Etiket arşivi: urimbaba’nın kahvesi

VI. Az Bilinen Antik Kentler Bisiklet Turu 3. Gün

24 Nisan Pazartesi 2017

Bergama – Dikili

( Kör arkadaşlarım için resimlerde betimleme yapılmıştır )

 

Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen
Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu
Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen
Kum taneleri var ya onlardan birindeyim

Ahmet Telli

 

Öne çıkan görsel, Güneş, mermer kaidenin içindeki siluet kısmından parıldıyor. Sağ alt köşede benim başım görünüyor. Deniz ve dağ, diğer yerler turuncu renge bürünmüş.

Köseler köyündeki soğuk havadan eser yok, Deniz seviyesine yakın olan yerler daha sıcak. O yüzden bu gece üşümedik desem yeridir. Güzel bir güne başlamanın sevinci ile uyanıyorum güneş doğmadan. Çadırımın yönü doğuya doğru kurulu. Fermuar açık olarak dışarısının resmini çekiyorum. Karşımda dört çadır ve parkın yüksek çam ağaçları. Gün yeni ağarmış, havanın pusu görünümü biraz bulandırmış fon olarak.

Herkes uyandıktan sonra kahvaltı faslına geçiyoruz. Bahçedeki masalar kahvaltı düzeninde. Kahvaltı almak için sırada bekleyenler ayakta duruyor.

Çadırlar toplandı, hep birlikte bize ait olan ve bizden önce bırakılan tüm çöpleri toplayıp bulduğumuzdan daha temiz bıraktık kamp alanını. Grup hareket ettikten sonra en son olarak etrafı dolaşıp unutulan, kalanları yola çıkarıp son kontrolleri yapıyoruz. Yeşil çimenlerin üzerinde artçı grup  bisikletleri park halinde son hazırlıkları yapıp birazdan biz de yola çıkacağız. Solda kafeterya binası, masa ve sandalyeler. Yeşil alanın bitimi tahta çitlerle diğer bölümlerden ayrılmış. Ortasında tahta geçit açık. Parktaki çam ve servi ağaçları.

Son kalanlarla beraber yola çıktık, Hedefimiz önceden belli olduğu için acele etmeden arkalarından gidiyoruz. Bergama biraz yüksekte, o yüzden hafif bir inişle hızlıca Çanakkale – İzmir ana yoluna çıktık. Kavşağa gelmeden yön tabelalarının resmini çekiyorum. Sola ok işareti ile Aliağa İzmir yönünü belirtmiş. Sağa ok işareti ise Ayvalık Çanakkale yönünü. Altlarında da karayolu numaraları yazılı.

Şansımıza lodos rüzgarı esiyor ve gruba Ovacık köyünde mola yerine yetişiyoruz. Burada çay, ayran, gazoz, soda, kahve içerek dinlenip biraz enerji topluyoruz. Solda üç tarafı kapalı otobüs durağı. Tabelada Ovacık yazısı durağın neresi olduğunu belirtmiş. Karşıda köyün iç yolu ve mola verdiğimiz köy kahvesi. Bisikletler yolun kıyısında park etmiş.

Mola bitimi grup  olarak yola çıkıyoruz hep birlikte. O kadar çay, ayran, soda içersen kaçınılmaz son başa gelir. Tuvalete gidenleri beklerken benzinlikte henüz ayını doldurmamış yavru bir köpek tüm sevimliliği ile yanıma geliyor kuyruğunu sallayarak. Üstü tamamen siyah, altı ise beyaz rengi ile kendini bana sevdiriyor. Ben de sevilmesine yardım ederek isteğine karşılık veriyorum. Sevimli yaratık erkek. Sol kolumun altında sessizce poz veriyoruz Ferdimen’in kamerasına. Mavi kot pantolon, beyaz tişört kısa kollu, lacivert yelek ve sarı kaskım güneş altında köpekle beraberim. Solda bisikletlerimiz park halinde tuvalettekilerin işini bitirmesini bekliyoruz kaldırıma oturmuş olarak.

Bu gün ilk olarak Atarneus antik kentini dolaşacağız. Yoldan sağa doğru saparak iç kısımdaki tepenin kıyısına geldik. Bisikletim KUZ önde park edilmiş olarak duruyor. Arkasında Antik kentin olduğu zeytin ağaçları ile kaplı tepe görünüyor.

Bulunduğumuz yerde koyun – keçi ağılı var. Aynı yerde su deposu ve çeşme de var. Hayvanlar içsin diye uzun bir yalak ta yapılmış çeşmenin altına. Çeşmenin arkasında çalılar ve büyük bir dut ağacı taze yaprakları ile yeşile bürünmüş. Ferdimen’in bisikleti park etmiş durumda sol tarafta. Resmi Ferdimen çekiyor kamerası ile.

Ferdimen mataralarını çeşmeden doldururken ben de olduğu gibi çeşme ile birlikte çekiyorum.

Daha önce planladığımız bir olay yapılacaktı. Gönüllülerimizden Mert ARDAR evlenmeye kesin karar vermişti. Bunu bildiğimizden Son akşam dikili kampında kına gecesi yapacağımızı karar vermiştik. Ama beklenmedik bir durumdan gelin adayı Eskişehir’e dönmesi gerektiğinden kına gecesi seremonisini Atarneus antik kentine çıkmadan yapmışlar. Ben gündüz zamanı yapılan kına gecesini kaçırdım. Zaten daha sonra evlenmekten vaz geçince kına gecesinin önemi de kalmadı. Kınayı gelin yerine damada yapıldı. Kırmızı tülbent damadın üzerinde, eli kınalı, ağzında da bir emzik, elinde kına tepsisi ve tepside mumlar. Gelinle beraber resim çekilmişler.

Dağın dibinde bisikletleri bırakıyoruz. Antik kente yürüyerek çıkacağız. Bisikletler park halinde, insanlar yukarıya çıkmak için son hazırlıklarını yapıyor.

Bazen beklenmedik sürprizler de başa geliyor. Katılımcılardan birisinin lastiği patlamış. Arka tekerleği yerinden söküp patlağı tamir etmeye çalışıyor. Bisiklet yerde yatık olarak durmakta.

Atarneus antik kenti savunma açısından yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş. Doğal savunma sistemi olsa da tarih boyunca bir çok saldırı ile karşılaşmış. Yukarıya çıkan yol henüz keşfedilmediğinden yamaçta oluşan patikadan tek sıra çıkıyoruz. Önümde gidenleri tepe ile beraber Ferdimen çekiyor.

Keçiler diyarında olduğumuzdan keçi sürüsü ile karşılaştık. Keçiler genellikle ağaçların filizlerini yemeye bayılırlar. O yüzden bıraksalar ormanı yer bitirirler. Keçilerin olduğu yerde  orman pek yetişmez çünkü yeni yetişen bitkileri, fidanların filizlerini yiyerek büyümelerine olanak sağlamaz. Hatırlarım, eski Yugoslavya Tito döneminde Josef Broz Tito keçilerin ormanı yok ettiğini bildiğinden keçi beslenmesini yasaklamıştı. Haliyle Tito öldü mertlik bozuldu. Keçiler başında çoban ile otluyorlar, bir tane beyaz keçi de arka ayakları üzerine kalkmış küçük bir ağacın bahar ayında taze sürgün vermiş filizini yiyor.

Laleler açmış kırmızı gelinliği ile, böceğin biri de lale çiçeğinden nektarını almaya çalışıyor. Etraf çiğdem çiçekleri açmış bitkilerle dolu.

Keçiier her ağacı yemiyor, sevmedikleri ağaçlar da büyüyüp gelişerek koca bir ağaç olmuş. Bunlardan birisi çitlembik ağacı. Zaten buralarda çitlembik ağaçlarından başka bir ağaç ta göremezsin. Yamaçta kocaman gövdeli asırlık çitlembik ağacı ve keçi sürüsü.

Tepeye yaklaştık, şehrin surlarının duvarları göründü. Yamaçta çitlembik ağacı ve taş bloklarla örülü yer yer yıkılmış duvar.

Yukarıya bizden önce varmış olanlar oturulacak bir alanda yere oturarak rehberimizi dinlemeye hazırlar. Resmin üst kısmında incir ağacının bir dalı boydan boya geçmiş. Yaprakları tam olarak büyümemiş henüz.

Ferdimen hem sağ tarafta oturanları.

Hem sol tarafta oturanların resmini çekmiş. Kimi çimenlere uzanmış boylu boyunca.

Koca çitlembik ağacı da sessizce rehberi dinlemeye hazır.

Amatör tarih meraklısı Taylan Köken elinde notları Atarneus hakkında bizleri bilgilendiriyor. Etrafındakiler de onu pür dikkat dinliyorlar.

Anlattıklarının detayı: http://arkeodenemeler.blogspot.com/2012/01/atarneus-antik-kenti-i-izmir-aiolis.html

Taylan hoca anlatırken onu dinlemeye gelen sinekler de hem güneşleniyor hem de atalarının ataları neler yapmış burada onu öğreniyorlar. Bir zamanlar sinekler o kadar çoğalmışlar ki artık kentte yaşayamaz olmuş insanlar ve şehri terk ederek sineklerin olmadığı bir yere göç etmişler. Zambakgillerden bir bitkinin uzun yapraklarına konmuş bir kaç sinek hiç kımıldamadan güneşleniyorlar.

Yerde dağınık bulunan, belki de kaçak kazı yapanların etrafa saçtığı tarihi eser parçaları iki döneme ait. Kaçakçı mezar hırsızların değer vermediği bu parçalarından birisi altta kırmızı renkte pişmiş tuğla. Bunlar yakın döneme ait. Üstte ise geniş bir çömleğe ait ağız kısmının beşte biri kadar bir parçası gri renkte. Bu gri renkli çömlek daha eski dönemlere ait olmalı.

Bundan iki yıl önce yazdığım yazıda Atarneus hakkında daha detaylı okuyabilirsiniz. http://www.urimbaba.net/?p=7621

Atarneus antik kente ait anlatılanlar bitince aşağıya doğru iniş başladı. İniş geldiğimiz yoldan değil de Güney tarafından olacak.  İlk başlarda dağınık olarak düzensiz yürüyüş kollarında gruplar halinde yürüyoruz.

Yamaçtan aşağıya patikadan tek sıra olarak taşlı arazide dikkatlice inişe başladık. Buradan manzara süper. Tarlalar, bir kaç kapalı sera ve tepeler görünmekte.

Patika derken öyle patika yolu yok, taşların üzerinde sekerek iniyoruz.

Tarlalar, kimi yeşile bürünmüş, kimi yeni sürülüp ekim yapılmış. Bazı yerde seralar var. İzmir – Çanakkale yolu, yol boydan boya gidiyor. Sağ tarafta birisi bir şeyler yakmış, dumanı havaya doğru çıkıyor. Buradan rahatlıkla görebiliyorum.

Dikili buradan görünüyor bir parçası olsa da. İnişte antik kentin kalıntılarının üzerinde yürüyoruz.

Artık Dikili’nin tamamı görünüyor bulunduğum yerden deniz ile beraber.

Kaçak yapılan kazılardan birisi karşıma çıkıyor. Bir odaya benziyor, dört tarafı duvar örülü, yaklaşık 1.5 metre derinliğinde. Toprağın tazeliğine bakarak geceleri sürekli kaçak kazılar yapıldığı belli. Atarneus öyle zengin kentlerden biri değil. Burada sadece Aristoteles’in kurduğu felsefe okulu var ve mezar soyguncularının aradığı değerli şeyleri bulamayacakları kesin. Sadece düşünce, fikir ve teoriler bulabilirler toprak altında. Taşların oyuklarında sözcükler kalmıştır belki geçmişten.

İnişimiz devam ederken düz duvarlar karşımıza çıkıyor. Üstte bir yerden 20 cm civarı çıkıntı olarak yapılmış iki taş. Taş blokların hepsi aynı ölçüde ve düzgünce örülü 9 sıra olarak. Taş duvarı yandan çekiyorum.

Duvarı bir de karşıdan çekiyorum. Duvardaki taşların üzerinde liken denilen yosunlar yer yer yapışık olarak kendilerine yer bulmuş.

Bisikletlerin olduğu yere geldik, güneş havayı ısıtınca ve yürüyüşün etkisi ile iyice ısındık. O yüzden ağaçların gölgesine toplanmış bisikletçiler.

Tüm bisikletçiler bisikletlerini alıp yola çıkasıya kadar bekledim. En son olarak ben de yola çıkarak yakın olan Dikili kasabasına vardım. Kasabanın meydanında Atatürk ata binmiş halindeki heykelin önünde toplandık. At şaha kalkmış durumda, Atatürk subay elbisesi giymiş, sağ elini ileriye uzatarak “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri” emrini verdiği anı betimlemiş.

Herkes hazır olduktan sonra sahilden kamp yapacağımız yere geldik. Çadırlar kuruldu, yerleştik ve Güneşin henüz batmasına epey var. Solda çadırın bir kısmı, kıyıda kayaların üzerine çıkmış birisi denize bakıyor. Bir bisiklet kıyıda park halinde ve güneş sol tarafta parlak ışıklarını saçmaya devam ediyor.

Kamp alanı, çadırım ve diğer çadırla üç sıra halinde kurulmuş. Zemin çimen ekili yemyeşil. Üç kişi arkası bana dönük sohbet ediyorlar. Birisi yere çömelmiş durumda.

Henüz yemek zamanına epey var, hemen su donumu giyerek beni çağıran denize koşarak atlıyorum balıklama. Beni denize atlarken Ferdimen çekiyor yandan. Tam da havada uçarken ve henüz ıslanmadan. Biliyorsunuz deniz yaş, insanı ıslatır sırılsıklam yapar. Mavinin tutkusu aşık eder kendisine. Ben de dayanamam bu aşka ve kendimi henüz ısınmamış denize bırakırım. Sırılsıklam mavi bir aşk bu. Böylece deniz sezonunu açmış oluyorum.

Denizde bir süre yüzüp tuzlu su duşumu alıyorum. Su şahane ve serin su hücrelerimi uyandırıp kılcal damarlarımı harekete geçirip kan dolaşımı hızlanıyor. Hani aşık olduğun birisini görünce kalbin küt küt atar da hücrelerin atağa kalkar ya işte öyle maviye olan aşkım da beni bu duruma getiriyor. Denizden çıkıp üzerimi kuruladıktan sonra giyinerek yemek zamanını beklerken kıyıda dolaşmaya başladım. Geri dönüşte denize hafif burun yapmış olan yerde kocaman mermer bir blok var. Mermer blok içi oyulup kesilerek anlamadığım bir şekil yapılmış. İşte şu an güneşin mermer blokun arkasında kalması gerçeği görmeme neden oldu. Daha dikkatli bakınca kızıl renk arkada, oyuk olan yerde bir siluet görünmeye başladı. Kıyıda buluşmuş iki sevgili hasretle birbirine yaslanmış duruyor. Kadın erkeğe göre kısa boylu, erkeğin başı kadına doğru hafifçe eğilmiş durumda.  Bu durumun farkına vardığımda güneş daha da yukarıdaydı. Bir gözüm Güneşi takip ederek elektrik işlerini hallettikten sonra mermer blok hizasına gelerek resim çekmeye başladım.

Güneşin ışıkları parlak olunca cep telefonumdaki kamera siluetin içinde sanki alev topu varmış gibi çekiyor.

Güneş tepelerin üzerine gelince batmadan son ışıltıları ile daha belirgin bir resim çekiyorum.

Gürel Gürselp’in makinası profesyonel olduğundan daha kaliteli çekimler yaptı. Çekim yaparken ben de heykelin diğer tarafında oturarak iki sevgili silueti içinde altta benim siluetim de görünüyor.

Keşanlı üç kafadar kendi yeşil formaları ile elleri göğsüne kavuşturarak poz veriyor. Üçünde de güneş gözlükleri var. Ferdimen yandan çekmiş.

Yemek geliyor ve gönüllü dağıtıcılar kazanların başına geçip kepçelerle yemek dağıtmaya başladılar. Acıkan sıraya girip yemeğini aldı. Masaların üzerinde yemek kazanları, dağıtıcılar solda, sıradakiler sağda.

Gürel ile Olcay da Ferdimen’e poz vermişler. İkisi de kafalarını birbirlerine doğru hafifçe eğmişler.

Yemek masası olmayınca kimi duvarda, kimi yerde oturup karnını doyurmaya çalışıyor.

Zeynep Nuray Oymak dizinde yemek tepsisi, çalakaşık yemeğini yerken poz veriyor Ferdimen’e.

İlknur ile Gürel de çalakaşık bardakta çorbalarını bitirmeye çalışıyor.

Bu gün 24 Nisan, Olcay’ın doğum günü bu gün. O yüzden küçük bir çikolatalı pasta, üç mum ile yaş gününü kutluyoruz.

Yaş günü çocuğu mumları üfledikten sonra sevinçle ellerini çırparak resmi çeken Ferdimen’e dönerek poz veriyor.

ABAK Ateşini yaktık kazanda. İlk dansı da yaş günü çocuğu Olcay ve eşi Şeyma ile yaparak kutlamalar başladı. Ben de kahve takımlarımı çıkarıp bol bol kahve yaparak içenlere ikram ediyorum.

Henüz Nisan ayında olduğumuzdan akşam havalar serin oluyor. Ateş başında toplaşıp ısınmaya başladık. Delikli kazanda yanan odunların alevi hem etrafı aydınlatıyor hem de sohbetimizi ısıtıyor karanlıkta.

Eskişehir den katılan müzik Öğretmeni Burak Çardak yan flütü ile bizlere şarkılar türküler üflüyor dudaklarından. Ateşin etrafında toplananlar da türkülere eşlik ederek katılıyor.

Gitar ve yan flüt ateşe hükmederek daha çok ısı yaymasını sağlıyor. Çember giderek genişlemeye başladı.

Ferdimen beni ve ateşi bir karede resmediyor. Alevin kızıllığı yüzüme vurmuş. Ayağımın dibinde Urim Baba’nın kahvesi tabelası duruyor.

Bir tarafta gitar ve ateş,

Bir tarafta yan flüt bazen bizleri alıp uzaklara götürüyor dinlerken.

Gecenin ilerleyen saatlerine kadar  şarkılar, türküler eşliğinde güzel zaman geçirdik. Uyku kapının ardına gelmeye niyeti yok. Zaten kapı da yok ortalarda. Olan çadır kapısı ama bezden olunca sesi duyulmuyor uyku geldiğinde.

Bu gün yaptığımız yol 49 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

V. Az Bilinen Antik Kentler Turu 1. Gün

5. Az Bilinen Antik Kentler Turu 1. Gün

22 Nisan 2016 Cuma

Alaçatı – Ildır – Urla İçmeler.

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

(Resimlerin bir kısmı Gürel Gürselp ve Ferdi Kızıl’a aittir)

 

O yalnız kaybetmesini öğrendi ömründe

Avucundan dökülen kum taneleriydi her şey

Ne bir serseriydi ne de yılgın bir savaşçı

Ama kendi kafasıyla düşünen ve hakkında

Ölüm fermanları çıkartılan biriydi belki

Sevince deli gibi severdi

Pervasız severdi sevince

Ahmet Telli

 

Öne çıkan görsel, Karanlık geçidin içinden taş kemerli Tatar köprüsü.

Gece yarısı başlayan fırtına sabaha kadar sürdü ve çadırımın kazıklarını çakmadığımdan tüm gece çadır üstüme yattı durdu. Doğru dürüst uyku uyuyamadım. Uykumu alamadan erkenden uyandım, uyumanın da tadı kaçtı zaten. Rüzgar şiddetliydi ve denize yakın olmamdan dolayı ilk rüzgar benim çadırıma vuruyordu. Çadırı zar zor topladım, eşyaları kıytırığa yükledikten sonra hazırdım. Az uyumanın ve içtiğim bir bardak şarabın etkisi ile başım ağrımaya başladı. Keyifsizim bu sabah. Katılımcıların da bir an önce toplanmaları konusunda uyarıp hazır olmalarını istiyorum sürekli. Kimisi ağır davranıyor. Kahvaltıyı Alaçatı da bir restoranda yiyeceğiz. Herkes hazır olunca en son olarak kontrollerimi yaptıktan sonra grubun ardından yola çıktım. Daha ilk yokuşta vitesleri ayarlayamayan Salih Gülbahar arka aktarıcının kulağını yamultmuş. Söküp düzeltmeye çalıştıysam da kulak kırıldı. Artık yapacak bir şey yok deyip yakın olan Alaçatı’ya kadar gelmesini söyledim.

Arka aktarıcı sökülmüş durumda zincir sarkmış, kulak yamulmuş.

Alaçatı’nın dar sokaklarında, taş binaların arasından geçiyoruz. Epey zaman kaybettik aktarıcıyla uğraşmaktan. Sokakların birinde dere yatağı olan küçük bir taş köprünün yanından geçiyoruz. Dere mere yok ortalarda, yatağı da sokak olmuş. Araba bile park etmiş köprünün yanında. Köprünün taşlarına bakacak olursak eski bir köprüye benziyor. Üzerine beton atarak yapısını bozmuşlar. Alaçatı’ya yakışmayan bir durum.

Sezon başlamadığı için henüz İstanbulluların işgal etmediği Alaçatı bize kaldı bu sabah. Daha önce restoran sahibi ile anlaştığımızdan açık büfe kahvaltı yaptık 120 kişi. Anlaştığımız fiyat Alaçatı için çok komik bir miktar. Ama sezon olmadığı için ve reklam olsun diye bize kıyak yaptılar diyebilirim. Yoksa normalde bir kahvaltı kim bilir kaç astronomik birimdir Allah bilir. En son geldiğimden kahvaltının son kalan parçaları ile bir şeyler atıştırdım. Zaten baş ağrısından keyfim yerinde değil, iştahım da yok. Biraz yedikten sonra ağrı kesici içtim. Bakalım ne zaman geçecek. Salih Gülbahar bisikletçide aktarıcı kulağını halletmiş kahvaltıya yetişti.

Kahvaltı sonrası bisikletlerin başındayız. Şafak Omaç, Ben ve diğer arkadaşlar kalabalık bir şekilde bekliyoruz.

Restoran müdiresine bizlere kahvaltıyı en güzel biçimde sunduğu için kendisine ABAK plaketi ve buff vererek teşekkürlerimizi sunduk.

Herkes harekete hazır olunca yola çıktık. Alaçatı yollarından Ilıca’ya geldik. Ilıca kumsallarının yanından geçen yolda hep birlikte resim çekiliyor ABAK katılımcıları. Resimde ben yokum, arkayı toparlamaktan gerideyim.

Resimden sonra Ildırı tarafına doğru yola çıkılıyor. Bisikletlilerin arkasından çekişmiş bir resim.

Hava sert poyraz esiyor, rüzgara karşı pedallıyoruz, yol deniz kıyısından gidiyor, deniz lacivert rengi ve havanın mavisi ile ton farkı oluşturmuş. Tam karşıda da Karaburun yarımadası ve antik adı ile Mimas dağı. Turumuz da Efes – Mimas yolu ile örtüşüyor.

Yol kaymak gibi asfalt ile kaplı iyi gidiyoruz rüzgara karşı. Yol tabelası kırmızı üçgen içinde sola doğru dönemeçli yol olduğunu gösteriyor. Etrafta pek ağaç yok. Buralarda sürekli esen poyraz rüzgarları doğru dürüst ağaç yetişmesine elvermiyor. Turun doktoru Mete Güney ve yardımcım Ferdimen önümde bisiklet sürmekte.

Ildırı’ya geldik, bisikletler yol kıyısında park etmiş durumda. Kahvede kumanyaları yiyoruz, çay, gazoz ve ayran ile.

Sonrasında Eritrai antik kentine doğru çıktık. Antik kent biraz yukarıda olduğu için yayan çıkıyoruz. Antik kentin girişinde yön tabelası konulmuş, tabelada; Tiyatro, Agora, Akropol, Athena tapınağı ve Matrone kilisesi yazıyor. Hepsinin ok işaretleri aynı yönde.

Girişte antik yapıların son kalan kalıntıları görülüyor. İyi bir işçilikle yontulmuş taşların çoğu yapılarda kullanılmak üzere sökülüp alınmış.

Tiyatroya vardık, girişi tel örgü ile kapatılmış. Demir bir kapı da var, girişi buradan yapıyoruz. Ortalığı otlar bürümüş.

Amfi tiyatro yamaçta yapılmış güzel bir tiyatroya benziyor. Benziyor benzemesine de sadece tam ortasından yukarıya kadar çıkan merdiven taşları duruyor. Geri kalan tüm oturma yerleri sökülüp alınmış. Bahar ayında olduğumuzdan etrafı otlar bürüdüğü için görünmeyen demir raylar var yukarıdan aşağı doğru. Sanki maden ocağı yada taş ocağı olarak kullanılmış. Bakan eden yok götüren istediğini götürmüş, işe yaramazları götürmeye tenezzül etmemiş. Büyük bir talan olmuş anlayacağınız.

Tabanda bir çitlembik ağacı ve en yukarıda zeytin ağaçları var. Oturma yerleri otlarla kaplı. Ortadan yukarı doğru tek sıra çıkan insanlar yavaş yavaş çıkıyor. En yukarıda bir kaç basamak görünmekte.

Doğru dürüst yapı kalmamış taşların arasından patikada tek sıra ilerliyoruz.

Tabelada Akropol, Athena tapınağı ve Matrone Kilisesi bize yönümüzü gösteriyor.

Erythrai

Ildırı köyünün antik dönemdeki adı Erythrai’dir. Erythrai sözcüğünün Yunanca’da “kırmızı” anlamına gelen Erythros’tan türediği, kent toprağını kırmızı renginden dolayı Erythra’nin “Kızıl Kent” anlamında kullanıldığı sanılmaktadır. Bir başka varsayıma göre ise kent adını ilk kurucu Giritli Rhadamanthes’in oğlu Erythros’tan almıştır.

Kentte ele geçen bulgular, bu yörede ilk Tunç Çağ’ından bu yana yerleşimin olduğunu göstermiştir. İkinci kolonileşme döneminde kent, Atina Kralı Kadros soyundan gelen Knopos yönetimindeydi. Başlangıçta krallık ile yönetilen kent sonraları yine kral soyundan olan ancak halkın seçtiği Basileuslar tarafından yönetildi. Ion kentlerinin aralarında kurdukları Panionion dinsel ve siyasal birliğe katıldılar. Kent Pythagoras’la birlikte kısa süreli tiranlık dönemi yaşamış, bu dönemde üreterek dışarı sattığı değirmen taşlarıyla önem kazanmıştır.

Erythrai, Lidya ve daha sonra da Persler’in eline geçer. Pers boyunduruğuna karşı diğer Ion kentleri gibi ayaklanmaya katılan kente, bütün Ion kentleriyle birlikte M.Ö. 334’te İskender, bağımsızlığını kazandırır. İskender’in ölümünden sonra çıkan kargaşalar sonucu birçok el değiştiren Erythrai Pergamon (Bergama) Krallığı’nın eline geçer. M.Ö.133′ te Roma İmparatorluğu içinde özgür bir kent statüsü kazanır. Bu dönemde şarabı, keçileri, değirmen taşları ve kadın kahinleri Sibyl ile Herophile ile ün kazandı.

M.Ö.1 yy.’da depremler, savaşlar ve Romalı komutanların yağmaları yüzünden büyük yıkıma uğrayan yöre; 16.yy’dan sonra Ilderen ve Ildırı adlarıyla anılmaya başladı.

Şehirde 1963-1966 yılları arasında Prof.Hakkı Gültekin ve sonraları Prof. Ekrem Akurgal tarafından kazı çalışmaları yapılmıştır. İlk önce M.Ö. 3.yy. sonlarında yapıldığı sanılan akropolün kuzey yamaçlarındaki antik tiyatro toprak altından çıkarıldı. Akrapol’ün en yüksek düzlüğünde yapılan araştırmalarda da Athena tapınağına ait kalıntılar bulundu. Şehrin etrafının 5 km. uzunluğunda surla çevrili olduğu anlaşıldı. Tiyatro kısmen açığa çıkarıldı ve restorasyon çalışmaları yarım kaldı. Araştırmalarda akrapolde M.Ö.6. ve 7.yy’dan kalma çanak, çömlek, taş ve topraktan figürler bulundu. Bunlar Erythrai şehrinin en eski tarihi buluntularıdır.

Erythrai harabelerinin bulunduğu bölgede, tarlalarda bulunan eserler, ören yeri bekçisi Hüseyin Yavuz tarafından toplanarak, orada bulunan bir bina da muhafaza edilmeye çalışılmaktadır. Hüseyin Yavuz üç yıl önce aramızdan ayrılmıştır, Nur içinde yatsın.

Matrone Kilisesi’nin ayakta kalan üç duvarı, ilk önce Kiliseyi gezeceğiz.

Athena tapınağını kroki planı, sadece temel kısmı çizilmiş. Üst bölümü yok. Tapınakta bulunmuş heykel ve heykel başlarının resimleri var.

Taş duvar ama öyle bilinen basit bir duvar değil. Zengin kral kendine özel poligonal taş duvardan yaptırıyor sarayını. Arada fark olmalı. Poligonal beşgen demek, taşlar düzgün beş köşeli olarak yontulup sağlam biçimde duvar örülmesi demek.

Eritrai antik kenti tam tepenin üzerinde 60 metre yükseklikte, etrafı tamamen gören bir yerde kurulmuş. Ildırı körfezinde bir çok irili ufaklı adalar var.

Adaların kimisi kıyıya yakın, kimisi uzak, manzara çok güzel. Denizin mavisi, ağaçların yeşili, karşı kıyılardaki gri tepeler. Gökyüzü masmavi bulutsuz.

Ildırı bildiğimiz köy, denizden daha yüksekçe bir yere kurulmuş. Yamaçta diyebiliriz. Zeytinlikler ve tarlalar düz arazide. Balıkçılık ta var, daha çok olta balıkçılığı. Resimde görünen ise yazlıkların kapladığı alan. Binalar doğal güzelliği bozmuş durumda, neyse ki hepsi iki yada üç katlı. Sadece bir tane otel olduğu belli yedi katlı kocaman bina bozulmuş olan doğayı katlediyor. Deniz tam körfezin sonu ve bir çok kayık, tekne demirlemiş durumda.

Körfezde en küçük ada, ismi Zeki Müren adası. Zeki Müren sağlığında burada tatil yaptığı zamanlarda hep bu adaya gidip dinlenirmiş.

Eritrai antik kent turumuz sona erdikten sonra grup yola çıktı. En arkada kalanları toparlayıp ben de yola çıkıyorum. Ildırı dan sonra zorlu bir yokuş bizi bekliyor. Önümde Ferdimen, uzayıp yükselen uzun bir yol. Yolun kıyısında sarı çizgi çekilmiş. Etrafta tarlalar ve zeytin ağaçları.

Yokuşları rahat çıktım diyebilirim. Kıytırıkla beraber fazla zorlanmadım. Geçen yıl dişlileri küçültmem işe yaradı. Yokuş bitti, tam tepedeyim. Bisikletim KUZ ve römorkum kıytırık iyi durumda.

Yokuş kimisini yormuş. Dinlenenler kendini yerlere atmış. Fazla oyalanmadan yola çıkmalarını söylüyorum.

Biraz uzaktan ufukta KUZ ve kıytırığın resmini çekiyorum. Önde asfalt yol, birkaç kaya ve çalılar. Önüm çimenlik. Resim uyum içinde.

Arkada kalan iki kişiyi bekliyorum, yokuşu yürüyerek çıkıyorlardı. Sonunda göründüler aşağıdan gelişleri. Önümde yuvarlak taşlar, çimenlik ve çam ağaçları.

Yürüyerek gelenler KUZ’un yanında yere yatırıyor bisikletleri yere. Biraz dinlenmeleri gerek, bayağı yoruldular. Anlaşılan yüklü tur pek yapmamışlar gibi.

Turun doktoru Mete benimle beraber hareket ediyor. Çam ağaçları arasında giden yoldayız.

Çıktığımız yokuştan hızlıca indik, Barbaros köyünde bu kez mola vermedik. Ovada bulunan göletin yanından geçerek otobanın yanında ki toprak yola girdik.  Arkada kalanları toparlayıp yola düzülmelerini sağladıktan sonra artçı grubu olarak arkalarında geliyoruz. Eski bir taş köprü olan Tatar köprüsüne geldik. Benden önce gelenler resmimizi çekiyor. Çömelmiş durumda bizim resmimizi çekerken Şafak Omaç ben ve Doktor Mete’yi çekerken hepimizi bir kareye sığdırdı Ferdimen .

Köprünün üstünde bir yorgunluk kahvesi içmek gerek diyerek kahve takımlarımı çıkardım. Şafak, Mete, Ferdimen ve ben dördümüz bağdaş kurup oturduk yere. Fedimen tripod ile zaman ayarlı resmimizi çekiyor. Şafak ta beyaz, diğerlerinde yeşil buff kafamızda. Cezveyi ocağa sürmüşüm pişmesini bekliyorum. Bir kaç zeytin ağacı, küçük çalılar ve baharın yeşilliği gökyüzün maviliği ile kucaklaşmış. Doktor Mete’nin eli havada, el sallıyor.

Kıytırığa Urim Baba’nın kahve tabelasını asıyorum. Kıytırıkta sarı ve turuncu üçgen bayraklar. Yanımda Şafak, boynuna telsizi asmış. Kıyafetleri beyaz uzun kollu, buff ta beyaz olunca Arap şeyhlerine dönmüş bizim Şafak. Cezve ocakta, kahve fincanları kahvenin pişmesini bekliyor.

Ferdimen bu kez Doktor Mete ile çekiyor resmimizi.

Bu kez beni tek başına çıkarıyor elim cezveyi tutarken. Sakalım da uzamış biraz.

Sonra gürel ve arkadaşları geliyor yanımıza. Onlara da kahve pişiriyorum zaman kaybetmeden. Kahve tabelam, üç fincan ve bakır cezve. Resmi Gürel çekiyor profesyonel fotoğraf makinası ile.

Kahveler pişti, cezveden fincanlara eşit miktarda dolduruyorum.

Gürel muhteşem dörtlüyü çekiyor kahve içerken. Ellerimizde fincanlar bağdaş kurmuşuz Tatar köprüsünün üstünde. Zeytin ağaçlarının rengi yağmurda yeni yıkanmış gibi parlıyor yaprakları.

Kahve molası bitti, yola çıkıyoruz. Otobanın altından geçeceğiz. Otobanın alt geçidini geçerken karanlık olan içinden Tatar köprüsünün güneş vuran aydınlık resmini Ferdimen çekiyor. Beton bir çerçevede iç kısım karanlık, dışarısı ise kemerleri görünen Tatar köprüsü. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Bu kez otobanın diğer yanında toprak yoldayız. Yol kumlu, mıcırlı ve iniş. Dikkatli iniyorum. Ön teker bazen kayıp gidiyor. Yavaşça, fren sıkarak iniyorum. İnişte Yüksek teknoloji üniversitesinde öğretim görevlisi Talat hoca ile pedallıyorum. Bana kahve merakımın nereden, nasıl oluştuğunu söylüyor. Ben de kısaca anlatıyorum ;

“Yıllar önce 1986 yılında saz kursuna kayıt oldum, saz çalmasını öğreneceğim. İş çıkışı sazım elimde kursa gidiyorum haftanın belirli günlerinde. Saz kursunda Aşık Garip adlı bir kitap gözüme ilişince alıp okudum. Kitapta Aşık Garip bir kıza sevdalanmış, kızın babası da yüklü başlık parası isteyince Garip te para pul ne gezer. Yoksul köylü nereden bulacak parayı çıkıyor gurbete başlık parasını kazanmaya. O zamanlar saz çalmasını bilmiyor. Tanrıya yalvarıyor her gece saz çalmasını öğreneyim diye. Bir gece rüyasına Hızır aleyselam girip Garip’e el veriyor. O saatten sonra başlıyor çalmaya. Gurbetten ne iş yaparım deyip bir kahve dükkanı açıyor. Müşterilerine kahve pişirerek para kazanmaya başlamış. Bu arada saz çalarak Aşıklığını müşterilerine duyurunca Aşıkların kahvenin toplanma yeri oluyor. Aşık atışmalarında ilham perileri yardım ediyor ve hepsini alt ediyor sözleri ile. Ünü giderek yayılıyor etrafa, müşteriler Aşıkları dinlemek için akın ediyor. Aşık Garip te kahve pişirmesini elden bırakmadan müşterilere sürekli kahve pişirerek iyi para kazanmış. Derken memleketten bir haber geliyor. Sevdiği kızın babası kızını başka birisi ile evlendirmeye kalmış. Düğün yapacak. Aşık Garip hemen memleketine gidip kızın babasına verdiği sözü hatırlatıp başlık parasını fazlasını vererek büyük bir düğün yapıp sevdiceğine kavuşmuş.”

Talat hoca da anlattıklarımdan etkilenmiş olacak ki kendisi saz yaptırıyor ve saz da çalıyor, turdan sonra bana bir saz hediye etti. Kendisine çok teşekkür ederim. Aldığım hikayesi olan en anlamlı hediyelerden biri.

Sol tarafta otoban, otobana insanlar ve hayvanlar girmesin diye tel örgü ile kapatılmış. Sadece uçan kuşlar girebiliyor otobanlara. Yüksek gerilim hattı yolun hemen sağında beton direkler. Etraf yeşil, pek ağaç yok sadece çalılar var.

Kamp alanına yaklaştık sayılır. Bir kaçamak yapalım diyerek tarihi Roma hamamına sapıyoruz. Yoldan epey uzak toprak bir yoldan vardık. Deniz kıyısında kayalıkların dibinde taştan kapalı bir oda. Sadece bir giriş yeri var. Kapısı yok.

Burada sıcak su çıkıyor, dış kısmında berrak su yosun ve kum gayet net görünüyor. Rüzgar hızını kesmedi henüz. Taş bina rüzgarı kesiyor.

Hemen şortları giyip sıcak suyun içine giriyorum. Havuz 4 metreye 4 metre, 1 metre derinliğinde, dibi kayalı ve kumlu. Devamlı su geldiğinden temiz ve berrak görünümünde. Ben havuzun içindeyim, Doktor Mete ise elleri ile tutunarak girmeye çalışıyor.

Havuzun içinde Şafak, ben, Mete, Ferdimen ve Gürel keyif yapıyoruz. Su ılık olunca keyifli bir terapi oluyor. Yorgunluğumuzu atıyoruz üzerimizden.

Yaptığımız kaçamağı haber vermediğimiz için bizi merak etmişler. Telefon ile arayıp durumuzu öğrendikten sonra kamp alanına gelince Olcay dan ve Doktor Serhat tan özür diliyorum yaptığımız hata için. Haber vermeliydim aslında ama olmadı. Herkes çadırını kurmuş, biz de çadırları kurup yaklaşan akşam yemeği için hazırlandık. Yemekler dağıtılmaya başlayınca hemen sıra oluştu. Gönüllü yemek dağıtıcıları herkese eşit miktarda dağıtıyor.

Sol alt köşede bir köpek arka ayakları üzerine oturmuş yemek dağıtanları dikkatlice izliyor. Ayrıca bu insanlar neden sıra bekliyor diye şaşırmış durumda. Kocaman kazanlı çay makinesi demlenmekte, akşama bol bol çay içeceğiz.

Yemekten sonra arkadaşım Mustafa Güven bana bir sürpriz yaptı. Elinde dikdörtgen kahverengi kutu, içinde bir de ne göreyim 4 fincan ve 4 tabak. Şaşırdım, sevindim, şaşkınlığımdan ne diyeceğimi bilemedim. Öylece hayran hayran fincanlara bakıyorum. Her fincana yazılar yazılmış, resimler çizilmiş. Beni ve bisikletimi yazıp çizmiş üşenmeden. Tabaklarda da Can Yücel’in POETİKA şiiri dört bölüm. Sevgili Mustafa hiç üşenmeden kargacık burgacık tam üç ayda fincanları bu hale getirip fırınlamış. Ve ben Dünya’nın en mutlu insanı oldum. Böyle el emeği, göz nuru bir hediyeyi beni seven bir dostumdan almanın hazzını yaşadım. Benim için çok değerli bir hediye. Özenle kullanacağım hayatım boyunca. Çok sevinçliyim.

Karton kutunun içinde kenarlarda dört fincan, ortada dört tabak üst üste.

Birinci fincanda bisikletim KUZ mavi renkte ve resmi, altında urimbaba’CAN yeşil kalemle yazılmış. Onun altında web sitemin adresi ; http://www.urimbaba.net Yanda da #abakheryerde kırmızı kalemle yazılmış.

İkinci fincanda bisikletim KUZ ve römorkum kıytırık çizilmiş mavi renkte. Altında kıytırık ve KUZ yazılmış yeşil renkte. Kahve rengi bakır bir cezve resmi ve benim sözüm ; “Kahve önemlidir, öyle aceleye gelmez” yazısı kırmızı renkte. Fincanın diğer yarısında yine benim sözlerimden ; “İmzasını bir kere atmıştır.” K.atatürk imzası ile birlikte mavi renkte. Benim arkadaşımdan gelen Kemal Atatürk imzalı fincanlarımdan esinlenmiş olmalı.

Üçüncü fincanda ise URİMBABA’NIN KAHVESİ mavi renkte, altında MAKSAT MUHABBET kırmızı renkte yazısı.

Dördüncü fincanda ise RimBaba, RimBaba şarkısının sözü mavi renkte. Alında kırmızı renkte #abakheryerde yazısı.

Tabaklarda ise dıştan içe doğru Can Yücel’in POETİKA şiiri yazılmış siyah renkli kalem ile.

Birinci tabakta ; Tam ortada 1 rakamı, etrafında http://www.urimbaba.net yeşil kalemle yazılmış.

Yalnızlığı sevmiyorum

Yalnız kim ola ki

Kendim…

Kendimin kendini sevmiyorum

Kediler hariç…

Kahve ocakçısı olacaktım ben

Tuttum kavlimi

İkinci tabakta ; 2 rakamı #abakseninlegüzel yazısı kırmızı renkte

Yazdıklarımsa hep nafile

Hep nişanlı angaje ısloganlı

Can, diyorlar, bir kahve yap şu dümenin ağzına

Kallavi olsun!

Üçüncü tabakta ; 3 rakamı, kahverengi kalemle yazılmış Maksat Muhabbet, bir çiçek resmi mavi renkte. Kırmızı renkte #abakheryerde yazısı.

Bende yoksa kahve, yemişçiden tedariklenip

Ve cezveyi ateşe sürüp, üstüne yemeni, şekerini

Taşırmadan pişiriyorum

Dördüncü tabakta ; 4 rakamı ve UrimBaba’CAN mavi renkli yazı.

Biliyorum, bilmez miyim bu kahve ocağınnan

Ocağımızı bucağımızı

Isıtamayacağımı!

İşte onun içinde de içim titreyerek

Cezvenizi sürüyorum ateşe

Can YÜCEL

Aşağıda yan yana 4 fincan yan durumda, altında da 4 fincan tabağı.

Her zaman olduğu gibi kamp ateşini Şafak Omaç yakıyor. Ateşin başında sohbete dalıyoruz. Rüzgar olsa da ateş içimizi ısıtıyor. Benim içimi ısıtan ise aldığım hediye. Rüzgardan dolayı pek ateşin başında durulacak gibi değil, fazla geç olmadan yatıyorum mutlu olarak.

Canavar-ül velosiper Enes Şensoy’un çektiği video görüntüsü

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık 63 Kilometre civarı

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

Hakkımda

Hakkımda

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

Yaz ! Dedi uzun saçlı adam…
Kalem yoktu o zamanlar ve kağıt da.
Kalemi tutan el de yoktu
ve emektar bir bisikletin tekeri altında
aşkla ezilmemişti daha toprak.
Yaz ! Dedi uzun saçlı adam
Ocağa sürülürken kahve cezvesi…

Emine Gözde Özgürel

 

Öne çıkmış olan görsel, Bağdaş kurmuş halde, önümde kahve takımları. Arkamda çalılık yamaç.

39

Ben: Urim BABACAN

Şubat 1961 Kosova’nın Prizren kentinde dünyaya gelmişim. 1969 yılının Aralık ayında henüz 9 yaşına ramak kala ailemle birlikte Türkiye,  İzmir’e göç ettik.

İlk okula Prizren de Türkçe eğitime başladım, Türkiye’ye göç edince eğitimim kaldığı yerden İzmir de devam etti.

İlk okul 2. sınıfta çekilen bir resim. Ben alt sırada ortada çömelmiş olarak duruyorum. Yanımda kız ve erkek öğrenciler. Üstte iki sıra basamaklarda ayakta. Tam ortada genç Öğretmenimiz Mürvet Karahoda duruyor.

Ben küçükken 8 yaşındaydım…

1

Meslek Lisesini Elektrikçi olarak bitirdim. Demir çelik fabrikasında Elektrikçi olarak çalışarak Emekli oldum.

Emekli olduktan sonra bisiklet dünyasına girince hayatım ve yaşantım değişti. Bisiklet dünyasına internetten İzmir Bisiklet Derneği’ni bulup takip etmekle başladı. Daha sonra hafta sonu turlara katılarak dernek içinde aktif olarak görev almaya başladım. Sonrasında yönetimde yedek üye sıfatı ile destek olmaya devam ettim. Hala da dernekteyim.

http://izmirbisiklet.org/

Kahve ile birlikle başlayan turlarım bir çok yeri kendi gücümle görüp tanıma, yeni dostlarla tanışma fırsatı oldu.

Hep insanları dinlerim, kendilerine göre hikayeleri vardır ve biri ile paylaşmak ister. Ben de bu hikayeleri dinlerim.

Turlarda hep arkadan gelirim, arkada kalma nedenim doğayı, ormanın sesini dinlemek. Sonra yaşadığım, gördüğüm hikayeleri yazmak için resim çekerim. Resim not tutmaktan daha iyi gelir benim için. Aradan zaman geçse de resim her şeyi anlatır bana. Önemli olan görmek, görebilmek.

Hep arkada kaldığımdan bisiklet turlarında artçı olarak görev alırım. Kurt sürüsü tek sıra gider, en arkada en güçlü olan sürünün lideri olur. En önde de en zayıf olanlardır. Herhangi bir saldırıda sürünün korumasını yapar böylece. Turlarda da en arkada herhangi bir sorunla karşılaşana yardım eder, yolda bırakmam kimseyi.

Kendi web sitemde bisiklet turlarımı ve deneyimlerimi paylaşırım.

http://www.urimbaba.net

http://www.urimbaba.com

Güneşin doğuşunu seyretmeyi severim. Güneş doğmadan kalkar, kahvemi pişirir güneşin ilk ışıklarını beklemeye başlarım. Güneş yavaş yavaş doğar, içimi ısıtır, Dünyaya olduğu gibi bana da hayat verir. Hep Tanrıya şükrederim bu güzellikleri gördüğüm için. Manavgat nehrinin kıyısında, Güneş henüz ilk ışıklarını saçarken saçlarım salınık kahvemi içiyorum.

24

Hafta sonu bisiklet turlarına başladığım zamanlarda Bisikletçi arkadaşım Kutlu Özütemiz benim öyle bir resmimi çekti ki o zamandan beri profil resmi olarak kullanıyorum. Saçlarım daha yeni uzamaya başlamış bir durumdayım. Önde semaverde çaydanlık, arkada ben.

2

Bisiklete başladıktan sonra günü birlik turlar yetmemeye başladığından uzun turlara başladım. Tura uygun donanımlar olan çadır, uyku tulumu, mat, tencere – tava ocak gibi malzemeleri elde ederek başladım. Her turda yeni bir yer keşfettim, yeni dostlar ile tanıştım. Elbette deneyimlerim de giderek arttı bu turlarda.

Bir turda dostum Şafak Omaç benim yolda giderken resmimi çekti. Resim siyah – beyaz. Solda ağaçlar, bisiklet yolunda gidiyorum.

3

Her zaman tur da olmuyor, İzmir de Süslü Kadınlar Bisiklet Turunu başlatan Sema Gür kadınların da bisiklete süslü kıyafetleriyle binebileceğini gösterdi. Erkekler olarak bizler de tura destek vererek bir farkındalık oluşturduk. Takım elbiseli ve kravatlı resmim. Uzun saçların ve güneş gözlüğü gözümde.

4

Bisiklete binmenin en büyük etkenlerinden biri de kuşkusuz Perşembe Akşamı Bisikletçileri, kısaca PAB. Artık sadece bisiklete gündüz değil gece de bisiklete binebiliyoruz. PAB turlarını İzmir de başlatan dostumuz Muhlis Dilmaç tüm Türkiye’ye yaygınlaşmasına neden oldu.

Ay ışığı altında bisiklete binmek dünyada bir ayrıcalık olmalı. Yakınlaştırılmış dolunay, altta bisiklet süren bisikletçi.

5

Turlarda her zaman dostlarım vardır, onlarla tur yapmak beni her zaman mutlu etmiştir. Üç işi yüklü bisikletlerle asfalt yolda kameraya gelirken.

6

Evim evim güzel evim, dört duvarı olmayan evim. Kaplumbağa misali sırtımda taşıdığım evim. Mavi çadırımın kapısında sadece uzun saçlarımla başım görünüyor.

7

Denize dalmayı severim, nerde olursa olsun. Heyecan verici olan da havada bir an asılı kalmak. Bunu yakalayan bilir. Deniz üstünde balıklama uçarken.

8

Kahve içmeyi severim, pişirmesini de, en önemlisi taze olmalı benim için. Kahve değirmeni hep baş ucumda. Kahve bitti mi hemen çekerim taze taze, ezilen kahve çekirdeğinden çıkan kahve kokusu beni mest eder.

Kahve önemlidir, öyle aceleye gelmez. Değirmende ağır ağır çekeceksin, çekirdekleri yakmadan. Sonrasında cezveyi ocağa sürünce ocağın ateşi az olacak, yavaş yavaş pişireceksin. Kahve sabır ister. Bana sabrın ne olduğunu öğretir kahve. Pirinç kahve değirmeni ve kahve takımım.

9

Mesela kahveyi ulu orta içmeyeceksin, kahve güzel insanlarla güzel yerde içilmeli. İçilirken kahve dostluğu pekiştirir Ege denizinde, Dilek yarımadası, Samson dağında. Dengesiz İrfan ile sırtımız dönük oturmuşuz karşımızdaki Sisam adasına bakıyoruz. Ocakta kahve pişiyor.

10

Mutluluğu paylaştıktan sonra yakalarım, hele bir de çocuklar olunca mutluluk kat be kat artar. Az bilinen antik kentler bisiklet turunda, Yunt dağı Köseler köyünde 23 Nisan Çocuk bayramı kutlamalarında. Ben ortada, solda Şafak Omaç, sağda Olcay Ormankıran. Arkamızda köylü kadınları ve bisikletçi arkadaşlar.

11

Bazen kırmızı başlıklı kız gibi olurum. Başımda kırmızı buff.

12

Akan su gördüm mü dayanamam, nerede olursa olsun, su soğukmuş aldırmam. Kılcal damarlarım bile harekete geçer, gençleştiğimi hissederim damarlarımda dolaşan kandan. Kaz dağlarında, Ayazma şelalesinde buz gibi su üzerimden köpürerek akarken.

13

Kitap okumayı severim, sessiz, sakin, dingin. Yaprak bile düşmez dalından. Elbette kahve de olmalı kitabın yanında. Okuduğun hikayelere tat vermeli. Masa üzerinde kahve fincanı, kitap ve saksı, önde ağaçlar ve yeşil çimenler.

14

Bir göl kenarı düşünün, çevresi beyaz mı beyaz kumlarla çevrili olsun. Turkuaz renkli kıyılarda kahve pişer, şanslı olan üç kişi vardır yanımda. Zaten onlar dostlarımdır. Kahvemi paylaşırım karşılık beklemeden. Salda gölü kıyısında, beyaz kumsalda kahve cezvesi ocağın üstünde.

15

Hamama giren terler ama ben terlemeden girerim hamama. Roma hamamı havuzunda sırt üstü su içindeyim.

16

Soğuk bir kış günü olsa da ateşin alevi ısıtır içimi. Çoban ateşi keyfime keyif katar. Sohbet etmeyi severim ateşin başında bir dost ile. Kızıl alevler arkasında bisikletim KUZ.

17

Uzun turlarda yeni insanlarla tanışırım, kahve içerim. Kahvenin hatırı o kadar olur ki yüz kilometre daha pedal basar bir daha kahve içmek için. İşte özgürlük bu benim için. Bisikletim KUZ, römorkum kıytırık, ben nereye gidersem onlar da beni taşır eşyalarımla birlikte. Kısaca evimi taşırlar.

18

Uçmayı severim, hem de denizin üstünde. Kısa sürse de uçmak gibisi yok.

19

Yağmur yağsa da bardaktan boşanırcasına bisiklete binmekten zevk alırım. Üzerimde sarı yağmurluk, pantolon ve çizmelerle bisiklet sürüyorum yağmur altında.

20

Başkasının gözünden görmeye çalışırım dünyayı. Prizren kalesinde kahve içen Muhlis Dilmaç, gözünde sarımtırak gözlükte yansıyan kahve fincanı.

21

Urim Baba’nın kahvesi her yerde. Kahve tabelam gidonda asılı, çimenlerde oturmuş kahve pişiriyorum.

23

İçimde hep bir kahve açmak istemişimdir, sonunda istediğim bir kahve açtım. Kahvenin duvarları yok, tavanı da yok. Boya – badana, kira, elektrik, su derdi yok. Zaten kahve bedava, para ile satmıyorum. Bazen para çıkarıp vermek isteyen oluyor. İşte orda dur diyorum, benim kahvem satılık değildir, parayla içemezsin ki. Dört tabure, bir sehpa, üzerinde kahve takımı. Arkada bisikletim KUZ ve arkasında römorkum kıytırık. Kahve yaptığım yer deniz kıyısı.

25

Her daim dalarım denize, uçmak bir harika. Havada asılı kalmış haldeyim.

26

Yüzümdeki çizgiler derindir, kolay çizilmemiştir. Silinmezler de.

27

Su damlaları kar tanelerinden suya dönüşüp üzerimden aksa da içimi ısıtır. Üşümem hiç bir zaman, su damlacıklarını düşünürüm. Durmaksızın, devinim içinde. Göllerde, denizde buhar olur. Bulut bırakır su damlacıklarını. Bazen de her biri benzersiz kristal tanelerine dönüşür. Dağlara yağar, birikir. Yaz güneşi yavaşça eritir kar tanelerini. Tekrar göle, denize kavuşmak için usulca akmaya başlar, bazen coşar. Coşkun zamanında üzerimden akıp gider. Ve beni her damla saflaştırıp arındırır.

29

Kitap okumak sessizlik ister. Sadece deniz sesi ve martıların çığlığı rahatsız etmez. Onlar doğanın müziğidir. Ruhumun derinliklerine işler. Taburede oturmuş, sırtım ağaca dayalı kitap okurken.

30

Acelem yok, henüz kışa girmeye başlasak ta güneşli bir günde sanki kış olmadan bahara girmiş gibi günün tadını çıkarırım. Kahve cezvesi ocağa sürülür. Yerde bağdaş kurmuş, önümde kahve takımı, cezvede kahve pişiriyorum. Güneş ışınları başımın üstünden yere doğru hüzme şeklinde vuruyor.

31

Herkes hatıra resmini çektirir cinatı hatırasında. Belki cinatı çarpmıştır. Sırtım yerde, yukarıda bisikletimi sürer halde. Duvarda “cinatı hatırası” yazılı.

32

Kar taneleri düşerken çocukluğumda, düş görür gibi sokaklarda yürür, çocukluğumu ararım. Hamam çatıları kar kaplamış, tıpkı başımdaki bereye biriken kar taneleri gibi.

33

Saçlarımı suda tararım, hiç bir tarak su gibi taramaz. Saçlarımı ipek gibi tel tel, yumuşacık yapar. Berrak dere içinde, üzerimden sular geçiyor.

34

Akdeniz’in ufkuna bakarak kahve içerim. Teknenin güvertesinde kahve içiyorum. Başımda mavi buff var.

35

Bisikletim KUZ ile dünyaları sırtımda taşırım Titan Atlas gibi. Sırtım yerde, bisiklet üstte ters haldeyim.

36

Kalenin dibinde bir taş olaydım

Gelene geçene yoldaş olaydım

Yoğurtçu kalesi ve öndeki taş üstünde kahve fincanı.

37

Dağlar benim meskenimdir, ruhum tazelenir dağlarda. Yerde bağdaş kurmuş kahve pişirirken.

38

Yolda giderken yoldaşımın canı kahve istedi mi hiç üşenmeden oturup kahve pişiririm. Söz ağızdan bir kere çıkar, buna dikkat ederim. Bağdaş kurmuş halde önümde kahve takımı. Kahve pişiriyorum. Arkadaki yamaçta çalılar var. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

39

Gönlümde, yüreğimde her zaman yeri vardır. İmzasını bir kere atmıştır. K. Atatürk imzalı  üç fincan ve bakır kahve cezvesi.

40

Benim, yani Urim Baba’nın kahvesini herkes içebilir. Yeter ki isteyin, üşenmem hiç bir zaman. Maksat Muhabbet. Arkadaşım Olcay Ormankıran’ın yaptığı tabela. Üzerinde bağdaş kurmuş halde kahve pişirirken çekilmiş resmim. Yazı ile; Urim Baba’nın kahvesi, maksat muhabbet. Solda Atatürk portresi.

41

Güneşin batışını da kaçırmam, kalbim ışığını her zaman saklar. Güneş batarken durup batmasını seyrederim, bilirim yarın tekrar doğacak.

270920134087

Yazdı ! Uzun saçlı adam…
Kalem vardı elinde beyaz bir kağıt ta.
Eli kalemi tuttu
ve emektar bisikletine bindi iki tekeri altında

toprağı aşkla ezdi.
Yazdı !  Uzun saçlı adam…
Ocağa sürülürken kahve cezvesi…

Sevgili sinemacı arkadaşım Uğur Cuya benden habersiz belgesel niteliğinde video hazırlamış. Ellerine sağlık Uğur Cuya. Videosu aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.

Bu video da belgeselimi çeken Adem Giliz eseri, video linki aşağıda

https://youtu.be/8nHDzmCZk5o

İşte ben buyum….

UrimBaba’nın Kahvesi

      urimbaba’nın Kahvesi

Atalarımız ne demiş kahve konusunda? herkes bilir ki ;

      “Kahvenin Kırk Yıl Hatırı Vardır”

      ” Gönül ne kahve ister, ne kahvehane, gönül sohbet ister, kahve bahane. “

 

Göçmen olmak sonradan gelen bir şey değil. Göçmen olmak hücrene sinmiş bir şeydir. İnsanın içinde varsa gitmesine izin vermezsen ruhu firaridir. Kapar gözünü nerelere gider, kimse engel olamaz. Göz açıp kapayıncaya kadar dağın tepesine de çıkar, denizin dibine de iner.

Evet Keşan’da Şahit oldum Dağın tepesine de çıktı yangın kulesinde kahvesini yaptı paylaştı yoldaşlarıyla. Çekilişte dalış çıktı, denizin dibini gördü.

Urim baba senelerce fabrikada çalışmış ruhunu uçurmuş. Emekli olunca Kanatları Saçları vesaiti bisikleti olmuş.

Göçmen insan yolun halini bilir paylaşır.

Urim Baba paylaşır, kahvesini paylaşır, yazar tecrübesini paylaşır, anlatır bilgisini paylaşır. Etrafına toplananlarla dostluk paylaşır.

Şimdilerde Urim Baba’nın kahvesi diye bir Akım var. E Adam göçmen bi yere ait olamaz. Başka Kahvecilere de benzemez. Sabit bi yerde değil, göçücü bir kahve. İçtiğin kahvenin parasını da ödemek yasak. İnsanlar güzel muhabbetler etmeli, negatife, Agresife yer yok.

Urim Baba’nın gezgin kahvesi kaç kırk yıl hatırın var?-daha olacak?- Urim Baba’nın gezgin kahvesi kaç muhabbete tanışmaya dostluğa tanıklık ettin? -edeceksin?-

Urim babam kahve kokusu can kokusu, dost kokusu, muhabbet kokusu…

Urim Baba’nın dervişin çorbası gibi, etrafına topladığı dostlara elleriyle yaptığı sunduğu kahve hiç bitmesin…..

esmaeseraçıkgöz

 

Öne çıkmış olan görsel, teknede kahve ,çerken,. Elimde fincan, denize bakıyorum. Başımda mavi buff, masada kamp ocağım ve cezve duruyor.

59

Kahve köpüğü ilk yudumda ay – yıldız şekli olmuş. Tabakta ısırılmış çikolata parçası.

94

Kahve bulunduğundan beri insanlara en keyif veren içeceklerin başında gelir. Kahvenin aroması ve içerken ağızda bıraktığı tatlı bir tat insanların muhabbetine tatlı, yumuşak bir etki bırakıyor. Uyarıcı etkisi ile konuşurken kullanılan kelimeler beyin süzgecinden geçip te dilin ucuna gelince karşısındakini incitmeyecek biçimde çıkıyor. Duru sözlerle yapılan muhabbet daha verimli olunca öfke, sinir, kavga, kötü düşünce yerine hoşgörü, anlayış ve saygıya bırakıyor yerini.

Bisiklete binmeye başladıktan sonra çadırlı kamplarımda çay ve kahve içebilmek için yanımda çaydanlık, çay bardağı, cezve, fincan taşımaya başladım. Keyfim her yerde yanımda olmalıydı. Çay iyi güzel de demlenmesi ve cam bardakları kırmadan taşınması biraz sorun oluşturuyor. İlk zamanlarda  çay bardakları birer ikişer kırılmaya başlayınca kahve fincanlarına gün doğdu. Fincanlar darbelere daha dayanıklı ve daha küçük boyutta olduğu için saklama kabında kırılmadan çantamda daha uzun yol gidebiliyorlardı. Her turda yeni tecrübelerle sadece kahve takımını yanımda taşımaya başladım. Çay için cam bardak taşımaya gerek yoktu. Uzun turlarda yanıma çaydanlığı alıp çayımı demleyip su bardağımla çay içiyorum.

Artık her gün çantamda yeri var kahve takımının. Sadece kahve ve şeker bitiminde ilave yapıyorum. Bakır cezvem 4 fincanlık, onun için dört fincan var yanımda. Kahveyi yaparken yanımda şanslı olan üç kişi kahve içebilir. Gerçi dört kişiden fazla olunca tekrar kahve yapıyorum arkadaşlara. Onların da canı çeker değil mi?

Yıllar önce saz kursuna giderken Aşık Garip kitabını okumuştum. Sonu kavuşma ile biten halk destanı olarak bilinir. Aşık Garip Şah Seneme aşık olmuştur, babası yüklü miktarda başlık isteyince para kazanmak için gurbete gider. Aşıklık yapmaya çalışır fakat beceremez ilk başla. Tanrıya yakarışları sonucu bir gece rüyasında Hızır girerek Aşk şerbetini içirince yakarışları kabul olur. Başlar Aşıklık etmeye sazı ve sözü ile. Bunun için bir aşık kahvesi açar ve kahve satarak para kazanmaya başlar. Ünü giderek yayılır Aşık Garip’in, aşıklar gelip atışmaya başlar kahvede. Ama Aşık Garip hepsini susturur tatlı sözleri ve sazın tınısıyla. Bir gün bir haber gelir, Şah Senem başkasıyla evlenecek diye. Hızır yardımıyla düğünden 3 gün önce vararak Şah Senem’i alıp evlenir. Yaşanmış bu destandan Aşık Garip’in kahvesinden etkilenmiştim o zaman. Onun gibi bir kahve açma hayallerim başlamıştı.

İlk başta kahve pişirmek için ocak gerekli. İlk ocağım içinde LPG olan küçük, delinip bir defa kullanılan ocak almıştım. LPG tankları hem küçük hem de pahalıydı. Aynı zamanda tekrar dolduramıyordum. Bir süre o ocağı kullandım ama verimli olmadığı için başka arayışlardayım aynı zamanda. Zaten büyük boyutlu olduğu için bagaj çantamda epey yer kaplıyordu. Aşağıda kamp tüpü görünüyor.

2

Benim gibi kamp yapan bir arkadaşta ispirto ocağı görünce bu olabilir deyip ocağı incelemeye başladım. Yaklaşık olarak ölçülerini alarak benzerini yapabilirdim. Bacanağımın çalıştığı torna atölyesinde ölçüleri vererek iç içe geçen iki borudan bir tane ocak yaptık. Ocak bitince deliklerini 1 mm matkap ucu ile dikkatli bir biçimde deldim. 1 mm uç çok ince olunca hassas delmeli. Yoksa matkap ucunu kırabilirsin. Neyse ocak bitti ve ilk kahveyi pişirmeye başladım.

3

Mavi ispirto haznenin içine konulduktan sonra ispirtoyu çakmakla yakıyorum. İspirto yanarken ilk başla deliklerden alev çıkmaz. Demir  Demir haznenin ısınıp ispirtonun kaynaması gerek. Kaynama derecesi 78 OC . İspirto kaynayıp buharlaşmaya başladığında deliklerden çıkan buhar mavi bir renkte yanmaya başlar. Benim yaptırdığım ocağın alevi orijinal ispirto ocağından farkı iç haznesi biraz fazla olduğundan alev kararlı yanıyor. Orijinal ispirto ocağının iç çeperi dar olduğundan alev bir artıyor bir azalıyor, yani kararlı yanmıyor. Ocağın deliklerinden alev çıkmadan üzerine bir şey konmamalı yoksa ocak söner. Alevler deliklerden yanmaya başlayınca cezve ocağa sürülüp pişirilmeye başlanır. Cezve ocağın üstünde, dört tane boş fincan dizili masanın üstünde.

4

İspirtoyu ocağa koyup kahve pişesiye kadar geçen zamanı ölçtüm tam 7 dakikada kahve fincanlara doluyor. Benim için iyi bir zaman. İspirto ocağı iyi, verimli ama ispirto her yerde bulunmuyor ve İzmir dışında pahalı. Neredeyse 3 katı pahalı satılan ispirto da çantada şişede taşıması zor ve yer kaplıyor. Ayrıca ispirto dağlarda, yüksek rakımlarda pek verimli değil, kaynama noktasına uzun sürede ulaşıyor. Araştırmalarım devam ediyor ocak konusunda.

Aslında en güzeli odun közünde pişen kahve. Yapabilirseniz közde pişirmenin tadı hiç bir şekilde olmuyor. Bunun nedeni de odunun doğal olmasından kaynaklanıyor bence. Diğer ocak türlerinin yakıtları insan yapımı. İspirto, LPG gaz, benzin gibi yakıtlar kimyasal değişimlerle oluşmuş. Buradan elde edilen ısı odun közündeki gibi ısı değil. Bu fark pişen kahvenin tadına yansıyor. Yavaş pişen kahvenin tadına doyum olmaz.

5

Artık kahve takımı her turda yanımda, bagaj çantamın içinde taşımaya başladım. Kahveyi canımızın çektiği yerde, hemen bir bankın üzerinde kahve takımını çıkarıp pişiriyorum.

Henüz denizden çıkmışız. Bir kahve iyi gider diyerek Gökova bisiklet turu sonrasında kendi turumuzu yaparken içtiğimiz kahvelerden biri. Marmaris Orhaniye köy deniz kıyısında üç dengesiz ile. İrfan da LPG tüplü ocak olduğu için daha çabuk kahveyi pişirdim. Bir tane tüplü ocak edinmeliyim. Tüplü ocak daha pratik..

6

Bazen de Sığla ormanının içinde su kaynağının dibinde sıcaktan bunaldıktan sonra buz gibi suda serinlemek. Eh bunun üstüne de kahve iyi gider deyip hemen pişirip kahve keyfimizi de ihmal etmiyoruz. Köyceğiz sonrası Sığla ormanı, üstümüz çıplak, üç kişiyiz.

7

Bazen kahve içmek için fırsat kolluyorum. Arkadaşın lastiği patlayınca fırsatı değerlendiriyorum hemen. Çanakkale’ye giderken.

8

Bazen de herhangi bir parkın gölgelik bir yerinde.

9

Bazen de festivalin ortasında, ormanda henüz yolumuzu kaybetmeden oturup bir kahve içmeli insan. Ormanın sesini dinlemek gerek kahve tadında. 2. Keşan dağ bisiklet festivali.

10

Hele bir de festivalde Masalcı Teyze masal anlatmaya başlarsa ormanın kuytu bir köşesinde. Kahvenin verdiği tat ile masal daha da ahenkli oluyor. Zaten masalcı teyzenin sesi büyüleyici güzellikte. Masalcı Teyze başlıyor bize masal anlatmaya, biz de dinlemeye. Bizi alıp masalın içinde yaşatıyor sanki.

KAHVE TANRIÇASI ELENA

Kuzguncuk’un ilk ışıkların ile alelacele Koşar adımlarla çıktı sokağa, merdivenleri indi. Taksiye atladı terminale gitti.

Öğleye doğru İzmir’e geldi. Göztepe’de bisiklet kiraladı. Körfezin iyot kokusunu içine çekerken bu şehri ne kadar özlediğini hissetti. Gözlerini kapattığının farkına varmadı. Önce şiddetli bir ses duydu anında dirseğinde ve ayağındaki acıyı hissetti.

“İyi misiniz?” Sese doğru baktı.

Yerde biri daha.

“Neden gözlerinizi kapatarak bisiklete biniyorsunuz bu çok tehlikeli.”

Doğrulamaya çalıştı canı artarak yanıyordu.

“Peki, siz neden dikkat etmiyorsunuz?” ( Kendi sorusuna kendi de şaşırdı.)

Kalkmasına yardım eden kazazedesi;

” Dikkat ettiğim için düştük. Sizin gözünüzü kapatmanıza dikkat ettim.”

Kenara çöktü genç kadın, gülümsedi.

“Daha iyi misiniz?”

“Hala bisiklete binebilirim”

“İsterseniz benim gittiğim yere gelin orada pansuman ederiz yaralarımızı.”

“Nereye gideceğiz ?”

“Urim Baba’nın Kahvesine?”

Tuhaf geldi genç kadına anlamsızca baktı.

Fark eden adam,

“Gideceğimiz yer sıradan bir yer değil. Aslında sabit bir yer de değil. Urim Baba gezgin bir kahvecidir. Sohbeti, telve ile koyulaştırır. Bisikletinin heybesi, derviş Sofrası gibidir, faydalı olan her şeyi barındırır.”

***

Bir ağacın altında, hasır taburelere oturmuş etrafında insanların ortasında bir Adam, hem insanları dinleyip gülümsüyor hem de cezveyi karıştırıyordu.

Aksayarak gelenleri görünce ayaklandı insanlar. Oturttular yaralarını kontrol ettiler.

Genç kadın plansız kaçar adımla saatler önce çıktığı evinden bir anda başka bir kentte daha önce hiç görmediği insanların arasında kırk yıllık dost gibi muhabbete karışmış; yaralarını, acısını unutmuştu.

“Rüzgâr” diye geçirdi içinden. “Önce düşürse bile süprizleri getirebiliyor. Kapılmak lazım…”

İçilen kahveler, bisiklete ve dostluklara dair sohbetler, okunan şiirler, türküler… İnsanları inceliyordu bu kadar farklı insanların bir araya gelmesinde en büyük faktör neydi?

Kahve: her yerde her zaman içilir.

Muhabbet: çok farklı insanlar belki de ilk defa görüşen insanlar var.

Bisiklet: aslında olabilir, herkes bisikletle gelmiş ve muhabbet çoğu kez bisiklete dönüyor.

“Kim bu Urim baba?” diye düşündü sonra. Çok farklı bir Görüntüsü vardı; omuzlarına dökülen saçları, yüzündeki çizgiler, dilindeki aksanı, bir anda patlattığı kahkahası, türkülere şiirlere dalıp gitmesi ve sınırlı fincanla sıralı içirdiği hiç sönmeyen ocağı.

Neresiydi burası? Kimdi bu insanlar nasıl bu kadar çabuk kabullenmişlerdi yabancı bir kadını. Artık yaraları acımıyordu. Kiraladığı bisikletin düşmeyle ufak tefek sıkıntısı giderilmişti.

Şaşıyordu Elena, nefes alamadığı kentinde, neyi aradığını bilmeden kaçıp geldiği başka bir kente ne çekmişti? Bu kahvenin kokusu tadı insanların sıkıntılarını bu açık alanın kapısında bıraktıkları her şey ne güzeldi. Onu çeken bir gücün olduğuna inandı.

Bir anda geri dönmesi gerektiğini hatırladı. Tam vedalaşmak için ayağa kalktığında ayakkabısı çıktı. “Dikkat et Sindirella diye takıldılar daha 12’ye çok var.”

Gülümsedi. “ Sanırım Alis’im ve harikalar diyarındayım” dedi.

Bir anda yağmur sonrası yolunu kaybetmiş bir kurbağanın sesi geldi. Herkes gülmeye başladı “Öpecek misin? Şansını dene.”

“Masal. evet şu an masaldayım. Burası, sizler masalın ta kendisi.”

“Hadiiii dediler yedi cüceye bağlarız şimdi. Valla ben cadı kraliçe olmam.” dedi bir kadın kollarını kaldırarak.

“Elena masal kahramanı değil Tanrıça.” dedi Urim Baba.

“ Artık bir Tanrıçamız da oldu arkadaşlar, Urim Baba’nın Kahvesinde –KAHVE TANRIÇASI ELENA-“

Hep bir ağızdan

“SEN ÇOK YAŞA YÜCE KAHVE TANRIÇAMIZ ELENA!” diyerek mizansen bir seslenişle ilan edildi.

Elena masallara inanırdı. Masallar onu mutlu ederdi. Ama kendini, bir kahve erbabı ilginç bir adamın etrafına topladığı kahramanların olduğu bir masalın ortasında bulacağını tahmin etmemişti.

Aldığı nefesi içine doldurarak tekrar Kuzguncuk’un yolunu tuttu.

esmaeseraçıkgöz

Beş kişi oturmuş kahveyi içerken.

11

Bazen ovanın ortasında, bir ağacın gölgesinde. Kimseye aldırmadan, sohbetin tadı yerinde olur. İki kişi yere oturmuş muhabbet ederken.

12

Keşan’dan Edirne’ye giderken yol arkadaşımda gördüğüm ocağın kafası tam bana göre idi. Kafa var ama tüpü yoktu. Arkadaşa :

” Bu kaç para”

” 6 Dolar”

” Al sana 15 Lira”

” Olmaz UrimBaba hediyem olsun”

” Hediye kabul etmem, parası ile alırım. Çünkü böyle bir şeye ihtiyacım var ve ben istiyorum. Hediye vereceksen karşındaki istemeden, gönlünden ne geçerse vermelisin.” Diyerek ocağın kafasını aldım. İzmir’e gidince tüpünü de alarak tüplü ocak kullanmaya başladım.

20160105_093530_HDR

Bazen de yol arkadaşın ile bir zamanlar orduların üzerinden geçtiği Edirne deki Taş Köprü manzaran olur bir nehir kıyısında.

13

Bazen de İğneada da şiddetli bir lodos fırtınasında şimşeklerin aydınlığında tüm gece çadıra giren suyu boşatıp uykusuz, yorgun. Ertesi gün yorgunluk kahvesi ile bir günlük tatile başlamak. Güneşe merhaba diyerek.

17

POETİKA

Yalnızlığı sevmiyorum

Yalnız kim ola ki

Kendim…

Kendimin kendini sevmiyorum

Kediler hariç…

Kahve ocakçısı olacaktım ben

Tuttum kavlimi

Yazdıklarımsa hep nafile

Hep nişanlı angaje ısloganlı

Can, diyorlar, bir kahve yap şu dümenin ağzına

Kallavi olsun!

Bende yoksa kahve, yemişçiden tedariklenip

Ve cezveyi ateşe sürüp, üstüne yemeni, şekerini

Taşırmadan pişiriyorum

Biliyorum, bilmez miyim bu kahve ocağınnan

Ocağımızı bucağımızı

Isıtamayacağımı!

İşte onun içinde de içim titreyerek

Cezvenizi sürüyorum ateşe

Can YÜCEL

 

İki haftalık turun son günü, telaşsız, yol arkadaşın gitmiş. Tek başına, yalnız kendinle sohbet ederek keyfini çıkarırsın kahvenin tadını. Neler gördüm, güzel dostlar edindim. Köyler, kasabalar, şehirler. Yollar; kimi asfalt, kimi toprak 1450 kilometreye sığdırmışsın yoldaki dostların sıcaklığını. İçin sevinçle dolar, heybemdeki hazine çoğalmıştır kat be kat. Yükün çoğalmıştır, dostların hafif gelir, ağırlık yapmaz hiç bir zaman. Anlatacak hikayeler birikmiştir.

14

Bazen de en güzel denize girip arınmışsındır Ege denizinin tuzlu suyu ile. Tuz kahveye tadını verir çakıl taşları üstünde.

15

Henüz kış gelmeden Güz meyvelerinin bol olduğu zamanda bağların kenarında, dağların henüz donmadığı yerde kahve ile ısıtırsın Sonbaharı.

16

Ormanda kaybolmadan, sert yokuşların zirvesinde pistonları soğuturken kahvenin keyfi çıkmaz mı?

18

Bazen de bacanaklar buluşur göletin kenarında. Kahvenin tadına doyum olmaz bir türlü. Sohbet uzayıp gider adam akıllı. Kış olsa da güneşin tadı çıkıyor.

19

2013’ün Nisan ayıydı galiba…

Kızıl Prens’in gelip yüreğime konduğu ve birlikte gideceğimiz ilk festival… “ANTİK KENTLER”! Heyecanımı ve ürkekliğimi yanıma alıp çıkmıştım yola…

Bana uğurlu geldiğini düşündüğüm, şeker mi şeker, sıcacık insanlar ile orada, Ege’nin en güzel şehirlerinden biri olan İzmir’de Cinatı’nda karşılaşmıştım ilk, gülünce kalbinden gülen, hiç tanımadığı halde orada varlığımı hissettiren iki teker sevdalılarıyla… Onlardı belki de beni iki tekere bu denli sevdalı yapan…

Kızıl Prens ilk kez sahneye çıkıyordu ve bir daha gönüllerden hiç inmeyeceğini bilemezdim o zamanlar, onlar benim gönlüme taht kurarken meğer ben de onların gönüllerinde küçücük de olsa bir Ayşegül bırakmıştım, bu köylü kızı Ayşe için çok değerli ve paha biçilemezdi! (Urim BabaCAN bana “Ayşe” der)

Ben bisikletimle dağ yollarında kendimi zor taşıyorken Urim BabaCAN toplamış pılını pırtını bisikletiyle dağlar aşıyordu, tank gibiydi, hiçbir engel ona dur diyemezdi, güçlüydü, heybetliydi, görünüşü kadar yüreği de öyleydi, ama bunu çok sonra anlayacaktım…

Tank dedik de bir farkı varmış bu tankın diğerlerinden barut kokmuyormuş, top tüfek yokmuş içinde, sıcacık, dumanı tüten, buram buram kokusuyla insanları kendine çeken üç fincanı, bir cezvesi ve kırk yıl hatırı sayılacak kahvesi varmış, aklımın ucundan bile geçmeyen şeyler geliyordu başıma, dağın başına kurulan bir Çilingir Sofrasında dumanı tüten, yürekleri sıcacık ettiği gibi, yüzlerde de tebessüme neden olan işte o UrimbabaCAN kahvesini ben ilk Nisan ayının yeşillere boyadığı bir dağın yamacında içmiştim…

Zaman su olup aktı, günler, aylar geçti ve ben UrimBABA’nın GülAyşe’si oldum! Sonra bir de Serhat Ferahi Değimli Abim ve Semra Ablam var, onların da Sarı civcivi, kimleri anlatsam bilmem ki… Bülent Abim ve Gönül Ablam, Neşeli mi Neşeli, capcanlı çift Emre ve Çisel , bu çılgın çiftin bir de tatlı babaları Selahattin Tavkaya, deli mi deli “Canavar” Canavar’ül Velosipet ve H. OLCAY ORMANKIRAN Abi, İzmir benim için ilkti ve sizler benim bu yolda en sevdiklerim oldunuz.

İzmir Kızıl Prens’in doğumuydu, UrimBabaCAN iyi ki varsın ve bir kahveyle bizleri hep bir arada tutuyorsun…! Hep var ol

Ayşegül GÖKALP

 

Dünyanın en büyük savaşlarının olduğu yerde. Yüzbinlerce insanın Şehit olduğu kanla sulanmış topraklarda Gülayşe’nin sıcak sohbeti ile yemek üstüne içilen kahvenin tadı hiç bir yerde yok.

20

Sabahın seherinde dostlarla içilen kahvenin henüz güneş ısıtmadan içimizi ısıtması.

23

Yüzlerce kilometre öteden gelen dostların ormanın içinde kahvenin tadına varırken henüz çamura saplanmadan önce. Resimde altı kişiyiz.

24

Bir DOÇEK festival zamanıydı, Korudağlarda; yıl 2014.

Ormanların, dere, tepelerin arasında.

Kararır gibi oldu hava. Yağmur geliyordu, gelsindi…

Islanacaktık; yolda kalabilirdik, kalacaktık, kaldık, çektik aldık.

Bir anda oldu hepsi ve olanlar hep köpüklü kahvenin hatırına.

40 yıl derler kahvenin hatırına, Urim Baba’nın kahvesi ise en az 80’den başlar ve ardı unutulmaz hiç bir zaman.

Kahve yapan ellerine ve elbet o kahveyi köpükleten yüreğine sağlık Urim Baba…

Hakan Eşme

 

Bazen dostlar çoğalır yağmur damlaları gelmeden. Hepsi de kahve kokusunu duymuş, sohbete katılmamak olmaz. Verdik coşkuyu…

10006938_10203439153714424_1516695482978409287_n

Kahve ocağa sürülmüş pişerken gözler ayrılmıyor, büyülenmiş gözler bakmakta. Çam kokusu kahve kokusu ile karışmış. Sadece pişmeyi bekliyor gönüller.

27

Bazen bir dostla karşılaşırsın sahil yolunda. Dur bir kahve içelim, söyleşelim çimenlerin üzerinde. Çimenler bir şey demez üzerine oturduk diye.

28

Belli değil sürprizler, birden bire ortaya çıkar karşına, şaşırırsın. Ne söyleyeceğini bilemezsin, öylece baka kalırsın. Sonra kahve tadını alınca kelimeler dökülür ardı sıra, Sohbet tatlılaşır, dostça kırk yılın hatırı başlar.

29

Kahvenin Tarihi

Kahve beynin aşırı uyarılması durumuna sebep olur. Bu durum kendini, dikkat çekici oranda çok konuşmakla gösterir ve bazen hızlı düşünce çağrışımlarıyla birleşir. Bu durum birbiri ardına kahve içen… ve bu aşırı kahve tüketimiyle tüm dünyevi vakalarda derin bir bilgelik sağlayan.

Muhtemelen, insanlığın beşiği olan ve günümüzde Etiyopya olarak adlandırılan antik Habeşistan toprakları kahvenin doğduğu yerdir. Afrika boynuzu olarak bilinen, Afrika ve Arap dünyalarının birleştiği yerde kurulan, depreme meyilli Büyük Rift Vadisi tarafından ortadan ikiye ayrılan dağlık ülke.

Kahvenin tam olarak ne zaman veya kim tarafından keşfedildiğini bilmiyoruz. Birçok Arap ve Etiyopya efsanesinden en ilginci dans eden keçileri anlatanıdır. Doğuştan şair, Kaldi adında bir keçi çobanı, keçilerinin dağların eteklerinde yiyecek ararken oluşturdukları patikaları takip etmeyi seviyordu. İşi ondan çok şey beklemiyordu. Dolayısıyla, şarkı yazmak ve kavalını çalmak için özgürdü. Akşamüstü, özel tiz notasını üflediğinde keçileri ormanda otlamayı bırakıp onu eve doğru takip etmek için çabucak gelirlerdi.

Ama bir öğleden sonra keçileri gelmedi. Kaldi kavalını şiddetle tekrar üfledi. Hala hiçbir keçi gelmemişti. Şaşkın çocuk onları dinlemek için daha yükseğe tırmandı. Sonunda uzaktan gelen melemeleri duydu. Dar bir yolun köşesinden koşarak geçen Kaldi, birden keçilerin bulunduğu yere vardı.

Güneşe parlak keleler oluşturacak şekilde sızmasına izin veren büyük yağmur ormanı kubbesi altında, keçiler koşuyorlar, birbirlerine boynuz atıyor, arka ayaklarının üzerinde dans ediyor ve heyecanla meliyorlardı. Çocuk, nefesini kesen merak içinde, onlara şaşkınlıkla bakakaldı. Büyülenmiş olmalılar diye düşündü. Başka ne olabilir ki?

Onları seyrettiğinde, keçiler birbirleri ardına daha önce hiç görmediği bir ağacın parlak yeşil yapraklarını ve kırmızı meyvelerini çiğnediler. Keçilerini çıldırtan bu ağaçlar olmalıydı.

Keçiler birkaç saatten önce onunla eve dönmeyi reddettiler ama ölmediler. Ertesi gün, keçiler doğruca aynı koruya gittiler ve aynı hareketleri tekrarladılar. Bu sefer, Kaldi onlara katılmanın güvenli olduğunu düşündü. İlk önce, birkaç yaprak çiğnedi. Tatları acıydı. Ama, onları çiğnediğinde dilinden boğazına inen ve tüm vücuduna yavaşça yayılan bir karıncalanma hissetti. Daha sonra meyveleri denedi. Meyve biraz tatlıydı ve dışarı çıkan tohumlar kalın lezzetli bir sıvıyla kaplanmıştı. Son olarak tohumları çiğnedi. Ve ağzına başka bir meyve attı.

Efsaneye göre, bundan sonra Kaldi keçileriyle birlikte mutlu bir şekilde oynamaya başladı. Ondan şiirler ve şarkılar saçıldı. Bir daha hiç yorgun ve sinirli olmayacakmış gibi hissetti. Kaldi babasına sihirli ağaçlardan bahsetti, dedikodu yayıldı ve sonunda kahve Etiyopya kültürünün bir parçası oldu. Arap hekim Rhazes 10. Yüzyılda kahveden yazılı olarak ilk bahsettiğinde kahve muhtemelen yüzlerce yıldır üretilmekteydi.

Efsanede olduğu gibi, muhtemelen, bunn taneleri (kahve bu şekilde adlandırılmaktaydı) ve yaprakları başlangıçta sadece çiğneniyordu ama yaratıcı Etiyopyalılar kısa sürede kafeinlerini alacakları daha tatmin edici yollara terfi ettiler. Yaprakları ve meyvelerini kaynar suyla hafif bir çay gibi demlediler. Hızlı bir enerji atıştırmalığı hazırlamak için dövdükleri kahve tanelerini hayvansal yağlarla karıştırdılar. Mayalanmış püresinden şarap yaptılar. Kahve meyvesinin hafifçe kavrulmuş kabuğundan bugün kisher olarak bilinen o zamanlar qishr olarak adlandırılan tatlı bir içecek yaptılar. En sonunda, muhtemelen 16. Yüzyılda, biri kahve çekirdeklerini kavurdu, dövdü ve kaynattı. Ah! Bildiğimiz şekliyle Kahve (veya çeşitleri) sonunda meydana geldi.

Etiyopyalılar kahveyi hala genellikle bir saat kadar süren özenli ritüellerle sunmaktadırlar. Mangal kömürleri özel bir toprak kabın içinde ısınır, misafirler üçayaklı taburelerde otururlar ve sohbet ederler. Konuklar konuşurken, evin hanımı kahve çekirdeklerini üzerlerindeki ağarmış kabuğu çıkarmak için dikkatlice yıkar. Komşuların ağaçlarından gelen çekirdekler güneşte kurutulmuştur ve kabukları elle çıkarılmıştır. Ev sahipleri kuvvetli bir koku yaratmak için kömürlere biraz tütsü atarlar. Sonra evin hanımı kömürlerin üzerine bir ayak çapından küçük düz demir bir tepsi koyar. Demir çengelli bir aletle çekirdekleri dikkatlice bu ızgaranın üzerinde karıştırır. Çekirdekler, birkaç dakika sonra tarçın rengine dönüşürler daha sonra, klasik kahve kavurmanın “ilk patlama” sıyla çıtırdarlar. Altuni kahverengiye dönüştüklerinde onları ocaktan alır ve küçük bir havana koyar. Havanda bir tokmakla iyice toz haline getirdiği kahveyi pişirmek için toprak bir kaba alır. Toz halindeki kahveye biraz zencefil ve tarçın da ekler.

 Koku şimdi egzotik ve karşı konulmazdır. İçeceğin ilk turunu, bir kaşık şekerle birlikte kulpsuz küçük fincanlara boşaltır. Herkes yudumlar, beğenilerini mırıldarlar. Kahve koyudur, dövülmüş kahvenin bir kısmı kaçınılmaz olarak içecekte kalmıştır. Ama kahve bittiğinde telvenin büyük kısmı fincanın dibinde kalır.

 İkinci bir kez daha, ev sahibi daha fazla kahve sunmak için, kahveye biraz daha su ekler ve kaynatır. Daha sonra konuklar ayrılırlar.

Kahve Arabistan’a Gider…

Kahve Arabistan’a  girdikten sonra üretimi iyice yayılır ve ticareti başlar kahvenin. Araplar kahveni uyanık tutması ve hoş tat vermesi dolayısı ile şarap anlamı olan Kahwa adını verir bu içeceğe. Mekke hükümdarı kahvelerde kendi hakkında yayılan hicivler çoğalınca şarap gibi kahvenin de haram olduğunu ilan ederek yasaklar. Mısır hükümdarı bu yasağa aldırmaz ve içmeye devam eder. Osmanlı ordusu buraları fethedince Türkler kendilerine göre kahveyi pişirerek Türk kahvesi adını alır. Türkler den Avrupa’ya yayılır kahve. Paris’te kafeler açılır, kahve sütle karıştırılarak değişik tatlar elde edilerek yaygınlaşır. İnsanlar kahve içerek uyanık ve zihni sürekli açık tutmasından dolayı sohbetler iyice koyulaşmaya başlar. İnsanlar kafelerde toplanarak Fransız devrimini başlatır bu sohbetlerinde. Bu arada şarap tüketimi azalmıştır. Fransız devrimi başarıyla sonuç vermiştir. Kahve İngiltere’ye ulaşır, kafeler açılır. Londra da insanlar sürekli kafeleri doldurmaya başlayınca Kral kafeleri kapatmaya karar verir. Halk kafelerin kapatılmasına karşı çıkmaya başlayınca kral papucun pahalı olduğunu görür ve kafeleri kapatmaktan vaz geçer. Fransa olanlar burada olmasın diye kafa patlatırlar lordlar kamarası. Kahve yerine çay içmeye yöneltirler halkı. 5 Çayı böylece başlar, çayın içine bir de sütü katarak kahvenin yerine başka bir içecek sunarlar halka. Çay kahve gibi insanları krala karşı isyan ettirmez ve İngiltere de devrim olmaz.

Kahvenin tarihini aşağıdaki linkte daha detaylı okuyabilirsiniz.
http://www.turkkahvesidernegi.org/tkkad/detay/TARIHCE/17/12/0

30

Baş Tanrı Zeus ile kardeşi deniz tanrısı Posedion neyi paylaşamamış belli değil. İki tanrının kavgası sırasında Dilek yarımadasını ortadan ikiye yarıp Samos adası ve derin kanyon oluşmuş durumda. Samson dağının zirvelerine yakın kahvemizi pişirerek Tanrıların meydana getirdiği güzellikleri seyre dalıyoruz dengesiz İrfan ile.

31

Kahve her yerde içilir ama burada içmenin ayrıcalığını yaşıyoruz üç dengesiz. Üç fincan kahve dolu, yan yana. Karsıda Samos adası.

32

Alışmışız zirvelere, zirvelerden zirve beğenirken Anadolu’nun zirvelerinden 2150 metre yüksekliğinde kahvenin tadı bir başka oldu. Kommagene kralı Antiokhos Nemrut dağının zirvesinde Doğu ve Batı tanrılarını birleştirmek için Devasa bir tapınak yaptırmıştır. Dev heykeller her sabah doğu terasında güneşin doğuşunu seyredip akşam da batı terasında güneşin batışını seyrederler. Kommagene kralları o zamanlarda kahveyi bilmediklerinden kahvenin keyfini yaşamamışlar gün doğumunda ve gün batımında. Ben onların yerine kahvenin keyfini yaşıyorum dünyada gün doğuşunu ve gün batışını seyredilecek en güzel terasta.

33

Zirveye, Nemrut dağına çıkmanın mutluluğunu yakaladıktan sonra dönüş yolunda Malatya’yı Kube dağından kahve ile keyiflendirmek gerek.

34

Bizim dengesiz her zaman güzel yerde kahve içmek ister. Ben de onu kırmam, isteğini hemen yerine getiririm. Zaten kahve başka nerede içilebilir ki?

35

Turlarda en güzel anlardan biri. Yerde yazılan; “Çaya gel, kahveye gel”

36

Kendi kendine oluşan festivaller her zaman dört kişi yapılmalı. Cezve dört kişilik olunca anca yetiyor katılımcılara. Zaten başta ben varım bu bir. İkincisi belli, dengesize ait, üç ile dördüncü fincan da katılımcılara ikramımdır.

37

O kadar uzun süredir bisiklet sürdük turlarda bir defa bile kahve içmemiş birine kahveyi İzmir’den uzaklarda dağın başında yapınca kahve kokusu yayılmadan içmeli diyerek hemen içiyoruz kaşla göz arasında.

38

Kahve tiryakisinden kaçamazsın bazen, içmek için yanında dört dolanır. Elbette o da urimbaba’nın kahvesini tadabilir. Piknik masasında üç kişi kahve içerken.

39

“Bir fincan kahvenin…” Diye başlayan folklorik hazinemizden kalıplaşmış cümlelerle başlayıp methiye düzmeyeceğim.

Lal taşı kıymetli taşlar arasında neyse, Urimbaba da insanlar arasında odur.

Çünkü Lal taşı kendi ışığını yayar. Hâlbuki gösterişli ve ışıltılı görünen diğer taşlar ancak aldıkları ışığı yansıtırlar.

Ocak başında toplandıkça salt neşenin verdiği, sarayların sağlayamayacağı mutluluğu bulursunuz. Bu sebepten Urimbaba her zaman küçük ocağın etrafında toplananlar tarafından yaltaklıkla kirletilmemiş bir saygı ve sevgi görür.

Urimbaba’nın sunduğu kahvesinin keyfini ancak üç şanslı kişiden biriyseniz sürebilirsiniz. İçinizi ısıtanın kahve olduğunu sanabilirsiniz, ama asıl sebebin Urimbaba’nın kendinden ışıltılı yüreğinin olduğunu bilmelisiniz.

Unutmadan Urimbaba ile uzun tura çıkılmaz. Neden mi?

O kadar İyi bir yol arkadaşıdır ki, yolu kısaltır.

“Ferdimen”

 

Uzun turların yorgunluğu ancak tatil yaparak çıkar. Yine de yolumuz uzun, yoldaşım uzun, saçlarımız da uzun. Daha ne olsun kahve bol köpüklü olsun göl kıyısında. Ferdimen ile masanın başında, gölgede kahve içerken.

20150528_105553

Dünyada başka eşi benzeri olmayan Salda gölünün kıyısında olmak, cezveyi ocağa sürüp soda tadında pişirmek. Turkuaz renginde.

40

Kırk Yılın daha bir yılı geçmiş aradan, daha otuzdokuz yıl var ama dostluğundan bir şey kaybetmemiş tatlı sohbet ile. Türkülerin güzelliği sesinde, hem de yalınayak.

41

Aradan geçen onca zamana rağmen dostlar buluşmuş yağmur yağmadan içilmeli kahve. Üç kişi kahve pişmesini beklerken çadırların arasında.

42

Hele bir de güzel sesiyle kahveci çırağının “kahveler geldi” deyişi yok mu. Devrim elinde askı, kahveleri getiriyor.

43

UZUN LAFIN KISASI

Urim babaaaaa, bisiklet camiasının en yüksek insanı (küçük İsmail’den) harika bir insansınız, cansınız.. dostluğunuz, yol arkadaşlığınız, babacanlığınız zaten sonsuzlukla tanımladığımız hatıra, dostlukla yudumladığımız, soluklandığımız, bir kırk yıl daha ekleyen nefis yol kahveniz ve herkese kendisini çok değerli ve mutlu hissettiren, basit yaşayıp, cömertçe seven yüreğiniz, varlığınız için sonsuz teşekkür, sevgi ve selamlar.

Bu kahveler de benden afiyet olsun, HOŞGELDİNİZ

Dev-Rim

Her zaman urimbaba’nın kahvesi içilmez ya, bazen de dostunuzu ziyaret ettiğinizde kendi elleriyle kahveyi pişirip sunabilir.

44

Yolun getirdiği bazı kuşlar seni ağaçların yetişmediği Toroslarda gezintiye götürür. Uzun zamandır görüşmemişsin ve hasretle kahve pişirilip sohbetin tadına doymadan bitirmiyoruz kahveleri.

45

Kahve uzaklardan gelir ya fincanlar durur mu? Gönlünden kopan, deseni kendine benzer fincanın. Rengi de rengine kahvenin. Ne de olsa kırk yılın hatırına alınmıştır kapalı çarşıdan. Uzaklardan gelmiştir uzaklara, uzak Diyarlardan bakır cezve, aynı kahvenin geldiği gibi. Böylece fincanların yolculuğu başlar heybenin içinde. Diyar diyar dolaşır dağları. Hiç te şikayet etmez, en güzel kahveyi sunmaya çalışır. Bir cezve, altı fincan.

111

24 Eylül 1945

En güzel deniz ;

                       henüz gidilmemiş olandır.

En güzel çocuk ;

                        henüz büyümedi.

En güzel günlerimiz ;

                        henüz yaşamadıklarımız.

Ve sana söylemek istediğim en güzel söz ;

                        henüz söylemediğim sözdür.

Nazım Hikmet    21 Şiirleri

Taş üstünde fincan, arkada Yoğurtçu kalesi.

20151223_152044_HDR

Bazen de doğduğun topraklara gidersin ya bisikletinle. Sıcak güneşin altında terlemişsindir yol boyu. Bir ağaç gölgesi yeter kahve pişirmeye. Tüm yorgunluğun gider bir anda. İçinde bir sevinç vardır, Memleket hasreti burnunda buram buram tüterken kahve kokusuyla karışır ormanın kıyısında. İçin içine sığmaz bir çocuk gibi. Belki de çocukluğuna yolculuk ediyorsundur!

46

Doğduğun şehri görürsün başkasının gözünde kahve fincanını yudumlarken.

49

Yağmur yağar yer yaş olur, bu arada yağmurun dinmesini beklerken oturup kahve yaparsın spor salonundaki parkelerin üstünde.

50

Kahvenin kokusunu almış avcılar, Kadınlar pek aldırış etmiyor gibi görünseler de yan gözle çaktırmadan kahvenin pişmesini kontrol ediyorlar. Erkek olanı ise cezveden bir an bile gözlerini ayırmadan öylece bakıyor. Yay gibi gerilmiş, cezveden fincanlara dökülmesini bekliyor. Ona hayır demek imkansız gibi.

51

Kahve pişerken Doktor resmimi çekmiş ben farkında olmadan. O ara tatlı sohbete dalmışım karşımdaki ile.

52

Eve kavuşmanın kahve keyfi balkonda çıkar. Üzerinden büyük bir yük kalkmıştır. Kosova Bisiklet Turu başarıyla geçmiş ama mutlusundur. Kahve bu mutluluğa renk katmıştır tatlı bir yorgunlukla.

54

Kahve bahane derler ya işte öyle oldu. Sevgili yazarımız ta İstanbullardan gelip Bir Tur Versene kitabını imzalatıyorum çaktırmadan. Ama Aydan Çelik durumu anlıyor ve alçakgönülükle kitabı imzalayıp bana sunuyor. Haliyle bu durumdan mutlu oluyorum.

55

En çok mutluluk duyduğum anlarda biri sabah güneş doğarken ki an. İlk ışıklarını kahve yudumlayarak izlemek bir başka oluyor.

57

Öğütülmeyi Bir Şartla Kabul Etmiş Kahvenin Mutlu Sonu

Kokusu

Bir dinginlik müzikali…

Rengi

Acı Toprak.

Yol Dostluğa değdi miydi,

Urim Baba pişirir onu

Çıplak

Balkan

Yüreğinde…

Ve

Sesi

Asfalt seslerine karışmış olmalı çoktan.

Feyyaz Alaçam / 2016

Feyyaz sandalyesine oturmuş, arkasında dağlar.

20151006_164111_HDR

Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır ya, acaba kendime hatırım ne kadar. Ben bunu şimdiye kadar düşünmemiştim. Teknenin kıçında Akdeniz de iyot kokusunu içine çekerek kahve içmek herhalde bu kırk yıl hatırına oluyordur. Elimdeki fincanı hediye eden fotoğrafı çekerse böyle çeker. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

59

İki kişi sabahın erken saatlerinde ne konuşur ? Kırk yıl hatır değil, sanki kırk yıldır dost gibi, kırk yıl kahve içmişiz gibi sohbet edilir. Konular derin gün yetmiyor sohbete, o derece kahve etkisini gösteriyor. Dünya Umur’umuzda mı sanki? elbette Umur’umuzda. Çevremiz hızla kirlenmekte.

Sohbet ederken kahve yeri açma konusuna gelince yeni fikirler ortaya çıktı. Ben kahve pişireceğim, kahveler bedava olacak, Doktor Umur Gürsoy da kitap satacak ama kitaplardan para almayacağız. Kahve içmeye gelen kitap okuyacak, beğenirse alıp gidecek. Güzel bir fikir, bunu yapmalı en kısa zamanda diyoruz.

60

Güneşin doğuşunu izleyemesem de ışınlarını hissederek kahve keyfi her ne kadar kalın bir kitap olsa da sakince okumak gerek. Kitaplar biter, yeni bir kitaba başlarsın. Kahve biter, yeniden pişer. Bu her sabah sürer gider.

61

Kahve içmenin keyfi giderek artıyor ve bunu diğer arkadaşlarla nasıl paylaşırım diye düşünmeye başladım. İlk önce ismini koymak gerek değil mi? İsim hazır zaten UrimBaba’nın kahvesi aklımda vardı.

62

Bir bakarsın Türkü dostu çıkagelmiş, kahve içilmez mi. İçilir elbet, türkü tadında.

63

Deniz kıyısında bir şehirde oturmak bir ayrıcalık olsa gerek. Emaneti almak için uğradığın dostunla kahve Manolya iskelede içilir. İyot kokusu Manolya ile karışmıştır kahvenin tadına.

64

Bazen yolda tanışırsın biriyle, oturup kahve içersin ve senin peşine takılır. Önde bisikletim KUZ, arkasında römorku, arkada bankta iki kişi oturmuş kahve içiyoruz.

66

Seni 50 kilometre öteye kadar götürüp yolculukta yalnız bırakmaz. Sadece bir defa daha kahve içmek için.

67

Uzun yoldan gelmişsin, Büyük taarruzdaki yorgun askerler gibi. Mustafa Kemal’in İzmir’i kurtarmadan önce Belkahve de kahve içtiği yerde sana ikram etmedikleri kahveyi kendi kahveni pişirmeye başlayınca hemen eline tutuştururlar fincanı utancından. Yorgun savaşçılar önemli değildir onlar için. Ama biz yine de kendi kahvemizi pişiririz utanmayanların gözü önünde.

68

Yeni dostluklar kurulmuştur Büyük Taarruz turunda ve düşmanı denize dökmeden önce Belkahve de kamp kurulup güç toplamaya çalışırken kahve bize enerji veriyor Atalarımıza verdiği gibi.

69

Güneşin ilk ışıklarında düşmanı denize dökmeye gitmeden önce kahve pişer ve İzmir de düşman denize dökülür.

70

Bu yılın bisiklet turlarını bitirdim. Mart ayından beri bir çok yere binlerce kilometre yol yaptım. Elbette yıllardır benimle birlikte çantamdan eksik etmediğim hazinem cezve ve fincanlar. Yollarda arkadaşlarımla, dostlarımla kahve içe içe oluşmaya başlayan ve son turumda iyice olgunlaşan düşüncelerimi hayata geçmesi artık kaçınılmaz olmuştu. Turlar bittiğine göre kahve yapabileceğim uygun bir yer aramaya başladım. Oturduğum yere fazla uzak olmayacak, yakınlarda çeşme olacak. En önemlisi ağaçların ve denizin olduğu bir yer olması önemliydi benim için. Bisikletimle sahil şeridini dolaşarak en uygun yeri belirlemek için dolaşmaya başladım. Bir kaç yer belirledikten sonra en uygun yeri buldum sonunda. Burası Çakalburnu. İnciraltı kent ormanının içinde tam burunun olduğu yerde iğde ağaçlarının arasında, belediyenin getirdiği bir kaç iri kaya ve mermer taşının olduğu yer tam aradığım yer. Hemen hemen herkesin gelebileceği Cumartesi günleri uygun olur düşüncesindeyim. Saat olarak öğleden sonra 13:00 olarak kararlaştırdım. Bitişi mi? Bitişi Güneş ufuktan bir yumruk yukarıda iken bitecek.

71

Uydu görüntüsünden Çakalburnu. Kahve yapacağım yer. Göztepe iskelesinden kahve yaptığım yere rota çizilmiş.urimbabaninkahvesi

Her zaman vapurların geçişini seyredebiliriz buradan.

72

Burayı keşfettikten sonra kendi ellerimle yaptığım tahta sehpa ve dört tabureyi Kıytırığın içinde getirerek UrimBaba’nın kahvesini canlandırmaya başladım.

73

Bir solda,

74

Bir ortada,

75

Bir sağda oturarak nasıl görüntü oluşturacağına bakmak gerek.

76

Yaşamaya Dair I

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

Nazım Hikmet 1947

Deniz kıyısından nasıl görünecek acaba?

77

Taze kahve içmek için kahve değirmeni yanında bulunmalı. Kavrulmuş kahve çekirdeklerini içine koyduktan sonra fazla hızlı çevirmeden kahve çekirdeklerini öğütmeye başlarsın. Hızlı çevirirsen kahveyi yakarsın ve tadı bozulur. Çekirdekleri üzmeden aheste aheste öğütmelisin ki kahve pişerken aroması içinde kalsın.

11058236_775215729274148_7035587422919366740_n

Neyse yer ve konum ayarlandıktan sonra ilk kahvemi pişirmeye başladım. Belki de burada ilk defa kahve kokusu yayılıyor.

78

İlk kahve pişti, bakalım diğer şanslı üç kişi kimler olacak bakalım! Buradaki ilk kahvemi afiyetle içerek keyfini çıkardım. Bir fincan kahve dolu, diğer üç fincan boş.

79

Artık her şey hazırdı UrimBaba’nın kahvesi için. En son olarak facebook ta UrimBaba’nın kahvesi adlı grubu kurarak arkadaşlarımı gruba eklemeye başladım. Ardından ilk Cumartesi günü için UrimBaba’nın kahvesi için etkinlik açarak arkadaşlarımı davet ettim. 24.10.2015 Cumartesi sabahı öyle bir yağmur yağıyordu ki eyvah dedim kahve etkinliğini etkileyecek gibi. Artık dualarımı yağmur dinsin diye etmeye başladım. Dualarım kabul oldu ve yağmurun dinmesiyle birlikte sehpa ve tabureleri Kıytırığa yükleyip deniz şemsiyesini almak için arkadaşımın evine giderek aldım. Ardından saat 13:00 te Çakal burnuna gelerek sehpa ve taburelerimi hazırlayıp ilk gelecekleri beklemeye başladım. Yağmur yağabilir diye deniz şemsiyesini de açarak Rüzgardan uçmasın diye ağaca ve bisikletime bağlayarak sağlama aldım. Havanın ne olacağı belli değil. Rüzgar sürekli yön değiştiriyor. İşte ilk gelenler karşıma belirince resimlerini çekiyorum. İlk gelenler Gülhan Etiler ve Gürel Gürselp.

80

Heyecanla ilk gelenlere kahve pişirmeye başladım. Bakalım kimler gelecek bu ilk kahve etkinliğine. Hava biraz rüzgarlı, poyraz esmeye başladı. Henüz yağmur yok şimdilik. Üç kişi taburelerde oturmuş kahve içiyoruz.

81

Daha sonra üç kişi gelerek toplam altı kişi olduk. Nazlı  Bişirici, Cem Koç, Gürcan Yılmaz ile birlikte 6 kişi olduk Onlara da kahve yaparak tatlı sohbet etmeye başladık. Hava poyraz diyerek açmasını beklerken birden bire kapatarak rüzgarla beraber yağmur yağmaya başladı. Hepimiz şemsiyenin altında sığınarak kahveleri içtik. Yağmur uzun süre yağacak mı belli değil. Yağmur durmadı ve herkes dağıldıktan sonra bir süre daha bekledim yağan yağmurla birlikte. Rüzgar dindi ama yağmur tüm şiddeti ile yağmakta. Üzerimde kalın bir yağmurluk var. Sadece ayaklarım ıslanıyor. Yağmur ortalığı serinletmeye başlayınca ıslanan ayaklarım üşümeye başladı, sehpa ve tabureleri toplayıp yağan yağmurun altında eve gelerek hemen sıcak duşun altında ısınarak normale döndüm. İlk etkinlik biraz sönük kaldı, ne yapalım yağmurun azizliği. Ne de olsa rahmet yağıyor, bereketli olur umarım. Uzun zamandır yağmur pek yağmadı. Yağmur yağıyor, şemsiyenin altında oturuyoruz

82

Bazen iki dengesiz buluşuruz UrimBaba’nın kahvesinde. Konuşacaklarımız vardır turlar hakkında. Kahve içerek konuşuruz da konuşuruz.

83

Emekli olduktan sonra hemen hemen hiç kitap okumadım diyebilirim. Bu bende büyük bir boşluk oluşturdu. Artık zaman ayırmam gerekti kitap okumak için. UrimBaba’nın kahvesine erkenden gelip sessiz, sakin kitabıma dalarım bir ağaca yaslanarak. Daha okunacak kitap çok var.

84

Tatlı dili, güler yüzü bir de sazı ile türküler söylemek bir başka oluyor kahve tadında. Sazın teline vurdukça coşarak türkü ahengini buluyor ormanda, denizin üzerinde.

85

UrimBaba’nın kahvesi giderek çoğalmaya başlıyor. Kahvenin yarattığı sıcak sohbetler bitmek bilmiyor akşam karanlığına kadar.

86

Uzaklardan gelen dostlar misafirimiz oluyor yağmura rağmen.

87

Kahvesini içen gidiyor, yerine başkaları gelerek boş bırakmıyorlar sohbeti.

88

Kahve etkinliğinden arta kalan günlerde kahve keyfi devam etmekte. Yıllardır sanal ortamda birbirimizi tanımamıza rağmen henüz karşılaşmadığım dostumla bir gün yolumuz kesişti. Dostluğumuz sanki kırk yıl önce başlamıştı.

90

Bazen tarihi Roma hamamında yunduktan sonra arınarak sonbaharın zayıf güneş ışınlarında ısınmaya çalışırken kahve içerek ta içini ısıtırsın.

89

İzmir’e girmeden gecenin karanlığına henüz kavuşmuşuz. Uzun ve yorucu bir turun ardından yorgunluk kahvesini Belkahve de dostunla birlikte kahve içmek bir ayrıcalıktır.

91

Urim Babanın Kahvesi

Nasıl içersiniz diye sorarlar kahveyi,

Sade, orta ya da şekerli….

Herkesin damak tadı başka,

Ama burada bunlara gerek yok…

Cezve sürülürken ocağa, başlar sohbet,

Kahveler dökülürken fincana, koyulaşır sohbet,

Kahveler yudumlanırken, derinleşir muhabbet,

Bitmesin istenir fincandaki kahve……

Sade, orta ya da şekerli..

Fark etmedi bak…..

Kahvenin yanındaki sohbet,

Tam da kahve tadındaydı…….

Sohbet, dostluk, Babacan’lık var

Urim Baba’nın kahvesinde.

Şafak Omaç

Şafak Omaç yoğurtçu kalesinde, ateşin başında oturmuş.

20151223_151259_HDR

Kahve sabır ister, aceleye gelmez. Ağır ateşte usulca pişmeli, sohbeti de olmalı ki tadı yerine gelsin. Acele etmeden insanın gözüne hoş görünen , manzaralı bir yer buldu mu durup kahve yapmalı. Kahve takımını çıkarıp ilk önce ocağın kafasını tüpe takacaksın. Ardından fincanlar çıkarıp dizeceksin sırayla. Sonra cezveyi, şekeri, kahve kutusunu. Cezveye biraz şeker koymalı ki içerken sohbetin tadı kaçmasın, tatlı olsun. Sonra kahve Adam başı iki çay kaşığı. Tepeleme olacak, boşluk bırakmayacaksın ki cezvenin içinde sıkı olsun. Bu dostluğu sıkı yapar. Sonra suyunu yedireceksin karıştırarak şeker ve kahve ile. Ocağı yakıp cezveyi süreceksin ateşin üstüne. Ocak harlı yanmayacak ki kahve yavaş pişsin, köpüğü bol olsun. İki insanın yolda yavaşça ilerleyen dostluğu gibi. Sağlam temeller üzerine kurulmalı. Cezvede kahve kabarmaya başladı mı köpükleri elini titreterek eşit olarak fincanlara dağıtmalı. Elin titriyor diyecekler sana, aldırma onlar öyle sansınlar. Böylece dostlarınla paylaşırsın yolları, yaşamı. Bunu yaparken etrafındaki dostlarınla sohbet etmelisin ki kahve iyi pişsin. Tekrar cezveyi ateşe süreceksin, işte bu ikinci ateşe sürmede pişen kahve şekerle iyice karışınca, kaynamadan fincanlara dolduracaksın. Kahveye tadını bu verir. İnsanın dili tatlılaşır, güzel sözcükler çıkar ağzından. Damarlarına karışan kafein beynine gidince işte orada olan olur. Fikirlerin ufku açılır. Duru düşüncelerle tatlı kelimelerle konuşmaya başlarsın. İnsanlar sohbetin tatlı derler sana ama bilmezler ki kendileri de tatlı sohbet etmektedirler. Ağzından kötü söz, dilinden yalan çıkmaz. Özgürlüğü düşünürsün, barışı, kardeşliği. İnsanca yaşamayı düşünürsün. Bunları paylaşırsın insanlarla. Bir bakmışsın çevrende senin gibi düşünenler çoğalmıştır. Devrim gibi olur dünya, savaşsız, sömürüsüz, tüm insanlar eşit…

92

İşte UrimBaba’nın kahvesi böyle oluştu dostlar. Ta en başından dilimin döndüğü kadar kelimelere dökmeye çalıştım en ince ayrıntısına kadar. Kahvemi herkes içebilir, yeter ki isteyin. Nerede olursa olsun hiç üşenmeden yaparım kahveyi, beraber içeriz tatlı sohbet ederek.

93

Kahve Aşktır insanın aklını başından alır. Köpükte kalp şekli oluşmuş.

20151223_152015_HDR

UrimBaba’nın Kahvesi ücretsizdir

Ücret vermek isteyen kahve içemez !
Kahve falına bakmıyoruz,
Bakılmaması için fincan tabağı yok
Alkol getirmeyin, sadece kahve içeceğiz
Sohbet etmek isteyenler,
Anlatacak bir hikayesi olanlar,
Hikaye dinlemek isteyenler,
Şiir okumak isteyenler,
Roman okumak isteyenler
Susmak isteyenler
Konuşmak isteyenler
Hepsi Kahve tadında

1

Sevgili sinemacı arkadaşım Uğur Cuya benim haberim olmadan belgesel niteliğinde videomu çekmiş. Ellerine sağlık Uğur Cuya

UrimBaba’nın kahvesi Üçkuyular Kent Ormanı, Çakalburnunda yapılmaktadır. Gelmek isteyenler aşağıdaki rotayı takip edebilir. Deniz kıyısında beni görürsünüz zaten. Cumartesi günleri saat  14:00 te. İzmir de olduğum sürece kahve hep olacak. Beklerim…

Aşağıda Göztepe vapur iskelesinden Urim Baba’nın kahvesine giden yolun haritası