer Roma tiyatroları gibi dağ yamacına değil, kemerli mekanlar üzerine kurulmuş olması. Cavea, oskestra ve scene olmak üzere üç bölümden oluşan tiyatro, Pamphylia tiyatroları içinde en büyük ve anıtsal olanı. Seyirci bölümü bir diazoma ile iki kata ayrılmış. Orkestra yarım daireyi aşan bir kavis şeklinde. Geç İmparatorluk devrinde gladyatör yarışları ve hayvan mücadelelerinin yapıldığı arena olarak kullanılan tiyatro, Bizans Devrinde açık hava kilisesi olarak kullanılmış.

İki katlı seyirci bölümünü çekiyorum.

20150605_153807

Yukarıdan sahne bölümünü çekiyorum.

20150605_153810

Yamaca yapılmamış bu antik tiyatro bana hayranlıklar uyandırmıştır. Eşi benzeri olmayan düz bir yerde olması hayallerimde yaptıracağım bir tiyatro örneği. Gençliğimdeki hayalim eğer piyangodan büyük ikramiye çıkarsa böyle bir tiyatro yaptıracaktım. Tiyatro kendi kendini idare edecek bir şekilde bir vakıf kuracaktım. Seyirci bölümünün altında dükkanlardan oluşacaktı sıra sıra. Dükkanların kira gelirleri ile tiyatronun masrafları giderilecekti. Ayrıca çeşitli tiyatro grupları tiyatro gösterilerinde sahne alacaklardı. Bir de amatör tiyatro okulu olacak ve tiyatrocular yetişecekti okulda. Hala hayallerimin bir köşesinde duruyor. Şans oyunlarına o kadar para yatırdım ama zaten köşe başlarını tutmuş olan soyguncular hiç bir zaman büyük ikramiyeyi kendilerinden başka kimseye çıkarmadılar. Bunu öğrendikten sonra bir daha şans oyunlarına para kaptırmadım. Hayallerim suya düşmüş olabilir.

Hayal kurmak güzel her zaman… Üst tarafta, sağ tarafımdaki oturma yerlerini çekiyorum.

20150605_153824

Buraların yani Akdeniz’in sıcağı güneş yükseldikçe kendini belli ediyor. Gölde yerlerdeki serinliğe ihtiyaç duyulmaya başladı. Gölgelik yerde, banka oturmuş Ferdimeni çekiyorum. Seyirci oturma yerlerinin altında kemerli dehlizler görülüyor. Kemerler demirlerle desteklenmiş.

20150605_153903

Oturma yerleri yine altı oyularak yapılmış insanların rahat etmesi için.

20150605_153934

Kazılar hala devam ediyor antik kentte. Büyük blok halinde, belli ki sütun kirişlerinden bir parça yerinde değil. Dik olarak öylece bir kıyıda duruyor. Önümdeki mermer blok yan olarak konulmuş. yuvarlak çelenk olarak oyulmuş, sağda bir bez parçası sarılmış olarak süslenmiş.

20150605_154106

Tiyatro süslemeleri her taşta kendini gösteriyor.

20150605_154122

Tiyatronun oturma yerleri neredeyse bozulmamış durumda.

20150605_154252

Tiyatronun her tarafını gezemiyoruz. Bazı yerlerde hala kazı çalışmaları devam ediyor ve ziyaretçilere kapalı. Tiyatro gezimiz bitince dışarıya çıkıyoruz. Antik kent dışarıdaki yapılarıyla belli ediyor.

20150605_160014

Dükkanların arasından Side sokaklarını geziyoruz bir süre.

20150605_160243_HDR

Side’nin limanına doğru gidiyoruz. Limanda gezinti teknesi bağlı.

20150605_160414

Kıyıda yelkenli gezinti tekneleri müşteri bekliyor. Yelkenler süs olarak konulmuş. Ortada turist yok öyle dolaşan. Kendini baltalayan işletmeler, turizmciler böyle sinek avlamakla zaman geçiriyorlar.

20150605_160600

Neredeyse tüm sahil parsellenmiş durumda. Kimileri böyle taşlı ve kum olmayan yerlerden denize girmek durumunda kalıyor.

20150605_160729

Apollon mu yoksa Athena tapınağı mi kestiremediğim antik sütunların olduğu alana geldik. Sadece 5 tane sütun 4 tane de süslemeli kiriş ayakta. Diğer bölümler eksik ve ortada yok. Başka yerlerde yapı taşı olarak kullanılmış büyük olasılıkla. Şimdi neden bu kadar az bölüm ayakta ona bakalım. Eğer tam yapı onarılıp orijinal halinde olsa insanların ilgisini bu kadar çekemezdiniz. Yıkık dökük fakirliği, yıkımı temsil ettiğinden bazı insanların içinde kalmış ERDEM ortaya çıkıyor ve geçmişte yaşanmış depremleri, yıkımı içinde hissediyor. Ama çoğu insan bunun farkında değil. Yıkık görmek ilgisini çekiyor bilinç altından. Aynı bazı ülkelerde yardım toplamak için kendilerini daha fakir gösterip yapılarını onarmazlar ya onun gibi. Ya da dilenciler yırtık pırtık elbiseler giyerek sakat taklidi yaparak vicdanları ve onun derinliklerindeki ERDEM’i  kullanması gibi. Kısacası turist çekmek için bu yapıları onarmıyorlar, sadece bir kaç sütun ayakta durması yeter.

20150605_161301

Ferdimen ile tripotu ile kamerası ile çeşitli resim çekme çalışmaları yapmaya başladık. Ben solda, Ferdimen sağda, dört sütun ortamızda.

IMG_0515

Tarihi dokuya zarar vermeden tarihe dokunarak çeşitli prodüksiyonlar tasarlayıp resimler çektik. Ben sütunların sağında, bir elimi kirişe dayamış olarak poz veriyorum. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

IMG_0516

Aşağıdaki resimler telle çevrilmiş kazı alanı. İçeriye girmeden bir kaç resim çekiyorum. Blok taşla örülmüş duvar, biri büyük, ikisi küçük üç kemerli kapısı olan bina.

20150605_162031

Yapının yandan çekilmiş resmi. Ön ve arka duvarları sağlam, yan duvarı yok. Karşıdaki duvarda kemerli kapı ile iç kısma geçiliyor.

20150605_162059

Binanın taş duvarları çelik demirlerle güçlendirilmiş.

20150605_162300

Bazı yerlerde açık ve kemerli örülmüş tarihi yapıların içinde kendimizi buluyoruz. Otomatik çekiliyoruz Ferdimen ile.

IMG_0541

Sütunlar kapalı yerde koruma altında. Gerçi önemli eserler çoktan çalınmış. Kalanlar ise müzede sergileniyor. İçe oyuk, düz yivli sütun yerde.

20150605_162318

Zamanında taş işçiliği epey ilerlemiş durumda. Yapılar kemerlerle kubbe biçiminde yapılarak ustalıklarını ortaya koymuşlar.

20150605_162416

Dikdörtgen kapılarda görmek olası, iç kısım loş, kapının dışında Güneş ışınları parlak görünüyor.

20150605_162429

Artık işe yaramaz, miadını doldurmuş eski bir motosiklet. Her ne kadar eski görünse de kalan boyaların rengi zamanında pek te cafcaflı bir motosiklet olduğunu anlıyorum. Motosikletin üzerine, kafası, belden aşağısı ve kolları olmayan manken koymuşlar. Bir de tişört giydirilmiş.

20150605_162622

Bazı kalıntılar düzgün taşlardan oluşmuş, araları ve üstü sonradan biçimsiz taşlarla devam etmeye çalışılmış duvar.

20150605_162724

Side antik kentinin orijinal kent yapısını gösterir kroki. Zamanında bayağı zengin ve ihtişamlı bir kent olduğunu krokideki planlama ile anlıyoruz.

20150605_162740

Turizmden kazanacağım diye sit alanı olmasına rağmen işletmeler kendilerine ormanda yer açar gibi tarihin içine girmekten çekinmiyorlar. Girip görmek istediğimiz halde bazı yerlere giremedik. Yetkililer de buna ses çıkarmıyorlar. Böylece geçinip gidiyorlar kardeş kardeş. Tarihi bir yapının içinde masalar konulmuş, burası restoran gibi bir yer. Duvarlar düzgün olmayan taşlarla örülmüş.

20150605_162920_HDR

Sokaklar pek kalabalık değil, benim için bulunmaz bir ortam. Resim çekmek için karede insan olmasına gerek yok. Tarihin dokusunu bozuyorlar görüntülerde. Sağda cumbalı balkonu olan eski taş bina. Solda yeni beton bina. Ne kadar da benzemez bir durum.

20150605_163408_HDR

İşte böyle bir manzara geliyor karşına ama arkada görünen evin güneş panelleri tarihi görünümü bozuyor. Yüksek duvarlı binanın yan duvarları sağlam, öndeki duvar yok ve bu aralıktan arkadaki bina manzarayı bozuyor.

20150605_163659

Kapalı mekanlara girince biraz tarihin içinde buluyorum kendimi. Kemerlerle yapılmış bina içindeyiz.

20150605_163828

Binanın devamı, büyük ve yüksek kemerli nişin kemeri pişmiş tuğladan yapılmış.

20150605_163859

Bahçesinde kendine ait bir düşünürün taş koltuğuna oturuyorum. Bina kalıntı duvarları yüksek. Ferdimen beni çekiyor oturmuş halde.

IMG_0544

Tarihi yapılar içinde böyle oturunca ister istemez düşüncelere dalıyor tarih öncesine. Acaba nasıl durumda yaşıyorlardı, hep savaşlar, hep yıkımlar, hastalıklar insanların rahat ve huzur içinde yaşaması zorlaşıyor bir dönem. Üstüne bir de depremler olunca kentin düz yerde olması savunmanı zor olduğu yerde fazla durulacak gibi değil. En son saldırıda yakılan kenti terk etmek zorunda kalmışlar. Sonrasında da uzun bir süre kimseler oturmamış bu yerde. En son kim oturdu acaba? En son oturanın rahatça oturduğunu sanmıyorum. Ben bunları düşünürken Ferdimen yandan beni mermer koltukta oturmuş halde çekiyor. Uzun saçlarım omuzlarımdan aşağı salınmış.

IMG_0545

Sonrasında Ferdimen de oturdu ama neler düşündüğünü bilmiyorum. Bir kolunu koltuğun kenarına dayanmış, bana doğru hafif dönük durumda. Bacak bacak üstüne atmış.

20150605_164318

Kemer kemer üstüne yapılmış. Tuğlaları pişmiş olduğundan Hristiyanlık dönemlerde yapıldığı belli. Kemerli geçidin arkasında ben kollarımı açmış haldeyim.

20150605_164413

Pişmiş tuğlalı kemer neredeyse zeminle bir, burası kazılmayı bekliyor. Kim bilir altında ve içinde daha neler var.

20150605_164454

Binalar yıkık dökük olsa da bazı duvarlar ayakta kalmış. Binalar arasında kemerli geçitlerle geçilebiliyor.

20150605_164510

İki uzun saçlı adam, iki değişik hareketle selamları çakıyoruz bir tarih öncesi heykeltıraştan çıkmamış canlı heykel gibi. İkimiz de birer sütun üstündeyiz. Benim sağ elim kalbimin üzerinde, sol elimi Ferdimen’e doğru uzatmışım. Ferdimen de sol eli arkasında, sağ elini dirseğinden yukarı doğru kaldırmış. Sol bacağını hafifçe bana doğru kırmış.

IMG_0543

Bu kısımda geniş bir alanda tarihi kalıntılar yıkık dökük kimisi sağlam, kimisi yerlerde. Öyle korunan bir yer de değil, herkes istediği gibi girip çıkmakla serbest. Kısacası açık alan müzesi, giriş beleş. Müze kart burada geçmiyor. Ferdi ile her köşeye, her yapıya dikkatli inceleyip ilginç resimler çekmekle meşgulüz. Tarihi yapılar labirent gibi sanki kaybolduk. Kaybolmak ta bazen iyidir, dış dünya ile ilgimiz kalmayınca sanki geçmişte yaşıyormuş gibi kendimi hissediyorum. Güneşe ve dünyamıza bir şey olmadığı sürece gerisi ne olursa olsun umurumda değil. Süslü oyulmuş sütun başı.

20150605_164536

Ferdi bina duvarları arkasına saklanmış. Duvardaki kapının arkasındaki duvardaki kapının arkasında Ferdimen.

20150605_164637

Dikdörtgen kapı, kalın duvarın altında poz vermiş Ferdimen.

20150605_164706

Güneşin altında Ferdimen, ben binanın içinden, kapının ardından resmini çekiyorum.

20150605_164828

Kemerli bir dükkan, içinde demir parmaklıkla kapatılmış pencere. İçerisi loş karanlık, pencere aydınlık.

20150605_165203

İkimizden başka kimse yok buraları gezen, haliyle ikimiz birlikte resim çekilmek için epey uğraş içindeyiz. bir kaç denemeden sonra alttaki resmi anca çekebiliyoruz. Sanatçı dostum Ferdi Kızıl, nam-ı diğer Ferdimen kahramanım bu işten anlıyor. Duvardaki taş kapının arkasında

İkimiz yan yana, 10 saniye zaman ayarlı resmi, yaklaşık 10 metre ötedeki kameraya poz verdik. İkimiz de dar bir aralığa sığmış haldeyiz.

IMG_0548

L biçimindeki duvarın altındaki kapıda Ferdimen beni çekiyor. Karşıdaki duvarda büyükçe bir delik açılmış.

IMG_0549

Kamera içeride, biz dışarıda Güneşin altında poz vermiş halde çekiliyoruz kapının ardında.

IMG_0551

Ferdimen beni taş kapının ardında, Güneş üzerime vurmuş olarak çekiyor.

IMG_0553

Bazı yerlerde kapı dış mahalleye, yani yeni yapılan evlere çıkıyor. Kapı demir parmaklıkla kapatılmış.

20150605_165219

Binalar arasında kemerli geçitlerden birbirine bağlanmış.

20150605_165230

İki duvar yıkıntısı arası sanki dar bir kanyondaymış hissi uyandırıyor.

20150605_165235

Karanlık oda kapısında Ferdimen.

20150605_165251_HDR

Aynı kapı önünde Ferdimen beni çekiyor.

20150605_165325_HDR

Eski bir Roma hamamının su ısıtmak için ateş yakılan yerine geldik. O zamanlarda temizliğe önem veren Romalılar en güzel hamamları yaparak halkın yıkanıp paklanmasını sağlıyormuş. İnsanlar yıkandıkça çeşitli hastalıklar da olmayınca, bulaşıcı mikropların yayılma olasılığı ortadan kalkıyor. Ocak pişmiş tuğladan, kanal biçiminde yapılmış. Duvarda ocak biçimi verilmiş kemerli ve pişmiş tuğlalı geçit görünüyor.

20150605_165343

Zeminde, diğer tarafa geçilen çok alçak bir geçit yapılmış. Geçit kemerli biçimde taş bloklarla örülmüş.

20150605_165356

İçeride kaybolduk bir süre, güneşin durumuna göre bir kaç denemeden sonra yönü bulup çıkış yapabildik. Giriş ve çıkış yeri bir lokantanın masaları arasından yapabildik. Neyse günümüz dünyasına tekrar dönüyoruz. Bir kaç saatliğine tarihin içinde yaşadık sanki. İlk girdiğimiz yerdeki cumbalı binanın önündeyiz.

20150605_170030

Mustafa’nın dükkanına gelip öğle yemeği yiyoruz. Bu arada buradan sonraki rota üzerinde Ferdimen ile fikir alış verişinde bulunduk. Hedefimiz hazır buralara kadar gelmişken Mersin’e kadar gitmek. Mersin yolu da 400 Kilometreyi aşkın. Sahilden giden yolun Gazipaşa dan sonrası dar ve tehlikeli. Araç trafiği de çok olduğunu söylüyorlar. Bu tura çıkarken kafamdaki rota Antalya, Alanya, Akseki den Karaman tarafına Torosları aşmak. Oradan Mersin’e Adana üzerinden gitmekti. Şimdilik uzun süredir yollarda olduğumdan Adana kısmını çıkardım. Mersin de tur biteceği belliydi. Sahil yolu tehlikeli ve römorkum olduğundan o yolu kullanmayacağız. Diğer bir yol da Akseki yolu ama neredeyse 100 Kilometre tırmanış var. Ferdi haritadan Dim çayından giden bir yol Wikiloc ta çizip kaydetti. Sonrasından da çizdiği rotayı telefonuna indirdi. Ferdi bunları yaparken hoşuma gittiğinden benim telefonuma da Wikiloc uygulamasını indirdim. Ama ücret yatırmadığımdan cep telefonuma rotayı indiremiyorum. Sonra hallederiz bu işi. Biraz zorlu ama köy yollarından gideceğimiz için güzel bir rotaya benziyor. Rota işi halloldu böylece. İçim rahat.

Mustafa’nın dükkanının ön kısmı, vitrinde lokumlar, şekerlemeler dizilmiş raflara. Camekanlı girişte iki kapı var.

20150605_170142

Güneş batmadan Manavgat’a doğru bisikletleri sürmeye başladık. Henüz daha Side’nin içindeyiz ve daha görmediğimiz kalıntılı bölge var. Ayrıca müzeyi de gezemedik. Artık bir defa daha buralara gelip görmediğimiz yerleri gezeceğiz anlaşılan. Ondan fazla sütunu ayakta olan tapınak kalıntılarını çekiyorum.

20150605_192352

Başka yerde yarın yuvarlak sütunlu bir yapının bir bölümü ve dört sütunlu başka bir yapıyı çekiyorum.

20150605_192355

Side den çıkış yapıyoruz. Side girişi kemerli, yüksek bir geçitten giriliyor. Burada asfalt yol yapılmış, arabalar girip çıkıyor. Solda tiyatro yapısı.

20150605_192408

Surların dışında da kalıntıları görebiliyorum. Artık bir dahaki gelişimde iyice gezerim.

20150605_192542

Kalıntıların yanından geçerken yüksek duvarın dibindeki sütunları çekiyorum.

20150605_192650

Antik şehrin günümüzde olduğu gibi mezarlıkları yani Nekropol şehrin dışında. Yıkıp kırma işlemleri mezarlıklar da nasibini almış. Sağlam bir mezar bulmak zor. Toprak altında bulunanlar da müzelerde koruma altında.

20150605_192747_HDR

Yollar geniş ve ferah, okullar henüz tatile girmediğinden trafikte pek araba yok. Turistler de olmayınca oteller de sinek avlamakta. Yol ikiye ayrılıyor, Ortada büyük bir direkte Türk bayrağı dalgalanıyor. Yolun kıyılarında ağaçlar dikilmiş.

20150605_192924_HDR

Mustafa önde giderek bize rehberlik yapıyor.

IMG_0571

Manavgat çayından geçip Sorgun’a doğru gidiyoruz. Durgun görünen çay epey geniş ve kıyıda bağlı gezinti tekneleri.

20150605_194723

Manavgat tabelasını çekiyorum.

20150605_201048

Side Manavgat arası az olduğundan çabucak eve geliyoruz. Mustafa devamlı olarak dükkana bisikletinle gidiyor. Böylece benzin harcamayıp çevreyi kirletmeden işine gidip gelmekte. Evin hanımı Ayşegül de bizlere nefis ev yemekleri yapmış. Ellerine sağlık, yemeği balkonda neşe içinde sohbet ederek arada kadehleri tokuşturup bisikletle gelen sağlığa içiyoruz. Bu arada Mustafa’ya çakmak gazı tüpünden ocağımızın tüpüne nasıl gaz basılır öğretiyorum. Kendisi Çin den aldığı bir aparat ile mutfak tüpünden doldurmaya kalkmış. Dolumu ayarlayamadığından fazla basınca gaz tüpünün altı bombe yapmış. İyi ki mutfağı patlatmamış. Artık nasıl gaz basacağını öğrenmiş oldu.

Gecenin ilerleyen saatlerinde izin isteyip odamıza çekiliyorum Ferdimen ile. Bu gün gördüğüm güzellikleri anımsayıp düşlerime atmak için uykuya daldım.

Bu gün yaptığım yol Manavgat şehir içi – Side git gel 27 Kilometre civarı.

Yaptığımız yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc

Denizli Salda Gerisi Antalya Mersin 5. Gün. Denizli Bisiklet Festivali 2. Gün

23 Mayıs 2015 Cumartesi

5. Gün

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

(Resimlerin bir kısmı Ferdi Kızıl’a aittir)

Denizli – Pamukkale – Denizli

 

mektuplarınız yok ki sizin

gideceği adresler olsun

yemiş yüklü dallara olmayan kollarınızı nasıl uzatacaksınız?

çiğnenmekten vaktiniz kalmadığından zaten

kalkıp bir kıra,

bir buluta ayak basamayacaksınız

trenleri doldursanız da boş kalacak vagonlar

Savaş Ay

 

Öne çıkmış olan görsel, Kırmızı çiçekler ardında iki kemerli tarihi yapı.

20150523_111814

Ay dolandı geceye, gece karanlık ve soğuk. Ay aydınlık o da soğuk. Ay ile gece gün ağarıncaya kadar sarmaş dolaş ama kimseyi incitmeden. Gün ağarınca ayrıldılar tekrar buluşmak için. Akşam içtiğim nefis  ev şarabının etkisi sabaha karşı baş ağrısı ile kendini gösterdi. Kafamda sanki bir ton yük var ve başımı dik tutamıyorum. Zar zor sabah kahvaltısını yapıp hazırlanıyorum. Bu gün güzel yerler göreceğim ve ilk defa Pamukkale’nin beyaz travertenlerini göreceğim. Aynı zamanda en önemlisi Antik Hierapolis kentini görmem olacak. Kafamı zorla dik tutarak grup ile birlikte yola çıktım. Rakım olarak Pamukkale’ye göre daha yüksekte olmamız nedeni ile hızlıca şehrin ana caddesinden inip Pamukkale’ye vardık bile. Geçtiğimiz yerlerde resim çekmeye değer bir şey olmadığından anca Pamukkale de günün ilk resmini çektim. Oğlu ile birlikte pedal çevirerek geçenler.

20150523_095920

Arkasından diğerleri geldi. Pamukkale girişi rampalı olduğundan geçenleri rahat biçiminde çekebildim. Eeee resim çeken olunca yol kıyısında hemen de poz verirler. Kadın bisikletçi.

20150523_095942

Biri kadın, biri erkek iki kişiyi çekiyorum.

20150523_095958

İki kişi daha geçiyor önümden.

20150523_100000

Hep ikişer geçiyorlar.

20150523_100014

Sonunda tek bir kişi kadraja giriyor.

20150523_100023

Bir kadın da tek geçiyor önümden.

20150523_100037

Kalabalık olunca hepsini çekmeme olanak yok, o yüzden yoluma devam ediyorum. Pamukkale’nin beyaz travertenleri yolun sonunda göründü.

20150523_100220

Daha önce buraya kadar gelmiştim ama üzücü iki haberden dolayı hiç bir yeri görmeden geri dönmek zorunda kalmıştım. Başım çatlasa da bu gün gezeceğim hiç görmediğim güzellikleri.

Ne demiş şair; “En güzel şey henüz görmediklerindir.”

20150523_101745

Travertenlerin üzerinde yamaç paraşütçüsü dolanıp durmakta. Havadan görmek daha da güzel olurdu sanırım. Daha geniş bir alanı rahatça görebilir paraşütteki kişi.

20150523_102856_hdr

Pamukkale travertenleri beyazlığı ile gerçekten görsel olarak çok güzel. Uzaktan da yakından da. Beyaz travertenler yamaçta, düzlükte yeşil sazlarla kaplı göleti park haline getirmişler.

20150523_103341

Buradan da girişi var ama biz yukarıdaki kapıdan gireceğiz. O yüzden yola devam. Uzun bir kortej olmuş bisikletçileri çekiyorum.

20150523_103722

Yer altından çıkan termal suyun içindeki Kalsiyum Hidro Karbonat hava ile temasa geçince karbondioksit karbonatı terk ederek havaya karıştıktan sonra geride kalan Kalsiyum beyaz bir tabaka halinde sertleşir. Burada herhangi bir bitki yetişmediğinden beyaz renk tabakası ile doğaya renk katar. Depremlerle çöken, yükselen toprak ilginç yapılar oluşturmakta. Beyaz travertenle kaplı tepe. Sanki dağın tepelerine kar yağmış, etekleri yeşil otlarla kaplı.

20150523_103727

Yeni yapılmış kaymak asfalt zorlanmadan sessizce gitmemizi sağlıyor. Ses titreşimi olmadığından travertenlere zararımız olmuyor motorlu araçlar gibi.

20150523_103957

Uzakta ve yüksekte görünen travertenlerin üzerine çıkacağız. Önde sararmaya başlamış tarla var.

20150523_104452

Hafif yükselince Denizli şehri ve karlı tepeleri ile Babadağ görüntüye giriyor.

20150523_104457

Geldiğimiz yönün resmini çekiyorum travertenlerle birlikte.

20150523_104502

Daha da önümüzde yokuş var ama az kaldı.

20150523_104810

Avrupa birliği sözleşmesinin 27. maddesi çevre ile ilgili. Öyle olunca KUZ zaten çevreci, bu bayrağın anlamına da yakışır. Doğayı kirletmeyen, çevreci ve sağlıklı yaşam kaynağı bisiklettir. Ben de onun bir parçası olarak mutluyum ve sağlıklıyım. Daha ne olsun ki?

20150523_105859

Antik kentin dış mekanları olan mezarlıklara geldik. Mezarlar görkemli. Bakalım kent ne durumda, merak içindeyim.

20150523_110148

Antik kent Hierapolis girişindeyiz, ücret ödemeden içeri giriyoruz. Herhalde buralarda yarış yapılmış, finiş ve bitiş yazılmış şişme kemere.

20150523_110435

Antik kentin giriş kapısı ile harabelerin olduğu yer arasında epey bir yol var. İşte böyle yerlerde insanlar yürümek zorunda kalıyor. Bu durumdan şikayet edenler kim? Tabi ki her yere araba ile gidenler. Hani kapı olmasa araba ile ta antik tiyatronun sahnesine kadar gidebilirler diye düşünmekten edemedim kendimi… Bizler öyle miyiz? Elbette değiliz, öyle olsaydık bisikletlerimizle buraları görmek için 25 Kilometre pedal çevirir miydik. Böyle olmasından memnunum. En azından 250 kişi arabalara binip doğaya gaz salımını yapmadı, çevre de kirlenmedi. Antik kente giden taş yollar, çevre de yeşillendirip çiçeklerle süslenmiş.

20150523_110546

Dedim ya antik şehrin dış mahallesindeyiz, burada mezarlıklar var. Antik adı ile Nekropol. Mezar yapılarının görkemine bakılırsa Roma döneminin zengin kişileri için yapılmış. Savaşta ölmeyip termal hamamlarda ihtiyarlığında ölen şişko, yağlı, obez Romalı generaller ve para babaları kendilerine bir ev kadar kayalardan mezar yaptırmış. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de durum değişmedi. Mezarlıklara gidip bakın. Soğuk mermerden yapılan mezarlara dünyanın parasını vermekten kaçınmazlar. Sanki tahtalı köyde huzur içinde yatacaklar işledikleri günahları cehennem ateşinde yanarken….

20150523_110846

Nekropoller

Kent surlarının dışında ve ova dışındaki tüm yönlerde nekropol alanları bulunmaktadır. Bunlar yoğunlukla Tripolis-Sardes’e giden kuzey yolunun ve Laodikya-Clossae’ye giden güney yolunun iki tarafında yer alır. Mezarlarda kireçtaşı ve mermer kullanılmıştır. Mermer kullanımı daha çok lahit tiplerinde görülür.

Kuzey Nekropolis: Nekropolisteki anıtların iyi durumda koruna gelmiş olması ve yayıldığı geniş alanda, çok sayıda traverten lahit ile birlikte bulunması, etkileyici bir görüntü oluşturur. (Sayıları iki binden fazladır ve çoğunda yer alan yazıtta Yunanca Soros Süfiksi ile karşılaşılır.)

Hierapolis mezar anıtlarının mimarisi çok çeşitlidir ve değişik uygulamalar gösterir. En eski mezarlar Helenistik Dönem’e tarihlenen (İ.Ö. II – I. yüzyıllar) Tümülüs mezarlardır. Bu mezarlar düzgün kesilmiş taşlarla örülü silindir kasnak ile sınırlanan mezar odasının üstü koni biçimi verilmiş toprakla örtülüdür. Mezar odasına dramos adı verilen koridor ile ulaşılır. Tümülüsler, yol boyunca ve doğuya doğru çıkan bayırda yer almaktadır.

Bu mezarlar daha çok seçkin ailelerle aittir, fakir ailelere ise kayaya oyulmuş basit mezarlardır. Kentin kuzey kısmında yer alan, I., çoğunluğu II. ve III. yüzyıla tarihlenen diğer mezar anıtları, genellikle duvarlarla çevrili, ağaç (çoğunlukla selvi) ve çiçeklerle süslü bahçelere sahiptirler. Tamamen travertenden yapılmış olan mezar anıtları farklı tipler gösterirler: Basit bir lahitten kimi zaman ölü yataklarını içeren, üçgen alınlıklı veya kaide üzerinde yer alan, bir ya da birkaç lahit taşıyan, bazen de ev modellerini yansıtan daha gelişken formlara sahiptirler. Lahitleri taşıyan kaide üzerinde bulunan yazıtta Yunanca bomos (ayaklık, sunak) kelimesi yer alır: Ölünün yüksekte duran vücudu ile bağlantılı olarak anısını yücelten simgesel bir anlam taşır. Bu anıtlar heroon ile aynı işleve sahiptirler. (Kahramanların veya tarihte önemli kişilerin öldükten sonra tanrılaşmalarını kutlamak için yapılmış mezar anıtları.)

Güney Nekropolis: Sağ tarafta depremin etkileyici izleri görülmektedir. Geniş traverten düzlük tamamen alt üst olmuştur. Basit ve belki de daha eski nekropolise ait dörtgen çukur mezarlar ve taş ocağına ait izler dikkat çekmektedir. Kazılar sırasında, Denizli Müzesi uzmanları, uzun yazıtlı bomoslu bir mezar yapısı bulmuşlardır. Yakınında Genç Helenistik Dönem’e tarihlenen bir Tümülüs mezar yer almakta, bunun yanında ise yazıtlı mermer steller bulunmuştur. Alanın kuzeyinde kazı çalışmaları devam etmektedir, yamaçta Bizans surlarının olduğu yerdeki mezar yapılarında figürlü mermer lahitler bulunmuştur. Bu lahitler taş bir kaide üzerinde durmaktadır. Kerpiç tuğlalar ile yükseltilmiş olan çatı kiremit ile örtülüdür. Bu tip, bir yenilik oluşturmaktadır. Mezar yapısının içi ise çok renkli fresklerle süslenmiştir. Güneye Frontinus’a ait olabilecek olan Kapı’ya doğru ilerledikçe, Laodikeia ve Colossea’ya giden yol üzerinde, nekropolise ait başka mezar yapıları ile de karşılaşılır.

Uzun yazıtta adı geçen Tiberius Cladius Talamos’a ait mezar dikkat çeker. Cephesi ev mimarisini yansıtmaktadır, yarım sütunlu dor düzenindeki pilasterler, taş kafesli pencereler ile Blaundos’ta olduğu gibi, arşitrav, yazıtlı friz ve diş kesimli ion düzenindeki saçaklık yer alır. Yalnızca mimari düzenleme bakımından Frontinus Caddesi’ni hatırlatmaktadır. Frontinus Caddesi üzerindeki yapılarda ise dor düzeni, doğal olarak triglif-metop frizli saçaklıkta olduğu gibi başlıklarda da kendini göstermektedir.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Hierapolis

Taşlardan yapılmış mezar lahitleri.

20150523_110849

Antik kente ulaşmak için yürümüyoruz ama pedal çevirmek bizim işimiz. Taş döşeli temiz yolda gidiyoruz bisikletlerimizle.

20150523_110852

Önümde Gülhan Etiler durmuş ileriye bakarken çekiyorum. Sağda yüksek bir bina var, müze olmalı. Yerler Arnavut kaldırım taşları döşenmiş.

img_0661

Çevre düzenlemesi çok iyi olmuş, termal sular buraya kadar getirilip insan yapımı traverten yapılarak ayrı bir güzellik katmış. Traverten dört kademeli yapılmış.

20150523_111249

Bu güzelliğin yanında kırmızı ve beyaz çiçekler ayrı bir desen oluşturmuş tarihi doku içinde.

20150523_111442

Kırmızı – beyaz çiçeklerin görünümü harika. Arada kırmızı güller de var.

20150523_111551

İlk kalıntılar göründü, kemerli yapılar Roma döneminde buraların zenginliğini gösteriyor. Kırmızı çiçekler ardında iki kemerli tarihi yapı. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

20150523_111814

Tarihi kalıntılar çoğalmaya başladı.

20150523_112130

Çoğu yıkılsa da ayakta kalan yapılar muhteşem. Binalar devasa insan boyuna göre. Yüksek, üç kemerli bina. Çatısı yok.

20150523_112142

Kalın sütunlu, üzerinde kirişler olan bir kalıntı.

20150523_112328

Sanırım antik kentin giriş kapısına geldik. Üç kemerli, yüksek bir kapı, yanları kale duvarı gibi kalın. Buradan içeri giriş yapıyoruz.

20150523_112519

Dikdörtgen bir kapıdan daha geçiyoruz. Burada sütun ayakları olan dikdörtgen prizma mermer bloklar sıralanmış.

20150523_113029

Kalın taş duvar, nöbetçilerin durduğu girinti duvarın anlına yapılmış.

20150523_113125

Aşağıdan gördüğümüz travertenlerin üstüne geldik sonunda.

20150523_113601

Tarihi kalıntılar etrafa saçılmış gibi.

20150523_113838

Antik yıkıntıların içinde havuz yapılmış. Girişi de 30 kusur Lira olunca girmekten vaz geçtim. Sanki biraz paragöz olmuş taşeron işletmeci. Girişte insanlardan para alıyorlar, havuza da ayrı para. Bir de normal insanlar girmesin diye ederini yüksek tutmuşlar. Aynı Roma dönemindeki yağlı, şişko, obez zenginler için. Çaktırmadan gireriz diye şortları giydik Ferdi ile birlikte. Ferdi kendini havuza bırakınca görevli hemen devreye girip Ferdi’yi dışarı çıkarınca havuz sefamız başlamadan bitti.

20150523_114310

Antik havuzda yüzen insanlar.

20150523_114318

Antik Havuz

Antik Havuz, Pamukkale’nin en önemli simgelerinden biridir. Özellikle sağlığa faydalı olan suyu ile dünyanın sayılı havuzlarından biri olarak kabul edilir. Yılda binlerce kişinin yüzdüğü bu havuz, birçok hastalığa da iyi gelmektedir. Özellikle Roma İmparatorluğu Dönemi’nde Hierapolis ve çevresi tam bir sağlık merkezi durumundaydı. O yıllarda kent ve etrafına kurulan 15’ten fazla hamama binlerce insan gelir ve sağlıklarına kavuşurlarmış. Bugün antik havuzu meydana getiren İ.S. VII. Yüzyılda oluşan depremdir. Sütunlu caddenin yanında yer alan sivil agoraya ait ion düzeninde yapılmış olan (İ.S. I.yy) portik bu deprem sonucunda oluşan kırık içinde meydana gelen havuzun içine yıkılmıştır. Antik Havuz, suyun sıcaklığı nedeni ile rahatlatıcı bir etkiye sahip olmasının yanı sıra, birçok hastalığın geçmesi konusunda da etkilidir. Bu konuda yapılan araştırmalara göre Antik Havuz’un suyu, kalp hastalığı, damar sertliği, tansiyon, romatizma, deri, göz, raşitizm, felç, sinir ve damar hastalıklarına, içildiğinde de spazmlı midelere çok iyi gelmektedir. Bu da Roma Dönemi’nden itibaren Antik Havuz’un etrafında sürekli olarak sağlık merkezlerinin kurulmasının nedenini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Hierapolis

Tariki kalıntılar üstünde oturan, yüzen insanlar.

20150523_114420

Buraya da Denizli’nin simgesi Denizli horozunun parlak seramik heykelini yapmışlar.

20150523_123420

Madem havuza giremedik bari travertenlerde akan sulara bırakıyoruz kendimizi. Başımın üzerinden akan sular üzerimden havuza akıyor.

img_0673

Su bulduğumuz neresi olursa oraya seriliyorum. Her ne kadar yüzemesem de bu bana yetiyor. Dar bir kanalda sırt üstü uzanmış halde yatıyorum.

img_0677

Traverten havuzunda boy veriyorum, anca bileklerimin biraz üzerine karar derinlik. Artık bu havuzda eğlenmeye devam edeceğim.

img_0678

Sadece Kalsiyumlu beyaz bir tabaka kalıyor üzerimde ama idare etmek gerek. Bu havuzlar insan yapımı doğal olmayan betondan kademeli olarak tasarlanmış. Kademeli olması göze hoş geliyor. Bir zamanlar insanlar buralara ayakkabı ile dolaşmaya başlayınca beyaz renk yok olmaya başlamış.  Sonrasında ayakkabı ile girmek yasaklanmış. Zamanla pamuk gibi beyaz rengine dönüşmüş.

img_0687

Üzerimi kurulayıp giyiniyorum. Antik kentin yıkılmış ve ayakta kalmış taşlarına dalayım havuz yerine. Geçmişten gelen yapılar benim için daha değerli ve görülmesi bedava. Blok taş yıkıntıları, kimi yerler yıkılmamış düzgün görünüyor.

20150523_124439_hdr

Etrafı dolaşırken yerde bir yarık gördüm. Merak edip dikkatlice bakınca uzayıp giden fay hattı olduğunu anladım. Yarığın dibinde de turkuaz renkte su var. Güneş ışıkları suya vurunca renk canlılığını ortaya koyuyor. Beklide az kişinin, yada hiç kimsenin görmediği güzelliği görüyorum zannederken insanların içip attığı teneke içecek çöpünü görünce artık bir şey düşünemedim. İnsanlar neden bu kadar duyarsız, neden bu kadar pis anlaşılır gibi değil…  Yazık hem de çok yazık..

20150523_124529_hdr

Yarık uzun ve derin gidiyor, takip edince Antik havuzun olduğu yere işletmenin bahçesinde son buluyor. Sanki yarık bahçede toprakla kapatılmış, üstü örtülerek depremden ve yaratacağı etkiden etkilenmeyecek gibi. İşletme tam da fay hattında. Üzeri çimle, çiçekle süslenmiş, altındaki su dolu boşluğu görmeden büyük bir tehlikenin farkında değiller. Bir deprem anında çökmeyeceği nerden bilinebilir ki ?

20150523_124542

Ben gezime devam ediyorum antik kentte. İleride tiyatro var, yoldan gitmeyip kestirmeden araziden gidiyorum ayakta kalmış bir kaç blok arasından.

20150523_124623

İşte taşeron zihniyeti gördüğünüz gibi antik kentin ortasından siyah bir boru uzanmış gidiyor. Nereden gelip nereye gittiği belli değil. Hiç te yakışmamış tarih dokusuna, yazık…

20150523_124645

Anlaşılan o ki burası büyük ve önemli bir kent imiş zamanında. Henüz kazısı bitirilmemiş, kazılsa daha da neler çıkar ortaya.

20150523_124757 20150523_124842 20150523_124845

Devasa tiyatro binasına geldim. Hava sıcak, başım hala ağrımaya devam etmekte ve kafam o kadar ağır ki taşıyamıyorum. Ama Muhteşem tiyatroyu görmem gerek.

20150523_125046

Hierapolis (Yunanca: Ἱεράπολις ‘kutsal şehir’), Pamukkale (Denizli) yakınlarında bulunan bir antik kenttir.

Antik coğrafyacı Strabon ile Ptolemaios verdikleri bilgilerde, Karia bölgesine sınır olan Laodikeia ve Tripolis kentlerine yakınlığı ile Hierapolisin bir Frigya kenti olduğunu ileri sürülmektedir. Kentin kuruluşu hakkında bilgilerin kısıtlı olmasına karşın; Pergamon Krallığı zamanında II.Eumenes tarafından MÖ 2. yüzyıl başlarında kurulduğu ve Bergama’nın efsanevi kurucusu Telephos’un karısı Amazonlar kraliçesi Hiera’dan dolayı, Hierapolis adını aldığı bilinmektedir. Hierapolis, Roma İmparatoru Neron dönemindeki MS 60 yılındaki büyük depreme kadar, Hellenistik kentleşme ilkelerine bağlı kalarak özgün dokusunu sürdürmüştür. Deprem kuşağı üzerinde bulunan kent, Neron dönemi depreminden büyük zarar görmüş ve tamamen yenilenmiştir. Üst üste yaşadığı bu depremlerden sonra kent, tüm Hellenistik niteliğini kaybetmiş, tipik bir Roma kenti görünümünü almıştır. Hierapolis Roma döneminden sonra Bizans döneminde de çok önemli bir merkez olmuştur. Bu önem, MS 4. yüzyıldan itibaren Hıristiyanlık merkezi olması (metropolis), MS 80 yıllarında, İsa’nın havarilerinden Filipus’un burada öldürülmesinden kaynaklanmaktadır. MS 395 yılında Bizans yönetimine geçen Hierapolis, Piskoposluk merkezi oldu. Hierapolis, 12. yüzyıl sonlarına doğru Anadolu Selçukluları’nın sınırları dahilinde kalmıştır. Hierapolis antik kentinde; Nekropol, Domitiyan yolu ve kapısı, kare alan içine oturtulmuş Oktokonus tapınağı, tiyatro, Frontinus caddesi ve kapısı, Agora, Kuzey Bizans Kapısı, Güney Bizans Kapısı, Gymnasium, Tritonlu Çeşme Binası, Apollon Kutsal Alanı, Su Kanalları ve Nympheumları, Surlan, Filipus Martynonu ve köprüsü, Direkli Kilisesi, Nekropol Alanı, Katedral ve Roma Hamamı kalıntıları bulunmaktadır.

Tiyatro

Grek Tiyatrosu tipinde yamaca yaslanmış 300 ayak (91 m) tüm cephesiyle birlikte korunabilen büyük bir yapıdır. İnşasına; 60 yılında olan büyük bir depremin ardından Flavius’lar döneminde 62 yılında başlanmıştır. Hadrian döneminde (117-137) inşa halindedir. Yapı Severuslar döneminde 206 yılında tamamlanmıştır.

Cavea’da 50 oturma sırası bulunur. Bu oturma sıraları 8 merdivenle 7 bölüme ayrılmıştır. Cavea’nın tam ortasından geçen Diozoma’ya her iki yandan tonozlu birer geçit ile (vomitoryum) girilir. Cavea’nın ortasında yer alan krallık locası ve orkestrayı çevreleyen 6 ayak (3.66 m) yüksekliğindeki sahne ön duvarında 5 kapı ve altı niş bulunmakta, bunların önünde 10 adet sütun yer almaktadır. Mermer sütunların üzerleri istiridye kabuğu şeklinde motiflerle dekore edilmiştir. Sahnenin gerisinde arka duvarı süsleyen üst üste sıralanmış 3 sütun dizisinden, alttakiler sekizgen kaideler üzerinde yükselir ve yivsizdir.

Kabartmalar, stillerinden de anlaşılacağı üzere değişik dönemlerde farklı ustalar tarafından yapılmıştır. Özellikle mitolojik konuların işlendiği sahnelerde Helenistik dönem heykel sanatlarının etkilerini, kalabalık, hareketli ve canlı figürlerde görmek mümkündür. Bu figürlerde Bergama sanat ekolünün (Zeus Atları Kabartmaları) biraz etkileri görülmektedir. Sahne binasının kabartmalı frizlerle süslenmesi açısından tiyatro, Perge, Side ve Nyssa tiyatrolarıyla büyük bir benzerlik gösterir.

Mezarlık alanlarını ifade eden Nekropoller, Hierapolis’in ‘Kutsal Şehir’ olarak adlandırılmasının ardından ayrı bir öneme bürünmüştür. Bu nekropollerde yapılan araştırmalar dönemin bütün dini inançları gün yüzüne çıkarmaktadır. Mezar yapılarının görkemine göre varlıklı ya da halk mezarı olarak kolaylıkla ayrılabilen bu nekropoller kentin ana caddesinin kuzey ve güney doğrultusunda uzanmaktadır. Sayıları ise 2 binden fazladır.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Hierapolis

Tiyatroyu tamamen görecek şekilde oturma yerlerinin en üst tarafına çıkıp sütunlu sahnesi ve yarım yuvarlak oturma yerlerini neredeyse tamamıyla çekiyorum.

20150523_125539

Antik kent turu bitirip hep birlikte yola çıkıyoruz. Başımın ağrısı hala geçmedi ve güneş geçmesin diye havlumu başıma sardım. Grup gittikten sonra kendimi yavaşça yokuştan aşağı inmeye başladım. Yemek yenilen yerde yönlendiriciler beni durdurarak, yemek yememi söylediler. Zar zor bir şeyler atıştırdım. Biraz dinlenme ve karnımın doymasıyla baş ağrısı yavaş yavaş geçmeye başladı. Artık kafamı dik tutabiliyorum. Baş ağrısı gözle görülmese de ağırlığını hissettirdi. Sanki tonlarca kazan kafamda kaynıyordu. Yemekten sonra başımın ağrısı azalınca kendime geldim. Yemek bitiminde dönüşe başladık. Mermer fabrikasında serinleme molası verdik. Soda ve çay ikramı iyi geldi bu sıcak havada. Mermer fabrikasında heykeltraşlar sanatlarını göstermiş. Fabrikanın bahçesi Açıkhava heykel müzesi durumunda. Sütun başında iki kolunu yana açmış erkek zemine yapışmış halde. Sadece başı ve iki yana açılmış kolları var.

20150523_155114

Baş heykeli, ustaca yapılmış bir eser. Tek parça koca bir kütle mermerden güzel bir insan başı. Bana çok şey hatırlatıyor. Sanki gözlerini kapatıp huzura çağırır gibi. Her şeyi bir yana bırak, evini, işini, okulunu, bozuk düzeni, adalete sarsılmış olan güvenini, adam olmayı, geleceği düşlemeyi. Sadece huzuru düşün, ses çıkmasın sessizliği düşün gözlerin kapalı olsun. Işık girmesin dünyana, ışığı düşün. Zaten içinde olan ışık seni aydınlatır. Yaptığın iyilikleri düşünme, zaten onları denize attın ya! Çocukları düşünme, içinde hep çocukluğu yaşadın, hep çocuktun. Toplumun dayatmalarıyla bir kalıba soktular seni. Düşünerek kır kalıplarını, özgürleş. sen onlara dayat ben böyleyim diye. Ben huzurluyum! huzurlu. Yeter ki baş ağrısı olmasın.

20150523_155144

Güzel kadın heykeli poz vermiş aynaya kendini seyrediyor. Güzel olduğundan emin değil, acaba ne kusurum var diye aynadaki yansımasını gözlüyor sanki. Üzerinde ince bir elbise giymiş, kıvrımları gayet düzgün oyulmuş.

20150523_155243

Gökten inmiş bir melek gibi, kanatları alışılmadık. İnsanlara iyi olmayı, adaleti, birbirinizi boğazlamayın artık yeter diye yazan kitapla beraber yer yüzüne inmiş. Ama kitabı okuyan var mı ? Yada yazanları uygulayan ?

20150523_155302

Düş görmek, rüyaların içinde huzurla yatmak. Çimenlerin üzerine bir döşek, üstünde ince bir çarşaf. Yastık yok, kolunun üzerine başını koyacaksın. Güneş en tepeden öte yana devrilmeye başlamış. Kuşluk vakti. Üzerinde huzurlu bir yorgunluk, gözlerin kapanmadan uzanıverirsin döşeğe. Gözler usulca kapanır ve güneş ışıklarının verdiği sıcaklıkla şekerleme başlar. Kabus görmezsin rüyalarındaki düşlerde çünkü içinde kötülük yoktur senin. Tatlı düşler beliriverir rüyalarda. Düş ve huzur… Uyuyan kadın heykeli. Yere uzanmış, üzerinde ince bir çarşaf örtülmüş gibi kıvrımları gayet ustalıkla işlenmiş. Sadece başı ve ayak uçları çarşafın dışında kalmış.

20150523_155324

Böylece kalbini çaldığın biriyle 90 lı yaşları geçmiş yaşlılığı yaşarsın. Sevdiğin bahçedeki koltuğa oturmuş. Sen de koltuğun kenarına ilişip oturursun. Konuşmaya gerek yoktur, bahçede öten kuşlar konuşur cıvıltılarıyla. Sen onları dinlersin bunca yaşanmışlığınla yaşlanmış olarak. Huzur içinde ölümü beklersin kapını çalsın diye. Düşünmezsin bile ardında bıraktığın koca dünyayı. Kimseye kötülük etmemişsin, hep başkalarına yardımı esirgememişsin. Dünyalar senin olmuş, arkanda iyi ve güzel şeyler bırakıp dinginliğe ulaşmışsın. Bir gün uykudayken acı çekmeden bir daha uyanmayacağını biliyorsun huzurla… Biri kadın biri erkek iki heykel tek kişilik koltukta oturmuşlar. İkisi de ihtiyar, kadının başında baş örtüsü sarkıyor. Erkek başına fötr şapka takmış.

20150523_155355

Ve güneş kuşluk zamanını gösteriyor. Yani günün ikinci yarısının ortası. Güneş her gün kuşluk zamanını hiç sektirmez. Sen bunu değiştiremezsin, gücün yetmez. Sadece zamanı iyi değerlendir ve yaşa. Yarım yuvarlak oyulmuş Güneş saati, üstte ileri uzatılmış çubuk. Yarım yuvarlak oyuntuda ölçülü çizilmiş ve sayıları belirtir işaretler yapılmış.

20150523_160113

Çay ve soda ile dinlenmemiz bittikten sonra yola devam. Büyük Menderes nehrinin havzasındayız. Nehri besleyen çaylardan biri olan Çürüksu çayı kenarındayız. Çayda akan su gerçekten çürümüş, renginden belli. Neredeyse karaya dönüşmüş kahverengi. Geldiği yer sanayi sitesinin yanı olduğu için sanayide ne kadar atık su varsa hepsi derede. Hal böyle olunca iyice karışan renk homojenize olan kahverengi renginde.

Bu rengin neden olduğunu şöyle açıklayayım. Ortaokulda resim dersinde güzel bir kadın resim öğretmenimiz vardı. Sanata ve resme olan inancını bizlere yansıtmıştı ve resim dersi hep güzel geçmişti o yıllarda. Bizlere renkleri anlatmıştı, renk karışımlarını, hangi renk hangi renkle karışırsa ne olur diye. Ana renkler Kırmızı – Sarı – Mavi ara renkler Yeşil – Turuncu – Mor Üç ana rengi ikişer renkle karışırsa üç ara renk oluşur. Bunu güzelce kafamıza yerleşirdik ten sonra bir derste renk karışımlarını resim kağıdına yapın bakalım deyince ben değişik çaplarda altı daire her biri birbirini kıyısından içine alacak şekilde pergel ile çizdim. Üç daire ana renk, diğer üç daire ara renklerde sulu boya ile boyadım. Sarı kırmızı ile birleşince turuncu rengi aldı. Sarı mavi ile birleşince yeşil rengi oluştu. Kırmızı mavi renkle buluşunca morardı. Bunlar tamamdı ama bütün renklerin kesiştiği ortada küçük bir üçgenin rengi kahverengi olmuştu.

Bu durumu güzel öğretmenim bize açıklamamıştı. Belki de açıklamak istememiştir. Çünkü insanlar çevreyi kirlettiğinden nehirlerin böyle bir renk alacağını biliyordu. Kırk yıl sonra renklerin karışımının neden Kahverengi olduğunu anlamıştım. Kirliliğe dur demenin zamanı geldi artık..

Kahverengi akan çayı çekiyorum köprü ile birlikte.

20150523_160330

Her ne kadar çaylar ve nehirler kirli aksa da yaşam bir şekilde devam ediyor. Artık kirlilik bizleri ne kadar etkileyecek ilerde zaman gösterecek. Arpa tarlalarında olgunlaşıp sararmış halde görünce içimin burukluğu azaldı.

20150523_162342

Alabildiğine geniş tarladaki sarı renk huzur veriyor.

20150523_162444

Laodikeia antik kent ovanın ortasında sanki unutulmuş. Biraz da orayı canlandırmalı bisikletlerimizle. Ana yola yakın olan antik kentte giriş yapıyoruz ücret ödemeden. İlk tarihi kalıntılar karşımıza çıktı.

20150523_164541

Geniş caddeden yürüyerek şehrin merkezine doğru gitmeye başladık. Yol geniş kaya plakalardan, düzensiz yapılmış.

20150523_164609

60. yılda olan büyük depremde yıkılan şehirden kalan kalıntıların bir kısmı. Tam da Roma rakamlarını belirtmiş. I II III diye sütunlar sırası ile dikilmiş arkeologlar tarafından.

20150523_164919

Laodikeia Antik Kenti, Denizli İli’nin 6 km. kuzeyinde yer almaktadır. Helenistik kent, M.Ö. 3. yy.’ın ortalarında Seleukos Kralı II. Antiokhos tarafından karısı Laodike adına kurulmuştur. M.Ö. 130/129 yılında ise bölge tamamen Roma’ya (önce Cumhuriyet, sonra İmparatorluk) bağlanmıştır. Hıristiyanlığın ilk 7 kilisesinden birine sahip olan kent, Erken Bizans Dönemi’nde metropollük seviyesinde dini bir merkez haline gelmiştir. Laodikeia’da yapılan kazı çalışmaları, Erken Kalkolitik Dönem (Bakır Çağı, M.Ö. 5500’den M.S. 7. yy.’a kadar kesintisiz yerleşimlerin varlığını ortaya koymuştur. Laodikeia, önemli arkeolojik kalıntılara sahiptir. Yaklaşık 5 kilometrekarelik alana yayılan Laodikeia’nın önemli ve günümüze kadar gelebilen yapıları içinde; Anadolu’nun en büyük stadyumu (ölçüleri 285×70 m.), 2 tiyatrosu, 4 hamam kompleksi, 5 agorası, 5 nymphaeumu, 2 anıtsal giriş kapısı, Bouleuterionu, tapınakları, Peristylli evleri, Latrina, kiliseleri ve anıtsal caddeleri sayılabilir. Kentin dört tarafını ise nekropol alanları çevirir. Laodikeia, Hıristiyanlık dünyası için çok önemlidir. Çünkü kent M.S. 4. yy.’dan itibaren Kutsal Hac Merkezi olma gibi dinsel bir özelliğe sahip olmuştur. Bu nedenle İncil’de adı geçen ve Laodikeia Kilisesi adına vahiy gönderilen bir kentte Laodikeia Kilisesi’nin ortaya çıkarılması, bu kutsallığı bir kat daha artırmaktadır. Kilise, Büyük Constantinus zamanında (M.S. 306-337), Hıristiyanlığın M.S. 313 yılında Milano Fermanı ile serbest olmasıyla birlikte yapılmıştır. Bu yönüyle Hıristiyanlık dünyasının en eski ve en önemli kutsal yapılarından biri olma özelliğini korumaktadır ve bu nedenle yapı bir hac kilisesidir.

http://www.kulturvarliklari.gov.tr/TR,51372/laodikeia-antik-kenti-denizli.html

Bir kaç sütunlu yapılar.

20150523_164939

Devasa yivli sütunlar zamanında muhteşem bir dönemin belirtisi. İki sütun arasında iki kadın.

20150523_165049

Üzeri kalın cam ile kapatılmış kazı bölgesi. Canlar kalın, üzerinde yürüyebiliyoruz. Buradan kazı çalışılmalarını izleyebilirsiniz.

20150523_165412

Kazı yıl boyunca devam ediyor. Üzeri kalın cam ile kapatılmış alanda gün yüzüne yeni çıkmış eserler görünmekte.

20150523_165137

Aşağıda sütunlar parça parça yerde.

20150523_165200

Kemerli yapılar da göze çarpıyor.

20150523_165232 20150523_165239

Başka bir alan da üzeri örtülerek korunmuş durumda.

20150523_165252

Şimdi şöyle düşünün; Eğer resimde görünen yapılar orijinal biçimde korunmuş olarak dursaydı böyle güzel görünür müydü  Gözümüze sadece taş bir bina olarak görünecekti. Oysa şimdiki görünümüyle sonradan dikilmiş 16 sütun, kimisinin üstünde kirişler konmuş. Görsel olarak bize geçmişi anlatıyor. Eskiyi, daha da eskiyi, binlerce yıl öncesini resmediyor uzaktan.

20150523_165403

Restore edilerek zamanında yıkılmış sütunlar dikilerek taştan bir kapı yapılmış. Ziyaretçiler kapıdan geçince sanki zamanda yolculuk yapar gibi zaman kapısından geçiyor. Sütunların arasında beş kişiyi çekiyorum.

20150523_165454

Sütunlar ve kirişlerdeki ince işçilik zamanında ustalık ve zanaatçılığın ileride olduğunu ve zenginlik bakımından ferah yaşanmışlığın göstergesi. İki sütun arasında beni çekiyorlar cep telefonum ile.

20150523_165601

Tarih dokuya güzeller de renk katmakta. Sanki bir kuş sütun başına bir kuş yuva yapmış gibi.

20150523_165617

Ne de olsa İzmir de yaşamış, güzelleşmişler. Gülhan Etiler’i çekiyorum iki sütun arasında.

20150523_165624

Yakın zamanda pişmiş tuğladan yapılan kapı kemeri, arka taraf henüz kazılmamış. Yarısına kadar toprakla örtülmüş durumda. Artık siz düşünün daha ne kadar kazılacak ve ne kadar sürecek. Günümüz iş makinaları ile belki de bir haftada kazılabilir bu alan ama kazı çalışmaları dikkatli ve kalıntılara zarar vermeyecek biçimde kazılıyor.

20150523_165659

Tek sütun.

20150523_170243

İleride sütunlu yol görünüyor.

20150523_170254

Hava sıcak, başıma güneş geçmesin diye peştemalı kafama sarıp öyle dolaşıyorum. Sütunlu yolda çekiliyorum.

20150523_170430

Antik kent turumuzu bitirip kapıya yöneldik. Kapıda diğer arkadaşların toplanmasını beklerken oturduğum basamağın altında bir kurbağayı fark ediyorum. Güneşin yakıcı sıcağından serin ve gölgelik yere konuşlanmış. Öyle sessizce bize aldırmadan dinleniyor kuytu yerde. Kamuflajlı rengi ile kurbağa ilk başta fark edilmiyor bile. Anca dikkatli bakınca görebilme şansınız var.

20150523_171439

Herkes geldikten sonra hareket edip ana yoldan kamp alanına doğru pedal çevirmeye başladık. Her belediyede olduğu gibi Denizli belediyesinde de henüz bisikletçilerin farkında değil. Daha alışmamışlar demek ki ince tekerlekli bisikletlere. Üç mazgal uzunlamasına delikleri ile bisikletlilere tehlike yaratıyor.

20150523_173357

Benim lastiğim ince ve mazgala giriyor. Eğer dikkat etmezsen jantı kırma olasılığın yüksek. Bakalım bu konuda belediyenin fen işleri ne zaman el atacak. Arka tekerleğim mazgalın yarığına tamamen girmiş durumda çekiyorum.

20150523_173457

İşin garip tarafı mazgallarda standart yok. kimi mazgal değişik yapılmış ve en uygunu da resimde gördüğünüz mazgal tipi. Kısa delikler ve yolda gidiş yönüne göre enine konmuş. Artık bütün mazgallar bir standartta gelmeli ve doğru olan biçimde konulmalı.

20150523_174013

Kalabalık Denizli trafiği içinde hızlıca geçip kamp alanına geldik. Sıcak duşları beklemeden kalın bahçe sulama hortumu ile güzelce duşumu alıyorum. Terli eşyaları da sudan geçirip duruladıktan sonra temiz elbiseleri giyerek yemeklerimizi afiyetle yiyoruz. Denizli’nin güzel insanlarından Reyhan – Murat Demirel çiftinin sevimli ikizlerini sevmeden geçemedik. Maşallah ikisi de topaç gibi, bir de sevimliler yemeden geçilmez ki.

20150523_201304

Akşam olduktan sonra masalara oturup Saz ve Gitar dinleyerek Türküler, Şarkılar söyledik hep birlikte. Gece ilerledikçe sayımız birer ikişer eksilerek azaldık. Fazla geç olmadan ben de çadırıma çekilip günün yorgunluğunu tatlı uyku ile gidermeye başladım.

Bu gün yaptığımız toplam yol 56 Kilometre civarı.

Yaptığımız yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc