Etiket arşivi: göztepe

Bahar Turu Diğer Günler

29 – 30 – 31 Mart – 1 Nisan 2022

Köyceğiz – Göcek – Fethiye

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

Erik rakısını kim daha çok içecek diye

Kadehleri ardı ardına içerek

Arnavut kaldırımında naralar atıp yalpalayacaktık

Ardından boza iyi gider diyerek bozacıda soluğu alacaktık.

Çarşıda kafede oturup kahve içecektik sevdiğimle

Yüzüne doyasıya bakarak

Uzun, çok uzun yıllar

Neredeyse yarım asır…

Urim Baba’CAN Ağustos 2015

 

Öne çıkmış olan görsel, sığla ormanı içinde devrilmiş sığla ağacı. Kökü toprakla dolu.

DSCN4066

Gün erken başlıyor, kaçırmamak gerek diye henüz Güneş doğmadan kalktım. Güzel bir güne başlamak için iyi uyumak gerek. Artık iyice alıştım her yerde uyumaya, ister çadırda, ormanın içinde. İster yumuşak bir yatakta uyuyayım, fark etmez, her zaman rahat uyur ve dinç kalkarım. Sabahları serin oluyor, üzerime kalın deri ceketimi giyip balkona yerleştim. Sabah kahvesini Güneş doğarken içmek gerek. Köyceğiz’in suları güzeldir, her yerden fışkırır. Şişedeki suyu tazeliyorum çeşmeden. Kahvemi Köyceğiz suyu ile pişiriyorum. Evdekiler henüz uyanmadı daha, o yüzden kahveyi tek başıma içiyorum.

Cam saksı üzeri cam piramit içinde çiçekler masanın üzerinde kahve fincanı ile birlikte. Arkada sığla ormanı.

IMG_20220329_080056

Ev halkı uyanıyor sonunda, ev halkı dediğim Tuğba ve Cüneyt. Evin mutfağında ne nerede, çayı nerede demlediklerini bilmediğimden hiç karıştırmadım. Cüneyt kalkınca çayı demliyor, birlikte kahvaltıyı yapıyoruz. Cüneyt küçük tostlardan ikişer tane yapıyor kahvaltı için. Benim hazır kaynamış yumurtaları da tüketiyoruz bu arada. Kahvaltıdan sonra, işe başlamadan önce kirli çamaşırları yıkamam gerek diyerek bahçede poşet çamaşır makinesinde terli olan çamaşırları yıkayacağım. Siyah poşetin içine çamaşırları atıyorum. Biraz da deterjan, bahçe hortumu ile yeteri kadar su dolduruyorum. Yerde bahçe hortumu ve içi çamaşır dolu siyah poşet.

IMG_20220329_104251

Çamaşırlar  ve su hazır olunca çamaşır makinesini kaldırıp çalkalamaya başlıyorum. Böyle 5 dakika kadar çalkaladım. Benim çamaşır makinem kısa süreli programda çalışıyor. Hem pratik hem çabuk yıkıyor. Cüneyt beni poşet çamaşır makinesini çalkalarken çekiyor.

IMG_20220329_104324

Deterjanlı yıkama bitince  iki kez daha su ile durulayıp çamaşırları çıkararak suyunu sıkıyorum. Kuruması için de çamaşırları çamaşırlığa asıp kurumaya bıraktım. Tuğba’nı öğrencileri var. Öğrencilere dans kursu veriyor, o yüzden erkenden gitti. Zalım ev sahibi de beni boş oturtmuyor. Bahçe bellenecek, illa ki çalışacaksın deyip bel küreğini elime veriyor. Boğaz tokluğuna çalıştırıyor. Neyse iki kişi kısa sürede son kalan yeri belliyoruz. Yıllarca bakılmadığı için toprak sertleşip ayrık otları sarmış. Biraz zorlasa da bitiriyoruz bel işini. Cüneyt beni bel küreği ile bahçeyi bellerken çekiyor. Elimde sarı iş eldiveni var.

IMG_20220329_112258

Bel işi biraz yordu, bir süre dinleniyoruz. Bu günü Cüneyt ile birlikte zaman geçireceğim. Ne yapalım diye karar vermeye çalışırken fazla uzak olmayan bir yerden tavus kuşunun sesini duyuyorum. Cüneyt’e soruyorum nerede bu tavus kuşu diye. Cüneyt te bana ormanın içinde her halde diye cevap veriyor. Ben de buralarda serbest yaşayamaz tavus kuşları diye cevap veriyorum. O zaman hadi ormanı biraz gezip tavus kuşlarını bulalım teklifinde bulundum.

Yanıma fotoğraf makinemi alıp ormanın içine dalıyoruz. Sığla ormanında sadece sığla ağaçları ve ağaçlara tutunup büyüyen sarmaşık bitkileri var. Diğer bitki çeşitleri barınamıyor ormanın içinde. Sığla ağaçlarının gövdeleri ve gövdelere tutunan sarmaşıklar.

DSCN4053

Tavus sesi kuvvetli ve uzaklardan bile duyulabiliyor. Sık sık sesi gelince nerede olduklarını bulduk. Ormanın dibindeki bir evin arka bahçesinde kümesin içindeki tavus kuşlarını bulduk sonunda. Yakınlaştırıp tavus kuşunu kümesin içinde çekiyorum.

DSCN4055

Sığla ormanı tam bir bataklık örneği. Gerçi batma tehlikesi yok ama her tarafta küçük su akıntıları görmek olası. Sular, az eğimli yerde küçük dereler halinde sakince akıyor Köyceğiz gölüne doğru.

DSCN4056

Su akıntısını yerden çekiyorum. Akıntı belli belirsiz.

DSCN4057

Ormanda büyüyen sığla ağaçları belli bir kalınlığa gelince güçlü fırtınalara dayanamayıp ya devriliyor, ya da gövdesinin ortasından kırılıyor. Tıpkı yarım gövdesi kalmış bu sığla ağacı gibi.

DSCN4058

Sığla ormanı içinde bir tek yaşayan bitki sarmaşık. Hani tarzan ormanda sarmaşıklara tutunup atlıyor ya aynısı burada da var. Sarmaşık ağacın en yüksek yerine kadar tırmanmış. Ben de tarzan gibi sarmaşık demetine tutunup sallanayım dedim. Ağırlığımı taşımayıp yukarılardan koptu. Sarmaşık kurumuş, neyse ki kopan sarmaşık hala yukarılarda bağlı ki kafamıza düşmedi. Cüneyt beni sarmaşıkla beraber çekiyor.

DSCN4061

İşte sarmaşıklar, gövdeleri 10 – 12 santim kadar kalınlıkta. Yerden çıkıp yana doğru gittikten sonra tutunacak bir ağaç bulunca yukarıya doğru kendini çekerek yükselmiş.

DSCN4062

Sığla ağaçları sık ve kimi yerde ince gövdeli. Güneşe ulaşmak için boylarını çok uzatması gerek. Tahminime göre 15 metreden fazla var. Sarmaşıklar da öyle. İşin ilginç yanı sarmaşığın birisi yaklaşık 8 metre ötedeki ağaca nasıl atlayıp tutunmuş. İki ağaç arasında ve yüksekte köprü olup birleştirmiş. Sığla ağaçları daha yeni yaprak açmaya başlamış.

DSCN4063

Sular her yerde akıp duruyor. Ayaklarımız çamura, suya batırmadan yürümek güç.

DSCN4064

Uzun yıllar önce devrilmiş bir sığla ağacından geriye kalan kalın kütük.

DSCN4065

Bir hafta önceki fırtınada devrilen sığla ağacı yere yatmış durumda. Daha kökündeki topraklar duruyor. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

DSCN4066

Sığla ağaçlarının gövdesinde kabuklar belli bir yere kadar sıyrılmış. Bu sıyrık yerden akan sıvıları topluyorlar.

DSCN4067

Orman içindeki su birikintilerinde, akan küçük derelerde canlılar var. Onlardan biri su kaplumbağası. Bizi görünce durup bakmaya başladı. Biz de durduk ve resmini çekiyorum.

DSCN4069

Su kaplumbağasını ürkütmeden optik zoom ile yakınlaştırıp su üstündeki kafasını çekiyorum bir poz.

DSCN4070

Sığla ormanı içinden sulara, çamurlara batmadan çıkıp eve geldik. Cüneyt komşudan el arabasını almıştı bahçeden çıkan otları ormanın içine dökmek için. Ama el arabasının tekerleği dağınık. Mil yatağındaki ince sac yırtılmış. Cüneyt’e hadi tekerleği yapalım çarşıdaki demircide deyince o da yapalım dedi. Tekerleği söktük. Benim bisikletimin bagajına sıkıca bağlayıp yola çıktık. Köyceğiz içindeki dondurmacıya gittik ama sezon açılmadığı için dondurmacı kapalıydı. Cüneyt’e burayı iyice belle. Köyceğiz’de yiyebileceğin en güzel dondurma burada bulabilirsin. Sonda Hakan Sevin’in evine gittik. Hakan İstanbul’da şu an. Evde kimse yok, içeri girmedik zaten. Yakında olan çarşıdaki sıcak demirci dükkanına gittik. Burada tekerleği kaynak yapıp yürür hale getirecektik. Demirci ustasına tekerleği gösterip neler yapabiliriz deyince usta tekerleği alıp inceledi. Bize; “Bu tekerlek adam olmaz, sacı çok ince ve kaynak tutmaz. Siz en iyisi sanayiye gidin, orada hurdacıda çıkma tekerlek bulabilirsiniz” diye söyledi. Tamam deyip sanayiye doğru gitmeye başladık. Köyceğiz çayı üstünden geçerken köprüden çay yatağını çekiyorum. Çay hızlı akmasın diye bentler yapılmış bir çok. Çay yatağı da çok geniş. Akan çay bentlerden aşağı dökülüyor.

DSCN4072

Sanayideki hurdacıyı bulduk. Bize gerekli olan el arabası tekerleğini sorduk var mı diye. Adan ayağını kırmış kenarda bir yerde sandalyede oturuyor. Geçmiş olsun dileklerimizi söylüyoruz. Hurdacı bize yerini gösterip oralara bakmamızı söyleyince dediği yere bakmaya başladık. Ama gözüme istediğimiz bir tekerlek ilişmedi. Hurdacının yanına gelip; ” Bulamadık” deyince hurdacının elemanı; “Sizin aradığınız burada var” deyip elinde bir tekerlekle çıka geldi. Tam aradığımız tekerlekti. Hurdacıya” Bu tekerlek ne kadar?” deyince pazarlık başladı.

“100 Lira”

“50 Lira verelim” deyince ilk önce olmaz dese de

“Eskisini de size bırakacağız, 50 Liraya anlaşalım. Zaten yenisi 120 Lira” deyince Hurdacı olumlu cevap verdi. Hemen 50 Lirayı verip tekerleği alıp eve geldik. El arabasına taktım, Şimdi el arabası yalpa yapmadan düzgünce gidiyor.

Akşam yemeğimizi yerken yanımda taşıdığım şarap şişesini çıkardım. Birer bardak içiyoruz şaraptan. Gerçekten şarabın tadı nefis ve içimi de güzel. Tadı damağımızda kaldı ama elimizde olan bu kadar. Bununla yetinip tadı damağımızda kalsın deyip kadehleri tokuşturduk.

Dalamanda oturan Zehra ve Tarkan çifti benim geldiğimi duyunca oturmaya geldiler. İlk önce kahve yapıyorum, birlikte muhabbet ederek içtik, ardından çay demledik. Muhabbet geceye kadar sürdü. Cüneyt uzun boylu olunca beşimizi birden uzun kolu ile elçek resim çekiyor. Tarkan, Tuğba, Zehra ve ben kanepede oturmuş durumda. Cüneyt kendinle birlikte çekiyor.

WhatsApp Image 2022-03-31 at 20.02.59

Ertesi sabah yine erkenden uyandım ve balkonda yerimi aldım sabahın seherinde. Güneş doğarken kahvem hazır. Masada kahve fincanı, içi köpüklü kahve dolu. Masada logolu rüzgarlık ve cam kavanoz duruyor. Güneş sığla ağaçları arasından doğmuş, ışıklarını saçıyor.

DSCN4074

Kahvemi içerken en korkak kuşlardan olan alakarga ormanın kıyısında bir direğe konmuş halde görünce içeriden fotoğraf makinesini alıp gelesiye kadar hayvan beni beklemeden uçup gitti. Ben de konduğu direği yakınlaştırıp boş olarak çekiyorum. Sığla ağacının kalın gövdesi yeşil yosunlarla kaplı. Bu yosunlar kuzey yönünde.

DSCN4073

Hazır fotoğraf makinasını elime almışken ormanın derinliklerini çekeyim deyip optik zoom ile daldım ormanın içine. Güneş ışıkları az miktarda ormanın içine girse de derinliklerdeki yaprakları yeni açmaya başlamış sığla dallarını çekiyorum. Sığla ağaçlarının kalın gövdeleri, gövdeye tutunan sarmaşıklar ve Güneş vurmuş dallar.

DSCN4075

Balkonda otururken ürkek ve korkak alakarganın bir o yana, bir bu yana uçtuğunu görünce takip etmeye başladım. En sonunda bana poz vermeye karar vermiş olmalı ki henüz tomurcuk halinde olan bir ağaca kondu ve pozunu verdi. Ben de iyice yakınlaştırıp çekiyorum. Alakarga kuşların en ürkeği, nedeni ise diğer akrabası olan kuzgun ve kargalara benzemiyor olması. Ayrıca tüylerinin rengi bambaşka. Başının tepesinde ve gözlerinin altındaki yanak kısmı siyah, gövdesi gri. Esas bu kuşu güzelleştiren kanatlarındaki mavilik. Kanadının dış kısmında, küçük bir alan masmavi bir renk. Bu renk o kadar güzel dokunmuş az beyaz renkle ki görmeye doyamazsın. Bana özel poz veren alakargaya teşekkür ederim kendini gösterdiği için. Şanslıyım demek ki. Yoksa her zaman böyle resmini çekmek neredeyse olanaksız. Alakarganın kanatlarının diğer yanı ve kuyruğu siyah. Normal kargalarla bir tek bu siyah yerler benziyor. O da az miktardan

DSCN4077

Bu gün mahalle çocuğu, arkadaşım Mehmet Ertekin’e ziyarete gideceğim. Cüneyt’in soyadı da Ertekin. Bir Ertekin’den diğer Ertekin’e gideceğim. İkisi de akraba değil, sadece soyadı aynı. Bu tura çıkmamın esas amacı Mehmet’e gelmek. Çünkü yapacağım kano hakkında bazı fikir alış – verişinde bulunmam gerek. Mehmet’in Göcek marinada ve Dalaman’da tekne ve yat yapım atölyesi var. Kano yapımında kullanacağım malzemelerin bir kısmını da o verecek. Hem tekne yapımında uzman olur kendisi.

Telefon ile Mehmet’i arıyorum sana nasıl gelebilirim diye. Mehmet te bana; “Neredesin, olduğun yerde baba konum at gelip seni alayım” dedi. Ben de; “Gelmene gerek yok, minibüs ile gelirim” desem de ısrar edip beni Köyceğiz’e kadar gelip aldı arabası ile. İlk önce Göcek’teki atölyesine gittik. Marina içindeki yazıhanesine uğradık. Orada sekreteri ile bazı işlerini hallettikten sonra koca bir yata götürdü. Üzeri tamamen örtülü koca yat içine girdik. Yat süper lüks bir yat olacağı bir çok yatak odası ve geniş bir salonunun olmasından belli. Marina içinde bir yere oturup kazandibi yiyelim dedik ama kazandibi kalmamış. Onun yerine muhallebi yemeğe karar verdik. Masadaki menüde fiyatlara bakınca bir fincan kahvenin 28 Lira olduğunu görünce şaşırmadım. Böyle lüks yatların olduğu marinada kahveyi benim gibi beleş veremezsin.

Yatın içini şöyle bir gezdik, çalışan işçilere bir kaç yerin nasıl yapılacağını tarif ettikten sonra kendi teknesine gittik. Tekne marinada kıyıya bağlı. İçine girip oturduk. Teknede her şey var. Bu tekneyi satıp kendisine daha büyük bir teknenin geleceğini söyledi. Göcek’ten geri dönüp Dalaman’daki atölyesine geldik. Burada da büyük yat kalıpları ve yaptığı tekneler var. Elemanları çalışıyor vızır vızır. Akşam olmadan Mehmet’in eşi Şirin’i kursa gittiği yerden alıp eve geldik. Şirin halı dokuma kursuna gidiyor hobi olarak. Kendisi de kilim dokumuş, koridora sermiş bile.

Mehmet Ortaca da oturuyor. Çatı katında dubleks bir dairesi var. Şirin bize fırında kefal pişirdi. Kefal da iri bir balık. Balkonda yemeğimizi yiyoruz. Ardından kahve takımlarımı çıkarıp kahve pişirdim. Mehmet’in Sabri isminde bir oğlu var. Ortaokul son sınıfta, seneye liseye gidecek. Mehmet Sabri’yi denizcilik lisesine gönderecek. Sabri babası ile İzmir’e geldiği bir zaman bahçemde kahve pişirip içirmiştim. Bu Sabri’nin hayatında içtiği ilk Türk kahvesi. Hala unutamamış ve o günden sonra içtiği ikinci kahve olduğunu söylüyor. Şirin iki mahalle çocuğu ile birlikte balkonda oturmuş, ben kahve pişirirken çekiyor.

WhatsApp Image 2022-03-30 at 19.21.05

Ertesi gün Mehmet beni Göcek girişinde arabası ile bırakıyor. Amacım Fethiye’ye gitmek. Bu gün arkadaşım Filize gideceğim. Minibüs erken kalkmış olmalı ki yaklaşık 45 dakika bekledim gelmesini. Başka minibüsler buradan yolcu almıyorlar. Minibüs beklediğim benzin istasyonundan kalktı sonunda. İlk olarak Köyceğiz tarafına doğru gitti, Tünellerden geri dönüp kalktığımız yere gelip şehir içine girerek yolcuları topladı. Böylece bir süre sonra Fethiye içine geldik. Filiz bana nerede ineceğimi söylemişti. Minibüs sürücüsü beni söylediğim yerde indirdi. Filiz’in attığı konuma göre biraz yürüdüm ve evini buldum navigasyon haritası ile. Eve gelmeden önce Filiz’e hediyelik bir eşya alıyorum. İlk defa evine gideceğim.

Filiz ile epeydir görüşmemiştim, kendisi resim Öğretmeni. Emekli olunca Fethiye’ye yerleşti, Tuğba ve Cüneyt ile birlikte. Tuğba Fethiye’den sıkılmış, o yüzden Köyceğiz’e taşınmaya karar vermiş. Filiz bahçeli bir evin zemin katında, küçük bir dairede oturuyor. Buralarda balık ucuz ve bol olmalı ki Filiz de fırında balık pişirmiş. Balık ta nefis olmuş. Birlikte muhabbet ederek yiyoruz öğle yemeğini. Yemekten sonra ne gider, tabi ki kahve. Hemen sırt çantasında taşıdığım kahve takımlarını çıkarıp sehpa üzerinde kahve pişiriyorum. Filiz beni kahve pişirirken çekiyor salonun ortasında.

WhatsApp Image 2022-03-31 at 18.32.24

Filiz ile bir süre zaman geçirdikten sonra vedalaşıyorum. Geldiğim yoldan yürüyerek durağa gelince minibüsün geldiğini gördüm. Bir süre koşup minibüs gelmeden durağa gelip bindim. Bu kez hiç beklemedim. Köyceğiz girişinde iniyorum. Yürüyerek Tuğba’nın evine doğru giderken evin birinde babası ile oturan küçük bir çocuk el sallayıp “Dede, dede” diye seslendi. Ben de ona el sallıyorum. Ne güzel bir çocuk hiç tanımadığı birisine, bana “Dede” diye el sallaması. Çok hoşuma gitti. Umarım torunlarım olur ve bana dede diye seslenirler. Umutla bekliyorum.

Tam eve yaklaşmıştım ki Tuğba ve Cüneyt balkonda oturduklarını gördüm. Yanlarında birisi vardı; kel kafalı. Hemen tanıdım, bizim Gürel gelmiş, balkonda oturuyorlar. Çaktırmadan Gürel’i tam telefonla arayacaktım ki gürel beni görünce el sallayarak “Urim Baba” diye seslendi. Gürel ile daha önceden konuşurken bu yörede bisikletle geçeceğini söylemişti. Ben unutmuşum. Gürel’i görünce aklıma geldi. Birlikte tur yapacağı arkadaşlarla buluşacak burada.

Yemekten önce aperatif olarak şarap içiyoruz kadehleri kaldırarak balkonda. Tuğba bizi elçek ile çekiyor.

WhatsApp Image 2022-03-31 at 18.04.11

Akşam Hakan Sevin beni aradı, Köyceğiz’e geldiğini bildirince sabah kahvaltıyı birlikte yapalım diye söyledim. Sabah erkenden kalkıp ilk önce kahvemi içiyorum. Ardından eşyaları toplayıp çantalara yerleştirip bisiklete yükledim. Gürel de kalkıyor, o da hazırlığını yapıp yola çıkmaya hazır. Ev sahipleri olan Tuğba ile Cüneyt’i uyandırıp vedalaşıyoruz. Beni evlerinde misafir ettikleri için çok teşekkür ederim, iyi ki varsınız. Gürel ile birlikte evden ayrılıp merkeze geldik. Bakkaldan yumurta, fırından da taze ekmek alıp Hakan’ın evine geldik. Hakan da çayı çoktan demlemişti bile. Balkonda nefis bir kahvaltı yapıyoruz. Tam kahvaltıyı bitirdik ki Gürel’i arkadaşları arkadaşları arıyor telefonla. Gürel hemen bisikletine binip gitti. Ona iyi turlar diledim giderken.

Hakan ilginç bir adam. Nereden bulduysa sığla ağacının kütüğünü, getirip balkona bırakmış. Hakan da bir süredir evinde yoktu. Haliyle kütük bile Hakan’ı beklemekten ağaç olacak neredeyse. Kütük her ne kadar kesilip buraya geldiyse de bahar ayında yaprak açan sığla ağaçları gibi filiz verip yaprak açmaya başlamış. Kütük 35 santim boyunda, 30 santim kalınlıkta ve hala yaşadığını, yaşamaya tutunduğunun canlı kanıtı.

Yeşermiş kütüğü yakından çekiyorum.

IMG_20220401_082830

İzmir’e dönüş için biletimi almıştım dünden. Hakan ile vedalaşıp otogara geldim. otobüsün gelmesine daha var. Otobüsü beklerken serçelerin cıvıldaşarak uçup kırlangıçların yuvasına girdiklerini görünce fotoğraf makinesini çıkarıp kırlangıç yuvasını işgal eden serçeleri yakından çektim.

DSCN4080

Kırlangıçlar yuvayı terk etmiş, ya da bir şekilde dönmemiş olacak ki boş kalan yuvalara serçeler sahiplenmiş. Diğer yuvadaki serçeyi de çekiyorum.

DSCN4081

Daha önceden çantaları bisikletten indirmiştim. Ön tekerleği de söküp hazır halde beklerken otobüs yanaştı. Otobüsün muavini bana bisikleti bagaja yatır deyince yatırıyorum. Şöfer de bunu görünce benden bagaj ve bisiklet için bilet almamı söyledi. Neden diye sorunca eşyaların çok, böyle alamam deyince yeni bir bilet aldım. Yazıhanedeki kıza bisiklet diye söylesem de bagaj bileti ve 6 numaralı koltuk bileti kesti. Otobüsün bagajında bisikletim KUZ ve çantaları çekiyorum. Şimdiye kadar hep kamil koç firması ile seyahat ettim ve hiç sorun çıkmadan bisikletimden para almadılar. Bu ilk defa başıma geldi. (Eve dönünce firmaya şikayet ettim ama fazladan ödediğim ücreti geri vermediler. Bir daha asla bisiklet düşmanı kamil koç ile seyahat etmeyeceğim, bu böyle biline)

IMG_20220401_105911

Yolda muavin ikramlarda bulundu ama hiç bir şey kabul etmedim. Neme lazım, verdikleri sudan bile para isteyebilirler, kamil koç firmasını yabancı bir şirket satın almış. O yüzden bu firmayı asla kullanmayacağım. Bisikletçi arkadaşlarıma da binmemeleri konusunda uyaracağım. İzmir’e varınca hemen bisikletleri ve çantaları indirdim. Ön tekerleği yerine takıp çantaları yükledikten sonra bir süre araçların arasından dikkatlice giderek Alsancak’taki bisiklet yoluna vardım. Bisiklet yoluna çıkınca rahatladım ve ağır ağır pedala basarak İzmir’de olmanın, denizin keyfini çıkarıyorum yol boyunca. Göztepe iskelesine yaklaşınca bisikletim KUZ ve Göztepe iskeleti ile birlikte asma köprüyü çekiyorum. İskelede bir vapur bekliyor. Bisikletimin yanında hurma ağacının kalın gövdesi görünüyor.

DSCN4084

Sonunda evime kavuştum, insanın evi gibisi yok. Uzun süredir bisikletle bu kadar yol almamıştım. Biraz denge problemi olsa da dikkatli olarak bisikleti sürdüm. Her ne kadar planladığım gibi olmasa da esas amacımı gerçekleştirdim. Bu turda en çok ta tek başıma, yalnız olarak gerçekleştirmek oldu. İnsan bazen yalnız kalmalı, kendi halinde, kendini dinleyerek. Bu turda da ilham perileri beni yalnız bırakmadı. Kulağıma fısıldadıkları şiirleri, hikayeleri yazdım. Hala da yazıyorum kulağıma fısıldadıkça. Hayallerim olduğu sürece yeni yerler keşfedeceğim, büyümeden, çocukça.

Yeni yerler gördüm, dostlarımla zaman geçirdim, güzel muhabbetlerimiz oldu. Çocukluk arkadaşım Mehmet’ten kano yapımı için gerekli bilgiyi ve desteği aldım. Artık denizlere yelken açmanın zamanı geldi. Kısa sürede kanoyu yapmaya başlayacağım. Kanoyu da yaparken yapım aşamasını not edip ilerde sizlerle paylaşacağım. Bununla da bitmeyecek; Denizdeki maceraları ve denizi anlatacağım sizlere. Denizin maviliklerini. Bunlar hep hayallerim. “Hayal kurmayan büyür, hayal kuran hep çocuk kalır ve hayatın tadına çocuklar varır”

Bu gün yaptığım yol yaklaşık olarak 17 Kilometre civarı.

Yaptığım yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc

Kayseri Festa 2200 5. Gün

29 Temmuz 2018 Pazar

Tekir yaylası – Hacılarkırı teleferik – Tekir yaylası

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

Çok sevdim bir zamanlar, seviyorum yine de
Alıp başımı gitmeyi yollar boyunca
Seyretmek bir bozkır akşamını camından bir otobüsün
Masal şehirlerini geçerken hızla

Ataol Behramoğlu

 

Öne çıkmış olan görsel, Güneş ilk ışıklarını çadır kamp alanına salarken bisikletim KUZ da takılı tüyler.

20180729_064519_HDR

Güzel bir uykunun ardından sabahın beşinde uyanıyorum, sıkıştığımdan tuvalete gittim. Tuvalet çadırlardan uzakta ve biraz yukarıda. İşim bittikten sonra tam tuvalet kapısından dışarıya çıktım ki gördüğüm manzaranın ve güzelliğe bakakaldım. Ay yusyuvarlak, gümüş tepsi gibi batıda, tam da Erciyes dağının eteğinde batmak üzere idi. Bu manzarayı çekmem gerek. Fotoğraf makinesi çadırda, var gücümle koştum, makineyi aldım ve tuvaletin oraya geldiğimde ay yamaçta yok olmak üzereydi. Bu kez sağa, yukarılara doğru koşmaya başladım. Sabahın soğuğunda üşüyüp kalkanlar varildeki yanan közlerde ısınıyorlardı. Benim koştuğumu görünce “Tuvalet o tarafta değil, nereye koşturuyorsun” diye seslendiklerini duydum ama onlara cevap verecek durumda değildim. Aklımda o manzarayı çekmekten başka bir şey yoktu. Kampın sonuna kadar giderek Ayı çekmeye çalıştım. Ay Erciyes dağının dik ve çıplak yamacında yarım olarak anca çekebildim. Ay acelesi varmış ta azametli Erciyes dağına sığınmak ister gibi hızlıca batıyordu. Belki de doğacak Güneşten saklanmak istercesine yamacın ardına gizleniyordu. Bu olay çabuk gelişti ve Ay battı. Yarım Ay çekebildiğim en güzel pozlardan birisiydi. Tam yamaca değdiğinde çekmek isterdim ama maalesef çekemedim. Sadece İlk anda gördüklerimle kaldım.

DSCN4995

Güneş henüz kamp alanına doğmasa da Erciyes dağının zirvesi çoktan aydınlatmaya başlamış. Manzarada Tekir yaylasının iki minareli camisi ve yukarı giden teleferik direkleri var. Koç dağının gölgesi Erciyes dağına vuruyor hala.

DSCN4997

Erciyes zirvesine vurmuş aydınlığı daha yakından çekerken bir kartal gökte süzülüyorken çekiyorum. Kartal çok yükseklerde, belki de Erciyes dağından daha yüksekte olabilir.

DSCN5000

Ay benden kaçmakla acele ettiği gibi Güneş te doğmakta acele ediyordu ve Koç dağının ardında ilk ışıklarını saçmaya başladı çadırların üstüne. Gidonumdaki kuş tüyleri ile çadırları ve doğan Güneşi çekiyorum. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçtim.

20180729_064519_HDR

Benim çadırım mavi, Hakan’ın çadırı turuncu. İkisinin ortasında kahve takımlarını çıkarıp taburemi de açtım. Sabah gördüğüm güzel manzaranın etkisi geçmeden kahve içmeliyim.

DSCN5003

Bir ağaç şeklinde yapılan tabelada “Festa 2200 Bisiklet Festivali Kayseri Çadır Alanı” yazısı ve bisiklete binen birisinin mavi siuleti çizilmiş. Çadır alanı demir bariyerlerle ayrılmış.

DSCN5006

Teleferik ve tele bağlı kabinleri direklerle beraber çekiyorum. Aşağıdan yukarıya kadar tellere bağlı olan kabinler hareketsiz, kış aylarını bekliyorlar.

DSCN5007

Festivalin kahramanlarından Meliha Tekin erkenden uyanmış, yapılacak işleri organize etmeye çalışıyor. Çadırların arasından geçerken görüp resmini çekiyorum ve kahve içmeye davet ettim. O da davetimi kabul edip güne kahve içerek başlamak istediğinden yanıma geldi.

DSCN5008

Bu gün festivalin son günü, sahnede toplanıyor katılımcılar ve resim çekileceğiz. Hazır toplanmışlarken ben de bir poz çekiyorum. Arkadakiler ayakta, ortadakiler sandalyeye oturmuş. Öndekiler de yere bağdaş kurup oturmuşlar.

DSCN5031

Kahvaltı ve  toplu resim çekildikten sonra hazırlıkları yapıp yola çıktık. Bir süre aşağıya doğru gidip soldaki yola saptı grup. Ben de arkalarından gelirken bir video görüntüsü çekmek için durdum. Karşımda Erciyes dağının eteklerindeki dağlardan birisini çekiyorum. Dağın yamaçlarında orman var, yarısına kadar yeşillik, sonrası, zirveye kadar çıplak.

DSCN5038

Topluca bisiklet sürüş videosu, Kayseri Erciyes dağı video linki aşağıda.

https://www.youtube.com/watch?v=Nr4_xvZ8D6I

Grup hızlıca aşağı inince uzakta giden bisikletçileri yakınlaştırıp çekiyorum ama pek net değil.

DSCN5040

Bu gün Hacılarkırı kayak merkezine gidiyoruz. Bir süre yokuş aşağı gittikten sonra sola, Erciyes dağına doğru giden yola girdik. Girer girmez sert bir yokuş duvar gibi karşımıza çıktı.

DSCN5043

Yokuş o kadar sert ki çoğu bisikletçi bisikletten inerek elde yürüyerek çıkmaya çalışıyor. Kimi yol kenarında sere serpe yatıyor yorgunluktan. Ben S çizerek yavaş yavaş çıkıyorum zorlanmadan.

DSCN5044

İşte yol kıyısındaki su kanalına serpilip yatanlar.

DSCN5045

Biraz daha yukarıda pestili çıkmış iki kişi iki seksen uzanmış kanalda yatıyor. Tabelada üçgen, kırmızı çerçeve içinde eğimin % 18 olduğunu belirtmişler, altına da 500 metre kaldığını yazmışlar. Zaten ileride teleferik binası göründü. Bir kişi de bir eliyle tabelaya dayanmış nefesleniyor. Az yukarıda S çizerek çıkanlar var.

DSCN5046

Buradan Ali dağını ve Kayseri’nin bir kısmını çekiyorum. Ali dağı bizden aşağıda kaldı.

DSCN5049

Sonunda teleferik binasına vardım. Teleferik direklerini, telleri ve tellere bağlı kabinleri çekiyorum yukarıya kadar. Teleferik henüz çalışmıyor.

DSCN5052

Erciyes dağının eteklerindeki volkanik tepeler ve kayalıkları bizden daha da yukarıda. Burada ağaç yok. Ottan başka bitki de yetişmez.

DSCN5055

Binanın sundurması, yan yana dizili ağaç direkler üzerinde sundurmayı tutuyor. Taş binanın iki kapısı ve pencereleri de sundurma ağaç direkleri ile Perspektif  bir görüntü ile çekiyorum. Tavanındaki kirişler de buna uygun.

DSCN5056

Kış aylarında, karlı zamanda kullanılan kar aracı. Paletleri sökülmüş, dişli ve tekerlekleri boşta öylece duruyor. Eğimli arazide kurtarma ve yolu açmada kullanılıyor bu makine.

DSCN5057

Herkes bir tarafta oturmuş dinleniyor. Arkadan gelenleri bekliyoruz. Bu bekleyiş içinde elimde fotoğraf makinesi, ilginç gördüğüm şeyleri çekmeye çalışıyorum. Bunlardan birisi de kendi bisikletimdeki aksesuarlar. Selemin demirine astığım krom bardağım ve yolda bulduğum sarı renkli gülen kafa asılı duruyor. Yeşil renkli kancalı lastik te sele borusuna takılı.

DSCN5060

İlginç bir şey daha görüyorum iki genç birbirine bakarken resmediyorum. Bunlardan biri tıp öğrencisi, biri arkeoloji öğrencisi. Eşpedal grubunda pilotluk yapıyorlar. Konuşmadan birbirlerine çok şeyler anlatıyorlar ama bunları kimse duymuyor.

DSCN5062

Nedense aklıma teleferik başlangıç yerine çıkmak geldi. Alt binadaki biniş yerine gelince teleferik çalışmaya başladı ve ilk olarak kabine bisikletim KUZ ile birlikte bindim. Bisikletim KUZ kabin içinde, kelebek gidonum kahverengi bant ile sarılı, gidon çantam, beyaz su matarası, gidonda asılı kaskım, gidon boğazında nazar boncuğum, kamera aparatında takılı çam kozalağım, kornam ve kuş tüyleri.

DSCN5064

Brooks deri selem, sele demirine takılı krom su bardağım, sarı gülen kafa, bisiklet kilidi ve kancalı lastik sele borusuna takılı. Kancalı lastik ile bazen  bir şey taşırken bağlıyorum bagaja.

DSCN5065

Kabin içinde transparan çizilmiş Erciyes dağı, kayak yerlerini belirtir işaretler ve teleferikler çizilmiş cama.

DSCN5066

Teleferik kabinleri belirli aralıklarla tele tutunmuş olarak gidiyoruz yukarıya doğru.

DSCN5069

Teleferik direkleri, iki yanında konsollara bağlı makaralar üzerinde gergin çelik tellerini çekiyorum.

DSCN5072

Bindiğim yere kadar tüm kabinleri ve tellerle beraber direkleri çekiyorum. Arkamdan bisikletleri ile binmiş olanlar kabin içinde beni takip ediyorlar. Aşağıda biniş binası ve diğer binalar görünüyor.

DSCN5073

Kabin içinden bulutla kaplanmış Erciyes dağının zirvesini çekiyorum.

DSCN5075

Solda ise camekanlı gazino var.

DSCN5076

Arkamdaki kabindeki iki kişiyi çekiyorum, bisikletleri elinde ayakta duruyorlar.

DSCN5077

Ben yukardaki istasyonda iniyorum ilk olarak. Arkamdan gelip ikinci olan arkadaşı bisikletini indirirken çekiyorum. İçerideki ikinci kişinin bisikletinin arka tekerleği dışarıda.

DSCN5078

İlk olarak çıktım, zaman geçirmeden diğerleri gelesiye kadar kahvemi pişirip içmeliyim. Yanıma fazla kahve almamışım, sadece dört kişilik var, o da bir pişirimlik cezve demek. Şanslı olan üç kişi kahve içebilir. Kahve pişerken o şanslı üç kişiyi de rast gele, orada olanları yanıma çağırıp oturtturuyorum. Bir arkadaş bizim kahve pişirirken resmimizi çekiyor. Dört kişiyiz, arkamızda bisikletler ve teleferik istasyonu görünüyor.

DSCN5081

Ocağın etrafında rüzgarlığı koydum ki sönmesin. Cezvenin sapı görünüyor sadece. Karşıda Erciyes dağının etekleri ve bulutlar kaplamaya başlamış. Yerde üç fincanım kapakta duruyor.

20180729_115218

Dört kişi yan açıdan bir daha çekiliyoruz. Arkada telesiyej telleri ve kayak yapanların kayak takımları ile bindiği oturma yerleri.

DSCN5082

Arkamdan Erciyes dağını bulutla kaplanmış zirvesini çekiyor. Dün akşam ördürdüğüm saçlarım hala örgülü duruyor, çözmedim geceleyin.

DSCN5084

Kahvem pişti, yanımdaki üç kişiye birer fincanı verdikten sonra kendime de bir fincan ayırıp içmeye baladım Erciyes dağına doğru. Erciyes dağına biraz daha yakın olmanın heyecanı var içimde. Askerlik yaptığım yıllarda Erciyes dağına tırmanma hayallerini kuruyordum kafamda. Teskereyi aldıktan sonra tahminlerime göre 20 Kilometrelik bir yürüyüşle zirveye çıkar inerim diye düşünmüştüm. Haliyle dağcılık bilmeden, malzeme olmadan nasıl çıkarım diye hiç düşünmemiştim. Teskereyi alınca eve dönme olan güdüm bu hayalimin gerçekleşmesini unutturdu bana. Zaten nasıl yapacaktım ki? Zamanla dağcı arkadaşlardan öğrendiğim kadarı ile ekipmanlar olmadan hem çıkmam olanaksız hem de donma riski vardı. Bulunduğum rakım yaklaşık olarak 2600 metre civarında bir yükseklikteyiz. Daha 1300 metre daha çıkmak gerek. O da buradan gördüğüm kadarı ile yalçın kayalıklar bir duvar gibi görünmekte. İpsiz sapsız çıkılmayacağını buradan görüp anlayabiliyorum. Neyse belki bir gün bu hayalimi gerçekleştirebilirim, belli mi olur?

Elimin ucunda Urim Baba’nın kahvesi logolu fincanım Erciyes dağına doğru uzatmış olarak hayallerimi çekiyorum. Gökyüzü ve zirve bulutlandı iyice. Halbuki sabah Erciyes dağı bulutsuz tertemiz görünüyordu.

20180729_115523

Erciyes dağının zirvesinde fırtınalar kopuyor, bulutlar büyük bir devinim içinde. Bazen karlı, buzlu yerler kendini gösteriyor ara sıra.

DSCN5085

Bulutların azaldığı bir anda buzulu yakınlaştırıp çekiyorum. Zirvedeki sivri ve uzun kayalıklar belli oluyor.

DSCN5088

Çakır dikenleri pembe renkli çiçeklerini açmış buradaki bahar aylarını yaşıyor.

DSCN5091

Buradan Tekir yaylası ve kamp alanı görünüyor. Belediyenin büyük çadırları ve bizim küçük çadırlarımız oyuncak bir köyü andırıyor.

DSCN5095

Ne olduğunu, ne işe yaradığını, ne amaçla kullanıldığını anlayamadığım bir üç ayaklı sehpa düzlüğün bitiminde duruyor. Üç tane demir direk üstü birleştirilmiş. Üstten bir halat sarkıyor, halatın ucu kement olarak yapılmış. Bana idam sehpasını andırıyor. Böyle bir şeyin burada ne işi var? Anlamış değilim.

DSCN5098

Kahvemizi içtik, takımları topladım, çantama yerleştirdim. Aşağıdan hala gelenler var ve hepsinin gelmesini bekliyoruz. Festival ekibi buraya da bir tabela yerleştirilmiş. Üzerinde; “Festa 2200, Festivalin zirvesi Rakım 2600” yazılmış. Tabelanın yanında bisikletim ile beraber resim çekiliyorum. Arkamda Erciyes dağının bulutla kaplanmış zirvesi var.

DSCN5107

Hayranlarımdan, beni sosyal medyadan takip eden kız öğrenci ile beraber resim çekilelim deyince kızı kırmadım ve tabelanın yanında birlikte resim çekildik. İsmini bir türlü ezberleyemediğim kız, iki elini yana açarak zafer işareti yapıyor.

DSCN5113

Aşağıdakilerin hepsi gelince toplu resim çekiyorum tabelanın önünde. Kimi bisiklet yerde yatıyor.

DSCN5116

Resim çekildikten sonra festivali düzenleyenler bizleri uyarıyor. Tehlikeli ve dik bir toprak yoldan ineceğimizi, dikkatli inmemizi istiyor. Sonrasında inmeye başladık toprak yoldan. Dikkatlice iniyorum, bazı yerlerde çakıllar var ve tekerlek kayıyor. Eşpedal üyesi ikili tandem bisiklet ile aşağı inerken çekiyorum uzaktan. Bunlar Pınar ve Zeliş. Resimlerini çektikten bir süre sonra bisikleti kaydırıp düştüklerini gördüm. Hemen kendimi yokuş aşağı dikkatli bırakarak yanlarına vardım. Yerden kaldırdım, herhangi bir şeyleri var mı yok mu diye kontrol ettim. İkisinde de küçük sıyrıklar haricinde bir şey olmadığını öğrenince içim rahatladı. Benim korkum görme engelli Pınarın düşmesi. Etrafını görmediğinden nereye, nasıl şekilde düştüğünü anlamıyor. Allahtan bir şey olmadı ona sevindim. Bisikleti kaldırdım, zincir atıp dişliye sıkışmış. Zinciri kurtarıp yerine taktım ve yola daha dikkatli etmelerini söyledim. Aşağıya inesiye kadar peşlerini bırakmadım, hep takip ettim. Aşağıya sorunsuz indiler.

DSCN5119

Bazı yerler düzleşiyor o da başka bir teleferik yerinin sonunda olduğumuzdan. Kayakçıların kayakları ile oturup yukarı çıktıkları telesiyej. Toprak yolda bir çok bisikletin tekerlek izleri var.

DSCN5121

Bizim Hamdi etrafta papatya çiçeklerini toplayıp demet yapmış. Bisikletten inmiş yol kıyısında duruyor. Sanki sevgilisini bekliyor da ona çiçek vererek aşkını ilan edecekmiş gibi.

DSCN5122

Kamp alanına geldik, Kayseri den sucuk ve Kayseri pastırmacıları gelip tezgah açmışlar. Büyük mangallar kurup sucuk pişirerek bizlere yarım sucuk – ekmek veriyorlar. Bu günkü öğle yemeğimizi de yemiş olduk. Sucuk – ekmek sırasını bekleyenler.

DSCN5123

Ayrıca satış ta var, Kayserinin meşhur çemenli pastırması ve sucukları satışta. Bunların yanında da Kayseri mantısı da satılıyor.

DSCN5124

Ben de biraz pastırma ve mantı alayım dedim. Sıraya girerek 200 gram pastırma aldım. Kilosu 3 yıl evvel 100 Lira ile daha iyisi 120 Lira arası değişiyordu. Bir kilo da Kayseri mantısı aldım. Pastırma ustası elinde satırdan biraz daha enli pastırma bıçağı ile ince dilimler halinde pastırmaları dilimliyor. Ustalık her dilimi aynı ölçüde dilimlemek.

DSCN5127

Ben cep telefonundan pek beceremem internetten otobüs biletini almasını ama görme engelli Hüseyin Garip bu konuda uzman sayılır. Benim otobüs biletini Kamil Koç firmasından önceden aldıydı cep telefonundan 5 dakikada. Telefonun özel programı sayesinde seslerle ve çok hızlı konuşan sesle işi rahatça, görmeden hallediyor. Çadırları, eşyaları toplayıp bisikletin çantalarına yükledim. Belediye otobüsleri kamp alanına gelerek bizi otogara götürmek üzere aldı. Otogarda Otobüs hareket saatini beklerken gölge bir yerde Kayseri de son kahvelerimizi içtik yanımdakilerle beraber. Hareket saati yaklaşınca perona gelip ön tekerlekleri söktük. Benimle aynı otobüse binecek olan Timukan Karaca da ön tekerleğini söktü. Otobüs bagajına bisikletleri ve çantaları yerleştirip koltuklarımıza yerleştik. Yaklaşık 14 saatlik rahat bir yolculuktan sonra, ertesi gün 10;00 civarı İzmir otogarına vardık. Bisikletleri ve çantaları indirdik. Ön tekerleği takıp çantaları da bagaja yükledikten sonra Timukan ile vedalaştım. Timukan Karşıyaka yönüne, ben Balçova yönüne gideceğim. Böyle seyahatlerde en sevdiğim taraf servis otobüsüne gerek duymamam. Bisiklete bindiğim gibi biraz trafikten, Alsancak’tan sonra bisiklet yolundan yavaş yavaş Göztepe iskelesine geldim. Burada durup Göztepe iskelesi ve asma köprü olan sarı – kırmızı renkli Göztepe yaya geçidinde bisikletim KUZ park etmiş olarak çekiyorum bir poz. KUZ hak ediyor bu pozu.

20180730_142338

Böylece bir turun, bir festivalin ve bir yazı dizisinin sonuna geldik. Ömrümde en güzel geceyi, Ay tutulmasını ve 2200 metrelik bir yakınlıkta izledim ve yaşadım. Bana bu güzellikleri yaşatan Aslı Azman’a ve Meliha Tekin’e çok ama çok teşekkürlerimi sunarım. Bu güzelliklerin resimlerini iyi bir fotoğraf makinesi ile çekerek sizlere sundum. Yaşadıklarımı elimden geldiğince sizlere anlattım. İsmini hatırlayamadığım Kayserili bisiklet dostlarına da ayrıca teşekkürlerimi sunarım, sağ olun var olun.

Bir dahaki festivallerde, turlarda görüşme dileği ile

Bu gün yaptığım yol toplam 27 + 17 = 44 Kilometre civarı

Aşağıda yaptığım yolun haritaları

Powered by Wikiloc

Otogar – Üçkuyular 17 Km

Powered by Wikiloc

İki Garip Bir Akdeniz Köyceğiz Maceraları

7 – 8 – 9 – 10 Ekim 2017

Cumartesi – Pazar – Pazartesi – Salı ve Çarşamba

Köyceğiz maceraları 1. Gün

(Kör arkadaşlarım için betimleme yapılmıştır)

 

Nasıl iş bu
Her yanına çiçek yağmış
Erik ağacının
Işık içinde yüzüyor
Neresinden baksan
Gözlerin kamaşır

Oysa ben akşam olmuşum
Yapraklarım dökülüyor
Usul usul
Adım sonbahar

Atilla İlhan

 

Öne çıkmış görsel. Ben su kenarında, yeşillikler içinde kahve yaparken. Çay yeşillik içinde akan çay. Cezve ocağın üstünde.

Hakan için bir aparat hazırlamıştım. Bu aparat göbekten vitesli bisikletin dişlisini sökmek için. Sabah kahvaltıdan sonra ilk işim hazırlayıp 10 gündür çantamda taşıdığım aparatı nerede kullanacağımı görmek oldu. Bisikletin arka tekerini söktük, yakından bir resmini çekiyorum dişli ile birlikte. 16 tane dişi var. Bizim Hakan yokuşlarda biraz rahat etmek için dişliyi sökecek ama aparatı yok. O yüzden ben uygun bir aparat hazırladım. Göbek geniş ve kırmızı parlak bir renkle boyanmış. Dişliyi tutan somun dört tane oyuğu var. Aparatı deniyorum ama göbek deliği ölçüye uymuyor ve dar. O yüzden dişlere yerleştiremiyorum. Yani sığmıyor, deliğin genişletilmesi gerek.

Neyse göbek sökme aparat işini sonraya bıraktık. Hakan sürekli internetten bir şeyler alıyor, kargocular öylesine alışmış ki evi ezbere biliyorlar artık. İki ayrı kargo şirketi iki ayrı paket getiriyor aynı anda. Hakan kargo paketinin birini eline almış. İki kargocu da birbirlerine elini atarak poz veriyorlar. Sokakta biri minibüs, biri binek arabası var kargoculara ait. Cem de sağda kargo paketini inceliyor.

Gelen paketleri aldıktan sonra bu günün planını yapıveriyoruz bir çırpıda. Köyceğiz gölünün etrafını dolaşacağız. Bir de Sultaniye kaplıcasına gireceğiz. Fazla zaman kaybetmemek için Merve’nin arabası ile gideceğiz. Yanımıza gerekli eşyaları alıp yola çıktık. Köyceğiz gölünün sağ tarafından gidiyoruz. Göl büyük bir alanı kaplıyor. Sultaniye kaplıcaları Köyceğiz’in tam karşı kıyısında. Arabayla olunca kısa sürede Sultaniye kaplıcasına vardık. Bu tesisleri belediye işletiyor. Giriş ücretini veriyoruz, adam başı 4 Lira. Girişte kayalarda bir yarıktan su çıkıyor, yarıktaki suyun şifalı olduğunu belirtiyorlar. Su temiz ve berrak, suyun içinde hafif yeşilimsi yosunlar var.

Sultaniye kaplıcaları

Köyceğiz Gölü’nün güney batısında Ölemez Dağı’nın eteklerinde yer alan Sultaniye Kaplıcaları’nın tarihi günümüzden binlerce yıl öncesine dayanır.
M.Ö. 100 yıllarında Kaunoslular tarafından kullanıldığı bilinmektedir. Bizans döneminde ise genişletilerek konaklama tesisleri yapılmıştır.
Günümüzde Bizans döneminde yapılan tesisler Köyceğiz Gölü’nün suları altında kalmıştır. Roma döneminde kapsamlı bir hastane haline getirilmiştir. Kaynaklara göre, hastanenin girişine “Tanrılar adına buraya ölüm giremez” diye yazılmıştır. Ölemez Dağı da adını buradan almıştır.
Sultaniye kaplıcaları,  Romatizma, böbrek ve idrar yolları rahatsızlıkları, metabolizma bozuklukları, ruhsal yorgunluk, cilt ve kadın hastalıkları gibi birçok hastalığa direk tedavi olarak şifa gösterilir. Sultaniye Kaplıcaları’nın suyu kalsiyum klorür, kalsiyum sülfat, kalsiyum sülfür, bromür, radon ve radyoaktif maddeler içermektedir. Su sıcaklığı 39 derece olan Sultaniye Kaplıcaları Türkiye’nin en yüksek radyoaktiviteye sahip kaplıcasıdır (98.3). Radon değeri açısından da dünyada Endonezya’daki kaplıcadan sonra ikinci sırada yer almaktadır. Radyoaktivite yüksekliği nedeniyle rehabilite edici özelliği vardır. Burada güzellik çamuru vardır. Vücuda sürülmesiyle teni yumuşatıp, kırışıkları giderdiği söylenmektedir. Sultaniye Kaplıcası, Köyceğiz Belediyesi tarafından işletilmekte tesis bünyesinde ahşap konaklama ve insanların günlük faydalanabileceği restoranı mevcuttur.

http://www.koycegiz.gov.tr/sultaniye-kaplicalari

Arabayı park ettikten sonra havlu ve su donlarımızı yanımıza alarak soyunma kabinlerine doğru yürümeye başladık. Solda göl, kıyıya bağlı bir tekne. Sağda tesisin çardakları ve kapalı havuzun yeşil örtüsü brandadan. Üçgen demir parçalarının birleştiği yerlerde küçük yuvarlak camlar var.

Soyunma kabininde su donları giyip çamur havuzuna giriyoruz ben, Cem ve Hakan. Merve girmiyor, o yüzden cep telefonumu Merve’ye verip bizi çekmesini söylüyorum. Çamur havuzu vıcık vıcık çamurlu ve havuza bir borudan az miktarda sıcak termal su giriyor. Havuza girince çamura bulandık ilk önce. Bulaşmayan yerlerimizi elle çamuru sıvazlıyoruz. Cem kendini, Hakan da benim sırtımı çamurla sıvıyor.

Üçümüz de Merve’ye poz veriyoruz çamurlu olarak.

Havuzun çoğu yeri sulu, az bir yerinde daha katı bir çamur yığını var. Burada çamur görmüş camışlar gibi yatıyoruz Hakan ile birlikte.

Havuzdan çıkmaya çalışıyoruz. Ben çıkıyorum dışarı ama Hakan zorlanıyor çamurdan çıkarken. Çıkmasına yardım etmek için elimi uzatıyorum ama Hakan kendi çabası ile çıkmayı tercih ediyor.

Haliyle yoğun olan çamura batıp havuzun içine düşüyor Hakan.

Hakan’ı çıkarmak için ben de havuza atlıyorum. Çamurda yürümek, hareket etmek zor gerçekten.

Neyse Hakan’ı elinden tutup dışarı çıkarmaya çalışıyorum çekerek.

Hakan biraz ağır olunca havuzdan çıkarmak zor, tekrar çamura batıyoruz.

Çamura battık resmen, yuvarlanıyoruz adeta.

Sonunda ite kaka, çekerek çıkıyoruz havuzdan.

Cem de bizi takip edip çıkıyor. Ben karşıdaki duvara oturdum güneşlenmek için.

Üçümüz de çamurlu olarak duvarda oturup güneş altında kurutmaya bıraktık kendimizi. Üçümüz de Merve’ye pozlar veriyoruz elimizi çenemize dayayıp.

Kimi pozda elimizi kolumuzu uzatıyoruz yana doğru.

Hakan ortada, Cem solda, ben sağda el ele tutuşarak poz veriyoruz çamurdan heykeller gibi.

Çamur bir süre sonra üzerimizde kuruyor. Bu vücudumuza iyi gelecek. Üzerimizdeki çamurlardan arınmak için ilk önce göle atladık. Biraz yüzerek çamurları üzerimizden atıyoruz. Sonra tazyikli duş altında tüm çamurları temizledikten sonra açıktaki sıcak havuza girip bir süre duruyoruz. Havuz keyfini de bitirdik. Üzerimi kurulayıp elbiseleri giyiyorum. Göl manzaralı poz veriyorum, omuzuma havlumu atıp koluma dolamış şekilde. Eski Yunanlı soylular gibi. Burada pide yapılıyor ve karnımız da acıktı. Hemen pideleri ısmarlayıp karnımızı doyuruyoruz.

Oradan geçen birine bizi çekmesi için rica ediyorum. Dördümüz göl arkada kalacak şekilde poz vererek çekildik resmimizi. Hava kapalı, gökte bulutlar var. Cem, Hakan Ben ve Merve.

Sultaniye kaplıcalarından ayrılıp Köyceğiz gölünün denize ulaştığı kanala geldik. Doğal sit alanı ve koruma altında olduğu için kanala köprü yapılmamış. Karşıya geçmek için iki arabalık bota biniyoruz araba ile. Kanalın genişliği yaklaşık 100 metre civarı. Bot kısa sürede karşıya geçecek. Botun içinde dördümüz elçek kamera ile çekiyorum tam kanalın ortasında. Ben, Merve, Hakan ve Cem.

Daha önce, 2013 yılında bir kez karşıya küçük bir sandalla bisikletimi yükleyip geçmiştim. Bu kez tersine, araba ile geçiyorum. Dalyan içindeyiz, burası deniz kaplumbağaların yani Latincesi caretta carettaların yumurtlama yeri. Ama denizin kumsalı olan yer biraz daha uzak. Ortaca belediyesi turizm tanıtım amaçlı deniz kaplumbağasını  dev heykelini iki kaidenin üstünde yumurtlarken yapmış. Yumurtalar aşağı düşmüş ve kimi kaplumbağa  yumurtadan çıkmış halde yapılmış. Kaplumbağa etrafı kalın urgan ile çerçevelenmiş. Heykel kanala yakın, kanalın karşısında Kaunos antik kentine ait kral mezarları kayalıkların yüksek kesiminde görünüyor.

Kaplumbağa yumurtaları ve yumurtadan çıkmış deniz kaplumbağalarının bronzdan heykelleri yerde.

Kanalda irili ufaklı bir sürü tekne var. Kimi karaya bağlı, kimisi hareket halinde.

Karnımızı pide ile doyurmuştuk ama üstüne kahve içmedik. O yüzden hemen kanalın kıyısında tezgahı bir bankın üzerinde açıyorum. Bizi Hakan çekiyor bir poz. Merve, ben, önümde çantam ve Cem. Bizi de meraklı gözlerle izleyen beyaz bir köpek oturmuş bakıyor. Belki de yiyecek bekliyor bizden ama kahveden başka bir şey yok ki. Hakan biraz sanatsal çekmiş bizi. Solda pembe güller, köpek önde, biz bankta oturmuş halde çekmiş.

Kahveyi pişirip içiyoruz afiyetle. Merve bu kez çekiyor Hakan ile. Cem arkada ayakta. ve Kral mezarları karşı yamaçta.

Akşam olmadan eve gelip dinleniyoruz biraz. Sonrası yemek hazırlıkları. Cem bize güzel yemekler yapıyor, ne de olsa mutfak işinden anlıyor. Hava karardıktan sonra Hakan bize dondurma ısmarlıyor. Harika dondurmayı yiyoruz yalaya yalaya. Dondurmayı yerken sahile, göl kıyısındaki kordonda yürüyüş yapıyoruz sonbaharın ılık havasında. Kordonda restoranlar, kafeler var. Birisinin ismi ilgimi çekti; UANA yazıyordu. İlgimi neden çekti? Çünkü Kosova’da yeğenimin ismi Uana. Aslında restoranın ismi Tuana, T harfi düşmüş sanırım.

Yürümek epey yordu, eve dönüyoruz ve kahve zamanı diyerek mutfakta kahve içiyoruz dördümüz.

Gecenin ilerleyen saatine kadar sohbet ediyoruz. Uyku kapının ardına gelince herkes kendi yatağına yatıyor. Merve üst katta tek başına. Bizler alt katta. Ben Cem ile bir odada. Hakan salonda çekyatta yatıyor.

Köyceğiz maceraları 2. Gün

Sabaha kadar güzelce uyuyorum, Güneş doğmadan uyanıp balkondaki masada yerimi alıyorum. Diğerleri henüz kalkmadı. Kitabımı ve kahve takımımı alıp balkondaki masada kahvemi pişiriyorum ilk önce. Sonra arkadaşlar uyanasıya kadar biraz kitap okudum.

Bu gün hava kapalı ve yağmurlu, ne yapalım derken kahve etkinliği yapalım dedik. Hakan hemen etkinliği açtı facebokta. Kahve etkinliği Köyceğiz parkında bir çardağın altında yapacağız. Çardağın altında tezgahı kurdum ve gelecek olanları beklemeye başladık. Masanın üzerinde cezveler, kamp tüpü, şekerlik, kahve kutusu ve ben. Bisikletim KUZ arkada. Turuncu çanta da yanımda. Urim Baba’nın Kahvesi tabelamı da masanın kenarına kondurdum. Hava yağmurlu, usul usul yağıyor. Parkta yağmur kokusu var.

Kahve etkinliğini duyan iki kişi geliyor. Birisi Murat Sevig, onu Gökova bisiklet festivalinden tanıyorum. Turu düzenleyenlerden birisidir kendisi. İkincisi Ceyhun Kantoğlu. Kahve içerek muhabbet ediyoruz. Maksat muhabbet değil mi? Ben solda elçek yapıyorum telefonumla. Sağda Murat, karşıda Cem, Merve, Ceyhun ve Hakan var. Masanın üstünde kahve takımları duruyor.

Gün yağmurlu olunca daha çok dinlenerek geçiyor. Kahve etkinliği fazla sürmedi, pek gelen de olmayınca eve dönüyoruz. Az biraz şekerleme yapıyorum. Yemek filan derken yatıyoruz.

Köyceğiz maceraları 3. Gün

Dün bir şey yapmadık, akşama kadar dinlendik sayılır. Sabah erkenden uykum açılınca kalkıyorum. Balkonda her zamanki gibi kahvemi pişirip kitabımı okuyorum. Kitap ta kalın olunca oku oku bitmiyor. Aslında pek te okumaya fırsatım olmuyor şu günlerde. Köyceğiz’de biraz okuma fırsatım oldu. Ben de değerlendiriyorum zamanı. Okumalı insan. Masanın üzerinde kahve fincanı köpüklü, kitabım ve ot bürümüş Hakan’ın bahçesi.

Hakanın ot bürümüş bahçesi epey büyük bir alan. Ev bahçenin çerisinde iki katlı olsa da küçük kalıyor.

Bu gün hava çok güzel, açık ve Güneşli. Ne yapalım? Hadi Akyaka’ya doğru bisikletlerle gidip gelelim. Hakan rotayı belirledi, ilk önce ana yolda gideceğiz bir süre. Köyceğiz sınırlarından çıkıp Toparlar köyüne giriş yapıyoruz tabelalara göre.

Bu bölgede yaban hayvanları yaşıyor. Bunlardan birisi de yaban keçileri. Tabelada uyarı işareti ile birlikte yaban keçisi geçiş alanı yazmışlar.

Gökova yolunda bir yokuş var, yokuşu çıkıp iniyoruz. Yokuşu iner inmez ana yoldan ayrılıp köy yollarına saptık. Sapar sapmaz ilk köyde çay molası verdik. Ne de olsa yokuş biraz yordu. Kahvede ağaçların gölgesinde masanın etrafında çay içerken elçek ile bir resim çekiyorum. Ben, Hakan, Merve ve Cem. Masada çaylar.

Köy yolları sakin ve doğa ile iç içe yolculuk yapmanın keyfini çıkaracağız. Gökova’ya giderken yolumuzun üzerindeki köyleri ve kalan kilometreleri gösterir tabela var. Tabelalarda yazan; Portakallık 3 km, Elmalı 5 km, Yeşilova 9, Gökova 15 km.

Köy yolu dar olmasına rağmen pek araba yok. Serbest bir şekilde yol alıyoruz. Önümde Hakan ile Cem gidiyor.

İşte gördüğünüz gibi yol bomboş, kıyılarda bahçeler, meyve ağaçları ve incir ağaçları var. Köylülerin hayvanları için saman balyaları kıyıda istiflenmiş. Üzeri naylonla örtülmüş durumda

Yolda sadece biz varız, Merve önde, Hakan ve Cem arkadan geliyorlar.

Ben de yoldayım bu arada, beni Hakan çekiyor.

Köyün birinde artık kullanılmayan klasik motorlardan birini görüyorum. Kırmızı renkte, boyaları dökülmüş, neredeyse tozdan görünmeyecek kadar kaplanmış durumda sundurmanın altında öylece duruyor. Motorun arkasında traktör park etmiş, koca tekerlekleri görünüyor sadece.

Yolda giderken ilginç bir hayvana rastladık; Bukalemun. Tam da yolun ortasında, asfaltın üzerinde karşıya geçmeye çalışıyor.

Bukalemunu daha yakından çekiyorum, deri rengi kırçıllı olarak yeşil renk ağırlıklı. Siyak, beyaz renk tonları da harita gibi dağılmış durumda. Bukalemunların en önemli özelliği renk değiştirebilmesi. Bulunduğu yerin rengini kolayca alabilirler. Ayrıca iki gözü birbirinden bağımsız ayrı yönlere bakabilir. Pençeleri yandan kıskaç gibidir ve dallara kolayca tutunabilme özelliğine sahiptirler. Çok yavaş hareket ederler. Türkiye’de Ege ve Akdeniz kıyılarında yaşarlar ve ender görünürler.

Öyle yavaş hareket ediyorlar ki karşı tarafa geçmesini sabırla bekledik. Hatta yoldan geçen bir arabayı durdurup yandan geçip hayvanı koruduk. Neyse güç bela karşıya geçti. Bizler de merakla hareketlerine, yürüyüşüne bakıyoruz. Benden başka bu hayvanı ne gören, ne de ismini bilen var. Yani böyle bir hayvanın Türkiye’de olduğunu bile bilmiyorlar. Kimisi ejder dedi, Afrika’da tropikal iklimde yaşadığını sanıyorlardı. Neyse ki ben çocukluğumda mahallemizdeki dağda çok görmüştüm bukalemunları. Hayvanı tanıtıyorum bu arada. Bukalemun yavaş hareketlerle bisikletlerin yanına geldi. Hakan’ın bisikletinin ön tekerine geldi. Sanırım tırmanacak bir dal gibi görüyor iki ayrı gözle nasıl algılıyorsa.

Ön iki ayağınla jant demirinle yandan pençeleri ile sıkıca tutundu. Arka ayakları asfaltta.

Pençesi ile jant demirine nasıl tutunduğunu görebilirsiniz.

Bukalemunun bir özelliği de yürümesi. Çok yavaş hareketlerle yürüyor ve her adımını attığında ileri geri bir süre sallanıyor tüm gövdesi ile. Bu çok ilginç ve canlı izliyoruz yavaş adımlarını ve salınımlarını. Tellere, maşaya tutunarak neredeyse üste çıkacak gibi

Neyse fazla oyalanmadan hayvanı yere indirip çalılara doğru gitmesini sağladık. Toprak rengi ve sararmış otların arasında rengi ortama uyduğu için pek belirgin görülmüyor. Fark etmek gerçekten çok zor. Çok dikkatli bakınca görünüyor.

Bukalemunu doğada bırakıp yola devam ediyoruz. Daha ileride bir tane daha gördüm ama üzerinden araba geçtiği için asfalta yapışmıştı. Bukalemunlar insanların elinden kurtulamıyor kolay kolay. Yolda araba ile eziyorlar yada yakalayıp satıyor kimisi. Fiyatı da pahalı. Evde besliyorlar evcil hayvanlar gibi. Cem, Merve önümde, daha ileride Hakan bisiklet sürüyor. Etraf çam ağaçları ile örtülü durumda.

Burada da sarnıçlar var ve bir tane görüyorum. Kubbesi sararmış otlarla bürünmüş durumda. Önünde elektrik beton direği var.

Gökova köyünde öğle yemeği yiyoruz bir lokantada. Ben kuru fasulye, pilav, cacık yiyorum. Karnımız doyduktan sonra yola çıkıyoruz. Karşımıza Sakar yokuşunun dik ve kayalık yamaçları çıktı. Burada taş ocağı var, dağı yavaş yavaş yiyorlar.

İşte hayalimdeki ev, tam da tarlanın ortasında, bahçe duvarı yok. Tek katlı, kerpiç evin tek bacası, çatısı kiremitli. Yanında küçük bir depo yada atölyesi. Bakımsız olsa da sürekli yaşanılsa ev şahane olur. Evin köşesi tam doğuya doğru bakıyor. Yani dört duvar da güneşi görecek şekilde. Orman ve dağ az ileride başlıyor. Ne yakın ne uzak. Tarlanın ortasında kalın gövdeli bir dut ağacı var ama dutun dalları kesilmiş, bu yıl yeni dallar kısa olarak çıkmış.

Akyaka yoluna girdik. Burada kayalara oyulmuş mezar kalıntısı var. Bisikletler ve mezarın girişi, yanında iki sütun. Mezarın üç tarafı ve çatısı ana kayadan yontularak ayrılmış durumda.

Mezarın giriş kapısı kaya oyulup işlenmiş. Mezar dikine boydan çatlamış ve bir tane ince boru ile desteklenmiş. Ne kadar tutacaksa.

Yakınlarda bir kaya mezarı daha var. Giriş yeri dikdörtgen oyulmuş, kenarlarında süs yok. Basit bir kaya mezarı.

Başka bir kaya mezarı işlenmiş giriş yeri. Yanında bir nar ağacı yetişmiş mezarın.

Kaya mezarları ile ilgili bilgilerin yazıldığı plaka mezarların yanında direklere asılmış durumda.

Burada kocaman bir su sarnıcı bulunmakta. Duvarları ve kubbesi taşlarla örülmüş.

Dünyanın en kısa nehirlerinden birisinin kaynağındayız. Yaklaşık 4 kilometre uzunluğunda olan bu nehrin adını nedense isim bulamamışlar gibi “Kadın Azmağı” adını vermişler. Daha düzgün bir isimle anılabilirdi. Her yerde azmak var, burası “Kadın nehri” denebilirdi mesela. Su kaynağı ve akan su miktarına bakarak bir nehir gibi bana göre. Neyse Su buradan çıkıyor, koca dağın dibinde. Çıkar çıkmaz da can vermiş doğaya ve etrafı yeşil, içi başka bir yeşil, bitkilerin cümbüşünü izlemek insana dinginlik veriyor.

Nehir başladığı gibi gitmiyor, yer yer göremediğimiz kaynaklarla giderek çoğalıyor. Bir nehre dönüşüyor adeta.

İşte kaynaklardan birisi, su sodalı içilecek gibi değil ama buz gibi. Ayaklarını içine sokunca fazla duramıyorsun.

Bu güzellikte kahve içilmez mi. Zaten kahve güzel yerde içilir, içilmeli. İnsana huzur veren yerlerden birisinde bağdaş kurmuş yerde oturuyorum. Önümde cezvede kahve pişiyor. Geniş bir alana yayılmış nehrin su yüzeyine yansıyan ışıklar yeşil renkle oynaşıyor. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Burada nehir olur da su kuşları olmaz mı, ördekler de yüzer neşeyle.

Kahveler pişti, dört kişiyiz, şanslı olan 3 kişi Merve, Cem ve Hakan da nasipleniyor. Kahve fincanımda köpüklü kahve elimde nehirle birlikte çekiyorum bir poz. Kahvemi huzurla içiyorum içime doğayı sindire sindire.

Yoldan değil de nehrin o muhteşem güzelliği ile birlikte akıyoruz sanki denize doğru toprak üstünde, nehrin kıyısında. Hakan bisikleti ile nehrin kıyısında.

Nehir giderek çoğalıyor ve derinleşiyor. Sazlıklar kıyılarını kaplamış. Derinliği, berraklığı ve tarif edilemez turkuaz tonda yeşil ve mavi rengiyle büyülüyor beni.

Akyaka’ya geldik ve denize, Gökova körfezinin dibindeyiz. Burada su donlarımızı giyip denize girmeye çalışıyoruz ama deniz çok sığ. Git git anca dizlerimize geliyor. Ayrıca su bulanık dibi görünmüyor. Yani yüzmek için elverişli değil. Hakan ve ben poz veriyoruz Merve’ye denizin içinde kollarımızı açarak. Karşıda Datça yarımadasının başlangıç dağları.

Denizde yüzemediğimize göre Azmak nehrinin deniz ile buluştuğu yere gidip orada giriyoruz buz gibi suya. Karşı kıyıda küçük tekneler bağlı. Ben ve Hakan kıyıda, suyun içindeyiz.

Kıyıdan koşarak azmak nehrine atlıyoruz balıklama. İlk önce beni çekiyor Merve. Tam zıplamışken suyun üstünde yakalıyor.

Sonra suda zıplayıp havalanıyorum bir kuş gibi ileri doğru atılıyorum.

Ve su yüzeyinde uçuyorum adeta.

Benim yaptığım gibi Hakan da zıplamaya çalışıyor.

O da su yüzeyinde ileri doğru uçuyor ve süzülerek havada bir süre gidiyor. sanki Süpermen.

Nehrin ağzı üç dört adımda derinleşip boyu geçiyor. Yüzüyorum Hakanla birlikte. Nehrin akıntısı kuvvetli, adamı alıp gidiyor denize doğru. Sürekli kulaç atıp tersine yüzmek gerek.

Kollarımızı birbirimize atıp poz veriyoruz Hakanla birlikte. Bel hizasında suyun içindeyiz. Karşıda iki katlı bir bina, çatısında Güneş panelleri var su ısıtmak için. Kenarda tekneler bağlı.

Buz gibi suda bir süre atlayıp dalıyoruz nehre. Yüzüyoruz ve vücudumuz diri bir şekilde çıkıp kurulanıyoruz havlularla. Akan su sodalı olduğu için saçlarım ipek gibi yumuşak oluyor. Buraya uyarı levhası konulmuş. “Dikkat! Burada ani derinleşme ve akıntı sebebiyle yüzmek tehlikeli ve yasaktır.” yazıyor. Bizdeki değişmez durum “Yasakçı zihniyet” her yerde olduğu gibi burada da devam ediyor. Yasak yazılacağı yerde sakıncalı dense ve yüzme bilmeyenler girmese de yüzme bilenler girebilse ne güzel olur ama illa ki “Yasak” olacak. Tabelanın iki yanında Hakan ile omuzlarımızda havlularla poz veriyoruz “Yasaklara” inat. Tabela direğine Merve’nin yeşil bisikleti dayalı.

Yasaklara uymayan başkaları daha var, ördekler ve kazlar. Onların umurunda değil yasaklar. İstedikleri biçimde yüzüyorlar. Çünkü okuma yazmaları yok. Ayrıca insanlar gibi yüzme bilmeme gibi durumları yok.  Yüzebildikleri için boğulma tehlikeleri de yok. Nehrin kıyısı tamamen sazlarla kaplı.

Üzerimizi kuruladıktan sonra giyinip yola çıkıyoruz. Gökova köyünün olduğu yerden geçip eski Marmaris yoluna girdik. Burası yeni yol yapılınca araç trafiğine kapatılmış.  Yolun kıyısındaki okaliptüs ağaçları yaklaşık 100 yıl önce dikilmiş. 1938 Yılında sıtma hastalığından kurtulmak için bataklık ağacı olan okaliptüs ağaçları dikilmiş düzlükte, ovanın olduğu yerdeki yol kıyısına. Ağaçlar 20 metreyi aşmış durumda ve yolu tamamen örtmüş. Okaliptüslü yol yaklaşık 4 kilometre kadar. Bu ağaçlar hem bataklığı kurutmuş hem de sıtma hastalığını durdurmuş. Yol trafiğe kapatılınca zemin kilitli beton taş ile kaplanmış.

Okaliptüslü yolda dördümüzü alacak şekilde elçek resmi çekiyorum.

Dönüş yolunda akşam olmak üzere, Güneş ufka yaklaştı ve gölgeler uzadı asfalta. Kendi gölgemi çekiyorum bisikleti sürerken. Ana yoldan Köyceğiz’e gidiyoruz.

Eve varıyoruz, duş yemek derken Merve’yi yolcu ediyoruz ilk önce. Bu gün günlerden Pazartesi’ydi, okulda görevi yoktu ama yarın okula gitmesi gerek. Merve’nin bisikletini yüklerken yanlışlıkla elini sıkıştırdık farkında olmadan. Neyse ki fazla önemli değildi ve acıya dayanıklı çıktı Merve. Merve’yi uğurladıktan sonra Köyceğiz’in sonbahar akşamlarını kaçırmamak için göl kıyısına şöyle bir dolaştık dondurmaları yiyerek. Gerçekten tadı nefis dondurma yapan bir yer. Dondurmanın tadı ağzımda yatıyorum.

Bu gün yaptığımız yol toplam 84 Kilometre civarı

Yaptığımız yolun haritası aşağıda.

Powered by Wikiloc

Köyceğiz Maceraları 4. Gün

Sabah her gün olduğu gibi erkenden kalkıp güne hazırlandım. Bu günkü rotamızı belirledik; Yuvarlakçay!  Ama ilk önce Hakan’ın bisikleti için getirdiğim aparatın deliğini genişletip uydurmamız gerek. Aparatı kasabanın demircisine götürdük. Orada matkap vardı, aparatın deliğini uygun ölçüde deleceğiz. Demirci matkap tezgahına aparatı delmeye çalıştı ama demiri sertleştirdiğimiz için matkap ucu kıymık bile almadı. Yani delinmiyor aparat.  Demirci dükkanı tek katlı eski bir yapı. Tabelasında Güven Demirhanesi yazıyor. Tahta kapısı ve yanında iki pencere gibi açıklık var. Burada demircinin ocakta ısıtıp hazırladığı tahra kesici aletleri asılmış. Tahra ucu kıvrık, iç tarafı keskinleştirilmiş odun, çalı, dal parçalarını kesmeye yarayan alet. Matkap tezgahında demirci ustası çalışıyor. Cem, Hakan ve ben izliyoruz ustanın yaptığı çalışmayı. Solda çarşının elbise satan dükkanı ve ipe asılmış entariler rengarenk. Bisikletim KUZ önde park halinde.

Burada halledemeyiz kararına varınca sanayi sitesine gittik. Burada torna tezgahına bağladık ama o da olmadı, delinmiyor. Aklıma bu aparatı yapan Bacanağım geldi. Bacanağı arayıp ne yapabiliriz diye fikir aldım telefon ile. Bacanağım bana değerli bilgisini söylüyor; Aparatı ısıtıp suyunu alın, sonra delin. Deldikten sonra tekrar ısıtıp suyunu verin. Hemen değirmenciye dönüp demirci ustasına aparatı ısıtması için veriyoruz. O da ocağı yakıp kömürleri ısıtıyor ilk önce. Demircinin kullandığı yakıt bildiğimiz odun kömürü. Benim bildiğim kok kömürü kullanıldığı. Odun kömürü kullananı ilk defa görüyorum. Demek ki ustanın bir bildiği var. Ocağın üstü açık yeni yanmaya başlayan odun ve kömür dumanlar saçarak tutuşmaya başladı. Ocağın başında demirci ustası. Ocak masa boyutunda yerden yukarıda yapılmış. Yanında demir maşaları, bir tarafı kırık kocaman örs. Dükkanın duvarları taş örülü. Duvar diplerinde uzun – kısa kazma – kürek sapları, demir çubuklar dizili.

Amcamın karoser atölyesi vardı. 1970’li yıllar, o zamanlar çocuktum.

Çocukluğum.

Çocukluk yıllarım aklıma geldi. Amcamın karoser atölyesine giderdim sık sık. Orada makineler, aletler, ağaç ve demir işleri vardı. Kamyonlara kasa üretiliyordu. Orada bir de sıcak demir ocağı vardı. Burada demirler ısıtılıp çekiçle şekiller verilerek kasa için demirler yapılıyordu. Yaz aylarında, okullar tatile girince çırak olarak çalıştım. Kalasları, tahtalar planya ve kalınlıkta işlenirken yardım ediyordum çırak olarak. Yongalar savrulurken ağaç kokusu, çam kokusu gelirdi burnuma. En çok sevdiğim çalışma yerlerinden birisi de demir ocağında çalışmak. Tabi bu her zaman olmazdı ama demir ocağı yanınca hemen amcamın yanına, ocağın başında bitiveriyordum. Ocak yerden 70 santim kadar yüksekte kuruluydu. Sıcağa dayanıklı ateş tuğlaları ile örülmüş ocakta kok kömürü yanardı. Daha iyi yanması için ıslatırdık kok kömürünü. Bir de daha çabuk yanması için hava üfleyen motorlu fan vardı. Daha eskilerde koca körüklerle hava üflenirmiş ocaktaki kömürlere. Ben o günleri görmedim ama demir ocağında çıraklık yaptım o yüzden şanslıyım.

Kömür yanmaya başladığında kısa sürede fan yardımı ile kömür kor haline geliyordu. Ateşin içine demir parçasını yerleştiriyordu amcam. Yüksek derece kok kömüründe ısınan demir tavlanıp kıpkırmızı, hatta sarı renge dönüyordu. Sanırım haddecilikten bildiğim kadarı ile 1200 derece kadar sıcaklığa ulaşıyordu demir. Tam da tavlanmaya hazır. Amcam demir maşa ile parçayı alıp örsün üzerine koyduktan sonra ağır çekiçle döğmeye başlıyordu kızgın demiri. Çekiçle şekil verip sık sık  çevirip döğüyordu. Ben de onu izlemekten zevk alıyordum. Ben de yardımcısı olarak elimde balyozla bekliyordum. Eğer inceltmek yada yassılaştırmak gerekse ben balyozla döğmesine yardım ediyordum. Çalışa çalışa öğreniyordum demirciliği. Amcan örsün üzerine boşa tek çekiç darbesi vuracaksa parçayı çevirecek ve ben vurmayacağım sonraki darbeyi. Bazen de iki kez boşa vurunca ben balyozla vurmayı kesiyordum. Parça soğuyunca rengi soluyordu. Soğuyan parçayı tekrar ocağa sürüp ısıtıyor ve ısınan parça kızgın olunca örsün üzerinde tekrar dövülmeye başlanıyordu. Be çekiç darbeleri ritimli olup dinlemesi bile zevk veriyordu bana. Sanki müzik yapıyorduk. Kalın, ağır demir örsten çekiç darbelerinin tınısı, sıcak demire vurulan darbe daha tok sesler çıkarıyordu, zamanla soğuyan demir parçası kızgınlığı geçince tınısı da serleşiyordu. Bir de buna balyozla eşlik edince sanki orkestrada müzik enstrümanları henüz bestelenmemiş demirci senfonisini çalıyordu.

Aşağıda yanan kömürün alevi yükselmiş ocakta. Demir maşalar ve bir tarafı kırık örs. Nasıl becermişler, nasıl kırılmış bilemiyorum. Örs çok eski olmalı.

İlk önce ocakta tavlıyoruz aparatı, suyu kaçıyor ve yumuşuyor demir. Parçanın kendi kendine soğumasını bekliyoruz bir süre. Parça soğuyunca matkap tezgahında deldik sorunsuz olarak. Delme işi başarılı olunca aparatı tekrar tavlıyoruz ocakta. Tavlanınca bu kez yağın içine atıyoruz suyunu alması için. Kızgın parça yağın içine girince bir kısım yağ yanıp dükkanı sarıyor yanık yağ kokusu. Ocakta bu işlemi yapan demirci görülüyor.

Aparatı alıp eve gidiyoruz. Denedik ama açamadık, çok sıkışmış ve fazla zarar vermeden bırakıyorum olduğu gibi. Hakan orijinal aparatı ısmarlamış internetten, halledecek kendisi. Bu gün Yuvarlak çaya gideceğiz. Zaman geçirmeden hazırlıkları yapıp gerekli malzemeleri çantaya yükledik. Yola çıkarak kısa sürede doğanın içinde tırmanmaya başladık. Tırmanma başlayınca manzarada harika olmaya başladı. Köyceğiz gölü tüm güzelliği ile kendini dağların korumasında gösteriyor mavilikler içinde.

Bisikletim KUZ yol kıyısında, hafriyatı yapılmış kayalık alan düzeltilmiş yerde park ederek yukarı doğru tırmanan Cem ve Hakan yolda bisiklet sürüyor.

Çam ormanı içinde genç ve yaşlanmış ağaçları bir arada görmek ne güzel.

Dağlar yalçın kayalıklardan dik bir halde yükselmiş ağaçların arasında.

Çıktık, çıktık, sonunda toprak yol ayrımına geldik. Ben haliyle buraları bilmiyorum ve ilk defa geldim. Hakan yolu biliyor ve nereye gideceğimizi bilmeden peşinden gidiyoruz. Haliyle neresi olursa olsun Hakan bizi güzel bir yere götüreceğine eminim. Ona güvenim sonsuz. Toprak yola saptık. Hakan beni toprak yola yeni girmişken çekiyor.

İkinci çekiminde çok yakınım kameraya. Bisikletim KUZ, kelebek gidonunda asılı kaskım. (Yokuş çıkarken çok düşük hızda hareket ettiğimden kaskı çıkarıyorum kafamdan) turuncu çantalarım bagajda takılı.

Toprak yola girdiğimizde zirveye çıkmış olduk. Ormanın içinden giden toprak yolda inişe başladık.

İnişte frenlere asılıyoruz, çünkü dönemeçli yoldayız ve çok dik. Cem önde, ben arkada, Hakan da bizi çekiyor.

Hakan bizi yuvarlak çayın yukarı kısmına, harika bir yere indirdi. Burada bizden başka kimse yok. Bisikletleri çınar ağaçlarına yaslayıp üzerimizdeki formaları çıkarıyoruz. Hakan çoktan çıkarmış bile, üstü çıplak. Cem sadece fermuarını açmış göbeği görünüyor. Üçümüzü de ön kamera ile elçek yapıyorum.

Burada bir çok göze var. Su damarı buradan yeryüzüne çıkıp yuvarlak çaya karışıyor.

Kaynak dedikleri bu olsa gerek, çünkü su kaynıyor gibi hava kabarcıkları çıkarıyor kumların içinde.

Başka bir yerde, kayanın dibinde gözeden su çıkıyor. Tam cennetlik yer, her taraftan sular fışkırıyor adeta.

Yuvarlak çay kaynağındayız, gürül gürül akıyor, saf, berrak ve tertemiz.

Buraya birileri çayın içine taşlar koyarak belli bir derinlik elde etmiş. Küçük bir bent gibi konulmuş taşlardan aşan çay köpürerek akıyor kendi yatağında.

Yuvarlak çayda çektiğim videoların görüntüsünü aşağıdaki videoda görebilirsiniz. Videoyu Cem çekiyor benim cep telefonumla.

Bu video da youtube de

Buz gibi akan suya bırakıyorum kendimi. İlk başta biraz üşüme geliyor ama sonra alışıyorsun.

Tamamen suyun içine sırt üstü yatıyorum. Temiz, saf, berrak suda arınıyorum adeta. Çayın ortasında kocaman bir kaya var, iki yanından çay akıp gidiyor.

Cem de giriyor çayın içine, onu da ben çekiyorum bir poz.

Su çok soğuk olduğu için fazla kalmadan dışarı, güneşin altına çıkıyorum. Kurulanırken Hakan da odunları yakıyor tavukları pişirmek için. Odunlar tutuşmuş, alevler çoğalıyor.

Muhteşem bir manzarayı izliyorum, çay çağlıyor kademe kademe. Kıyılarda otlar, çalılar ve çınar ağaçları. İzlemeye doyum olmuyor bu cennet köşesini.

Ateş köz haline gelince tavukları pişirip yemeye başladık. Cem et yemediği için ona göre sebze ve ot ağırlıklı salata ile karnını doyuruyor. Kendisi bir vejetaryen. Ateşin başında yarı çıplak Cem ve Hakan. üzerlerine Güneşin hüzmeleri vuruyor.

Yemeğimizi yedik, karnımız doydu. Atalarımız ne demiş; “Yemekten sonra ya kırk adım atçan yada uzanıp yatçan” Ben ikincisine uyuyorum. Hamağımı çınarların gövdesine bağlayıp geriyorum. Gölgede biraz şekerleme yapmak çok iyi geliyor. Vücudum gençleşmiş, temiz oksijen hücrelerimi yenilemiş halde nefesimi kontrollü alıp vererek hülyalara dalıyorum.

Hayallerimden birini gerçekleştirmenin gölgesinde çınar yapraklarını henüz sonbahar geldiği halde yeşil görüyorum hala. Çınar yaprakları insan eline benzer; beş parmaklı. Yapraklar ele benzeyince hafif rüzgar estiğinde sağa – sola salınmaya başlıyor. Tıpkı el sallar gibi.  Binlerce yaprak bana el sallıyor durmadan. Ayrıca gölge yapıyor dalların ucunda.

Ben şekerleme faslını bitirince Cem yerimi alıyor. Sadece benim hamağım var. O yüzden nöbetleşe hamağa uzanıyoruz.

Bu kez Hakan uzanıyor hamağa, kadehini bizim şerefimize kaldırıyor yattığı yerden.

Şekerleme olayını bitirip toparlanıyoruz, ateşi de söndürdük. Bu arada bir çoban keçi sürüsü ile yanımıza geldi. Selamlaştık, tanıştık. Düz bir betonun üzerinde kahve takımlarımı çıkarıp kahve pişirmeye başladım. Biz üç kişiydik, şanslı olan çoban dördüncü olarak kahvemin tadına bakacak. Şansa ayağı ile geldi. Betonun üzerinde Cem, ben ve çoban. Çobanın kafasında şapkası var. Sopası da önünde duruyor. Çay kayalara çarpan köpüklerle akıyor aşağı doğru. Üzerinde oturduğumuz beton su kaynağı ve buradan borularla alınıyor.

Kahveler pişti ve cezveden fincanlara boşaltırken Hakan beni çekiyor. Hava serinlediği için üzerime poları giymiştim.

Kahveleri içip sohbet ediyoruz çoban ile. Sonra vedalaşıyoruz çobanla ve yola çıkıyoruz. İndiğimiz toprak yol çok dik olduğundan kendimi zorlamadım. Yürüyerek sert olan yeri çıkıyorum. Hakan da beni çekiyor.

Çaydan epey yukardayız ve karşıma bu kırmızı, sarı karışımı yengeç çıkıyor. Beni fark eden yengeç kendini savunmak için gardını alıyor. Harika bir an, benle kapışmaya hazır bir yengeç kafa tutuyor. Haliyle kapışmaya niyetim yok. Hareketleri sevimli.

Asfalt olan yere çıkınca iniş başlıyor ve akşam Güneşinin parlak ışıkları hüzmesi altındayım.

Bulutsuz bir gökyüzünde Güneş dağların üzerinde, altında Köyceğiz gölü, dağlar net görünüyor. Önümde uzayıp giden sürülmemiş bir tarla var. Bir süre durup bu manzarayı izliyorum.

Hakan da bu anı kaçırmıyor ve yanımda Güneşi izliyor manzara eşliğinde.

Kısa sürede Köyceğiz’e geldik, evde üzerimizi değişip akşam yemeğinden sonra gün batımında Köyceğiz gölünün kıyısında dolaşmaya çıktık. Kordonda yürüyoruz sakin göllü izleyerek. Güneş biraz önce dağların ardında kaybolmuş, kızıllığı kalmış sadece gökyüzünde.

Gece olasıya kadar dolaşıyoruz kordonda, sonra eve dönüp günü değerlendiriyoruz. Epey zaman oldu evden ayrılalı, o yüzden yarın otobüs ile dönmeye karar verdik Cem ile. Biletleri hemen alıyoruz internetten ve içim rahat olarak yatıyorum.

Bu gün yaptığım yol yaklaşık olarak 27 Kilometre civarı

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

 

Köyceğiz Maceraları 5. Gün Eve dönüş

Erkenden kalkıp balkonda yerimi alıyorum kahve takımımla. Kendime şöyle güzel bir kahve pişiriyorum. Kahvemi içerken Güneşin doğuşunu izliyorum sabahın seherinde. Elimde kahve fincanı, bahçede otlar, ağaçlar ve Güneşin ilk ışıkları belirmiş. Sağda beton taş döşeli sokak. En fazla 2.5 katlı evler. O yüzden balkondan bakarken Güneşe ufkum açık gökyüzünde.

Herkes uyanınca kahvaltıyı yapıyoruz ve zaman geçirmeden dağınık olan eşyaları yükledik bisikletlere, otogara doğru pedalladık. Henüz hareket saati gelmediğinden bisikletlerin ön tekerleklerini söküp bagaj çantalarını indirdik. Otobüse bindirmeye hazırız.

Otobüs gelince sorunsuzca bagaja Cem ile el birliği ile yerleştirip koltuklarımıza oturduk. Kamil Koç firması bisikletlilere sorun çıkarmadan bir ilden başka bir ile taşıyor. Firmaya teşekkürlerimi bildiririm. Hareket saatimiz 13:00. Yaklaşık 4.5 saatlik rahat bir yolculuktan sonra İzmir garajına indik. Bisikletleri indirip ön tekerlekleri taktık. Bagaj çantalarını da yükledikten sonra dümdüz bir yoldan Alsancak çimlere geldik. Burada mola veriyoruz çimenlerde, kahve içeceğiz. Bizi burada Uluğ Cem Balkanlı karşılıyor. Cem ile ikimizi bisikletlerimiz yüklü halde bir poz çekiyor cep telefonumla.

Kahve faslından sonra bisiklet yolundan aheste aheste Güneş batmadan Göztepe iskelesine vardık. Güneş tüm kızıllığını bulutlara vererek batmaya hazırlanıyor. İskelede yolcu vapuru harekete hazır bekliyor. Bisiklet yolu maviye boyalı, kıyısında çit çalıları dikilmiş.

Eve vardım, ev yerinde duruyor ama zaman saatim durmuş, çalışmıyor. Demek ki solucanda zaman yolculuğu yaparken değişik rotalar yapmamızın nedeni buymuş. Saat çalışmayınca gonk sesi evrene yayılmadığı için rotalar saptı. İstenmeyen yollara girip çıktık, yoldan çıktık ama güzeldi yaşadıklarımız. Neyse ki fazla sapıtıp evrende kaybolmadan eve geldik. Hemen saati kurup zamanı ayarlanıyorum. Saati ayarlarken yarımlarda bir kere ve saatlerde ederi kadar gonk vurdu. Tokmağın vuruşu evrene ses dalgaları yayılmaya başlayınca uzay – zaman normale döndü. Yoksa evren kaosa sürüklenebilirdi maazallah. Eski, kurmalı duvar saatim, ahşaptan yapılmış. Camlı kapağı açık. Büyük kadranında saat 11:30 u gösteriyor. Uzun sarkacının ucunda disk ağırlık var. Üstünde süs piyonları ve çıkıntıları var. Sol tarafına nazar topu asılı kuşağınla. Saatin kapağı açık durumda.

Hayallerimdeki turlardan birini daha bitirdim. 13 Günlük bir turda güzel anları doya doya, gezerek, dostlarla bir festival ve Antalya’dan Köyceğiz’e kadar yeni dostlar edinerek hazine torbama yerleştirip yeni hikayeler oluştu. İşte o hikayeyi dilimin döndüğü kadarıyla sizlere yazdım. Biraz geç oldu ama zaman meselesi. Uzay – Zamanda solucanın ne yapacağı belli değil. Bazen hızlı geçiyor zaman, bazen de yavaş. Yani zaman göreceli. Bunu ben demiyorum, ünlü fizikçi Albert Einstein demiş.

Otogar – Üçkuyular arası yol 17 Kilometre civarı

Aşağıda haritası

Powered by Wikiloc

Büyük Taarruz 5. Gün

9 Eylül 2015 Çarşamba

5. Gün Belkahve – Pınarbaşı – Konak – Üçkuyular

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinden gelip
öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber
seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz’i.

Ve biz de burda bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
                                    suda balık,
                                                    havada kuş kadar
                                                                  çokturlar;
korkak,
            cesur,
                     câhil,
                             hakîm
                                      ve çocukturlar
ve kahreden
                 yaratan ki onlardır,
kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır…

Nazım Hikmet RAN

Kuvayi Milliye Şiiri

 

Öne çıkan görsel, İzmir ili hükümet konağı, İzmir valiliği binasının önü, Bina iki katlı, iki yanda büyük Türk bayrakları, ortada Atatürk afişi. Büyük taarruz bisikletlerle binaya doğru giderken.

İzmir manzarası ile seher vakti uyanmak herkese nasip olmaz. Bu sabah bana nasip oldu, güzel bir sabahı düşleyerek yaşama renk katıyorum. Bu gün büyük gün 9 Eylül İzmir’in kurtuluş günü. Belkahve’den saldırıp Yunanı denize dökme günü. İzmir’i kaybedeceğini anlayınca apar topar, yanına alabildikleri eşyalarla birlikte kayıklarla gemilere binip kaçmaya çalışıyorlardı. Geride ise daha çok Türklerin yaşadığı mahalleleri yakmaya başlamışlar. Belkahve’den yangın alevleri ve tüten dumanları görünüyordu. Nedense Karşıyaka, Alsancak, Kordon, Konak, Karantina da bulunan evlere dokunmamışlardı. Buralarda gavur İzmir dedikleri kesim Leventtenler oturuyorlardı. Buralara dokunmaları cesaret isterdi ve böyle niyetleri olmadığı kesin. Müslüman Türklerin evlerini yakmak, onları katletmek giderayak işine yarıyordu gavur Yunanın.

Çadırımın içinde dışarısı, önümde açık yeşil bir çadır ve servi ağaçları.

Güzel İzmir’e de güneşin ilk ışıkları vuruyor arkamızdaki tepenin ardından.

Güneşin ilk ışıklarını kahve içerek karşılıyorum. İzmir’i kurtarmadan önce zinde olmak gerek. Kahve takımı, ocağın üstünde cezve, kahve pişiyor.

Kahvaltı Bornova belediyesi kahvaltı getirdi. İzmir’de bilinen meşhur kumru sandviç ve boyoz ile yapıyoruz. Kahvaltıdan sonra belediye görevlileri kahve yapıp protokoldekilere vermeye başlayınca ben de kahve takımını gözlerinin önünde açıp kahve pişirmeye başladım. Benim bu hareketimden utanmış olacaklar ki kahvem pişmeden bana bir fincan kahve veriyorlar. Elimde kahve fincanı, önümde cezvede kahve pişiyor.

Belkahve’de Çardak dinlenme çay tesislerinde oturup çay içiyoruz. Henüz tören için millet gelmedi daha. O yüzden bekliyoruz gelmelerini. Turu tek kadın bisikletçi olarak tamamlayan Öğretmen Aynur Güney ve Cem KOÇ ile bir resim çekiliyoruz. Diğer kadınlar daha önce ayrıldıkları için turu tamamlayamadılar.

Büyük Taarruz bisiklet turunu düzenleyen ve organize eden asker kökenli Osman Kutlu anılarını yazdığı kitabını tüm katılımcılara imzalayıp hediye veriyor. Kendisine teşekkür ediyorum böyle anlamlı turu düzenlediği için. Kitabını bana imzalarken bizi çekiyorlar.

Herkese tek tek kitabını imzalıyor Osman Kutlu. Kitabını imzalarken çekiyorum bir poz.

Osman Kutlu katılımcı belgesini anı olarak veriliyor bana. Kısa olsa da güzel bir tur oldu benim için. Aslında 25 Ağustos tan katılmak gerek ama başka bir zamana bıraktım.

Sonunda protokol tören için gelince tören başladı. Karşıda protokolde oturmuş olanları ve tören alanını çekiyorum.

İzmirli bisikletçileri de sabah erkenden gelerek aramıza katıldı. Bizim tören ve protokolle işimiz olmadığı için merdivenlerde dizelenip töreni uzaktan izliyoruz. Elçek ile kendimizi çekiyorum. Yanımda, Ergun, Ertuğrul ve Şafak var.

Büyük taarruz bisikletçileri toplu halde merdivenlerde oturmuş halde çekiliyoruz.

Çekeni çekerler derler ya öyle yakalanmışım kendimizi elçek yaparken.

Bisikletçiler sıralanıp hazır bekliyoruz, Başlama işaretini Bornova belediye başkanı verecek.

Başlangıcı veriyor belediye başkanı. Arkada başlangıcı bekleyen bisikletçiler.

Trafik polisleri yolu kapatıyor araç trafiğine ve iniş başlıyor. Baktım son sürat inmeye başladılar hemen öndeki arkadaşlara yetişip yavaş ve birlikte kopmadan gideceğimizi söyledim. Önde sadece Turda olanlar olacak, arkada İzmir bisikletçileri takip edecek biçimde gitmelerini sağladım. Yarış yapmıyoruz, Büyük Taarruz bisiklet turu 15 gündür yapılıyor, şanımıza uygun, birlik ve beraberlik içinde İzmir’e giriş yapmalıyız. Böylece ikazlarıma uyan öncülerimiz gayet başarılı bir şekilde insanların alkış ve kornaları ile İzmir caddelerinde coşkulu bir şekilde bisiklet sürdük.

Pınarbaşı’ndan dosdoğru eski Kemalpaşa yolundan İzmir şehitlik abidesine geldik. Abidenin yanında bisikletleri park edip içeriye girerek tören için hazırlık yapmaya başladık. Şehitlik kaidesini yakından çekiyorum kimse olmadan.

Yıllardır yanından geçerim ilk defa İzmir şehitliğine girip yakından bakıyorum. Şehitliğin yapıldığı günde dikilen fidanlar dev ağaçlara dönüşmüş. O günlerden bu günlere şehitlere gölgelik olmuş. Bundan sonra da sonsuza kadar gölgelik edecek ağaçlar.

İki ağaç gövdesi arasından şehitlik kaidesi.

Palmiye ağacının gövdesinden şehitlik abidesi.

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda
Gördüğün bu tümsek Anadolu’nda,
İstiklal uğrunda, namus yolunda
Can veren Mehmed’in yattığı yerdir.

Bu tümsek, koparken büyük zelzele,
Son vatan parçası geçerken ele,
Mehmed’in düşmanı boğdugu sele
Mübarek kanını kattığı yerdir.

Düşün ki, haşrolan kan, kemik, etin
Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin
Bir harbin sonunda bütün milletin
Hürriyet zevkini tattığı yerdir.

Necmettin Halil Onan 1927

Şair Necmettin Halil Onan’ın yazdığı  Bir Yolcuya şiirinin mermere yazılmış halini çekiyorum.

Tören için hazırız, 1 dakikalık saygı duruşunun ardından İstiklal Marşı hep birlikte okundu şehitlerin mezarı başında.

Başka bir yerde de şehitliğin yapılış bilgileri ve bu noktada şehit düşmüş askerlerin ismi mermere yazılmış.

HALKAPINAR İSTİKLAL ŞEHİTLİĞİ

Bu anıt, İzmir’in Kurtuluşunda (9 Eylül 1922)

iki süvari bölüğünün emniyetini

almak için, uç mangasında yaya olarak

ilerleyen Mehmetçikler’den, o zamanlar un

fabrikası olarak kullanılan binadan açılan ateş

sonucu şehit olarak buraya defnedilen;

Akşehirli Bekir Oğlu Mehmet Çavuş,

Antalyalı Ömer Oğlu İbrahim Hakkı Çavuş,

İzmirli Bekir Oğlu Veyis’in

(kaldırıldığı hastanede Şahadet Mertebesine ulaşmıştır)

aziz hatıralarına yapılmıştır.

Yanıma gelince hüzünler kaçtı
Sevginle doldu göz-bebeğim şimdi
Yüzüme gülünce çiçekler açtı
Bir İzmir efesi yüreğim şimdi…

Toprak sanki kaydı yeri öpüp de
Goncalar naz yaptı dudak büküp de
Öyle diz vurdum ki yeri öpüp de
Bir İzmir efesi yüreğim şimdi…

Gönlüm sanki salkım- saçaklar gibi
Dudağım sevinçten uçuklar gibi
Alkış ve el çırptım çocuklar gibi
Bir İzmir efesi yüreğim şimdi…

Oktay Zerrin

Şehitlik abidesinde Osmanlıca yazılar var, kaide de; Türkçe VATAN VE NAMUS yazılmış.

Şehitlikteki törenler bitti, trafik polislerin yolu kapatarak İzmir caddelerinde bisikletleri sürmeye başladık. Alsancak’tan Talatpaşa bulvarını izleyerek Konak valiliğin önüne vardık. Orada bekleyen halk ile bütünleşip coşkuyla 9 Eylül İzmir’in kurtuluşunu kutladık. Saat kulesi ve meydandaki kalabalığı valiliğin merdivenlerinden çekiyorum.

İzmir ili hükümet konağı İzmir valiliği binasını çekiyorum. Bina iki katlı, iki yanda büyük Türk bayrakları. ortada Atatürk afişi. Binanın önü kalabalık. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Kalabalığın ardında saat kulesi.

Afyon valisinden alınan Türk Bayrağı İzmir valisine maalesef teslim edemedik. Onun yerine vali yardımcılarından birisi Teslim aldı. Bence Afyon valisine yapılan bir saygısızlık. Osman Kutlu Türk bayrağını vali yardımcısına teslim ederken.

Tören sonrasında saat kulesinin önünde katılım madalyalarını alarak turu bitirmiş olduk. Benim için anlamı büyük olan Büyük Taarruz Bisiklet Turuna bir nebze olsa da katılmaktan gurur duydum. Turun ötesinde yeni dostluklar kuruldu, yeni hikayeler anlatıldı. Güzel bir 4 gün birlikte pedal çevirdik, birlikte yedik, birlikte eğlendik. Elbette en önemlisi şehitlerimize dualarımız eksik olmadı. Onların sayesinde Türkiye Cumhuriyeti düşmanlardan kurtulup bağımsızlığa kavuşmuştur. Başta Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşları yönetiminde kahraman Kuvayı Milliye neferlerinin ruhları şad olsun. Büyük Taarruz Bisiklet Turunu düzenleyen Osman Kutlu ve katılan tüm arkadaşlara teşekkürler.

İzmir saat kulesini çekiyorum.

Arkadaşlarla vedalaşıp sahil yolundan aheste aheste pedal basarak, iyot kokusunu içime çekip evin yolunu tuttum. Göztepe iskelesinde KUZ ve kıytırık birlikte sarı kırmızı renklerle boyalı olan Göztepe köprüsünü çekiyorum.

Böylece bir turun daha sonuna geldik, başka güzel turlarda görüşme dileği ile sevgiyle kalın sevgili okurlarım

Bu gün yaptığı yol 19 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc