Etiket arşivi: vejeteryan

İki Garip Bir Akdeniz Köyceğiz Maceraları

7 – 8 – 9 – 10 Ekim 2017

Cumartesi – Pazar – Pazartesi – Salı ve Çarşamba

Köyceğiz maceraları 1. Gün

(Kör arkadaşlarım için betimleme yapılmıştır)

 

Nasıl iş bu
Her yanına çiçek yağmış
Erik ağacının
Işık içinde yüzüyor
Neresinden baksan
Gözlerin kamaşır

Oysa ben akşam olmuşum
Yapraklarım dökülüyor
Usul usul
Adım sonbahar

Atilla İlhan

 

Öne çıkmış görsel. Ben su kenarında, yeşillikler içinde kahve yaparken. Çay yeşillik içinde akan çay. Cezve ocağın üstünde.

Hakan için bir aparat hazırlamıştım. Bu aparat göbekten vitesli bisikletin dişlisini sökmek için. Sabah kahvaltıdan sonra ilk işim hazırlayıp 10 gündür çantamda taşıdığım aparatı nerede kullanacağımı görmek oldu. Bisikletin arka tekerini söktük, yakından bir resmini çekiyorum dişli ile birlikte. 16 tane dişi var. Bizim Hakan yokuşlarda biraz rahat etmek için dişliyi sökecek ama aparatı yok. O yüzden ben uygun bir aparat hazırladım. Göbek geniş ve kırmızı parlak bir renkle boyanmış. Dişliyi tutan somun dört tane oyuğu var. Aparatı deniyorum ama göbek deliği ölçüye uymuyor ve dar. O yüzden dişlere yerleştiremiyorum. Yani sığmıyor, deliğin genişletilmesi gerek.

Neyse göbek sökme aparat işini sonraya bıraktık. Hakan sürekli internetten bir şeyler alıyor, kargocular öylesine alışmış ki evi ezbere biliyorlar artık. İki ayrı kargo şirketi iki ayrı paket getiriyor aynı anda. Hakan kargo paketinin birini eline almış. İki kargocu da birbirlerine elini atarak poz veriyorlar. Sokakta biri minibüs, biri binek arabası var kargoculara ait. Cem de sağda kargo paketini inceliyor.

Gelen paketleri aldıktan sonra bu günün planını yapıveriyoruz bir çırpıda. Köyceğiz gölünün etrafını dolaşacağız. Bir de Sultaniye kaplıcasına gireceğiz. Fazla zaman kaybetmemek için Merve’nin arabası ile gideceğiz. Yanımıza gerekli eşyaları alıp yola çıktık. Köyceğiz gölünün sağ tarafından gidiyoruz. Göl büyük bir alanı kaplıyor. Sultaniye kaplıcaları Köyceğiz’in tam karşı kıyısında. Arabayla olunca kısa sürede Sultaniye kaplıcasına vardık. Bu tesisleri belediye işletiyor. Giriş ücretini veriyoruz, adam başı 4 Lira. Girişte kayalarda bir yarıktan su çıkıyor, yarıktaki suyun şifalı olduğunu belirtiyorlar. Su temiz ve berrak, suyun içinde hafif yeşilimsi yosunlar var.

Sultaniye kaplıcaları

Köyceğiz Gölü’nün güney batısında Ölemez Dağı’nın eteklerinde yer alan Sultaniye Kaplıcaları’nın tarihi günümüzden binlerce yıl öncesine dayanır.
M.Ö. 100 yıllarında Kaunoslular tarafından kullanıldığı bilinmektedir. Bizans döneminde ise genişletilerek konaklama tesisleri yapılmıştır.
Günümüzde Bizans döneminde yapılan tesisler Köyceğiz Gölü’nün suları altında kalmıştır. Roma döneminde kapsamlı bir hastane haline getirilmiştir. Kaynaklara göre, hastanenin girişine “Tanrılar adına buraya ölüm giremez” diye yazılmıştır. Ölemez Dağı da adını buradan almıştır.
Sultaniye kaplıcaları,  Romatizma, böbrek ve idrar yolları rahatsızlıkları, metabolizma bozuklukları, ruhsal yorgunluk, cilt ve kadın hastalıkları gibi birçok hastalığa direk tedavi olarak şifa gösterilir. Sultaniye Kaplıcaları’nın suyu kalsiyum klorür, kalsiyum sülfat, kalsiyum sülfür, bromür, radon ve radyoaktif maddeler içermektedir. Su sıcaklığı 39 derece olan Sultaniye Kaplıcaları Türkiye’nin en yüksek radyoaktiviteye sahip kaplıcasıdır (98.3). Radon değeri açısından da dünyada Endonezya’daki kaplıcadan sonra ikinci sırada yer almaktadır. Radyoaktivite yüksekliği nedeniyle rehabilite edici özelliği vardır. Burada güzellik çamuru vardır. Vücuda sürülmesiyle teni yumuşatıp, kırışıkları giderdiği söylenmektedir. Sultaniye Kaplıcası, Köyceğiz Belediyesi tarafından işletilmekte tesis bünyesinde ahşap konaklama ve insanların günlük faydalanabileceği restoranı mevcuttur.

http://www.koycegiz.gov.tr/sultaniye-kaplicalari

Arabayı park ettikten sonra havlu ve su donlarımızı yanımıza alarak soyunma kabinlerine doğru yürümeye başladık. Solda göl, kıyıya bağlı bir tekne. Sağda tesisin çardakları ve kapalı havuzun yeşil örtüsü brandadan. Üçgen demir parçalarının birleştiği yerlerde küçük yuvarlak camlar var.

Soyunma kabininde su donları giyip çamur havuzuna giriyoruz ben, Cem ve Hakan. Merve girmiyor, o yüzden cep telefonumu Merve’ye verip bizi çekmesini söylüyorum. Çamur havuzu vıcık vıcık çamurlu ve havuza bir borudan az miktarda sıcak termal su giriyor. Havuza girince çamura bulandık ilk önce. Bulaşmayan yerlerimizi elle çamuru sıvazlıyoruz. Cem kendini, Hakan da benim sırtımı çamurla sıvıyor.

Üçümüz de Merve’ye poz veriyoruz çamurlu olarak.

Havuzun çoğu yeri sulu, az bir yerinde daha katı bir çamur yığını var. Burada çamur görmüş camışlar gibi yatıyoruz Hakan ile birlikte.

Havuzdan çıkmaya çalışıyoruz. Ben çıkıyorum dışarı ama Hakan zorlanıyor çamurdan çıkarken. Çıkmasına yardım etmek için elimi uzatıyorum ama Hakan kendi çabası ile çıkmayı tercih ediyor.

Haliyle yoğun olan çamura batıp havuzun içine düşüyor Hakan.

Hakan’ı çıkarmak için ben de havuza atlıyorum. Çamurda yürümek, hareket etmek zor gerçekten.

Neyse Hakan’ı elinden tutup dışarı çıkarmaya çalışıyorum çekerek.

Hakan biraz ağır olunca havuzdan çıkarmak zor, tekrar çamura batıyoruz.

Çamura battık resmen, yuvarlanıyoruz adeta.

Sonunda ite kaka, çekerek çıkıyoruz havuzdan.

Cem de bizi takip edip çıkıyor. Ben karşıdaki duvara oturdum güneşlenmek için.

Üçümüz de çamurlu olarak duvarda oturup güneş altında kurutmaya bıraktık kendimizi. Üçümüz de Merve’ye pozlar veriyoruz elimizi çenemize dayayıp.

Kimi pozda elimizi kolumuzu uzatıyoruz yana doğru.

Hakan ortada, Cem solda, ben sağda el ele tutuşarak poz veriyoruz çamurdan heykeller gibi.

Çamur bir süre sonra üzerimizde kuruyor. Bu vücudumuza iyi gelecek. Üzerimizdeki çamurlardan arınmak için ilk önce göle atladık. Biraz yüzerek çamurları üzerimizden atıyoruz. Sonra tazyikli duş altında tüm çamurları temizledikten sonra açıktaki sıcak havuza girip bir süre duruyoruz. Havuz keyfini de bitirdik. Üzerimi kurulayıp elbiseleri giyiyorum. Göl manzaralı poz veriyorum, omuzuma havlumu atıp koluma dolamış şekilde. Eski Yunanlı soylular gibi. Burada pide yapılıyor ve karnımız da acıktı. Hemen pideleri ısmarlayıp karnımızı doyuruyoruz.

Oradan geçen birine bizi çekmesi için rica ediyorum. Dördümüz göl arkada kalacak şekilde poz vererek çekildik resmimizi. Hava kapalı, gökte bulutlar var. Cem, Hakan Ben ve Merve.

Sultaniye kaplıcalarından ayrılıp Köyceğiz gölünün denize ulaştığı kanala geldik. Doğal sit alanı ve koruma altında olduğu için kanala köprü yapılmamış. Karşıya geçmek için iki arabalık bota biniyoruz araba ile. Kanalın genişliği yaklaşık 100 metre civarı. Bot kısa sürede karşıya geçecek. Botun içinde dördümüz elçek kamera ile çekiyorum tam kanalın ortasında. Ben, Merve, Hakan ve Cem.

Daha önce, 2013 yılında bir kez karşıya küçük bir sandalla bisikletimi yükleyip geçmiştim. Bu kez tersine, araba ile geçiyorum. Dalyan içindeyiz, burası deniz kaplumbağaların yani Latincesi caretta carettaların yumurtlama yeri. Ama denizin kumsalı olan yer biraz daha uzak. Ortaca belediyesi turizm tanıtım amaçlı deniz kaplumbağasını  dev heykelini iki kaidenin üstünde yumurtlarken yapmış. Yumurtalar aşağı düşmüş ve kimi kaplumbağa  yumurtadan çıkmış halde yapılmış. Kaplumbağa etrafı kalın urgan ile çerçevelenmiş. Heykel kanala yakın, kanalın karşısında Kaunos antik kentine ait kral mezarları kayalıkların yüksek kesiminde görünüyor.

Kaplumbağa yumurtaları ve yumurtadan çıkmış deniz kaplumbağalarının bronzdan heykelleri yerde.

Kanalda irili ufaklı bir sürü tekne var. Kimi karaya bağlı, kimisi hareket halinde.

Karnımızı pide ile doyurmuştuk ama üstüne kahve içmedik. O yüzden hemen kanalın kıyısında tezgahı bir bankın üzerinde açıyorum. Bizi Hakan çekiyor bir poz. Merve, ben, önümde çantam ve Cem. Bizi de meraklı gözlerle izleyen beyaz bir köpek oturmuş bakıyor. Belki de yiyecek bekliyor bizden ama kahveden başka bir şey yok ki. Hakan biraz sanatsal çekmiş bizi. Solda pembe güller, köpek önde, biz bankta oturmuş halde çekmiş.

Kahveyi pişirip içiyoruz afiyetle. Merve bu kez çekiyor Hakan ile. Cem arkada ayakta. ve Kral mezarları karşı yamaçta.

Akşam olmadan eve gelip dinleniyoruz biraz. Sonrası yemek hazırlıkları. Cem bize güzel yemekler yapıyor, ne de olsa mutfak işinden anlıyor. Hava karardıktan sonra Hakan bize dondurma ısmarlıyor. Harika dondurmayı yiyoruz yalaya yalaya. Dondurmayı yerken sahile, göl kıyısındaki kordonda yürüyüş yapıyoruz sonbaharın ılık havasında. Kordonda restoranlar, kafeler var. Birisinin ismi ilgimi çekti; UANA yazıyordu. İlgimi neden çekti? Çünkü Kosova’da yeğenimin ismi Uana. Aslında restoranın ismi Tuana, T harfi düşmüş sanırım.

Yürümek epey yordu, eve dönüyoruz ve kahve zamanı diyerek mutfakta kahve içiyoruz dördümüz.

Gecenin ilerleyen saatine kadar sohbet ediyoruz. Uyku kapının ardına gelince herkes kendi yatağına yatıyor. Merve üst katta tek başına. Bizler alt katta. Ben Cem ile bir odada. Hakan salonda çekyatta yatıyor.

Köyceğiz maceraları 2. Gün

Sabaha kadar güzelce uyuyorum, Güneş doğmadan uyanıp balkondaki masada yerimi alıyorum. Diğerleri henüz kalkmadı. Kitabımı ve kahve takımımı alıp balkondaki masada kahvemi pişiriyorum ilk önce. Sonra arkadaşlar uyanasıya kadar biraz kitap okudum.

Bu gün hava kapalı ve yağmurlu, ne yapalım derken kahve etkinliği yapalım dedik. Hakan hemen etkinliği açtı facebokta. Kahve etkinliği Köyceğiz parkında bir çardağın altında yapacağız. Çardağın altında tezgahı kurdum ve gelecek olanları beklemeye başladık. Masanın üzerinde cezveler, kamp tüpü, şekerlik, kahve kutusu ve ben. Bisikletim KUZ arkada. Turuncu çanta da yanımda. Urim Baba’nın Kahvesi tabelamı da masanın kenarına kondurdum. Hava yağmurlu, usul usul yağıyor. Parkta yağmur kokusu var.

Kahve etkinliğini duyan iki kişi geliyor. Birisi Murat Sevig, onu Gökova bisiklet festivalinden tanıyorum. Turu düzenleyenlerden birisidir kendisi. İkincisi Ceyhun Kantoğlu. Kahve içerek muhabbet ediyoruz. Maksat muhabbet değil mi? Ben solda elçek yapıyorum telefonumla. Sağda Murat, karşıda Cem, Merve, Ceyhun ve Hakan var. Masanın üstünde kahve takımları duruyor.

Gün yağmurlu olunca daha çok dinlenerek geçiyor. Kahve etkinliği fazla sürmedi, pek gelen de olmayınca eve dönüyoruz. Az biraz şekerleme yapıyorum. Yemek filan derken yatıyoruz.

Köyceğiz maceraları 3. Gün

Dün bir şey yapmadık, akşama kadar dinlendik sayılır. Sabah erkenden uykum açılınca kalkıyorum. Balkonda her zamanki gibi kahvemi pişirip kitabımı okuyorum. Kitap ta kalın olunca oku oku bitmiyor. Aslında pek te okumaya fırsatım olmuyor şu günlerde. Köyceğiz’de biraz okuma fırsatım oldu. Ben de değerlendiriyorum zamanı. Okumalı insan. Masanın üzerinde kahve fincanı köpüklü, kitabım ve ot bürümüş Hakan’ın bahçesi.

Hakanın ot bürümüş bahçesi epey büyük bir alan. Ev bahçenin çerisinde iki katlı olsa da küçük kalıyor.

Bu gün hava çok güzel, açık ve Güneşli. Ne yapalım? Hadi Akyaka’ya doğru bisikletlerle gidip gelelim. Hakan rotayı belirledi, ilk önce ana yolda gideceğiz bir süre. Köyceğiz sınırlarından çıkıp Toparlar köyüne giriş yapıyoruz tabelalara göre.

Bu bölgede yaban hayvanları yaşıyor. Bunlardan birisi de yaban keçileri. Tabelada uyarı işareti ile birlikte yaban keçisi geçiş alanı yazmışlar.

Gökova yolunda bir yokuş var, yokuşu çıkıp iniyoruz. Yokuşu iner inmez ana yoldan ayrılıp köy yollarına saptık. Sapar sapmaz ilk köyde çay molası verdik. Ne de olsa yokuş biraz yordu. Kahvede ağaçların gölgesinde masanın etrafında çay içerken elçek ile bir resim çekiyorum. Ben, Hakan, Merve ve Cem. Masada çaylar.

Köy yolları sakin ve doğa ile iç içe yolculuk yapmanın keyfini çıkaracağız. Gökova’ya giderken yolumuzun üzerindeki köyleri ve kalan kilometreleri gösterir tabela var. Tabelalarda yazan; Portakallık 3 km, Elmalı 5 km, Yeşilova 9, Gökova 15 km.

Köy yolu dar olmasına rağmen pek araba yok. Serbest bir şekilde yol alıyoruz. Önümde Hakan ile Cem gidiyor.

İşte gördüğünüz gibi yol bomboş, kıyılarda bahçeler, meyve ağaçları ve incir ağaçları var. Köylülerin hayvanları için saman balyaları kıyıda istiflenmiş. Üzeri naylonla örtülmüş durumda

Yolda sadece biz varız, Merve önde, Hakan ve Cem arkadan geliyorlar.

Ben de yoldayım bu arada, beni Hakan çekiyor.

Köyün birinde artık kullanılmayan klasik motorlardan birini görüyorum. Kırmızı renkte, boyaları dökülmüş, neredeyse tozdan görünmeyecek kadar kaplanmış durumda sundurmanın altında öylece duruyor. Motorun arkasında traktör park etmiş, koca tekerlekleri görünüyor sadece.

Yolda giderken ilginç bir hayvana rastladık; Bukalemun. Tam da yolun ortasında, asfaltın üzerinde karşıya geçmeye çalışıyor.

Bukalemunu daha yakından çekiyorum, deri rengi kırçıllı olarak yeşil renk ağırlıklı. Siyak, beyaz renk tonları da harita gibi dağılmış durumda. Bukalemunların en önemli özelliği renk değiştirebilmesi. Bulunduğu yerin rengini kolayca alabilirler. Ayrıca iki gözü birbirinden bağımsız ayrı yönlere bakabilir. Pençeleri yandan kıskaç gibidir ve dallara kolayca tutunabilme özelliğine sahiptirler. Çok yavaş hareket ederler. Türkiye’de Ege ve Akdeniz kıyılarında yaşarlar ve ender görünürler.

Öyle yavaş hareket ediyorlar ki karşı tarafa geçmesini sabırla bekledik. Hatta yoldan geçen bir arabayı durdurup yandan geçip hayvanı koruduk. Neyse güç bela karşıya geçti. Bizler de merakla hareketlerine, yürüyüşüne bakıyoruz. Benden başka bu hayvanı ne gören, ne de ismini bilen var. Yani böyle bir hayvanın Türkiye’de olduğunu bile bilmiyorlar. Kimisi ejder dedi, Afrika’da tropikal iklimde yaşadığını sanıyorlardı. Neyse ki ben çocukluğumda mahallemizdeki dağda çok görmüştüm bukalemunları. Hayvanı tanıtıyorum bu arada. Bukalemun yavaş hareketlerle bisikletlerin yanına geldi. Hakan’ın bisikletinin ön tekerine geldi. Sanırım tırmanacak bir dal gibi görüyor iki ayrı gözle nasıl algılıyorsa.

Ön iki ayağınla jant demirinle yandan pençeleri ile sıkıca tutundu. Arka ayakları asfaltta.

Pençesi ile jant demirine nasıl tutunduğunu görebilirsiniz.

Bukalemunun bir özelliği de yürümesi. Çok yavaş hareketlerle yürüyor ve her adımını attığında ileri geri bir süre sallanıyor tüm gövdesi ile. Bu çok ilginç ve canlı izliyoruz yavaş adımlarını ve salınımlarını. Tellere, maşaya tutunarak neredeyse üste çıkacak gibi

Neyse fazla oyalanmadan hayvanı yere indirip çalılara doğru gitmesini sağladık. Toprak rengi ve sararmış otların arasında rengi ortama uyduğu için pek belirgin görülmüyor. Fark etmek gerçekten çok zor. Çok dikkatli bakınca görünüyor.

Bukalemunu doğada bırakıp yola devam ediyoruz. Daha ileride bir tane daha gördüm ama üzerinden araba geçtiği için asfalta yapışmıştı. Bukalemunlar insanların elinden kurtulamıyor kolay kolay. Yolda araba ile eziyorlar yada yakalayıp satıyor kimisi. Fiyatı da pahalı. Evde besliyorlar evcil hayvanlar gibi. Cem, Merve önümde, daha ileride Hakan bisiklet sürüyor. Etraf çam ağaçları ile örtülü durumda.

Burada da sarnıçlar var ve bir tane görüyorum. Kubbesi sararmış otlarla bürünmüş durumda. Önünde elektrik beton direği var.

Gökova köyünde öğle yemeği yiyoruz bir lokantada. Ben kuru fasulye, pilav, cacık yiyorum. Karnımız doyduktan sonra yola çıkıyoruz. Karşımıza Sakar yokuşunun dik ve kayalık yamaçları çıktı. Burada taş ocağı var, dağı yavaş yavaş yiyorlar.

İşte hayalimdeki ev, tam da tarlanın ortasında, bahçe duvarı yok. Tek katlı, kerpiç evin tek bacası, çatısı kiremitli. Yanında küçük bir depo yada atölyesi. Bakımsız olsa da sürekli yaşanılsa ev şahane olur. Evin köşesi tam doğuya doğru bakıyor. Yani dört duvar da güneşi görecek şekilde. Orman ve dağ az ileride başlıyor. Ne yakın ne uzak. Tarlanın ortasında kalın gövdeli bir dut ağacı var ama dutun dalları kesilmiş, bu yıl yeni dallar kısa olarak çıkmış.

Akyaka yoluna girdik. Burada kayalara oyulmuş mezar kalıntısı var. Bisikletler ve mezarın girişi, yanında iki sütun. Mezarın üç tarafı ve çatısı ana kayadan yontularak ayrılmış durumda.

Mezarın giriş kapısı kaya oyulup işlenmiş. Mezar dikine boydan çatlamış ve bir tane ince boru ile desteklenmiş. Ne kadar tutacaksa.

Yakınlarda bir kaya mezarı daha var. Giriş yeri dikdörtgen oyulmuş, kenarlarında süs yok. Basit bir kaya mezarı.

Başka bir kaya mezarı işlenmiş giriş yeri. Yanında bir nar ağacı yetişmiş mezarın.

Kaya mezarları ile ilgili bilgilerin yazıldığı plaka mezarların yanında direklere asılmış durumda.

Burada kocaman bir su sarnıcı bulunmakta. Duvarları ve kubbesi taşlarla örülmüş.

Dünyanın en kısa nehirlerinden birisinin kaynağındayız. Yaklaşık 4 kilometre uzunluğunda olan bu nehrin adını nedense isim bulamamışlar gibi “Kadın Azmağı” adını vermişler. Daha düzgün bir isimle anılabilirdi. Her yerde azmak var, burası “Kadın nehri” denebilirdi mesela. Su kaynağı ve akan su miktarına bakarak bir nehir gibi bana göre. Neyse Su buradan çıkıyor, koca dağın dibinde. Çıkar çıkmaz da can vermiş doğaya ve etrafı yeşil, içi başka bir yeşil, bitkilerin cümbüşünü izlemek insana dinginlik veriyor.

Nehir başladığı gibi gitmiyor, yer yer göremediğimiz kaynaklarla giderek çoğalıyor. Bir nehre dönüşüyor adeta.

İşte kaynaklardan birisi, su sodalı içilecek gibi değil ama buz gibi. Ayaklarını içine sokunca fazla duramıyorsun.

Bu güzellikte kahve içilmez mi. Zaten kahve güzel yerde içilir, içilmeli. İnsana huzur veren yerlerden birisinde bağdaş kurmuş yerde oturuyorum. Önümde cezvede kahve pişiyor. Geniş bir alana yayılmış nehrin su yüzeyine yansıyan ışıklar yeşil renkle oynaşıyor. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Burada nehir olur da su kuşları olmaz mı, ördekler de yüzer neşeyle.

Kahveler pişti, dört kişiyiz, şanslı olan 3 kişi Merve, Cem ve Hakan da nasipleniyor. Kahve fincanımda köpüklü kahve elimde nehirle birlikte çekiyorum bir poz. Kahvemi huzurla içiyorum içime doğayı sindire sindire.

Yoldan değil de nehrin o muhteşem güzelliği ile birlikte akıyoruz sanki denize doğru toprak üstünde, nehrin kıyısında. Hakan bisikleti ile nehrin kıyısında.

Nehir giderek çoğalıyor ve derinleşiyor. Sazlıklar kıyılarını kaplamış. Derinliği, berraklığı ve tarif edilemez turkuaz tonda yeşil ve mavi rengiyle büyülüyor beni.

Akyaka’ya geldik ve denize, Gökova körfezinin dibindeyiz. Burada su donlarımızı giyip denize girmeye çalışıyoruz ama deniz çok sığ. Git git anca dizlerimize geliyor. Ayrıca su bulanık dibi görünmüyor. Yani yüzmek için elverişli değil. Hakan ve ben poz veriyoruz Merve’ye denizin içinde kollarımızı açarak. Karşıda Datça yarımadasının başlangıç dağları.

Denizde yüzemediğimize göre Azmak nehrinin deniz ile buluştuğu yere gidip orada giriyoruz buz gibi suya. Karşı kıyıda küçük tekneler bağlı. Ben ve Hakan kıyıda, suyun içindeyiz.

Kıyıdan koşarak azmak nehrine atlıyoruz balıklama. İlk önce beni çekiyor Merve. Tam zıplamışken suyun üstünde yakalıyor.

Sonra suda zıplayıp havalanıyorum bir kuş gibi ileri doğru atılıyorum.

Ve su yüzeyinde uçuyorum adeta.

Benim yaptığım gibi Hakan da zıplamaya çalışıyor.

O da su yüzeyinde ileri doğru uçuyor ve süzülerek havada bir süre gidiyor. sanki Süpermen.

Nehrin ağzı üç dört adımda derinleşip boyu geçiyor. Yüzüyorum Hakanla birlikte. Nehrin akıntısı kuvvetli, adamı alıp gidiyor denize doğru. Sürekli kulaç atıp tersine yüzmek gerek.

Kollarımızı birbirimize atıp poz veriyoruz Hakanla birlikte. Bel hizasında suyun içindeyiz. Karşıda iki katlı bir bina, çatısında Güneş panelleri var su ısıtmak için. Kenarda tekneler bağlı.

Buz gibi suda bir süre atlayıp dalıyoruz nehre. Yüzüyoruz ve vücudumuz diri bir şekilde çıkıp kurulanıyoruz havlularla. Akan su sodalı olduğu için saçlarım ipek gibi yumuşak oluyor. Buraya uyarı levhası konulmuş. “Dikkat! Burada ani derinleşme ve akıntı sebebiyle yüzmek tehlikeli ve yasaktır.” yazıyor. Bizdeki değişmez durum “Yasakçı zihniyet” her yerde olduğu gibi burada da devam ediyor. Yasak yazılacağı yerde sakıncalı dense ve yüzme bilmeyenler girmese de yüzme bilenler girebilse ne güzel olur ama illa ki “Yasak” olacak. Tabelanın iki yanında Hakan ile omuzlarımızda havlularla poz veriyoruz “Yasaklara” inat. Tabela direğine Merve’nin yeşil bisikleti dayalı.

Yasaklara uymayan başkaları daha var, ördekler ve kazlar. Onların umurunda değil yasaklar. İstedikleri biçimde yüzüyorlar. Çünkü okuma yazmaları yok. Ayrıca insanlar gibi yüzme bilmeme gibi durumları yok.  Yüzebildikleri için boğulma tehlikeleri de yok. Nehrin kıyısı tamamen sazlarla kaplı.

Üzerimizi kuruladıktan sonra giyinip yola çıkıyoruz. Gökova köyünün olduğu yerden geçip eski Marmaris yoluna girdik. Burası yeni yol yapılınca araç trafiğine kapatılmış.  Yolun kıyısındaki okaliptüs ağaçları yaklaşık 100 yıl önce dikilmiş. 1938 Yılında sıtma hastalığından kurtulmak için bataklık ağacı olan okaliptüs ağaçları dikilmiş düzlükte, ovanın olduğu yerdeki yol kıyısına. Ağaçlar 20 metreyi aşmış durumda ve yolu tamamen örtmüş. Okaliptüslü yol yaklaşık 4 kilometre kadar. Bu ağaçlar hem bataklığı kurutmuş hem de sıtma hastalığını durdurmuş. Yol trafiğe kapatılınca zemin kilitli beton taş ile kaplanmış.

Okaliptüslü yolda dördümüzü alacak şekilde elçek resmi çekiyorum.

Dönüş yolunda akşam olmak üzere, Güneş ufka yaklaştı ve gölgeler uzadı asfalta. Kendi gölgemi çekiyorum bisikleti sürerken. Ana yoldan Köyceğiz’e gidiyoruz.

Eve varıyoruz, duş yemek derken Merve’yi yolcu ediyoruz ilk önce. Bu gün günlerden Pazartesi’ydi, okulda görevi yoktu ama yarın okula gitmesi gerek. Merve’nin bisikletini yüklerken yanlışlıkla elini sıkıştırdık farkında olmadan. Neyse ki fazla önemli değildi ve acıya dayanıklı çıktı Merve. Merve’yi uğurladıktan sonra Köyceğiz’in sonbahar akşamlarını kaçırmamak için göl kıyısına şöyle bir dolaştık dondurmaları yiyerek. Gerçekten tadı nefis dondurma yapan bir yer. Dondurmanın tadı ağzımda yatıyorum.

Bu gün yaptığımız yol toplam 84 Kilometre civarı

Yaptığımız yolun haritası aşağıda.

Powered by Wikiloc

Köyceğiz Maceraları 4. Gün

Sabah her gün olduğu gibi erkenden kalkıp güne hazırlandım. Bu günkü rotamızı belirledik; Yuvarlakçay!  Ama ilk önce Hakan’ın bisikleti için getirdiğim aparatın deliğini genişletip uydurmamız gerek. Aparatı kasabanın demircisine götürdük. Orada matkap vardı, aparatın deliğini uygun ölçüde deleceğiz. Demirci matkap tezgahına aparatı delmeye çalıştı ama demiri sertleştirdiğimiz için matkap ucu kıymık bile almadı. Yani delinmiyor aparat.  Demirci dükkanı tek katlı eski bir yapı. Tabelasında Güven Demirhanesi yazıyor. Tahta kapısı ve yanında iki pencere gibi açıklık var. Burada demircinin ocakta ısıtıp hazırladığı tahra kesici aletleri asılmış. Tahra ucu kıvrık, iç tarafı keskinleştirilmiş odun, çalı, dal parçalarını kesmeye yarayan alet. Matkap tezgahında demirci ustası çalışıyor. Cem, Hakan ve ben izliyoruz ustanın yaptığı çalışmayı. Solda çarşının elbise satan dükkanı ve ipe asılmış entariler rengarenk. Bisikletim KUZ önde park halinde.

Burada halledemeyiz kararına varınca sanayi sitesine gittik. Burada torna tezgahına bağladık ama o da olmadı, delinmiyor. Aklıma bu aparatı yapan Bacanağım geldi. Bacanağı arayıp ne yapabiliriz diye fikir aldım telefon ile. Bacanağım bana değerli bilgisini söylüyor; Aparatı ısıtıp suyunu alın, sonra delin. Deldikten sonra tekrar ısıtıp suyunu verin. Hemen değirmenciye dönüp demirci ustasına aparatı ısıtması için veriyoruz. O da ocağı yakıp kömürleri ısıtıyor ilk önce. Demircinin kullandığı yakıt bildiğimiz odun kömürü. Benim bildiğim kok kömürü kullanıldığı. Odun kömürü kullananı ilk defa görüyorum. Demek ki ustanın bir bildiği var. Ocağın üstü açık yeni yanmaya başlayan odun ve kömür dumanlar saçarak tutuşmaya başladı. Ocağın başında demirci ustası. Ocak masa boyutunda yerden yukarıda yapılmış. Yanında demir maşaları, bir tarafı kırık kocaman örs. Dükkanın duvarları taş örülü. Duvar diplerinde uzun – kısa kazma – kürek sapları, demir çubuklar dizili.

Amcamın karoser atölyesi vardı. 1970’li yıllar, o zamanlar çocuktum.

Çocukluğum.

Çocukluk yıllarım aklıma geldi. Amcamın karoser atölyesine giderdim sık sık. Orada makineler, aletler, ağaç ve demir işleri vardı. Kamyonlara kasa üretiliyordu. Orada bir de sıcak demir ocağı vardı. Burada demirler ısıtılıp çekiçle şekiller verilerek kasa için demirler yapılıyordu. Yaz aylarında, okullar tatile girince çırak olarak çalıştım. Kalasları, tahtalar planya ve kalınlıkta işlenirken yardım ediyordum çırak olarak. Yongalar savrulurken ağaç kokusu, çam kokusu gelirdi burnuma. En çok sevdiğim çalışma yerlerinden birisi de demir ocağında çalışmak. Tabi bu her zaman olmazdı ama demir ocağı yanınca hemen amcamın yanına, ocağın başında bitiveriyordum. Ocak yerden 70 santim kadar yüksekte kuruluydu. Sıcağa dayanıklı ateş tuğlaları ile örülmüş ocakta kok kömürü yanardı. Daha iyi yanması için ıslatırdık kok kömürünü. Bir de daha çabuk yanması için hava üfleyen motorlu fan vardı. Daha eskilerde koca körüklerle hava üflenirmiş ocaktaki kömürlere. Ben o günleri görmedim ama demir ocağında çıraklık yaptım o yüzden şanslıyım.

Kömür yanmaya başladığında kısa sürede fan yardımı ile kömür kor haline geliyordu. Ateşin içine demir parçasını yerleştiriyordu amcam. Yüksek derece kok kömüründe ısınan demir tavlanıp kıpkırmızı, hatta sarı renge dönüyordu. Sanırım haddecilikten bildiğim kadarı ile 1200 derece kadar sıcaklığa ulaşıyordu demir. Tam da tavlanmaya hazır. Amcam demir maşa ile parçayı alıp örsün üzerine koyduktan sonra ağır çekiçle döğmeye başlıyordu kızgın demiri. Çekiçle şekil verip sık sık  çevirip döğüyordu. Ben de onu izlemekten zevk alıyordum. Ben de yardımcısı olarak elimde balyozla bekliyordum. Eğer inceltmek yada yassılaştırmak gerekse ben balyozla döğmesine yardım ediyordum. Çalışa çalışa öğreniyordum demirciliği. Amcan örsün üzerine boşa tek çekiç darbesi vuracaksa parçayı çevirecek ve ben vurmayacağım sonraki darbeyi. Bazen de iki kez boşa vurunca ben balyozla vurmayı kesiyordum. Parça soğuyunca rengi soluyordu. Soğuyan parçayı tekrar ocağa sürüp ısıtıyor ve ısınan parça kızgın olunca örsün üzerinde tekrar dövülmeye başlanıyordu. Be çekiç darbeleri ritimli olup dinlemesi bile zevk veriyordu bana. Sanki müzik yapıyorduk. Kalın, ağır demir örsten çekiç darbelerinin tınısı, sıcak demire vurulan darbe daha tok sesler çıkarıyordu, zamanla soğuyan demir parçası kızgınlığı geçince tınısı da serleşiyordu. Bir de buna balyozla eşlik edince sanki orkestrada müzik enstrümanları henüz bestelenmemiş demirci senfonisini çalıyordu.

Aşağıda yanan kömürün alevi yükselmiş ocakta. Demir maşalar ve bir tarafı kırık örs. Nasıl becermişler, nasıl kırılmış bilemiyorum. Örs çok eski olmalı.

İlk önce ocakta tavlıyoruz aparatı, suyu kaçıyor ve yumuşuyor demir. Parçanın kendi kendine soğumasını bekliyoruz bir süre. Parça soğuyunca matkap tezgahında deldik sorunsuz olarak. Delme işi başarılı olunca aparatı tekrar tavlıyoruz ocakta. Tavlanınca bu kez yağın içine atıyoruz suyunu alması için. Kızgın parça yağın içine girince bir kısım yağ yanıp dükkanı sarıyor yanık yağ kokusu. Ocakta bu işlemi yapan demirci görülüyor.

Aparatı alıp eve gidiyoruz. Denedik ama açamadık, çok sıkışmış ve fazla zarar vermeden bırakıyorum olduğu gibi. Hakan orijinal aparatı ısmarlamış internetten, halledecek kendisi. Bu gün Yuvarlak çaya gideceğiz. Zaman geçirmeden hazırlıkları yapıp gerekli malzemeleri çantaya yükledik. Yola çıkarak kısa sürede doğanın içinde tırmanmaya başladık. Tırmanma başlayınca manzarada harika olmaya başladı. Köyceğiz gölü tüm güzelliği ile kendini dağların korumasında gösteriyor mavilikler içinde.

Bisikletim KUZ yol kıyısında, hafriyatı yapılmış kayalık alan düzeltilmiş yerde park ederek yukarı doğru tırmanan Cem ve Hakan yolda bisiklet sürüyor.

Çam ormanı içinde genç ve yaşlanmış ağaçları bir arada görmek ne güzel.

Dağlar yalçın kayalıklardan dik bir halde yükselmiş ağaçların arasında.

Çıktık, çıktık, sonunda toprak yol ayrımına geldik. Ben haliyle buraları bilmiyorum ve ilk defa geldim. Hakan yolu biliyor ve nereye gideceğimizi bilmeden peşinden gidiyoruz. Haliyle neresi olursa olsun Hakan bizi güzel bir yere götüreceğine eminim. Ona güvenim sonsuz. Toprak yola saptık. Hakan beni toprak yola yeni girmişken çekiyor.

İkinci çekiminde çok yakınım kameraya. Bisikletim KUZ, kelebek gidonunda asılı kaskım. (Yokuş çıkarken çok düşük hızda hareket ettiğimden kaskı çıkarıyorum kafamdan) turuncu çantalarım bagajda takılı.

Toprak yola girdiğimizde zirveye çıkmış olduk. Ormanın içinden giden toprak yolda inişe başladık.

İnişte frenlere asılıyoruz, çünkü dönemeçli yoldayız ve çok dik. Cem önde, ben arkada, Hakan da bizi çekiyor.

Hakan bizi yuvarlak çayın yukarı kısmına, harika bir yere indirdi. Burada bizden başka kimse yok. Bisikletleri çınar ağaçlarına yaslayıp üzerimizdeki formaları çıkarıyoruz. Hakan çoktan çıkarmış bile, üstü çıplak. Cem sadece fermuarını açmış göbeği görünüyor. Üçümüzü de ön kamera ile elçek yapıyorum.

Burada bir çok göze var. Su damarı buradan yeryüzüne çıkıp yuvarlak çaya karışıyor.

Kaynak dedikleri bu olsa gerek, çünkü su kaynıyor gibi hava kabarcıkları çıkarıyor kumların içinde.

Başka bir yerde, kayanın dibinde gözeden su çıkıyor. Tam cennetlik yer, her taraftan sular fışkırıyor adeta.

Yuvarlak çay kaynağındayız, gürül gürül akıyor, saf, berrak ve tertemiz.

Buraya birileri çayın içine taşlar koyarak belli bir derinlik elde etmiş. Küçük bir bent gibi konulmuş taşlardan aşan çay köpürerek akıyor kendi yatağında.

Yuvarlak çayda çektiğim videoların görüntüsünü aşağıdaki videoda görebilirsiniz. Videoyu Cem çekiyor benim cep telefonumla.

Bu video da youtube de

Buz gibi akan suya bırakıyorum kendimi. İlk başta biraz üşüme geliyor ama sonra alışıyorsun.

Tamamen suyun içine sırt üstü yatıyorum. Temiz, saf, berrak suda arınıyorum adeta. Çayın ortasında kocaman bir kaya var, iki yanından çay akıp gidiyor.

Cem de giriyor çayın içine, onu da ben çekiyorum bir poz.

Su çok soğuk olduğu için fazla kalmadan dışarı, güneşin altına çıkıyorum. Kurulanırken Hakan da odunları yakıyor tavukları pişirmek için. Odunlar tutuşmuş, alevler çoğalıyor.

Muhteşem bir manzarayı izliyorum, çay çağlıyor kademe kademe. Kıyılarda otlar, çalılar ve çınar ağaçları. İzlemeye doyum olmuyor bu cennet köşesini.

Ateş köz haline gelince tavukları pişirip yemeye başladık. Cem et yemediği için ona göre sebze ve ot ağırlıklı salata ile karnını doyuruyor. Kendisi bir vejetaryen. Ateşin başında yarı çıplak Cem ve Hakan. üzerlerine Güneşin hüzmeleri vuruyor.

Yemeğimizi yedik, karnımız doydu. Atalarımız ne demiş; “Yemekten sonra ya kırk adım atçan yada uzanıp yatçan” Ben ikincisine uyuyorum. Hamağımı çınarların gövdesine bağlayıp geriyorum. Gölgede biraz şekerleme yapmak çok iyi geliyor. Vücudum gençleşmiş, temiz oksijen hücrelerimi yenilemiş halde nefesimi kontrollü alıp vererek hülyalara dalıyorum.

Hayallerimden birini gerçekleştirmenin gölgesinde çınar yapraklarını henüz sonbahar geldiği halde yeşil görüyorum hala. Çınar yaprakları insan eline benzer; beş parmaklı. Yapraklar ele benzeyince hafif rüzgar estiğinde sağa – sola salınmaya başlıyor. Tıpkı el sallar gibi.  Binlerce yaprak bana el sallıyor durmadan. Ayrıca gölge yapıyor dalların ucunda.

Ben şekerleme faslını bitirince Cem yerimi alıyor. Sadece benim hamağım var. O yüzden nöbetleşe hamağa uzanıyoruz.

Bu kez Hakan uzanıyor hamağa, kadehini bizim şerefimize kaldırıyor yattığı yerden.

Şekerleme olayını bitirip toparlanıyoruz, ateşi de söndürdük. Bu arada bir çoban keçi sürüsü ile yanımıza geldi. Selamlaştık, tanıştık. Düz bir betonun üzerinde kahve takımlarımı çıkarıp kahve pişirmeye başladım. Biz üç kişiydik, şanslı olan çoban dördüncü olarak kahvemin tadına bakacak. Şansa ayağı ile geldi. Betonun üzerinde Cem, ben ve çoban. Çobanın kafasında şapkası var. Sopası da önünde duruyor. Çay kayalara çarpan köpüklerle akıyor aşağı doğru. Üzerinde oturduğumuz beton su kaynağı ve buradan borularla alınıyor.

Kahveler pişti ve cezveden fincanlara boşaltırken Hakan beni çekiyor. Hava serinlediği için üzerime poları giymiştim.

Kahveleri içip sohbet ediyoruz çoban ile. Sonra vedalaşıyoruz çobanla ve yola çıkıyoruz. İndiğimiz toprak yol çok dik olduğundan kendimi zorlamadım. Yürüyerek sert olan yeri çıkıyorum. Hakan da beni çekiyor.

Çaydan epey yukardayız ve karşıma bu kırmızı, sarı karışımı yengeç çıkıyor. Beni fark eden yengeç kendini savunmak için gardını alıyor. Harika bir an, benle kapışmaya hazır bir yengeç kafa tutuyor. Haliyle kapışmaya niyetim yok. Hareketleri sevimli.

Asfalt olan yere çıkınca iniş başlıyor ve akşam Güneşinin parlak ışıkları hüzmesi altındayım.

Bulutsuz bir gökyüzünde Güneş dağların üzerinde, altında Köyceğiz gölü, dağlar net görünüyor. Önümde uzayıp giden sürülmemiş bir tarla var. Bir süre durup bu manzarayı izliyorum.

Hakan da bu anı kaçırmıyor ve yanımda Güneşi izliyor manzara eşliğinde.

Kısa sürede Köyceğiz’e geldik, evde üzerimizi değişip akşam yemeğinden sonra gün batımında Köyceğiz gölünün kıyısında dolaşmaya çıktık. Kordonda yürüyoruz sakin göllü izleyerek. Güneş biraz önce dağların ardında kaybolmuş, kızıllığı kalmış sadece gökyüzünde.

Gece olasıya kadar dolaşıyoruz kordonda, sonra eve dönüp günü değerlendiriyoruz. Epey zaman oldu evden ayrılalı, o yüzden yarın otobüs ile dönmeye karar verdik Cem ile. Biletleri hemen alıyoruz internetten ve içim rahat olarak yatıyorum.

Bu gün yaptığım yol yaklaşık olarak 27 Kilometre civarı

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

 

Köyceğiz Maceraları 5. Gün Eve dönüş

Erkenden kalkıp balkonda yerimi alıyorum kahve takımımla. Kendime şöyle güzel bir kahve pişiriyorum. Kahvemi içerken Güneşin doğuşunu izliyorum sabahın seherinde. Elimde kahve fincanı, bahçede otlar, ağaçlar ve Güneşin ilk ışıkları belirmiş. Sağda beton taş döşeli sokak. En fazla 2.5 katlı evler. O yüzden balkondan bakarken Güneşe ufkum açık gökyüzünde.

Herkes uyanınca kahvaltıyı yapıyoruz ve zaman geçirmeden dağınık olan eşyaları yükledik bisikletlere, otogara doğru pedalladık. Henüz hareket saati gelmediğinden bisikletlerin ön tekerleklerini söküp bagaj çantalarını indirdik. Otobüse bindirmeye hazırız.

Otobüs gelince sorunsuzca bagaja Cem ile el birliği ile yerleştirip koltuklarımıza oturduk. Kamil Koç firması bisikletlilere sorun çıkarmadan bir ilden başka bir ile taşıyor. Firmaya teşekkürlerimi bildiririm. Hareket saatimiz 13:00. Yaklaşık 4.5 saatlik rahat bir yolculuktan sonra İzmir garajına indik. Bisikletleri indirip ön tekerlekleri taktık. Bagaj çantalarını da yükledikten sonra dümdüz bir yoldan Alsancak çimlere geldik. Burada mola veriyoruz çimenlerde, kahve içeceğiz. Bizi burada Uluğ Cem Balkanlı karşılıyor. Cem ile ikimizi bisikletlerimiz yüklü halde bir poz çekiyor cep telefonumla.

Kahve faslından sonra bisiklet yolundan aheste aheste Güneş batmadan Göztepe iskelesine vardık. Güneş tüm kızıllığını bulutlara vererek batmaya hazırlanıyor. İskelede yolcu vapuru harekete hazır bekliyor. Bisiklet yolu maviye boyalı, kıyısında çit çalıları dikilmiş.

Eve vardım, ev yerinde duruyor ama zaman saatim durmuş, çalışmıyor. Demek ki solucanda zaman yolculuğu yaparken değişik rotalar yapmamızın nedeni buymuş. Saat çalışmayınca gonk sesi evrene yayılmadığı için rotalar saptı. İstenmeyen yollara girip çıktık, yoldan çıktık ama güzeldi yaşadıklarımız. Neyse ki fazla sapıtıp evrende kaybolmadan eve geldik. Hemen saati kurup zamanı ayarlanıyorum. Saati ayarlarken yarımlarda bir kere ve saatlerde ederi kadar gonk vurdu. Tokmağın vuruşu evrene ses dalgaları yayılmaya başlayınca uzay – zaman normale döndü. Yoksa evren kaosa sürüklenebilirdi maazallah. Eski, kurmalı duvar saatim, ahşaptan yapılmış. Camlı kapağı açık. Büyük kadranında saat 11:30 u gösteriyor. Uzun sarkacının ucunda disk ağırlık var. Üstünde süs piyonları ve çıkıntıları var. Sol tarafına nazar topu asılı kuşağınla. Saatin kapağı açık durumda.

Hayallerimdeki turlardan birini daha bitirdim. 13 Günlük bir turda güzel anları doya doya, gezerek, dostlarla bir festival ve Antalya’dan Köyceğiz’e kadar yeni dostlar edinerek hazine torbama yerleştirip yeni hikayeler oluştu. İşte o hikayeyi dilimin döndüğü kadarıyla sizlere yazdım. Biraz geç oldu ama zaman meselesi. Uzay – Zamanda solucanın ne yapacağı belli değil. Bazen hızlı geçiyor zaman, bazen de yavaş. Yani zaman göreceli. Bunu ben demiyorum, ünlü fizikçi Albert Einstein demiş.

Otogar – Üçkuyular arası yol 17 Kilometre civarı

Aşağıda haritası

Powered by Wikiloc

Mysia Yolları 1. Gün

7 Mayıs 2017 Pazar

Çobanlar köyü – Gökçukur köyü – Hamidiye köyü

(Kör arkadaşlarım için betimleme yapılmıştır)

 

Yattım uyudum

kitlendi kapılar

bulvarlarda kalmadı kimseler

tramvaylar durdu kesildi ceryanlar

savaş yok dert yok

rasim’in ağrıları yok

ya ayaklarım hani

hani nerde ellerim

kim idi o einstein

o sultan Süleyman kim idi

yattım uyudum uyudu herkes

her şey uyudu

Agim Rıfat Yeşeren

 

Öne çıkan görsel, ön dört çocuk ve ben, duvar üstünde resim çekiliyoruz. Çocuklar ısmarladığım dondurmaları yiyorlar.

Sabahın köründe ineklerin möööö sesiyle uyanıyorum. Boynundaki çan, bazen hızlı, bazen de yavaş vuruşlarla ötüyor. Dışarıdan gelen sesleri çıkaranları görmek için çadırımın kapısını aralayınca çoban inekleri sol tarafa, dağa doğru götürürken görüyorum. Çoban bazen ineklere dokunup daha çabuk yürümesini sağlıyor. Demek bazen hızlı çalan çan sesi bu yüzdenmiş. Çadırları kurduğumuz yer ineklerin otlatmak için götürüldükleri yol. Önümde yeşil bir çadır var, o da yolun tam ortasına kurulu. İyi ki inekler yememiş çadırı yeşil diye.

Çadırımın içinden görünen siyah beyaz bir inek ve arkasında onu otlatmaya götüren çoban. Mavi kot pantolon giymiş, üzerinde de kirli beyaz ceket, kapşonu da kafasına geçirmiş üşümesin diye. Buraların rakımı yüksek, havalar serin olur sabahın erken saatleri.

Suyun kaynağına yolculuk turu bitmişti dün, bu gün dönüş yoluna geçecekler ve Bursa yönüne gidecekler ikiye ayrılacağız. Ben, Cem Tabanlı ve Antalyalı Ceyhun, Mehmetali, Nafiz, Vedat Bursa’da ki Mysia bisiklet festivaline katılacağımızdan toplam 6 kişi Bursa’ya doğru pedal çevireceğiz. Diğer arkadaşların bir kısmı Gölmarmara üzerinden, kimisi Soma yönünden, Kimisi Akhisar, Manisa, Menemen üzerinden İzmir’e gidecek. Aslında programda dönüş için birlikte hareket edilecekti ama aldığımız karara göre herkes istediği biçimde serbestçe kendi yolundan dönüşe geçecek diye. Bizim zaten belliydi Bursa’ya gideceğimiz.

Herkes kahvaltısını yaptıktan sonra çadırını, eşyalarını toparlayıp bisikletine yükledi. Bizler ayrılacağımızdan diğer yöne gidecek arkadaşlarla vedalaşıyoruz. Herkes birbirine dikkatli gidin, yolunuz açık olsun dileklerini bildirdiler. Bursa yönüne gidecek olan 6 kişi en son kamp yerinden ayrılmadan önce borudan devamlı akan sudan şişelerimizi tıka basa su ile dolduruyoruz yola çıkmadan önce.

Çeşmenin ayna olarak yapılan duvarı briketten yapılmış. Bir briketin boş iki gözlü kısmı dışa bakacak şekilde çeşmenin sağ üst tarafına konmuş . Bu iki göze bardak, sabun yada başka bir eşya koymak için öyle örülmüş. Yapan ustanın bunu düşünmesi güzel. Borudan akan çeşmenin altında uzun bir yalak ve içi su dolu. İnekler, koyunlar geçerken buradan suyunu içip öyle yoluna devam ediyor. Tıpkı bizler gibi.

Artık yolcu yolunda gerek diyerek yeni maceralara atılmak için bisikletlere binerek yola çıktık. Köyün içinden geçerek Koca çayın olduğu köprüye gelince durduk. Son kalan toprakları da çaya dökmek gerek. Dün suyun kaynağına kadar gidememişti ve toprak hala çantamda duruyor. Bu çayın ismi buralarda Koca  çay. Buradan Kırkağaç’a kadar Koca çay ismi ile aktıktan sonra Bakır beldesinde adı değişerek Bakırçay oluyor. Ferdimen hala bizimle ve beni toprak dökerken resim çekiyor. Yanımda da Cem Tabanlı. Köprünün korkuluk demirlerinin üst kısmı yok, sadece bir kaç boru kalmış, tehlikeli bir yer.

Elimde toprak aşağıda çay ve ağaçların yapraklarından az miktarda görünen su. Avucumda ki toprağı çaya döküp temiz olarak denize kavuşmasını diliyorum son olarak. Belki dileklerimiz gerçek olur, insanlar doğaya yaptıkları kötülüklerin farkına varır da çevreyi kirletmeyi bırakır.

Ferdimen ile vedalaşıp ayrılıyoruz ana yola çıkmadan önce. Bir süre ana yoldan aşağıya doğru gidiyoruz. Yaklaşık 1 Kilometre ana yoldan gidip sağa doğru ilk yola saptık. Ben kendime gidiş rotası yapmamıştım. Antalyalılar kendilerine göre bir rota çıkarmışlar. Biz de onlara uyarız dedik. Rota konusunda uzman olan ve daha önce günlerce harita üzerinde çalışıp rota çıkaran Vedat Karakaya bizleri Bursa’ya kadar götürecek. Rehberimiz Vedat, o nereye götürürse peşinden gideceğiz. Köy yoluna sapar sapmaz macera başlıyor. Yol kıyısında çeşmenin başında durup kısa bir mola verdik. Çeşmenin başında kocaman bir söğüt ağacı, küçük çalılar ve yeşil çimenlerle kaplı etraf.

Çeşmeden sonra biraz dik yokuşlar başladı, herkes düşük viteste kendi temposu ile yolda gitmeye başladı. Köy yolları sessiz, sakin, araç yok, doğada, ağaçların arasından bol oksijeni içimize çekerek çıkıyoruz yokuşu ağır ağır.

Avucumun içi Vedat Dedim ya rota konusunda bilgili olan ve rotaları çıkaran Vedat Karakaya rotayı yapmış diye. İşte Vedat’a Antalya’da yaptığı turlarda “Avucumun içi Vedat” ismini takmışlar. Bu ismi takmalarının nedeni ise her yeri avuç içi gibi bilmesi. Neresi olursa olsun “Ben buraları avucumun içi gibi bilirim” diye övünmesi. Arkadaşlar yokuşu çıkarken önden gidiyorlardı. Ben arkalarından tıngır mıngır gelirken bir baktım ilk kavşakta durmuşlar bir şeylere bakıyorlardı. Dedim ki kendi kendime “Acaba beni mi bekliyorlar!” diye. Ama yanlarına yaklaşınca gerçeği öğreniyorum. Meğerse yola çıktığımız ilk kavşakta yolu kaybetmiş Vedat. Acaba sola mı, yoksa düz yukarı mı devam edeceğiz çıkaramamış. Daha yolun başında ilk kavşakta kaybolmamızın anlaşılması sonucu hepimiz kahkahaya boğulduk. Antalyalı arkadaşlar bunu bildiklerinden Vedat’a bakıp bakıp kahkahalarla gülme krizine girmişlerdi bile. Ben ve Cem de kahkaha tufanına katıldık. Daha ilk kavşakta yolunu bulamayıp kaybolan Vedat bundan sonra yolu bulup nasıl götürecek acaba. Bu anı yaşadığım en güzel anlardan birisi olarak kalacak. Diğer arkadaşlar için de durum aynı. Unutulmaz bir anı olmuştu bizler için ve yola böyle güzel bir anı ile başlamamız turu çok güzel geçireceğimiz duygusu kapladı içimi. Çok uyumlu, neşeli, esprili ve bol gülmeli tur nerede bulacağız. Bu arada Vedat yolumuz üzerindeki köyleri tek tek listelemiş. Her birimize 5 köy vererek bunları unutmamamızı, köyleri takip etmemizi istedi. Elbette bu isteğini yerine getireceğiz deyip paylaşılan köyleri 5 dakika sonra unuttuk gitti. Hatırlamıyorum bile hangi köyler olduğunu.

Yol çatısında küçük çatılı durak binası, önünde bisikletlerinden inmiş, yolunu kaybetmiş bir topluluk. Yolun bir tarafı sola gidiyor. Diğeri düz yukarı doğru gitmekte.

Sonunda doğru yolu bulup yeşilliklerin arasından gitmeye başladık. Solumuz çam ormanı, sağımız tarla, bağ, bahçe ve uzun uzun kavaklar.

Köy yollarında çeşme olmazsa olmaz. Köylüler bilirler ki insanların en önemli ihtiyacı sudur. Su olmazsa hayat olmaz. O yüzden yol kıyılarında bir yerden bir yerlere giderken belirli yerlere çeşme yaparlar. Hem yük hayvanları için, hem otlayan keçi, koyun, ineklerin içmesi için. Hem kendisi susayınca kana kana içmesi için. Bunun yanında yaban hayvanları da insanların geçmediği saatlerde gelip su içerler. Kuşlar, böcekler de faydalanır sudan. Bir kurbağa gelip buraya yerleşir yalağın içine. Çok görmüşümdür bir iki kurbağanın çeşmenin başına gelince suyun içine atladıklarını. Haliyle bizim gibi yolcuların çeşmenin başında durup su içerken hayır duasını esirgemez çeşmeyi yaptıranlar için. Seviyorum böyle çeşmeleri ve mutlaka durup su içerim. Ayrıca şişelerimin sularını da tazelerim. Çeşmenin başında dinlenip enerjimi toplarken hayır duası ederim yaptırandan ve yapan ustalara.

Yeşillikler arasında 1 X 2 metrelik beton bir aynası olan çeşmenin önünde yine betondan yalağı. Yalağın içi su dolu, çeşmeden sürekli su akıyor.

Yokuş çıkmaya devam ediyoruz, önümüzde bir köy görünüyor. Köyün evleri ve iki tane caminin minaresi köyün kalabalık olduğunu gösteriyor. Minarelerden biri tek şerefeli, diğeri iki şerefeli. Daha yukarılarda rüzgar gücü ile dönem rüzgar türbinleri görünüyor. Demek ki tepeye az kalmış.

Köyün girişine geldik, Avucumun içi Vedat yine yolu şaşırdı. Elindeki notlara, haritaya bakıp doğru yolu bulmaya çalışıyor. Bu köy Halkaavlu köyü. Vedat rotaya bakınca bu köye girmeden düz gideceğimizi söyledi. Köyün girişinde dolmuş durağı yapılmış kırmızı renk ile boyalı. Durağın yanında da çeşme var, yolcular dolmuş beklerken susadıklarında içsinler diye. Durağın içinde Mehmetali ve Vedat oturmuş. Nafiz su dolduruyor çeşmeden. Cem bisikletinin bagaj çantasından bir şeyler alırken eğilmiş durumda. Ceyhun ise bisikletine bakıyor, ben bu kadar yükü nasıl taşıyorum diye. Çünkü en çok eşyası olarak görünen Ceyhun’un bisikleti.

Yol kıyısındaki otlar epey uzamış, daha çok sarı çiçekleri olan bitkiler arasında mavi çiçek açmış başka bir bitki yeşillik içinde sarı çiçekler arasında mükemmel bir tablo oluşturmuş.

Rüzgar türbinlerine iyice yaklaştık. Devasa boyutu ve dönen kanatlarının çıkardığı ses duyuluyor buradan.

Rüzgar türbinleri tepede olunca yol da oraya doğru gidiyor, rotamız öyle. Dört bisikletçi rampa çıkarken bir poz çekiyorum.

Yine bir çeşme görünce durup resmini çekiyorum. Borudan akan suyu yalağın içine dökülürken uzunlamasına tamamen bir anlık donduruyorum resimde. Berraklığı gözle görülür biçimde. Akarken bunu fark ediyorum. Bunu izlerken bile susuzluğum gidiyor. Arkada çam ormanı.

Dağlar ve tepeler, rüzgar türbinleri bu tepelerin üzerinde kurulmuş. Türbinlerle aynı hizaya geldik sayılır ama biraz daha çıkacağız. Düz arazi olmayınca köylüler daha çok hayvancılıkla uğraşıyor. Hayvanlar da otlarken su ihtiyacını çeşmelerde ki yalaklardan gideriyor. O yüzden her yerde yalağı olan çeşme görmek olası.

Gökçukur köyüne geldik ama bitkin bir durumda. Yol devamlı tırmanışla ve bisikletlerimizin yükü çok olunca yorulmamak elde değil. Çokça efor sarf ediyoruz. Köyün girişine gelince hem dinlenmek için hem de gördüğüm önü açık, duvarları kalın ve düzgün taşlarla örülü küçük bir fırının resmini çekmek için durdum. Üç tarafı kalın duvarla örülmüş fırının üstüne çatı yapılmış ve kiremitle kaplı. Duvarlar ve fırın beyaz kireç badanalı. Fırında yanan odunlar biraz is yapmış kenarlarını. Yapının önü tamamen açık durumda. Arkada yüksek taş bir bina. Yukarıya merdiven ile çıkılıyor. Üç penceresi ve giriş kapısı var.

Köyün içine geldiğimizde köyde bir hareketlilik olduğunu gördük. Köylüler bizi görünce “Hoş geldiniz, yemeğe buyurun” diye davet ettiler. Buraya çıkarken harcadığımız enerji azalınca yemek davetiyesi acıktığımızı hissettirdi. Köyün ilkokulu ve çok amaçlı kapalı salon görünüyor. Okulun avlusu düzgün bir zemin, kilitli beton taş döşeli. Avlu iki kademeli. Okul binasının dibinde kum yığını ve blok tuğlalar okulda tadilat yapıldığını gösteriyor. Mehmetali yere çömelmiş bisikletinin yanında durup ön tekerleğinin lastiğini şişiriyor pompa ile. Bir kaç köylü ayakta öylece duruyor. Hayır için lokmacı çağrılmış köye, lokmacının arabası kenara park etmiş.

Okul binasının giriş kapısının önünde bir kız çocuğu plastik sandalyeye oturmuş. Diğer kız çocuğu ayakta babası ile bir şeyler konuşuyor. Okulun duvarına tabelada Manisa Kırkağaç Gökçukur ilkokulu yazılmış. Tabela mavi turkuaz renginde. Okul duvarları sarı renkte.

Bizi kapalı, yüksek, geniş bir salona alıyor köylüler. Burada masalar, sandalyeler konulmuş, köylüler yemek yiyorlar hep birlikte. Bizi masanın birine oturtuyor davet eden köylü. Dışarıda gördüğümüz lokma arabası lokma değil de pişi denen hamur işi pişiriyorlar. Geniş ve derin leğenlerde pişirilen pişiler sıralanmış durumda. Üç tene leğen içinde pişi dolu.

Yemek davetini veren köylü yeni emekli olmuş. Emekli olunca hayır için tüm köye yemek veriyor. Kısmet bize de düştü. Emekli olan köylü bizlere hoş geldiniz diyor. Biz de emekliliğinin hayırlı olmasını, sağlıkla, ailesi ile birlikte emeklilik yaşantısının mutlu olması dileklerimizi iletiyoruz kendisine.  Vedat hayır yapan köylünün resmini çekiyor. Köylü ayakta duruyor, üzerinde kareli gömlek, kollarını kıvırmış iki kat yukarı doğru. Üzerine de yelek gri renkte. Kafasında takkesi, ak düşmüş sarkık bıyıkları ile mutlu bir şekilde poz vermiş. Yemeği dağıtan iki kadın yere çömelmiş, önlerinde leğenlerde yemekler ve salata. Bir leğende sahanlar konulmuş. Sahanlarda yemekler konulmuş tepsilerde duruyor. Gelen misafirlere tepsi ile ikram edilecekler.

Masaya oturduk, gelen nefis yemekleri, pişileri ve en çok bol hoşafı ile donatılan sofradakileri silip süpürdük. Farkında değildik köye geldiğimizde bu kadar acıktığımızın. En hoşumuza giden de hoşaf oldu. Hani derler ya “Eşek hoşaftan ne anlar” diye. Hiç birimiz eşek olmadığımıza göre hoşafın nefis tadı ile bir çok pişiyi midemize doldurduk.

Masada Cem, Nafiz ve Vedat otururken, masanın üzerinde yemek tepsisi. İçi yemek dolu tabaklar ve pişiler.

Yemeğin üzerine yemeği hazırlayan köylü kadınlara ve emekli olan köylüye teşekkürler ettik. Yola çıkmadan önce pişi, zeytin ve çökelek verdiler bolca. Böyle gönlü bol köylüler var oldukça misafirperverlik bitmez. Sonra köylülerle dışarıda oturup sohbet ediyoruz, gideceğimiz yolu bize tarif ettiler. Avucumun içi Vedat not tutuyor köylüleri dinleyerek. Yola çıkmadan önce avluda birlikte bir resim çekiliyoruz köylülerle birlikte. Resmi Vedat’ın tripodunda zaman ayarlı çekiyor.

Köylülerle vedalaşıp yola çıktık. O kadar çok yemişiz ki dolu mide ile yola çıkmak zor olsa da az kalan son yokuşa doğru gitmeye başladık. Yol toprak, tepelere doğru ilk başta düz olarak gidiyor.

Biraz yükselince yemek yediğimiz Gökçukur köyünün resmini çekiyorum.

Henüz tepeye çıkmadan önce yorgunluktan dinlenirken hadi boş geçmeyelim, bir poz çekilelim deyince Vedat tripodda zaman ayarlı resmimizi çekiyor. Arkada kayalık dağların dorukları, toprak yolda atlı bisikletçi. Ceyhun elinde kaskı selam veriyor kameraya. Bisikletlerimiz de yanımızda. Resim çekildiğimiz yer çeşmenin başı.

Tepeye çıktık sayılır, rüzgar türbinlerinin hizasına geldik. Cem Tabanlı’nın resmini bisikletinin üzerinde çektiğimde arkada, aynı hizadaki tepelerdeki rüzgar türbinleri de sıralı olarak dağılmış.

Bizlere göre yükü fazla görünen Ceyhun Altın bana doğru gelirken resmini çekiyorum. Önde ve arkada bagaj çantaları dolu.

Rüzgar türbinlerine yakın olmamıza karşın bir türlü zirveye çıkamadık henüz. Git git bitmiyor. O yüzden önde giden arkadaşlar yol kıyısında durmuşlar yere oturarak dinleniyorlar.

Yediğimiz yemeğin ağırlığı ile dolu mide ile bisiklet sürmek zor. Bir de yüklü olarak zirvelere çıkmak o kadar kolay değil diyerek verilen molada Cem yere yatmış sırt üstü, bir ayağını diğer ayağının üzerine atıp dinlenirken resmini çektim. Ben resim çekerken Ceyhun da geliyor yanımıza.

Biraz dinlenip enerji topladıktan sonra son gayretle zirveye çıktık. Rakım 719 metre, ve zirvede rüzgar şiddetli esiyor. Rüzgar Lodos, arkamızdan esiyor. Biz Kuzey Doğuya doğru gittiğimizden rüzgar devamlı arkamızdan esiyor. Şanslıyız yani, İzmir tarafına dönen arkadaşlar sürekli esen Lodos rüzgarına karşı bisikleti sürmekteler. İlk defa rüzgar türbininin dibindeyim. Bana göre devasa boyutu, 120 metrelik kulesinde 60 metrelik kanatları ile döndürdükleri jeneratör kocaman. Jeneratör 3 Mega Watt gücünde. Bu kadar güçlü bir jeneratörü anca bu kadar büyük kanatlar döndürebilir. Türbin kanatlarının dönmesi ile oluşan uğultu insanı ürkütücü derecede. Bu ürkütücü ses yaban hayatı da etkilediği kesin. Yakın oluşumdan dolayı bisikletim KUZ  ile rüzgar türbini birlikte çekmeye çalışsam da sığmıyor.

Sadece pervaneyi çekmeye çalışıyorum ama dibinde olunca kadraja sığmıyor. Pervanenin bir kanadı 60 metre, iki kanat açıklığı 120 metre olunca böyle çekebiliyorum. Üstteki kanadın bir kısmı görünmüyor. Türbin üç kanatlı, uçları kırmızı iki şerit boyalı. Uzun boru gövdenin üzerinde kocaman bir jeneratör. Kanatlar ortadaki jeneratörün miline bağlı. Pervaneler döndükçe jeneratörün milini çevirerek elektrik üretmeye başlıyor. Dağın zirvesinde de rüzgar hiç eksik olmuyor.

Çeşmenin yalağına Cem ile beraber yan yana yalağın kenarına oturup poz veriyoruz kameraya. Önümüzde Cem’in bisikleti var. Çeşmenin arkasında tek katlı, üzeri kiremit örtülü bir ev.

Çıktığımız yokuşlar dik ve karnımızın tıka basa dolu olması bizi biraz gevşetti. O yüzden küçük bir ağacın gölgesinde sığıntı olarak dinlenmeye başladık yayılarak.

Ağacın gölgesinde dinlenirken birer kahve yapıyorum ve içiyoruz. Kahve yaparken yerde ölü bir kelebek dikkatimi çekiyor. Kelebek iki parçaya ayrılmış. Ön iki kanat ve arka iki kanat şeklinde. Kelebeğin kısa ömründe eşini bularak çiftleşip yumurtalarını doğaya bıraktıktan sonra enerjisi bitince yaşamı bitiyor ama gelecek nesil garanti altında. Kelebeğin iri kanatları dört tane. Kahverengi desenli çizgileri ve dört kanadının ortalarında birer tane göz gibi leke var. Gözün ortası iri siyah bir nokta, etrafı sarı ve dış çemberi siyah bir halka ile kaplı.

Yol toprak olsa da zirveden iniş çabuk oluyor. Zaten çeşmenin başındaki mola öğle uykusunu bastırdı kahve ile birlikte. Trafiğin olmadığı köy yollarında rahatça bisiklet sürüyoruz. Kocaiskan köyünde durduk. Köyün bakkalından serinlemek için dondurma ve soda ile bir şeyler atıştırmaya başladık. Altı bisikletçi köyde hemen fark ediliyor. Daha çok köyün çocukları bizi görünce yanımıza gelip meraklı gözlerle süzerek en cesaretli olanların soruları ile sohbete başladık. Çocuklara elden geldiği kadar cevap veriyoruz. Daha çok eğitici şekilde yaptığımız bisiklet turu ve bisiklet donanımları ile ilgili. Çocuklarla sohbet ederken aklıma neredeyse bir yıldır yollarda bulduğum paralar geldi. Tire’de keçeciden aldığım para çantası bozuk para ile dolu. Havalar da ısındı, yaza girmek üzereyiz, bakkalda da dondurma var. Çocukların hepsini toplayıp bakkaldaki dondurma dolabından herkes dilediği dondurmadan bir tane alsın diyerek hepsine ısmarladım. Kesemden paraları çıkarıp bakkal amcaya bozuk demir paralarla hesabı ödedim. Bakkal da sevindi, çocuklar da. Ama çocuklar mutlu olarak dondurmasını yalarken daha çok sevindiğine eminim. Beni sormayın… Sonra ellerinde dondurmaları ile 14 çocuk ile birlikte resim çekildik. Bir taraftan dondurmasını yalayıp bir taraftan da teşekkür ediyor çocuklar. Onları mutlu görmek bana yetiyor.

Az yüksek bir duvarın üzerine 14 çocuk ve ben birlikte poz veriyoruz kameraya. Çocukların üzerinde renkli tişörtler, altlarında uzun kot pantolonlar giymiş. Hiç birisinde kısa pantolon yok. Sadece bende kısa pantolon var. Duvarın solunda beton merdiven ve demir bir korkuluk takılmış. Akada ev ve bahçe duvarı, ağaçlar. Bir de büyük demir kapı mavi boyalı. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Köyden mutlu bir şekilde ayrılırken karşımıza iki yol çıkıyor. Avucumun içi Vedat’a soruyoruz ne tarafa gideceğiz diye. O da ciddi bir şekilde sağ tarafa diye karşılık veriyor. Ardından da basıyoruz kahkahayı. Yol iki tarafa gidiyor, soldaki yolda bir traktör römorku ile park etmiş. Sağa giden yol asfalt.

Artık inişteyiz ve bisikletleri yokuş aşağı salıyoruz. Pedal çevirmeden, yükün verdiği ağırlık bize ivme kazandırıyor.

İnişimiz küçük bir vadiden oluyor ve manzarası da harika. Ormanı oluşturan çam ağaçları, dere yatağında uzun kavaklar, yol kıyısında yeni yaprak açmaya başlamış incir ağaçları. Karşıda tepeler ve kayalıklı bir dağ manzarayı oluşturuyor.

Avucumun içi Vedat çizdiği rotaya göre ana yolda bir süre bisiklet süreceğiz. Ana yolda Manisa ilini bitirip Balıkesir iline giriş yapıyoruz resmi olarak. Tabela öyle söylüyor, yoksa benim için sınır diye bir şey yok. Bu sınırı insanlar çizmiş ona uyuyorlar. Ben Dünyalı olduğum için sınır tanımam. Balıkesir il sınırını gösteren tabela, ana yol, sağda ağaçlar ve önümde giden bir bisikletçi. Yol kıyısında bariyerin başlangıcında kırmızı – beyaz boyalı uyarı levhası. Sürücüler Balıkesir’e girerken bariyerlere çarpmasın diye konulmuş.

Ana yolda gitmek biraz sıkıcı, pek manzara, çeşme ya da duracak bir yer yok dinlenmek için. O kadar inişten sonra yokuş çıkmaya başladık. Herkes kendi temposunda giderken Cem Tabanlı ileride beni beklerken görüyorum. Yanına yaklaşınca “Urim, biraz aşağıda yol kıyısında yerde yatan kartalı gördün mü?” diye sordu. Ben de “Görmedim, nerede?” deyince uzun bir ağacın olduğu yeri işaret ederek kuşun orada olduğunu söyledi. Yaklaşık 500 metre tekrar gerisin geri yokuş aşağıya doğru gittim hiç üşenmeden. Dikkatli bakarak yol kıyısında bir kenarda ölmüş kartalı buldum. Büyük olasılıkla alçaktan uçarken ya da serçelerin peşinden avlanırken araçların hizasından tam geçtiği sırada cama çarpıp öldüğü kesin. Kartalın yanına yaklaşıp resmini çekiyorum. Artık özgürce uçamayacak olan kartalın kanatlarını koparıp alıyorum. Neden derseniz kartal tüyünü bisikletimin gidonuna koyup tekrar özgürce uçtuğu gibi rüzgarı hissettireceğim. Doğal olarak ölmeyen kartal ölüsü doğal olmayan plastik su borusu ve plastik su şişesinin yanında öylece yatıyor kanatları emin ellerde.

Yaklaşık 6 Kilometre civarı ana yolda gittikten sonra sağa, köy yollarına saptık. Ana yolun yakınındaki ilk köyde molamızı verdik köyün kahvesinde. Köyün adı Akçakısrak köyü. Küçük köyün kahvesinde çay içip bir şeyler atıştırdık. Yanımızda Gökçukur köyünde verilen pişilerden epeyce var. Pişiler ara öğün olarak iyi gitti. Oturduğumuz kahvenin karşısında tarihi bir caminin bakım inşaatı var. Cami taş bina olarak yapılmış. Tahta iskele kurulup duvarların bakımı yapılıyor.

Bir süre dinlenip tekrar yolumuza devam ediyoruz. Nerede kamp atacağız belli değil. Ya da avucumun içi Vedat söyledi de ben unuttum. Yol yapım çalışmalarının olduğu kısımdan toprak yolda bir süre gidiyoruz yolu yapan iş makinelerinin arasından. Etrafta çam ormanı, toprak yol ve sağ tarafta toprak yığını. Bu toprak yığınını iş makineleri yola dağıtacaklar.

Orman içinden geçen yolda karşıma Kanada Erguvan ağacı tüm dalları pembe çiçeklerle kaplanmış olarak çıktı. Baharın müjdecisi olarak açan Erguvan ağacı yeşil orman içinde ayrı bir görsellik katmış. O kadar çok çiçek açmış ki neredeyse dallar görünmüyor. Ağaç baharı karşılamak için coşmuş ta coşmuş.

Güneş ufka yaklaştı, kamp atmak gerek diyerek uygun bir yer bakıyoruz kendimize. Yolun tam bir U dönüşü yapan bir yerde suyu akan bir çeşmenin olduğu yerde durduk. Etrafı araştırınca burada kamp atmaya karar verdik. Tam bize göre bir yer. Yoldan geçen araç pek yok, gayet sessiz. Etrafta ev mev de yok. Yol U dan daha fazla dönüyor, küçük bir dere yatağı yanında. Bir kıyısından gelip diğer kıyısından geri giden yol. Dere yatağında çınar ağaçları, çalılar kaplamış. Güneş sol tarafta bir tepenin yamacında son ışıklarını vururken. Güneşin batışını izliyorum bir süre.

Çeşmenin arkalarında, düzlük ve yoldan görünmeyen bir yerde kamp alanını kurmaya başladık. Güneş tepelerin arkasında kayboldu. Henüz hava kararmadan akşam ateş yakmak için etraftan toplayabildiğimiz kadar kuru dalları topladık ilk önce. Toplanan dalları kıyıda bir yere yığın yaptık. Çam ormanının içinde küçük bir alandayız.

Herkes toplayabildiği kadar odun parçasını getirip yığına katıyor. Bisikletim KUZ park etmiş durumda sağda, üç kişi de odunları yığına atıyor.

Etrafta kuru dal bulmak hiçte zor değil. Çam ağaçlarından kuruyup düşen dallar yerde öylece doğaya karışmayı bekliyor zamanla. Yeni açan bitkiler de kuru dalı gizlemeye başlamış bile. Ama bize gerekli olan kuru dalı almak zorundayım.

Kuru dalı alırken adeta yerden fışkırmış bitkiler kendine özgü çiçekler açmış. Beş taç yapraklı mor çiçekleri yakından resmini çekiyorum.

Çeşmenin yalağına dökülen su taş duvarın arasından öylece çıkıyor ve betondan yapılmış tulumba ağzı şeklinde bir yerden dökülüyor. Yalak betondan küçük bir havuz olarak yapılmış, su burada birikip dışarıya akıyor. Tulumba ağzının bir kısmını kırmızı sprey boya ile boyamışlar nedense!

Yuvarlak bir yerden gelen su tulumba şeklindeki yere gelip dar bir ağızdan dökülüyor.  Çadırları kurup eşyaları içine yerleştirdikten sonra ilk işimiz duş almak oluyor. Sırayla çeşmeden dökülen su ile plastik şişeden kestiğimiz kapla dökünerek duşumuzu alıyoruz. Nafiz suyun soğuk oluşundan dolayı biraz bağırıyor. Ben de “Bağırma öyle ormanın içinde, ağzını açıp Sessiz Çığlık at. Daha etkili olur ve seni kimse duymaz” dedim. Sıra bana gelince neden çığlık attığını anlamadım. Su o kadar soğuk değildi ki. Ceyhun Altın da Nafiz’in çığlıklarından etkilenerek semaverde su ısıtıp sıcak duş alıyor. Canı tatlı anlaşılan. Bu arada terli eşyalarımızı da yıkadık bir güzel.

Yakından resmini çekiyorum akan suyu ve tulumba şeklini. Delikten gelen su yuvarlak çanak biçimindeki yere dökülüyor ilk önce, sonra dar bir kanaldan aşağıya berrak bir şekilde akıyor. Yuvarlak kısmın kenarları kırmızı renge boyanmış bölük pörçük. İçi yosun tutmuş, aktığı yer de öyle.

Duşumuzu hava kararmadan alıp temiz elbiseleri giydik. Ateş yanmaya başladı kuru dallarla. Antalyalı arkadaşların keyfine düşkün olmaları nedeni ile yanında taşıdıkları ekstra eşyalar; oturacak katlanır bez sandalye, katlanır alüminyum  masa, kocaman bir tava, kavurma için geniş bir sac, yassı semaver. Bunları normal bir bisiklet turcusu taşımaz ama Antalyalı olmak başka. Ortak aldığımız yiyecekleri iş bölümü yaparak akşam yemeğini pişirmeye başladık. Aşçımız Mehmetali Akyüz kendine üç taş ile ayrı bir ocak yapıyor. Üstüne geniş tavayı koyduktan sonra üç dört yanan odun parçasını ateşten alarak tavanın altına sürüyor. Isınan tavanın içine yağ dökerek yemek pişirmeye başladı.

Önde yanan ateş yığını, arkada Mehmetali sandalyeye oturmuş. Önündeki küçük ocakta tavası, elinde yağ şişesi ile tavaya bakıyor. Sağda da yemek masası olarak kullanacağımız katlanır masa, üzeri malzeme dolu.

Masada salata işini iyi beceren Cem üstlendiği için yapmaya başladı. Bir zamanlar yemek işinle uğraştığı için güzel yemekler ve salata çeşitleri yapar. İşin aslı yaptığı işi severek yapması. Vejetaryen olması bunu değiştirmiyor. Yemek yapmasını sevdiğinden yemesini de seviyor. Mehmetali kendi ocağında tavada yemek yaparken masada da Cem salata ile uğraşı içinde. Cem et yemediği için ona göre yemeği yapıyoruz.

Yemeği pişirip bir çırpıda yedik. Bunu yaparken neşe içinde, muhabbetle, gülerek yapıyoruz. 6 Kişi olmamıza rağmen hepimiz uyumlu biçimde hareket edip neşemizi bozmadan zaman geçiriyoruz. Yemekten sonra ilk önce kahveleri ben yapıyorum her zamanki gibi. Ardından semaverde çay demleyip ay ışığı altında, ormanın içinde içiyoruz. Bizden iyisi yok bu dünyada. Daha ne olsun ki.

Çam ormanı içinde kendini gösteren dolunay ormanı bir derece aydınlatıyor. Ay’ın resmini çekiyorum ama parlak ışıkları etrafa saçılmış olarak siyah gökyüzünde görünüyor. Ay ışığında koyu gölgeli ağaç dalları az görünüyor.

Ateş, serinleyen gecede içimizi ısıtıyor. Ateş sarı yalımları ile etrafı aydınlatırken etrafında oturarak sohbet ediyoruz. Nafiz Sağdur önünde semaver var, görevi semaverde çay demlemek, o yüzden önünde semaverin ateşini devamlı tazeliyor. Diğerlerinin görevi bitti. Ateşin etrafında toplanmışız.

Gecenin geç saatlerine kadar ateşin başında oturup muhabbet ediyoruz. Geç saatler dediğim de 10, 11 civarına kadar. Sonrası herkes çadırlarına çekilip yatıyor. Bu gün güzel yerlerden, güzel köylerden geçip istediğim kartal tüylerini de doğa bana sunması yaşamıma yaşam kattı. Suyun Kaynağına Yolculuk turundan sonraki yeni turumuzun ilk günü gayet güzel geçti. 6 Kişi uyumlu biçimde neşe ve kahkaha içinde, dağları, tepeleri aştık ve çok güzel bir yerde, ormanın içinde kamp attık. Bunları düşünerek uykuya dalıyorum.

Bu gün yaklaşık 33 Kilometre civarı yol yaptık. Normal yoldan değil de dağlardan, köy yollarından gitmek biraz zorlaması nedeni ile kısa bir yol yapmış olduk.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

Suyun Kaynağına Yolculuk Bakırçay 2. Gün

4 Mayıs 2017 Perşembe

Dikili – Zeytindağ – Bergama

(Kör arkadaşlarım için betimleme yapılmıştır)

(Resimlerin bir kısmı Vedat Karakaya ile Ferdi Kızıl’a aittir)

 

Akdeniz yaraşıyor sana

Yıldızlar terler ya sen de terliyorsun

Aynı ıslak pırıltı burun kanatlarında

Hiç dinmiyor motorların gürültüsü

Köpekler havlıyor uzaktan

Demin bir çocuk ağladı

Fatmanım cumbadan çarşaf silkiyor yine

Ali dumdum anasına sövüyor saatlerdir

Denizi tokmaklıyor balıkçılar

Bu sesler işte sessizliğini büyüten toprak

O sesinin sardunyalar gibi konuşkan sessi

Can Yücel

 

Öne çıkan görsel, bisikletim KUZ, arkadaki manzarada Bakırçay deltası.

Henüz alışık olmadığım şekilde, hamakta uyumak hareketleri kısıtlıyor. Çadırda, matın üzerinde yerde yatmaya benzemiyor. Kolayca bir o yana bir bu yana dönemiyorsun. Yüzükoyun yatmanın olanağı yok. Öyle olmasına rağmen yine de hamakta uyumanın zevki başka olduğunu fark ediyorum. Bölük pörçük bir uykuyla sabahı ediyorum. Henüz güneş doğmadan uyandım. Solda bisikletler ağaca dayanmış durumda. İki ağaç arasında mavi renkli hamak gerili. Güneş ilk ışıklarını hamağın üzerinde kendini göstermeye başladı. Sağda yeşil bir çadır fıstık çam ağaçlarının altında.

Herkes aynı zamanda uyandı ve kahvaltı için hazırlıklara başladık. Ben ilk önce sabah kahvesini içiyorum. Sonrasında çaydanlığı ocağa koyup çay demlemeye başladım. Piknik masasının üzerinde naylon poşet içinde tencere, tava. Çuval içinde 1.5 Lt su şişesi, kahve takımı, çay kupası bordo renginde. Ocak kısmı yuvarlak olmuş sac ile kaplı, üzerinde çaydanlık. Ocak kısmı görünmüyor sac rüzgarlık tamamen örtmüş durumda. Çaydanlık çok uzun turlar yaptığı için isli ve vuruklar oluşmuş. Masanın ardında bisikletim turuncu çantaları ile birlikte. Çantaların ağzı açık.

Kahvaltıyı hep birlikte yaptık, artan yiyecekleri çantalara yerleştirip toparlandı her şey ve bisikletlere yüklendi. Hareket etmeden her katılımcı Suyun Kaynağına Yolculuk pankartının önüne bisikletiyle gelerek tek tek resimlerini çekmeye başladım. İlk önce öncümüz ve bu turu birlikte ortaya çıkarıp yaptığımız Şafak Omaç’ın resmini çekiyorum. Pankart ağaçlara dört iple gerili. Şafak Omaç bisikleti yüklü durumda, önde poz veriyor. Kısa pantolonlu, üzerinde Koca Seyit yazılı tişörtü giymiş kısa kollu. Başında gri şapka.

Ardından Cem Tabanlı bisikleti ile poz veriyor. Pankart ortada, Cem pankartın solunda. Cem kimya mühendisi olur kendisi, güzel yemekler yapar. Bu konuda bilgisi ve tecrübesi çok. Vejetaryen olduğu için et yemez, yeni başladı et yememeye. Cem üzerine siyah yağmurluğunu giymiş sabahın serinliğinde üşümesin diye. Altında kısa pantolon var. Başında güneş gözlüğü takılı şapka var.

Merih Balaban poz veriyor kameraya bisikleti ile. Merih’in teknesi var, balık avlamaya çıkıyor. Yani kaptan olur kendisi. Bir gün bizi balığa götüreceğini söyledi. Henüz gidemesek de bir gün mutlaka. Merih’i bu turda daha yeni tanıdım. Üzerinde uzun kollu açık mavi tişört ve kısa pantolon giymiş. Başında turuncu buff var. Bu turuncu buffları Az Bilinen Antik Kentler turunda kullandığımız buflar. Olcay Ormankıran tura katılacaklara verilmek üzere bana verdi. Ben de arkadaşlara dağıttım.

Ferdi Kızıl, nam-ı diğer Ferdimen, o bizim kahramanımız. Birlikte çok maceralarımız olmuştur. Kısa pantolon üzerine mavi uzun kollu tişört giymiş. Başında yeşil renkli buff.

Bahadır Özer, kendisi aşçıdır ama henüz yaptığı yemekleri yemedik. Tam bir vegan olması nedeni ile sürekli aç kalsa da görünüşü zayıf değil. Sessiz, sakin olarak ileride yogi olabilir. Uzun siyah pantolon, üzerine beyaz tişört giymiş. Tişörtte deniz kaplumbağası resmedilmiş.

Musa Yıldız, kendisini uzun süredir tanısam da sadece birlikte kısa, günü birlik bisiklet sürdük. O yüzden fazla ilişkimiz olmadı. Altında kısa tayt ve üzerinde sarı yelek giymiş.

Hünkar Göcekli, bu turda daha yeni tanıştım. Dün yola çıktığımızda gerilerde kalması endişelendirmişti biraz ama bisikletteki sorunu hallettikten sonra endişelerim ortadan kalktı. Bisikletinde yüklü çantaların durumuna bakınca sanırsın ki Dünya turuna çıkmış gibi. Yanında gerekli olan her şey var. Kendisi çok mütevazi, sessiz ve sakin. Uzun kollu mavi elbise ve üzerine sarı yelek giymiş.

Bendeniz Urim Babacan, kısaca urimbaba. Bu turu düzenleyenlerden biriyim Şafak Omaç ile birlikte. Kısa pantolon, üzerimde Suyun Kaynağına Yolculuk logolu tişört var.

Nafiz Sağdur, Antalya’dan katıldı aramıza, Salda bisiklet festivalinde tanışamasak ta Antalya’da sonradan tanıştık ve iyi dost olduk. Antalya bisiklet derneği başkanı olur kendisi. Kısa pantolon ve tişört tamamen siyah renkte.

Vedat Karakaya, Antalya’dan katılıyor. Kendisi ile yeni tanıştım, üzerinde patiska kısa pantolon ve beyaz tişört giymiş.

Antalya’dan katılan Ceyhun Altın, nam-ı diğer şirin baba. Sakalları olsa kafasındaki mavi buff ile tam şirin baba görünümünde. Antalya Perşembe akşamı bisikletçileri yöneticisi ve Antalya bisiklet festival derneği başkanı aynı zamanda. Antalya’da bisiklet festivali düzenliyor her yıl. Çok uzun süredir tanışıyoruz Ceyhun ile. Suyun Kaynağına Yolculuk turunu duyunca Antalya’dan 6 kişi katılacağını bildirmişti. 2 Kişi katılmaktan vaz geçince 4 kişi şu an aramızda. Kısa pantolon ve kocaman yüzlü bir adam resmi çizilmiş tişörtü giymiş üzerine. Elinde Şafak tarafından yaptırılan küçük Tabelamızı tutuyor.

Mehmet Ali Akyüz, o da Antalya’dan katılıyor. Uzun süredir tanıyorum ve bir kaç festivalde beraber bisiklet sürdük. Antalya’da bisiklet festivali düzenleyenlerden birisi. Altında kısa tayt, üzerinde alt kısmı renkli festival tişörtü giymiş.

Çağdaş Lale, kendisini yeni tanısam da babasını tanıyorum. Altında kısa tayt, üzerinde usun kollu sarı rüzgarlık giymiş.

Herkesin tek tek resmini çektikten sonra bu turu beraber düzenleyip hayata geçirdiğimiz Şafak Omaç ile birlikte pankartın önünde resim çekildik. Şafak solda ben sağda, pankart ortamızda kalacak şekilde. Yanımızda bisikletler olmadan.

En son olarak hep birlikte pankartın önünde 13 kişi resim çekildik. Cep telefonumu bisikletim üzerinde olan telefon tutucuya takıp uzaktan kumanda ile oturduğum yerden çekiyorum. Artık zaman ayarlamaya gerek yok, anında istediğin kadar resim çekme olanağım var artık. Pankart ortada, üç kişi solda, iki kişi sağda. Sekiz kişi de yere oturarak resim çekiliyoruz. Toplam 13 kişiyiz.

Resim çekilme bittikten sonra yola çıkma zamanı diyerek Bakırçay nehrinin döküldüğü yere doğru gitmeye başladık. Doğu tarafından Çandarlı yarımadasına vuran Güneşin ışıkları ile yüksekten çekiyorum deniz ile birlikte. Önümde birkaç ağaç, solda küçük bir ada var.

Çandarlı’nın doğu tarafında olan Bakırçay nehrini denize kavuştuğu deltaya doğru toprak yolda gidiyoruz. Bisikletim KUZ park edilmiş durumda, biraz yüksekte olarak Bakırçay nehrinin eski yatağı olan geniş azmak manzarası ile birlikte resim çekiyorum. Solda bisikletliler durmuş toprak yoldan inmeye çalışıyorlar. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Eskiden nehir ağzı olan azmak ve dik inen taşlı yolda elde bisikletler yürüyerek inen bisikletliler. Azmağın ortasında küçük bir adacık ve  azmağı boydan boya kesen toprak yol görünüyor. Toprak yolun ortasından adacığa doğru giden J biçiminde çıkıntı var.

Karşıda görünen yarımada biçiminde oluşmuş kara parçası ve düzlük olan yerin adı Kocaçayır. Hani Türkü ustası sanatçı Neşet Ertaş türkülerinden “Kesik çayır biçilir mi” türküsünü bilirsiniz ya işte buradaki yere uyarlanmış hali “Kocaçayır ekilir mi” olarak söylenebilir. Nedeni ise denizin tuzundan henüz tarıma elverişli değil. Azmak ağzı deniz ile buluştuğu yerin olduğu yerin resmini çekiyorum. Solda kara parçası, küçük yarımada ve deniz. Önümde yamaç aşağıya doğru meyilli. Denizin azgın dalgaları zamanla nehirden gelen toprakları set biçiminde oluşturmuş. Deniz kıyısına paralel olan toprak parçası giderek büyümekte zamanla. Nehir toprak getirdikçe denizi dolduracak ve bereketli ova oluşturacak.

Deniz seviyesine, nehrin kıyısına indik. Azmak ağzında toprak dökülerek oluşturulan düz yol köprü görevi görüyor bir biçimde. Toprak yolun altına belirli yerlere künkler konularak deniz ile bağlantısını sağlıyor. Tüm katılımcılar önümdeki toprak yolda gidiyor. Karşı tarafa geçeceğiz. Sağda demir borudan yapılmış çardak var.

Nehrin deniz ile birleştiği yere yakın durup biraz toprak alıyorum. İnsan eli ile kirlenen nehirlerimizin temiz akması için sembol olarak aldığım bu kirli toprağı Suyun Kaynağına kadar taşıyıp orada akan suya dökeceğim. İçimdeki bir umutla insanlar yaptığı kirliliği farkına varıp nehrin temiz akmasını sağlarız belki. Suya döktüğüm kirli toprak tekrar denize kavuştuğunda temiz akması için mücadele edeceğiz insanlara anlatarak. Temiz bir gelecek bırakmalıyız çocuklarımıza.

Yerde eğilmiş avucumla toprağı poşete doldururken.

Ben toprak alırken beni çeken Ferdimen’i çekiyor Cem Tabanlı benim cep telefonu ile.

Toprağı alıp çantama yerleştirdikten sonra tüm katılımcılara birer kahve yapıyorum. Toplam 13 kişiyiz, üç kez dörtlü cezve ve bir tek fincanlık kahve yaparak içtik sırayla. Ben yerde bağdaş kurup kahve yaparken pankartımız ile birlikte 13 kişi resim çekiliyoruz Vedat Karakaya’nın tripodun kamerasında.

Toprağımızı aldık ve Suyun Kaynağına Yolculuk resmen başlamış oldu. Şimdi tam olarak nehrin ağzını boydan boya geçen toprak yol yolun başındayım. Buradan bir resim çekiyorum. Burası daha dar ve toprak yol köprü olarak kullanılıyor. Yolun altında burada da künk konularak nehrin suları denize kavuşuyor. Resimde yolun altındaki künklerden akan su görünüyor.

Nehir solda, ona paralel yukarıya doğru toprak yolda gidiyoruz. Burada oluşan bitki örtüsü genellikle her nehir yatağında oluşan Ilgın çalıları henüz çiçek açmış. Çiçeklerle kaplı olan dallar bej rengine bürümüş Ilgınları.

Yolda benim gibi evi sırtında gezen yoldaşım ile karşılaştım. Kara kaplumbağası boz rengi ile ortama ayak uydurmuş. Kaplumbağa ile bisikletim KUZ’un resmini çekiyorum birlikte. Benim evim de bagajda yüklü turuncu çantalarımın içinde. Çantamın üzerinde Güneş panelini bağlayıp boşalan güç pilini dolduruyorum. Çantamın arkasına oturma matı bağlı. Alüminyum kaplı tarafı dışta kalacak şekilde sürücülerin dikkatini çekmesi için. Kaplumbağa toprak yolun tam ortasında durmuş, korkudan başı ve ayakları içeride.

Bergama krallığı, ardından Roma dönemi, önemli kent, altın ve zenginlik. Zenginlik ve önemli komutanlar olunca mezarları da öyle basit olmuyor. Hani ölen birisinin arkasından “Toprağın bol olsun” derler ya işte zengin krallar, komutanlar ölünce gömüldüğü yere herkes toprak getirerek büyük bir yığın oluştururlarmış. Bir de toprağı getiren zenginliğini belirtmek için bir avuç değil de arabalarla toprak getirip mezarın üstüne dökerek caka satarlarmış. Şimdiki zamanda zenginlerin düğününde takı takarlarken birbirleriyle yarışırlar ya kilolarca altın takarak. Kral yada zengin birine yalakalık yapmak için ne kadar çok toprak dökerse o kadar kral ailesinin gözüne girerlermiş. Bakırçay havzasında, Bergama ovası böyle toprak yığını tepeler görmek olası. Bir çok yere toprak yığını tepeler görebiliriz. Örneğin Sardes yakınlarında bir çok tümülüs var. Bir de en muhteşem tümülüs ise Nemrut dağında bulunmaktadır. Toros dağları, Adıyaman sınırları içinde olan Nemrut dağının zirvesinde Kommagene Kralı I. Antiochos’un tanrılara ve atalarına minnettarlığını göstermek için yaptırdığı mezarı. Tümülüs mezar topraktan değil de yumruk kadar taşlardan 150 metre yükseklikte üçgen prizma şeklinde yapılmıştır. Diğer toprak tümülüsler mezar soyguncuları tarafından şimdiye kadar soyulmuştur ama Nemrut dağındaki Kommanege kralının mezarına hala ulaşılamamıştır. Mısırdaki piramitler de tümülüs benzer şekilde ama taş bloklardan devasa mezar yaptırmış Firavunlar. Firavun kendisini tanrı olarak halkına taptırdığı için kendini mumyalayıp piramit yaptırarak gücünü gösterse de tanrı değil de ölümlü olduğu apaçık meydanda. Tanrı ölür mü? ölmez. İnsanlar ölür. Anlayacağınız her yerde mezarlar aynı.

Karşımda ovada 30 – 40 metre civarı yükseklikte bir toprak tümülüs görünmekte.

Bakırçay havzası binlerce yıldır doğal erozyon sonucu bereketli ovaya dönüşmüş. Sanayi devriminden sonra gelişen teknoloji ülkemize geç girse de 50 yada 60 yıldır Bakırçay nehri kirlenmekte ve havzadaki bereketli tarlalar bu kirlilikten nasibini almakta. Uçsuz bucaksız ekin tarlası yemyeşil ve plastik siyah borular belli yerlere döşenmiş sulama yapmak için. Önümde telefon direği ve telleri. Direkte tabela beyaza boyalı olarak takılmış ama yazı yazılı değil.

Yol kıyılarındaki tarlalar sürülünce toprağa karışan gelinciklerin bir kısmı yol kıyısında kırmızı gelinliklerini giymiş baharı kutluyor.

Baharın müjdecilerinden biri de kelebekler. Onlar da kısacık yaşamlarında bahar danslarını yapıp yumurtalarını doğaya, geleceğe bıraktıktan sonra gücü tükenince kendilerini yere bırakarak yaşamları bitiyor. Gelecekten endişe duymadan huzurlu biçimde yatıyor asfaltta. Yumurtalarından tırtıllar çıkıp yapraklarla beslenip olgunlaşınca ördüğü koza içinde başkalaşıp kelebeğe dönüşüyor. Başkalaşan kelebek artık yeme içme olaylarına girmiyor. Başkalaşmış yapısı buna uygun değil. Olan enerjisi üremeye yetecek kadar. Bu güzellikleri doğada görmek çok güzel. Yaşam ve ölüm birbirini tamamlıyor.

Yerde artık gücü tükenmiş sarı kelebek asfaltta yatıyor. Siyah desenleri de gövde ve kanatlarına yayılmış.

Ana yol kavşağına çıkıp karşı yola, Zeytindağ yoluna geçiş yapıp tırmanışa başladık. Düz yoldan dik yokuşa gelmek bizi zorlasa da artık çıkacağız. Aslında Zeytindağ Bakırçay nehrinin biraz dışında ve yüksek bir konumda. Ama buraya çıkmamızın iki nedeni var. Birincisi Zeytindağ Bakırçay havzasından yararlanıyor. Köylülerin tarlaları ovada var. Ayrıca yamaçlarda da zeytinlikler. İsminden anlaşılacağı gibi zeytincilikle uğraşı var. Nehrin kirlenmesinde payları var az da olsa. İkincisi günlük alışverişi yapmamız gerek. Zeytindağ büyük bir kasaba. Olanaklar ve ucuz alışveriş yerleri var.

Kasabanın girişinde çeşme görünce durup sularımı tazeliyorum. Bisikletim KUZ ile çeşmenin resmini çekiyorum. Çeşmenin arkası evin bahçesi ve meyve ağaçları. Sokak Arnavut kaldırımı taşları ile döşeli. Solda yangın borusu yerden çıkmış bir metre civarı. Ucunda yangın vanası var.

Zeytindağ içinde bir kahvede mola veriyoruz. Zeytindağ da iki kişi daha aramıza katıldı. Bunlardan birisi Figen Gülgör ve Nursal Beşün. Figen’i yıllardır tanıyorum ama Nursal ile yeni tanıştım. Burada hem biraz dinlenip çay, soda ile takviye yaptık hem de kahvedeki insanlarla sohbet ettik. Bisiklet turunun amacını kasabalılarla paylaşıyoruz. Onlar da gençliklerinde Bakırçay’dan balık tutup yediklerini anlatıyorlar. O zamanlarda yaz aylarında yüzüp serinlediklerinden bahsettiler. Bakırçay temiz akıyormuş bir zamanlar. Şimdi kokudan yanına bile yaklaşamadıklarını söylüyorlar. Şafak insan eliyle yapılan erozyon ve kirlilikle ilgili bastırdığı bildiriyi kahvedeki insanlara veriyor. Nehirlerimiz kirlenmesin ve temiz akması sizin elinizde diyerek. Marketten alışverişi yaptıktan sonra hep birlikte yola çıkıyoruz.

Solda bahçe tel çit ile çevrili. Asfalt yolda giden bisikletliler. Yolun kıyısında elektrik direkleri ve telleri. Elektrik telleri alçak gerilim dağıtıyor evlere.

Yolda köylerden geçiyoruz, bunlardan birisi Bozyerler köyü. Civardaki köylerin bir kısmı Boz ile başlıyor. Bozyerlere hoşgeldiniz tabelası bizi karşıladı köyün girişinde. Telefon direği ve kablosu köye gidiyor. Köyün elektriğini sağlayan orta gerilim hattı son direkteki trafo ile besleniyor elektrik ile. Solda ağaç kümesi, ağaçların arkasında köyün camisinin minaresinin sivri kısmı görünmekte.

Bozyerler köyünden sonra resim çekmediğimden Ferdi Kızıl, nam-ı diğer kahramanımız Ferdimen’in resimlerini kullandım.

Daha çok Ferdimenle birlikte hareket ettiğimizden birbirimizden pek ayrılmadık bisiklet sürerken. Ferdimen bir sanatçı ve güzel fikirleri, enstantaneleri çok iyi görüyor. İşte bunlardan biri. Benim gelmemi beklerken bisikletin aynasından benim resmimi çekiyor.

Arkadaşlar Bozyerler köyünde mola vermişler. Ben de göye gelince aralarına katıldım. Çam ağacı gölgesinde kalan kahvenin sundurmasında oturup çay, soda, ayran içerek bir şeyler atıştırıyoruz enerji toplamak için.

Moladan sonra Şafak’ın daha önceden bildiği dere kenarında piknik yapılan bir yere götürdü. Burası biraz çukurda kalıyor ama çam ağaçlarının altı gölge ve akan küçük çayın güzelliği ömre bedel. Bu çay daha ileride Bakırçay’a karışıyor. Burada sanayi olmadığı için su tertemiz akıyor. Bakırçay’ın kirli sularına karışması bizi üzmekte. Daha önce ateş yakılmış taşların arasında çoban ateşi yakıyor arkadaşlar. Burada öğle yemeğimizi pişirip yiyoruz. Kimisi yerde oturmuş, kimisi ayakta dineliyor. Antalyalı grubun katlanır sandalyeleri var. Onlar keyfine düşkünler. Katlanır bez sandalyede oturuyorlar. Ben ise yere uzanmış olarak dinleniyorum yemeğin üzerine. Ateş ocağından duman tütüyor.

Yemek için indiğimiz yerden tekrar yokuş çıkarken biraz zorlandım. Yemeğin üstüne yokuş çıkmak zor oldu benim için. O yüzden geride kaldım iyice. Ben geride kalınca arkadaşlar merak edip beklemişler beni yol kıyısında, gölgelik bir yerde. Onları beklerken buluyorum.

Düzlüğe inince Bozköy de kahvede yine mola verdik. Buradan sonra ana yola çıkacağız. Köyün meydanı, sağda kahve, kırmızı tentesini açmış gölge yapıyor. Birkaç bisikletli tentenin gölgesinde dinlenirken karşıda dut ağaçları gölgesinde diğer arkadaşlar dinleniyor. Meydanın bitiminde, karşıda bir sokak zig zag şeklinde gidiyor. Evler tek katlı, kahvenin yanındaki evin çatısında güneş enerjisi konulmuş. Bedava su ısıtıyorlar.

Molayı bitirip yola çıkıyoruz, yakında olan ana yola çıktık. Burada Bakırçay Nehrini geçiyoruz köprüden. Yol solda, nehir sağda yeşillik içinde.

Ana yoldan devam ederek Bergama’ya ulaştık. Tabelada yazan yazıya göre nüfusu 102.000 olarak belirtilmiş. Yolda giden bisikletçilerden birisinin sır çantası var.

Bergama girişinde olan Kleopatra ılıca tesislerine giriş yapıyoruz. Daha önce tesislere bakan belediye çalışanı ile izini almıştık tesislerde kalmak için. Bize gösterdikleri yere, tenis kortu yanı, duşların dibinde çadırları kuruyoruz. Çantalardaki eşyaları çıkarıp çadırlara koyduktan sonra görevli gelerek bizlere duşları açtı. Yorgunluğumuzu sıcak duş alarak attık, terli giyecekleri de yıkayıp ter kokularından arındırarak kuruması için ipe astık. Yeşil alanda 4 çadır kurulu, çadırlardan biri yeşil renkte, diğerleri mavi ve lacivert renkte. Arkada duş aldığımız bina var.

Duşumuzu alıp çimenlerin üzerine oturup sohbetlere başladık. Cem ve Bahadır çadırların önünde sohbete dalmışlar. Konuştukları konu da yemek üstüne. Çünkü Cem vejetaryen Bahadır Vegan. İkisi de yemeklerde et yemediği için ne yiyeceklerine karar vermeye çalışıyorlar. Arkada tenis kortunun yüksek tel çiti, bir kısmı tamamen kapalı.

Bergamalı bisikletçilerden bir kaç kişi geleceğimizi duymuş. Bulunduğumuz yere gelip buluştuk. Bergama’dan ismini bilip tanıdığım Nejat Simit var. Yanında gelenlerle tanışıp masalara oturarak sohbete başladık. Gelenlerden birisi sazını getirip bizlere saz çalarak türküler söyledi. Türkülerine bira içerek eşlik ettik.

Bergamalı bisikletçi dostlarla poz veriyoruz kameraya.

Bergama belediyesi tesislerinde yemekhanede akşam yemeği yiyoruz, toplam 15 kişi karşılıklı uzun masada oturmuş yemeği bekliyoruz.

Bergamalı bisikletçiler gittikten sonra çadırların önünde oturup bir süre sohbet ediyoruz. Sohbet ederken kahve pişiriyorum arkadaşlara.

Bergamalı arkadaşlarla bir süre saz çalıp türküler söylüyoruz. Bizlere bu tesiste kalmamıza ve akşam yemeği için Bergama belediyesi Unesco biriminde görev alan Bülent hocaya teşekkür ederiz. Bülent hoca aynı zamanda ABAK turunda Akropol ziyaretinde bize rehberlik etmişti. Yemeğin ardından çadırlarımızın yanındaki tenis kortunda akşam maçını izledik. Genç sporculara tezahürat ederek destek olduk maç boyu. Fazla geç olmadan çadırıma girip derin bir uykuya daldım. Bu gün biraz yoruldum sanki.

Bu gün yaptığımız toplam yol 43 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc