Etiket arşivi: deve

Eşpedal Bisiklet Turu 5.Gün

6 Ağustos 2021 Cuma

Havran şehir içi – Kocaseyit – Havran

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

karartmışlar sabahları

geceler batak

sokaklar savaş sonu

acılar yatak

bir düzen ki kahrolası

ben giderim atım gitmez

su söndürmez yangınları

kol kırılır yen içinde

kırılır da ses etmez

damlatır kanını bir rezil karanlığa

buna şaşmak n’eylesin

Hasan Hüseyin

 

Öne çıkmış olan görsel, müze evindeki iç merdivende 26 kişi. Çıkış merdiveninde 4 kişi, merdivenlerin üstünde 8 kişi ayakta. Diğerleri basamaklarda oturuyor. Merdiven üstündeki korkuluktan aşağı pankart sallanmış. Pankartta; solda Türk bayrağı, bisiklet süren birisi ve Özgür Bisikletçiler yazılmış.

231600704_4919366384756817_7475216324815067599_n

Sabah erkenden, Güneş daha doğmadan uyanıyorum. Hava aydınlık, burada tek tuvalet olunca erken kalkmak iyi oluyor. İşimi kimseyi beklemeden hallediyorsun. Güneş doğmak üzere, hemen yerimi almalıyım. Çadırlar yeşil çimenlerin üzerine kurulmuş rengarenk. Kilitli beton taş döşeli yol aydınlığa doğru gidiyor. Parkta palmiye ve çam ağaçları dikilmiş.

IMG_20210806_063833

Güneş doğmadan çay kıyısındaki çardakta yerimi aldım, yerimi alır almaz da Güneş doğmaya başladı. Güneş bu sabah doğarken sancılı doğuyor sanki. Işıkları pek parlak değil. Henüz kimse kalkmış değil, kahvemi yapıp içmeye başladım Güneşin doğuşunu izlerken. Çay yatağı derin ve geniş, çay akıyor dar yatağında. Burada insanların kötü alışkanlıklarını görüyorum. Belediye çok güzel park alanı, gezinti yeri ve oturup dinlenmeleri için çardaklar yapılmış. Çay yatağı yaklaşık 5 metre derin olunca çocuklar düşmesin diye telli korkuluklar da yapılmış duvar üstüne. Çok güzel bir yer, insanlar  güzel şeylere layıktır ama hak ediyorlar mı siz karar verin. Çay kıyısındaki çardaklarda oturanlar yedikleri, içtikleri plastikleri ve çöpleri yanlarında çöp tenekesi olduğu halde çaya atmaları akıl alır gibi değil. Duvarın dibi çöplerle dolu. Belediye inip temizlemiyor, atanların zaten umurunda değil. Temizlik doğaya kalmış. O da ne kadar zamanda olur belli değil. Yağmurlar başlayınca çay taştığı zaman tüm atılmış çöpleri alıp denize götürecek. Ve geleceğimiz yavaş yavaş kirlenecek böyle giderse. Yazık

IMG_20210806_064132

Park çam ve palmiye ağaçları ile kaplı, zemine gölgelik yapıyor. Parkta gezinti yolları, oturma bankları ve çocuk oyun yeri yapılmış. Betondan sarı renkli bir deve sırtında semeri ile tüm oyuncakları taşıyor. Yukarıya çıkmak için merdiven maviye boyanmış. Yanda turuncu renkli kaydırak, diğer yanda salıncaklar.

IMG_20210806_080730

Parkı şöyle bir dolaştıktan sonra çay kıyısındaki çardağa geldim. Çayda akan su az da olsa büyük su kuşları çay yatağı üzerinde uçarak yiyecek bir şeyler arıyor. Çay yatağı yeşil çimenlerle kaplanmış. Bir tane kamyon lastiği orta yerde duruyor.

IMG_20210806_083004

Havada bulut ta görünmüyor ama Güneş parlamıyor. Sarı soluk bir renkte. Sanki toz bulutu var. Gökyüzü de sarı renkte.

IMG_20210806_091120

Kahvaltımızı çardaklarda çay olmadan yapıyoruz. Kafeterya geç açıldı ve çay geç olunca anca kahvaltıdan sonra birer bardak çay içebildik. Tandem bisikletleri kapalı odadan çıkardık. Copilotum Songül ile birlikte, diğer arkadaşlarla Havran belediye binası önüne geldik. Belediye başkanını beklerken belediye binasının önündeki yerde üstte kırmızı soğan, altında nar, onun altında portakal heykeli konulmuş. Songül ile yan yana ilk resmimizi çekiliyorum. Daha yeni birbirimizi tanıdık ve iyi anlaşıyoruz birbirimizle. Songül’ün başında kask, benim başımda siperli şapka var.

IMG_20210806_102038

Belediye başkanı geldi, tanıştık, bizleri misafir ettiği için teşekkür ettik. Tandem bisiklet kullandı, gayet başarılı idi. Bu gün Havran da pazar kuruluyor, pazar yerini gezeceğiz. Ayrıca öğlene kadar iki tane müze gezip göreceğiz. Pazar yeri dışa taşmış, sebze meyve satıcıları hariç giyim, hırdavat ve diğer ürünler sokakta tezgahlarda satılıyor. Tezgahın birinde küçük çan gördüm. Tam aradığım boyutta, küçük ve bakır renkli. Çanı alıp bisikletimin sele demirine, çelik bardağımın yanına takıyorum. Songül de kedisi için daha küçük, ceviz boyutunda yuvarlak çıngırak aldı. Her çıngırağı çıngırdağı çıngırdatıp kulağı ile dinleyerek beğendiği sesi çıkaranı seçti.

IMG_20211016_092753

Kapalı pazar yerine geldik, burada şeftali ve çekirdekli kara üzüm aldık birer kilo. Akşama yeriz afiyetle. Pazar yerinin dışına çıktık yürüyoruz. Songül tuvalete gitmek istediğini söyledi. Karnına ağrılar girdiğini söyledi. En yakın camiye götürdüm. Bir süre bekledim dışarıda. Çıkınca yakındaki çeşmeden elini yüzünü yıkadı. Çeşme evin duvarına taş duvar şeklinde yapılmış. Ayna kısmı iç tarafı işlemeli taş yukarıya kadar girintili yapılmış. Yalağı dolu tuğla ile örülmüş. Çeşmeden sıçrayan suların etkisiyle yosun tutmuş etrafı.

IMG_20210806_112831

Terzizade konağına geldik. Dışarıya tabela konulmuş, Terzizade konağı restorasyon yapılmış daha yeni.

IMG_20210806_121338

Konak üç katlı ahşaptan yapılmış. Dışı tamamen sarıya boyalı. Sadece zemin kat tarafı beyaz renkte. İki yanda iki katta üçer pencere yan yana, ortada iki pencereli cumba. Giriş kapısı tahtadan ve kocaman.

IMG_20210806_113812

Konağın içine giriyoruz, orta yerdeki sahanlık geniş ve yukarıya çıkan merdivenler var. Merdiven iki yanda, üst katta ortada tek merdivenle yukarıya çıkılıyor.

IMG_20210806_113934

Kapılar kalın tahtadan yapılmış ve bakımlı, kilidi demirden.

IMG_20210806_114118

Yüksek olan kapı dış kısmına zig – zag çıtalarla işlenmiş süs olarak uzun bir dikdörtgen olarak. İç kısma da uzunlamasına çıtalarla kabartma yapılmış.

IMG_20210806_114125

İç duvarlarda nişler yapılmış bir şeyler koymak için. Kenarları ve iç kısmı desenlerle, çiçek motifleriyle süslenip boyanmış.

IMG_20210806_114141

Konağın içinde gizli geçit kapakları, merdivenler yapılmış. Diğer odalara, alt kata ve bahçeye çıkan gizli geçitler. Bu konakta Yunan işgalinde gizli sığınak olarak kullanılmış. Kaçak efeler, Kuvayı milliye elemanlarını Yunanlı askerlerden gizliyorlarmış ev sahibi tarafından. Cumhuriyet kurulduktan sonra Gazi Mustafa Kemal Atatürk Havran’ı ziyaret edişinde bu konakta kalmış. Çanakkale gazisi Seyit onbaşı ile bu konakta görüşmüşler.

IMG_20210806_114305

En üst kat yarım olarak sahanlık yapılmış, kenarda korkuluklar. Pencerelerde yarısına kadar çapraz çıtalardan perde gibi yapılmış. Kadınlar burada, pencere kenarına oturup dışarısını izlerlermiş. Dışarıdan bakan çıtaların arkasında kim olduğunu göremezlermiş.

IMG_20210806_115046

İç duvardaki niş içine kupada çiçeklerle boyanmış olarak süslenmiş. Yanımda gezdirdiğim Songül ile resmini çekiyorum. Songül göremediğinden elleri ile dokunarak resim çekildiği nişi tanımaya çalışıyor. Sadece içinde boyalı nesneleri anlatıyorum. Songül’ün başında kask var.

IMG_20210806_115949

Songül’ün karın ağrıları devam ettiğinden ahşap merdivenlere oturtup biraz dinlenmesini söylüyorum.

IMG_20210806_120823

Üst kattaki merdivenlerde oturmuş halde topluca resim çekiliyoruz. Alt kattan çıkan ortadaki merdiven yanlardaki iki merdiven ile üst kata çıkıyor. Resimde kimimiz oturmuş, kimi ortadaki merdivende ayakta. Kimisi üst katta korkuluklarda ayakta duruyor. Toplam 26 kişi var. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

231600704_4919366384756817_7475216324815067599_n

Terzizade konağından dışarı çıkıp çarşıdaki kahveye oturduk. Burada soda ve çay içiyoruz. Tuğçe Çiğdem elçek ile çekiyor bizi. Masada Songül, ben ve Cüneyt Kökalan oturmuş halde. Kamera camdaki Özcan Kıraathanesi yazısını ters olarak çekmiş.

24e32820-9479-45db-8d64-b4be64a6a94e

Çaylarımızı içip kalktık, Songül’ün karın ağrıları yine başlayınca camiye gittik. Bu gün Cuma, cemaat bahçeye namazlık koyup vaaz dinliyorlar. Arkalarından geçtik tuvalete gitmek için. Kadınlar tuvaletini pek kullanan olmadığı için görevli anahtarla açtı kapıyı. Bu gün üç tane camiyi dolaşmış olduk böylece. Yarı hacı olduk sayılır. Biz tuvalete girince grup çoktan müzeye gitmiş bile. Müzenin yerini de bilmediğimizden esnafa sora sora müzeyi bulduk. Girişinde cam tabelada Havran belediyesi 1923, Havran Kent Müzesi Hocazade konağı yazılmış. Tabelanın asıldığı duvar tuğladan.

IMG_20210806_132815

Kent müzesinin binasının arkasındaki bahçedeyiz. Bir kez daha Songül’ü tuvalete götürdüm. Beklerken binayı arkadan çekiyorum. Zemin kat çoğunlukla taş, geri kalan yerler tuğla ile örülmüş. Ortada merdiven, yanlarda iki oda var.

IMG_20210806_133618

Bahçede yerde sütunlar, ve küpler getirilip konulmuş.

IMG_20210806_133624

Zemin üstü katlar düzgünce tuğlalar örülerek yapılmış. Görünümü estetik. Zeminden gelen iki tane baca yüksek olarak tuğladan yapılmış.

IMG_20210806_133711

Pencereler dar ve uzun dikdörtgen biçiminde. Yan yana iki pencere var, tahta panjur ile kapatılmış camlar.

IMG_20210806_133716

Bahçede manolya ağacı var, kocaman olmuş.

IMG_20210806_133807

Bir de kocaman dut ağacı, yarı gölgelik bez serilmiş odanın üstüne. Bezin üstünde düşen dutlar kurumuş doğal olarak.

IMG_20210806_133812

Örülmüş tuğlanın güzelliğini çekiyorum. Ortada kapı, yanlarda ikişer pencere. En sağdaki pencere diğerlerine göre biraz daha geniş.

IMG_20210806_133818

Songül’ün hali yok müzeyi gezmek için. Songül’ü terasta bir sandalyeye oturtup müzeyi gezmeye başladım hızlıca. Odalardaki eşyalara fazla bakmadan sadece resimlerini çektim. İlk olarak yatak odasının resmini çektim. Ortada iki kişilik karyola, başlık ve ayak ucu tahtadan işlemeli olarak yapılmış. İkisi de aynı boyda ve yüksek. Yatak örtüsü beyaz, kenarları siyah renkte. Sol tarafta iki mankene uzun kollu kadın elbisesi giydirilmiş.

IMG_20210806_133836

Banyo ve tuvalet, ikisi bir yerde. Mermer hem banyo teknesi hem de tuvalet yeri oyulmuş. Yarım metre kadar tek sıra tuğla ile duvarlara mermer döşenmiş. Duvar üstüne de 15 santimlik mermerle örtülmüş. Mermerin üstünde bir fener duruyor. Gece içerisi aydınlansın diye fener yakılıyormuş demek ki. Sağdaki mermerde bir çeşme ve yanında küçük bir testi duruyor. Sağda mermer lavabo var, kenarları dalgalı şekil verilmiş. Çeşmesi, pirinçten.

IMG_20210806_133853

Beyaz kutular merdiven basamağı gibi yan yana konmuş. Üzerlerinde camekan içinde kalay kaplı bakır sahanlar. Kimisi kapaklı.

IMG_20210806_133912

Camekan içinde bakır bakraçlar, tepsiler ve bir kuzine.

IMG_20210806_133921

Tahtadan yapılmış fıçı, demir çemberlerle sağlamlaştırılmış. Çemberler pas tutmuş durumda. Mutfak dolabı üzerindeki bankoda çeşitli mutfak gereçleri konulmuş. Bunlar, tencere, sahan, küp, kocaman bir sini, tepsiler ve tahta fıçıdan oluşuyor.

IMG_20210806_133930

İki raf üzerinde, alttaki rafta iki tane ağzı geniş küp, aralarında transistörlü radyo. Üstteki rafta ise iki semaver. Birisi krom, diğeri bakırdan yapılmış. Yanlarında kahverengi, semaver boyutunda cam şişe.

IMG_20210806_133935

Başka bir rafta ağzı geniş küp, küçük bakraç. Yanında kaminato denilen ispirto ocağı.

IMG_20210806_133941

Kancaya asılmış askılı terazi. Askının altında uzun bir çubuk. Burada hareketli demir parçası, ölçülendirilmiş demir çubukta kefeye konulmuş ağırlığa göre dengeye getirilen hareketli parça nerede duruyorsa ağırlığı belirtiyor. Alttaki kefe üç zincirle bağlanmış demir çubuğa. Duvarda bir çeşme ve yerde üç testi duruyor.

IMG_20210806_133945

Üç tane kahve değirmeni yan yana. Birisi el işi örgü ile kaplı, diğerleri pirinçten ve değişik boyutta yapılmış. İki tane de pirinçten yapılmış yuvarlak kutu. Kapaklı olan kutuların birisi şeker, diğeri kahve konuyor olmalı. Bir tane de işlemeli şekerlik tabak.

IMG_20210806_134013

Mutfak bankosundaki kalın mermere üç tane lavabo oyuğu açılmış. Hiç birisinde su gider deliği açılmamış.

IMG_20210806_134036

İki kısa kalas yan yana getirilip birleştirilmiş. Alt kısmına uzun ve keskin çakıl taşları sıkıştırılarak tarımda kullanılan yaba aletini oluşturulmuş. Kalasların uç kısımları kalkık durumda kızak gibi. Bu aletle buğday taneleri başaklarından ayırmaya yarıyor.

IMG_20210806_134121

Tahta sandık, kenarları teneke ile sağlamlaştırmışlar. Kısa çubuklardan, ip ile bağlanmış çark. Ne işe yaradığını anlayamadım.

IMG_20210806_134139

Antik kentten getirildiği anlaşılan iki tane sütun başlığı sergilenmiş. Başlıklar ince işçilikle süslenmiş.

IMG_20210806_134228

Üst kata çıkan tahta merdiven, yukarıya doğru sola dönerek çıkılıyor. Korkuluğu da tahtadan yapılmış.

IMG_20210806_134307

Camekan içinde, cam raflara konulmuş üç tane tüfek.

IMG_20210806_134334

Çanakkale savaşında kaldırdığı 276 Kiloluk top mermisini sırtına almış Kocaseyit  mermiyi topun olduğu yere götürürken betimlenmiş heykeli. Duvarda Çanakkale savaşındaki düşman gemileri denizde, geminin iki bacasında duman tütüyor. Geminin yanına düşen top mermisinin havaya kaldırdığı su sütunu resmedilmiş. Top siperi kum torbaları ile kısa bir duvarla çevrelenmiş. Yerde top mermileri.

IMG_20210806_134341

Havran’lı yaşlı ihtiyar bir adam heykeli. Başında kasketi, beyaz sakalı uzamış. Üzerinde koyu renkli yelek ve gömlek. Aynı renkte pantolonu. Sol dizine mendilini yaymış. Solda bağlama saz duruyor. Yaşlı adan koltuğa oturmuş durumda.

IMG_20210806_134404

Cam raflı camekanda bakır bardaklar, porselen fincanlar ve çeşitli mutfak eşyaları konulmuş, bir tane de siyah renkli çevirmeli ev telefonu.

IMG_20210806_134419

Biri kısa, biri uzun iki tane döküm soba.

IMG_20210806_134425

Banyo içinde tuvalet deliği, dışında mermer lavabo. Lavaboyu mermer destek üzerine koymuşlar.

IMG_20210806_134453

Kare masa üzerine çiçek desenli örtü konulmuş. Arkada biri lambalı eski radyo, biri transistörlü iki radyo. Önlerinde Üç tane değişik tipte daktilo. Bir tane de facit marka, tuşlu mekanik hesap makinesi.

IMG_20210806_134503

Duvardaki pano tavana kadar, panoda yerel gazete sayfaları yapıştırılmış. Pano büyük ve geniş olduğu için iki parça çekmek zorunda kaldım. Yoksa kadraja sığmıyor. Panonun sol tarafı gazete küpürleri.

IMG_20210806_134517

Panonun sağ tarafındaki gazete küpürleri.

IMG_20210806_134534

Fişek kütüklüğü üç gözlü, yanında ikili dürbün.

IMG_20210806_134600

Efelerin kullandığı iki namlulu tabanca.

IMG_20210806_134604

Bu da çifte tüfeği.

IMG_20210806_134610

Yanında da mor efe kıyafetleri.

IMG_20210806_134616

Kılıfı içinde kama.

IMG_20210806_134628

Değişik tipte iki tane tabanca. İkisi de kabzaları boş ve paslanmış durumda.. Herhalde toprakta uzun süre kalmış ve bulunmuş olmalı.

IMG_20210806_134636

Kızılay  matarası.

IMG_20210806_134641

Paslanmış kama

IMG_20210806_134707

Altı aboneli telefon santrali. Bağlandı kabloları yuvalarına takılmış, solunda telefon ahizesi.

IMG_20210806_134723

Müzeden çıkıp bisikletleri bıraktığımız yere geldik. Songül zar zor bisiklete bindi. Bisiklet sürecek dermanı kalmamıştı. Kısa sürede çadırların olduğu yere geldik. Günün geri kalan bölümünde Koca Seyit köyüne gidilecek. Songül’ün durumu iyi olmadığından bizimle gelemeyip çadırda dinleneceğini söyledi. Songül gelmeyince bende bisikleti depoya bırakıp araç ile gideceğim köye. Koca Seyit’in köyü biraz yükseklerde olduğu için tırmanış var. Araç içinde yorulmuyorum ama bisikletleri çıkarken görünce ne çok zahmetle bisiklet sürdüğümüzü anladım. Yorulanları bir yerde durmuş dinlenirken çekiyorum

IMG_20210806_171345

Köy az yukarıda göründü.

IMG_20210806_172647

Köyün girişinde araçtan inip yürümeye başladım. Köy kadınları bisikletçilerle resim çekiliyorlar.

IMG_20210806_173626

Mazlum arkasında Hüseyin Garip olduğu halde tandem bisikleti sürerken bir poz çekiyorum.

IMG_20210806_175317

Köyün az yukarısındaki hakim tepeye Koca Seyit anıtı yapılmış. Etrafı da duvarlarla çevrelenmiş. Girişte iki sütun üzerine kirişte Koca Seyit Anıtı yazılmış

IMG_20210806_180106

Anıt alanı çit ağaçlarla süslenmiş, bakımlı bir park halinde. Koca Seyit belinde ağır mermi taşırken, arkada Mustafa Kemal, sağ elini kütüğe dayalı, sol kolu arkada cepheye bakarken betimlenmiş heykelleri.

IMG_20210806_180230

Büyük bir top lastik tekerlek üzerinde.

IMG_20210806_180240

Koca Seyit tören yerinde mermer kaide üzerinde kırmızı renkli Türkiye haritası ve ay – yıldız. Altında kabartma rölyef ve altın renginde plakalarda Koca Seyit hakkında yazılmış bilgiler. Kaideye dört basamakla çıkılıyor. Basamaklar tamamen mermer kaplı.

IMG_20210806_180313

Pankartımızı açıp ardına diziliyor arkadaşlar. Arkada anıt kaide.

IMG_20210806_180823

Burada hazır toplanmışken Koca Seyit anısına ilk önce İstiklal marşını söylüyoruz hep birlikte. Ardından Başkanımız Fatih Söylemez İstiklal marşının on kıtasını ezbere söylüyor. Ben de videosunu çekiyorum. Videonun linki aşağıda.

https://youtu.be/K21F95iJNAM

Anıtın altında altın renginde tabelaya Koca Seyit’in Yaşamı ve Çanakkale’deki kahramanlığı yazılmış. Yazıda;

Kocaseyit

Seyit Çabuk Havran’ın Manastır (Çamlık) şimdi ise Kocaseyit ismini alan köyünde doğdu. 1. Dünya savaşı sırasında 18 Mart 1915 günü Çanakkale, Kilitbahir, Rumeli Mecidiye tabyasında topçu eri olarak görev yapar. İngilizlerin Quen Elizabeth gemisinden atılan 490 kilogramlık bir mermi Mecidiye tabyasını delik deşik ederek toprağa gömer ve Seyit’in topunun vincini bozar. Sağ kalan iki erden biri Seyit’tir. Niğdeli Ali çavuş toprağa gömülen Seyit onbaşıyı kurtarır. Kocaseyit Niğdeli Ali çavuşun yardımıyla sırtına aldığı 276 kilogramlık mermiyi topunun namlusuna sürer. İngilizlerin Ocean zırhlısına nişan alıp ateşler. Dümen tertibatından vurulan düşman zırhlısı Çanakkale boğazının akıntısına kapılır. Nusratın döktüğü mayınlardan birine çarparak batar. Kaybedilmek üzere olan Çanakkale deniz savaşı Havranlı kahraman onbaşı Seyit Çabuk (Kocaseyit) sayesinde kazanılmıştır. Böylece Kocaseyit Çanakkale deniz zaferinin en büyük kahramanlarından biri olmuştur. Daha sonra İstiklal harbine katılarak yurdun düşmanlardan temizlenmesi için savaşmıştır.

IMG_20210806_181245

Anıtın az ilerisinde kapalı bina içinde Kocaseyit müzesi var. Müze içine girip geziyorum. Camekan içinde dört tane top güllesi, duvarda Kocaseyit’in resmi asılmış.

IMG_20210806_181520

Dört tane gülle ve Kocaseyit’in asker elbiseleri.

IMG_20210806_181525

Kocaseyit’in ölüm kağıdı çerçevelenmiş.

IMG_20210806_181539

Kocaseyit belinde top mermisi ile heykeli.

IMG_20210806_181547

Kocaseyit’in kızının torunu ile heykelin önünde resim çekiliyoruz birlikte. Arkada heykelin benzeri resim tablosu ve portre resmi duvarda asılı. Bizi Baattin Şimşek cep telefonu ile çekiyor.

234611158_4919363944757061_8413907447003205847_n

Müzede fazla görülecek bir şey yok, bir kaç resim, Kocaseyit’in heykeli, bir kaç eşyası. Müzede rehberliği Kocaseyit’in kızının torunu yapıyor. Müzeden çıkıp dışardaki topta basılı olan yeri çekiyorum. Top atıl durumda olduğu için buraya getirilip sergileniyor. En üstte Ay – Yıldız baskısı. Altında yarım yuvarlak olarak Türkiye Cumhuriyeti. Altına 15/24 Sm Ağır Obüs, 1937, 1590 Kg. En altta da üretici firma olan Skoda baskısı var.

IMG_20210806_181948

Kocaseyit anıtı tepede olunca çevredeki köyler manzarayı oluşturuyor.

IMG_20210806_183008

Bahçede kurumuş zeytin ağacının gövdesini çekiyorum.

IMG_20210806_183118

Görülecek bir şey kalmayınca az aşağıdaki mezarlığa gidip Kocaseyit’in mezarı başında ruhuna Fatiha okuyorum. Nur içinde yatsın. Mezar düzgün beyaz mermerlerden yapılmış, etrafı kırmızı, beyaz renkli zincir ile çevrelenmiş durumda.

IMG_20210806_185055

Kocaseyit ziyaretimiz bitince bisiklet kullananlar bisikletlere binip gittiler. Ben de araç ile Havrana indim yorulmadan. Kamp alanına gelip Songül’ün durumuna baktım. Durumu aynıydı, biraz uyumaya çalışmış ama çocuklar ve parktaki insanların gürültüsünden pek dinlenememiş. Akşam yemeğini yemek istemedi, karnı sürekli bulanıyor ve hareketli. İyice halsiz durumda, yemek te yemedi. Bu böyle olmaz deyip hadi hastaneye gidelim deyince itiraz etmeyip tamam dedi. Songül’ü koluma takıp çayın öteki tarafında olan devlet hastanesine yürümeye başladık. Yaklaşık 10 dakikalık bir yürüme sonunda hastaneye vardık. Acil servis kalabalıktı, sıra numarası alıp beklemeye başladık. Bir türlü sıra gelmediğinden kayıttaki görevliye Hastamız kör ve dayanacak hali yok diyerek bir an önce bakılmasını istedim. Fazla sürmedi bizi içeri aldılar. Yatağa yatırıp damar yolu açıldı, serum takıp beklemeye başladık. Bir saat sonra serum bitince çıkardılar serumu. Songül biraz kendine gelip toparlanmış gibiydi. Toparlanmasına sevindim. Doktor, bulantı ve kusma için reçeteyi elimize verdi. Acil içinde nöbetçi eczane ismi ve adresi yazıyordu. Yazıyı çekiyorum cep telefonumla. Havran küçük bir kasaba olduğu için sadece 1 eczane nöbetçiydi. Televizyon ekranında yazan; 06 Ağustos 2021 Cuma Nöbetçi eczaneler Şifa eczanesi Camiikebir Mh. Dumlupınar Cd. No : 13/A (Nedense aynı adres ikinci kez yazılmış) Teb 30 bölge Balıkesir eczacı odası sağlıklı günler diler…

IMG_20210806_221229

Bizi taburcu ettiler ve dışarı çıkıp eczaneye doğru yürümeye başladık. Navigasyon sayesinde eczaneyi bulduk. İlaçları aldık, nasıl kullanacağımızı eczacı tarif etti bize. İlaçları alıp kamp alanına döndük. Herkes kendi havasında olduğu için bizim hastaneye gidişimizden pek haberleri yoktu. Sadece başkan Fatih Söylemez’in haberi vardı. Kamp alanına gelince Fatih’e durumu bildirdim. Songül ilk ilaçlarını içirip çadırında dinlenmesi için bıraktım. Ben da çardaktaki arkadaşlara katıldım. Bir süre birlikte şarkılar, türküler söyledik. Fazla geç olmadan çadırıma giderken Songül’e seslendim nasılsın diye. İyi olduğunu söyleyince içim rahat olarak çadırıma girip yattım.

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık olarak 26 Kilometre civarı.

Yaptığımız yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc

Suyun Kaynağına Yolculuk Büyük Menderes 4. Gün

28 Nisan Cumartesi

(K arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

Yenipazar – Buharkent – Tosunlar köyü

(Resimlerin bir kısmı Ferdimen’e aittir)

 

“Farzet hiç ayrılmadık
Gözümde tütüyor
Gözümü tütsülüyorsun hala
Hep birlikteyiz sanki
Seninle ben ve DÜNYA”

Can Yücel

 

Öne çıkmış olan görsel, eğimi fazla olan su kanalından çağlayarak akan su köpürerek geniş bir kanala hızlıca dökülüyor.

20180428_123134_HDR

Yumuşak yatakta, duş alınmış olarak uyumanı verdiği rahatlıkla sabah erkenden uyanıyorum gün ağarırken. Dağınık olan eşyaları toplamaya başlıyorum. Odanın penceresindeki perdede bisiklet deseni basılmış. Altına da iki çanta yerleştirilmiş ve bisikletle seyahat etmeyi anlatıyor sanki. Güneş arkadan vuruyor perdeye.

20180428_075303_HDR

Otelde kimse olmadığı için hazırlanıp dışarı çıktık. Kahvaltıyı yolda yapacağız. İki katlı oteli dışarıdan resmini çekiyorum. Üst katlardaki odaların balkonları var. Üst katta duvara altın yaldızla boyanmış Osmanlı tuğrası konulmuş. Balkon korkulukları ve çerçevesi altın renge boyalı. Alt katta mescit bölümü var. Bisikletlerimiz park edilmiş durumda.

IMG_2426

Anahtarları benzincideki görevliye verip yola çıktık. Kasabanın meydanına gelip Yörük Ali Efe’nin heykelini gündüz gözüyle çektim. Heykelin etrafı çiçeklerle bezenmiş. İlerideki binaya büyükçe bir Türk bayrağı asılmış. Burası aynı zamanda kavşak, tabelada sol tarafı Sultanhisar -Aydın – Denizli yönünü. Düz olarak Bozdoğan – Kavaklıdere yönünü belirtmiş. Biz düz gideceğiz.

20180428_081413_HDR

Belediye önündeki geniş meydanda deve heykeli konulmuş. Eskilerden kervanlarda develerden yararlanırmış. Buralarda hala deve yetiştirenler var ve her yıl deve güreşleri olur. Mermer plaka döşeli meydanın ortasına bir köpek yatıp uyuyor.

IMG_2429

Yenipazar içinden bir çay akıyor. Kenarları yüksek taş duvarla örülmüş. Zemini de beton dökülerek çay yatağında dümdüz bir kanal gibi görünmesi sağlanmış, çay tertemiz.

20180428_082325_HDR

Tepeye çıkan merdivenlerin basamakları mavi ve lacivert renkte sanki kıvrıla kıvrıla akan bir çay görüntüsü verilmişler. Tepede çam koruluğu ve bir Türk bayrağı dalgalanıyor direkte. Merdivenlerin ortası beton duvarla bahçeye dönüşerek elektrik aydınlatma direkleri konulmuş yukarıya kadar. Yukarıları sarı renkle boyanmış. Görüntüsü çok güzel merdivenlerin. Merdivenlerin solunda üç, sağında iki katlı ev var.

IMG_2430

Yenipazar kasabasından çıktık. Biraz gittikten sonra güzel bir çay bahçesine denk geldik. Burada kahvaltıyı yapacağız.

20180428_093912_HDR

Taze gevreklerden alıp masanın birini işgal ederek sofrayı kurduk. Bakkaldan yumurta alıp tencerede pişirdik omlet olarak. Zeytin, peynir, bal ile bir güzel kahvaltıyı yaparken Ferdimen bizi çekiyor masada Mehmet ile.

IMG_2435

Kahvaltıdan sonra toparlanıp yola çıktık. Borudan suyu akan çeşmeden şişeleri dolduruyoruz hepsini. Ferdimen kendi bisikleti ile çeşmeyi çekiyor. Çeşme yüksekçe bir duvar ve beyaz badana ile boyalı, yalağı betondan yapılmış.

IMG_2437

Yolumuz üzerinde antik kentlere giden tabelalar karşımıza çıkıyor. Bunlardan birisi Orthasia antik kenti. Tabelada 2 Km mesafede olduğunu gösteriyor. Yol üzerinde olmadığı için gitmiyoruz antik kente.

20180428_094732_HDR

Orthasia antik kentinin buralarda olması ve bu gibi antik kentlerin çevrede çok olması yöre halkının mezarları bize o çağlardan beridir yaşadıklarının kanıtı. Mezar taşları çok eski. Sanki binlerce yıldır öylece duruyorlar.

20180428_095602_HDR

Yol kıyısında yüksekçe bir tarlanın yamacında gelincik çiçekleri açmış. Kırmızı rengi ile yeşil otlara ayrı bir desen oluşturmuş. Mehmet bisikleti ile durmuş cep telefonu ile resmini çekerken ben de onu çekiyorum. Bisikletinin arka bagajında güneş panelini açmış yedek bataryasını şarj ediyor.

20180428_104535_HDR

Bir tabelada Arapapıştı kanyonu iskelesine 45 Km kaldığını gösteriyor. Elbet bir gün gideceğiz böyle yerlere ama şimdilik yolumuza devam etmek zorundayız.

20180428_104945_HDR

Yolumuz üzerinde olan Akçay köprüsünden geçerken korkuluk demirlerine tabelamızı bağlıyorum

20180428_105355_HDR

Akçay sakince akıp Büyük Menderes nehrine, oradan denize kavuşup hasreti bitecek suyun. Çayın kıyıları sazlıklar ve söğüt  ile kaplanmış.

20180428_105505_HDR

Tarlaların arasından geçen su arkları tertemiz akıyor.

20180428_105708_HDR

Sulama kanallarını besleyen sular 20 santimlik borudan tertemiz akarken yakından çekiyorum. Su borudan tamamen dolu ve basınçlı olarak dışarı çıkıyor. Suyun rengi ve berraklığı insanı kendinden alıyor. Borunun altından su damlacıkları akarken donduruyorum resimde. Su akışını saatlerce seyredebilirim.

20180428_110229_HDR

Yüksek bir yerden geldiği belli olan borudan su gürül gürül akıyor kanalın içine. Boru aşağıdan yukarı gelip dirsek ile yatay konumunda 2 metre kadar gittikten sonra su çıkmadan dirsekle döndürülerek kanalın içine dökülüyor.

20180428_110242_HDR

Yol kıyısında bir çeşme ama çeşme akmıyor maalesef. Çeşme geniş ve yüksek bir duvara yapıştırılmış. Çeşmenin yanlarındaki kare sütunların biri uzun, biri kısa. Üstüne de bir mermer yerleştirmişler.

20180428_111623_HDR

Yol işlek olmadığından rahat gidiyoruz. Etrafta tarlalar, bahçeler, yol kıyısında ağaçlar dikili. Uzun boyları ile kavaklar göğe yükselmiş. Mehmet önde bisikleti ile giderken gölgeler yola vurmuş.

20180428_112535_HDR

Yolumuz üzerinde dut ağaçlarına rast gelince durup tadına bakmadan geçmiyoruz. Dut bol, pembeden siyaha kadar her tonda dut var. Biz olgunlaşmış siyah dutları yiyoruz. Dutları yakından çekiyorum.

20180428_113123_HDR

Köyün birinden geçerken beleş tuvalet bulunca girip rahatlıyoruz. Yolda hep yemek içmek olmaz. Tuvaletin duvarı pembe renge boyanmış.

IMG_2438

Köyün bakkalında mola verdik. Dükkanın yanındaki boş dükkanda masa ve plastik sandalyede oturup soğuk sodaları içiyoruz.

IMG_2461

Yukarıdaki tepelerden gelen geniş bir kanaldan biraz eğimli olarak su hızlıca akıyor. Kanalın sonunda daha geniş bir kanala köpürerek dökülüyor. Bu resmi öne çıkmış görsel olarak seçiyorum.

20180428_123134_HDR

Harita uzmanı olan Ferdimen’in çizdiği rotaya göre köy yollarının sonuna geldik. Gittiğimiz yöne göre sola, Aydın – Denizli yoluna doğru gideceğiz. Büyük Menderes nehrinin sağından gittik şimdiye kadar. Bu kez Büyük Menderes nehrinin solundan gideceğiz. Büyük menderes nehrinin üzerine geldik. Köprü üzerindeki korkuluk demirlerine tabelamızı bağladık. Tabelanın bir kısmını sazlar örtmüş.

20180428_132402_HDR

Nehir koyu bej renginde akarken resmini çekiyorum köprünün üzerinden. Kıyılar sazlıklar ve söğüt ağaçları ile kaplı.

20180428_132106_HDR

Yol kıyısında tamamen beyaza boyalı bir bisiklet dik olarak konulmuş. Bu beyaz boyalı bisiklete “Hayalet Bisisklet” diyoruz. Bisiklet üzerinde arabanın çarpıp katlettiği bisikletçinin ruhunu temsil ediyor.

20180428_173702_HDR

Bir süre kuzey yönüne gittikten sonra ana yola çıktık. Haliyle burada trafik yoğunluğu çok. Gürültü çoğalıyor motor homurtuların sesleri ile. Emniyet şeridinden Denizli yönüne doğru gideceğiz.

20180428_180443_HDR

Aydın’ın havası ve Büyük Menderes nehrinin bereketi ile buralarda çok güzel incir yetiştiriliyor. İncir tarlalarını yol kıyısında görmek olası.

20180428_180456_HDR

Buharkent’e geldik, tabelasında 12.500 kişinin yaşadığını gösteriyor. Burada fay çatlağına giren yeraltı suları ve Büyük Menderes nehrinin suları magmanın ateşinde buharlaşıp yer yüzüne çıkıyor. O yüzden buraya Buharkent kasabası kurulmuş.

IMG_2466

Hazır buhar çıkarken boşa gitmesin diye elektrik santrali kurularak enerji elde ediyorlar. Bu elektrik santralları giderek çoğalmaya başlamış çevrede. Haliyle bunu yapan şirketler çevre koşullarına göre kuyuları açmamış, çıkan zararlı buhar sularını arıtmadan doğaya salıyorlar. Şirketlerin patronları doymak bilmeyen aç gözlülükleri yüzünden çevreye bilerek zarar vermekte ve bunu önleyecek ne yasa var nede uygulayacak yönetici. Dağın etekleri dibine kurulmuş buhar elektrik santralı altı yerden havaya buhar salıyor.

20180428_180927_HDR

Santralın hemen aşağısında ekili buğday tarlaları görmek olası. Buhar santrali ovayı, tarlaları, yetişen ürünleri kontrolsüz biçimde zehirlemeye devam ediyor.

20180428_181449_HDR

Ana yolda hızımız yüksek, Savcılı köyünden geçiyoruz ama köye girmeye niyetimiz yok.

IMG_2468

İzmir – Denizli tren hattı yol ile paralel gidiyor. Büyük Menderes ovası tarlalar sıralı, ekilip ürünler yetiştiriliyor.

20180428_182704_HDR

Yol kıyısında bir demet halinde pembe çiçek açmış Zakkum yola renk katmış. Yol kıyısında böyle bir çok Zakkum görüyoruz.

20180428_182951_HDR

Ana yola çıktıktan sonra bir süreliğine Büyük Menderes nehrinden uzaklaştıktan sonra sonunda nehre kavuşunca kıyıları saz kaplamış olarak sakince akıntısını çekiyorum.

20180428_183759_HDR

Güneş alçalmaya başladı, Sarayköy’e gelmeden sola doğru döndük. Yolumuz nehri takip etmek ve akşam için kamp alanı bulmalı akşam olmadan. Güneş alçalmış kavşak üzerinde, ortada kırmızı erik ağaçları dikilmiş. Güneş ışıkları yaprakları tamamen kızıla döndürmüş rengini.

20180428_184400_HDR

Kavşağı döndükten sonra Alaşehir yolunda giderken tamamen sararmış buğday tarlası görünce durup resmini çekiyorum. Buğday sapları o kadar sarı ki izlemeden geçmek olmaz. Tarlanın ötesinde köy evleri var.

20180428_185720_HDR

Tosunlar köyüne geldik, akşam olmadan kalacak bir yer bulmamız gerek.

20180428_190818_HDR

Köy girişinin karşısında küçük bir koruluk görünce buraya daldık. Bu arada bisikletçi arkadaşım Baattin Şimşek beni cep telefonundan arıyor. Bana neredesiniz deyince bulunduğumuz yeri tarif ediyorum. Baattin bu kez bisikletle değil motor ile tur yapıyor. Bizi facebook tan paylaştığımız resimlerden takip ettiği için buralardan geçerken buluşuyoruz. Kısa sürede geldi yanımıza. Ne de olsa motorlu. Bisikletimin aparatına cep telefonumu takıp otomatik resmimizi çekiyorum. Ben, Ferdimen, Baattin ve Mehmet. Arkada tel örgü ve DSi tabelasında burasının bakım yolu olduğunu belirtmiş.

20180428_191824_HDR

Koruluk yoldan biraz içeride, servi ağacı dikilmiş. Resmi çektiğim yer biraz yüksekçe, buradan yol görünüyor servilerin arasından.

20180428_192218_HDR

Bazı yerler çam ağaçları ekilmiş. Biz kampımızı oraya kuruyoruz. Tepedeyken aşağıdaki KUZ ve bisikletleri çekiyorum.

20180428_192239_HDR

Kamp yerimiz güzel ama çeşme yok. Durum böyle olunca Baattin bize köyden iki tane beş litrelik su getiriyor. Akşam yemeğini hazırlayıp hep birlikte karnımızı doyurduk. Ardından kahve ve çay içerek sohbet ederek zaman geçirdik. Pankartımızı ağaçları gövdesine bağlayıp gerdik. Gecenin karanlığında flaş ışığını kullanarak resmini çekiyorum pankartı. Ortam kapkara olunca flaş ışığının aydınlattığı Suyun Kaynağına Yolculuk yazısı ve yeşil renkli görsel parlıyor.

20180428_221435_HDR

Korulukta ateş yakmadık tehlike olmasın diye. Fenerlerin ışığı altında fazla geç olmadan oturup sohbet ettik. Uykumuz gelince herkes kendi çadırına çekilip uyumaya başladık.

Bu gün yaptığımız yol yaklaşık 80 Kilometre civarı.

Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

İki Garip Bir Akdeniz 3. Gün

30 Eylül 2017 Cumartesi

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

An gelir
Paldır küldür yıkılır bulutlar
Gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
O eski heyecan ölür
An gelir biter muhabbet
Çalgılar susar heves kalmaz
Şatârâbân ölür

Atilla İlhan

 

Öne çıkan görsel, altı kişi oturmuş, bir kişi ayakta. Dilek önde, bisikleti ile poz vermiş oturarak.

Nedense Antalya da güneşin erken doğması yaşadığım İzmir’e göre sabah kalma saati daha da erken oluyor. Sabahın körü derler ya, işte o kadar erkenden kalkıyorum. Havasından mıdır, suyundan mıdır, güneşinden midir bilemedim ama yakınlarda öten horozlarla beraber uyanıyorum. Horozlar öterken ben henüz tuvaletlerde kuyruk oluşmadan işimi hallediyorum. İşte benim gibi İzmir de yaşayan Tolga Tunalı da erkenden uyanmış saçı başı dağınık biçimde çadırının içinden kafasın çıkararak şaşkın şaşkın bakıyor. Tabi ki alışkın değil bu kadar erken uyanmalara ama burası Antalya. Akdeniz’in incisi, güneş burada da doğudan doğuyor ama bir farkı var. Bir kıyıdan doğup diğer kıyıdan batıyor her gün.

Tolga Tunalı tünel biçimindeki çadırın fermuarını sadece üstten açıp kafası görünüyor sadece. Uzun saçları yastıkla beraber dağılmış durumda. Tolga’nın çadırı diğer çadırlara göre daha alçak seviyede. Arkada görünen çadırlar kendi çadırının boyundan yukarıda. Çadırın altına ayakkabı ve terliğini sokuşturmuş.

Kahvaltıyı yapıp bu günkü tura hazırlanıyoruz. Hareket saati belli, görevli arkadaşlar da son dakikalarda katılımcıları uyarıyor. Hazır olan kamp alanına sapan yolun başına gelerek beklemeye başlıyor hareket saatini. Ben her zaman olduğu gibi pratik olarak çabuk hazırlanırım yola çıkmaya. O yüzden beklerken çevrenin resimlerini çekiyorum. Bu sabah Olimpos dağının başı dumanlı. Güneş ışıklarını çoktan vurmaya başlamış bile. Önümdeki arazinin girişi parmaklık kapı ile kapatılmış. Kapının ardında küçük bir dere var. Sazlardan anlıyorum orada dere olduğunu. Elektrik direği ve teller havada. manzarayı bozuyor.

Tahtalı dağı, eski adıyla Olimpos dağının devamı olan Beydağları uzaktan üç sivri tepeleri ile kendini gösteriyor.

Hareket saatini bekleyen bisikletliler toplanmış. Hava parçalı bulutlu olduğundan güneş vurmuyor bisikletlilere. Asfaltta festivalin amblemi ve ok işareti duruyor.

Hareket saati değil de son kalanlar toparlanıp geldikten sonra yola çıktık. Tekirova içinden geçerek ana yola geldik. Bu gün sol tarafa doğru gideceğiz. Tabi ki yola çıkar çıkmaz yokuş başladı. Herkes kendi gücüne göre serbest sürüyor. Önümde dağlar, solda çay yatağı ve yolda giden bisikletliler.

Tırmanırken sağda mola noktasını görüyorum. Mola yerinde yüksek kayalıklar, dibinde akan çayın çınar ağaçları ile örtülmüş durumda. Burası daha çok arabaların yoldan geçerken dinlenmeleri için yapılan bir tesis. Yapan da Orman bakanlığı. Tabelada “Beydağları sahil milli parkı Yarıkpınar mola noktası” diye yazılmış.

Biraz daha tırmandıktan sonra kaybettiğimiz suyu takviye etmek için solda mola yeri ayarlamışlar. Görevli arkadaşlardan birisi de yolun durumuna göre bisikletiler sol şeride yönlendirip mola yerine gitmelerini sağlıyor. Önümde bir kişi sol şeridin solundan gidiyor. Ben de sol şeritteyim.

Mola yerinde su, soda ve muz dağıtımı yapılıyor. Burası kalabalıktan ana baba günü gibi görünüyor. Bayağı kalabalıkmışız. Mola yeri mıcır dökülmüş düz ve geniş bir alan. Etraf, yamaçlar çam ağaçları ile kaplı.

Bulunduğumuz yer aynı zamanda yürüyüş rotalarının olduğu yer. Sarı tabelalar direğe takılıp gidilecek yerleri ve kilometresi yazıyor. Sol tarafı gösteren iki tabela var. Üstekinde; Tekirova 7 Km, 4 Saat. Alttakinde Tekirova Bükü 5 Km, 4 Saat yazılı. Nedense biri 5 biri 7 Km olmasına karşın ikisine de yürüyerek 4 Saatte gidilebilmesi biraz tuhaf! Sol tarafa ise Beycik 3 Km 1.30 dk yazılı. Yani 1 saat 30 dakikada yürüyerek ulaşabilirsiniz. İki tarafa da 18 yazılmış. Herhalde yürüyüş rotasının numarası olsa gerek.

Mola bitiminde tekrar tırmanışa geçtik. Eğim biraz fazla ve sürekli olunca ikinci bir su molası daha vermek zorunda kaldık. Bu kez sağ tarafta, yol ayrımında araçlar durmuş gelenlere su veriyor. Ben de onları çekiyorum. Asfaltta sağa ok işareti, bisiklet resmi ve MOLA olarak boyanmış. Ok ve bisiklet beyaz renkte, mola mavi renkte. İleride iki araba ve su alan bisikletliler.

Hava parçalı bulutlu demiştim daha önce. Bulutlar daha çok dağların tepesinde. Dağlar bulutları başında toplayıp rüzgarın etkisi ile parçalanıp üzerimizden geçiyor. İşte karşımda dağlardan kopup gelen parçalı bulutlar masmavi Akdeniz gökyüzünü beyaza boyuyorlar ressamın fırçası değmiş gibi. Yeryüzünü ise yeşile boyamış ağaç biçiminde. Ressam sıkılmayalım diye ağaçların tonlarını değiştirmiş. Bununla beraber boylarını da uzatmış gökyüzüne. Çam ağaçlarının açık tondaki yeşili, aralarında uzun servilerin koyu tonda yeşili desenleri görselliği tamamlamış. Bunun yanında kesilen ağaç gövdeleri dere yatağında karşıdan karşıya köprü olarak konulmuş. Kesilen ağaçların dalları, yaprakları kahverengi olarak tabloda yerini almış durumda. Ağaçlar birbirine girmiş sık bir orman görünümünde. Ormancılar da aralarda kalınlaşmış ağaçları ayıklayıp ormanı gençleştiriyor. Gövdeler taşınıp kereste olacağı yere götürülecek.

Yaklaşık 10 kilometre kadar, biraz fazlası tırmandıktan sonra bir süre yayladaki gibi düz giderek Çıralı kavşağına geldik. Çıralı yolun solunda kalıyor. Kahverengi renkli tabelada; Çıralı, Yanartaş (Chimaera) 7 yazısı var. Yani 7 Kilometre deniz kıyısına kadar safi iniş olacak.

İniş başlarken dağların arasından görünen bir parça Akdeniz’i çekiyorum manzara eşliğinde. Ağaçlar ve otlar önümde.

İniş dik ve tehlikeli olan yerlerde görevli arkadaşlar yerleştirilmiş uyarı için. Bir kadın, elinde beyaz renkli festival bayrağını sallayıp inen bisikletçiyi uyarıyor, tehlikeli viraj var diye. Ben de bayrağı sallarken resmini çekiyorum. Etraf çam ağaçları, otlar sararmış.

Daha aşağıda bir görevli yolun ortasına bayrağı taşlar yardımı ile dikmiş. Kendisi 15 metre aşağıdaki sert virajın başında duruyor. İnen bir kadın bisikletçi bunu görerek yavaşlıyor. Asfalta da mavi renkli sprey boya ile KESKİN VİRAJ yazılmış.

Başka bir arkadaş ise yolun sağında çam ağacı gölgesine sığınmış tek ayağı yerde, diğerini dolamış. Elinde bayrak, kafasında da şapka yerine henüz poşetinden çıkarılmamış tişört duruyor.

Aşağılarda kadın görevli, o da sağda çam ağaçlarının gölgesine sığınmış. Elinde bayrak ile bizleri uyarıyor.

Gültekin abi de sarı tişörtünü giymiş elinde bayrakla gülerek bana yavaşlamamı söylüyor. Yerde 1 rakamı boyanmış mavi renkte. Demek ki tehlikeli iniş azaldı.

Son virajda da gülümseyen biri bayrağını iyice yukarı kaldırmış. Antalyalıları seviyorum. Hepsi güleç, sıcakkanlı Akdeniz insanı. Akdeniz insanı sevimli ve güleç yapıyor demek ki.

Tehlikeli iniş ve sert virajlar bitiyor ve yol düzleşiyor birden bire. Vadinin içinde giden yol uzayıp gitmiş. Solda iki bisikletli durmuş çam ağacının altında. Çam ağacının gövdesi kalın, asırlık.

Solda kayaçlar tepeler sert görünümlü. Sert kayaların çatlaklarında yer yer çam ağaçları kendine yaşam alanları oluşturmaya başlamış bile.

Sonunda Çıralı olarak anılan yere geldik. Burası turistlik belde. Cafeler, resoranlar, pansiyonlar, oteller kaplamış buraları. İşin ilginç yanı hem Yörük hem de cafe, bir de resaurant patlatmış . Al sana Avrupabesk. Turistlik olunca sokaklar kilitli beton taş ile kaplamış belediye. Şehrin girişinde bayrağını sallayan oto  yarışçıları gibi Cem Salih Altın karşılıyor. Bizi hem yönlendiriyor hem de artık inişiniz bitti, geldik diyerek yavaşlamamızı istiyor Cem. Arabası ile gelen Tolga kapısını açmış ayakta Cem’in bayrak sallayışını izliyor.

Kıyıda, kumsalın başladığı yerdeki işletmede durduk. Burada hem denize gireceğiz hem de öğle yemeği yenilecek. Bisikletçilerin androidi Gökay kendine oyalanacak iş bulmuş. Bisikletin birini ters çevirmiş tamiratını yapıyor. Yanında da bisikletin sahibi üstü çıplak çömelmiş Gökay’a bakıyor. Gökay her işten anlıyor, anlamadığı, bilmediği iş yok. Becerikli elleri ile bisikletin üstesinden geliyor. İki kişi bisikletin başında çömelmiş. Yeşil renkli bahçe hortumu da yerde.

Bisikletim KUZ her zaman çantalı olur. Bu gün sadece bir çanta takılı. Ona da; tamir takımları, pompa, kahve takımları, deniz donu ve havlu koymuştum. Çıralı’nın denizi, kumsalı çok güzel, bunu bildiğimden gelir gelmez hemen su donumu giyiyorum. Yemekten önce denizin tadını çıkarmak gerek. Bisikletim KUZ ve diğer bisikletler park etmiş durumda. Kumsalda hasır şemsiyeler ve deniz.

Denizin tadını çıkarıyorum bir süre. Harika bir günde harika bir denizdeyim. Deniz keyfimi çıkardıktan sonra kurulanıp kuru elbiselerimi giyerek yemeğimi aldım. Karnımı doyuruyorum bir güzel. Kahveyi burada içmiyorum. Olimpos antik kentinde içmeye karar verdim. Yemeği yer yemez bisikletimi alıp yürümeye başladım. Çünkü gideceğimiz yere doğru herhangi bir yol yok. Sahilde, çakıl taşlarından bisikletleri elde Olimpos’a doğru gitmeye başladık. Sahilde bisikleti ile yürüyenler, karşıda kocaman bir dağ. Yalçın kayalıkları ile korkunç bir devi hatırlatıyor. Sanki yere yatmış Olimpos şehrini koruyor gibi. Sahilin bitiminde sağ tarafta vadi görünüyor. Olimpos antik kenti burada. Denizde bir tekne demirlemiş durumda.

Kumsal bitmek üzere. Vadiye girmeden üs tarafındaki kayalıklar sivri sivri, ilginç bir görünüm sergiliyor. Ben de resim çekerek anılarıma katıyorum. Kumsalda plastik bir baraka duruyor öylece, içi boş.

Beraber yürüdüğümüz arkadaşlarla çakıllar üstünde birlikte resim çekiliyoruz. Cep telefonumu bizi çekmesi için bir arkadaştan rica ettim. O da kırmayıp çekti. Soldaki arkadaşın ismini bilmiyorum. Yanında Nafiz Sağdur, ben, Cem ve Dilek Koçyiğit. Ellerimizde bisikletler, arkada çayın ağzı olan azmak su birikintisi. Üzerimizde festivalin formaları var.

Antik kente giriyoruz. Burada yukarılardan gelen su kaynağı var. Suyu görünce kaynağına kadar gidip sularımı tazelemeyi düşündüm. Su birikintisinin etrafı antik kente ait duvar kalıntıları var.

Dar bir yoldan yürümeye başladım içeriye doğru. Taş duvar kalıntıları arası, 30 santim duvar örülmüş. Etrafı ağaçlar kaplamış, gölgelik.

Yüksek duvarlı taş binalar, kapısına tahta çit konulmuş. İçeride taş lahit var. Kapağı üstünde duruyor mezarın. Alın ve yan kısmında ay ve içinde yıldızı belirtir yuvarlak desen yapılmış.

Suyun kaynağına geldim. Mataramı ve 1.5 Litrelik pet şişedeki suları boşaltım. Kahveyi taze sudan pişireceğim. Nafiz sularımı doldururken beni çekiyor. Karşımda bir ağaç gövdesi, bana doğru gelen dalı kesmişler.

Suları doldurup geri dönüyorum. Daha önce buraları görmemiştim. Resim çeke çeke ve de iyice görerek yürüyorum. Buralar yoğun olarak evlerin yapıldığı yer. Duvar kalıntıları bunu gösteriyor.

Taş duvarlar, kemerli yapılar, birbirine geçişi sağlayan kapılar. Bu demektir ki şehirdeki evler birbirine bağlı. Herhangi bir saldırıda kolay kolay ele geçirilemiyormuş. Komşudan komşuya geçitler sayesinde iyi bir savunma ile kendilerini koruyorlarmış.

Pek eski olmadığı taş duvarların yapısı, kemerde kullanılan taşların özensiz örülmesinden anlaşılıyor. Özensiz seçilen taşlar yontulmadan öylece örülmüş. Bu demektir ki yakın zamana kadar burada insanlar yaşamış.

İki bina arası dar bir yol burada insanların, silahlı atların geçişini zorlaştırmışlar. Sadece yürüyerek geçilebilecek kadar. Anca iki kişi yan yana yürüyebilir. Duvarlar yüksek.

Dar yolda Nafiz durmuş sağ tarafa bakıyor. Duvar yüksek olmasına rağmen üzerini ağaç dalları örtmüş durumda. Binanın kapısından gelen güneş ışınları Nafiz’i nur içinde bırakmış.

Nafiz’in baktığı yere ben de gelip bakıyorum. Bir kaidenin üzerinde lahit mezar var. İşlemeli olan taş lahit mezar soyguncularının vahşice hışmına uğramış. Bir iki altın için acımadan tarihi güzellikleri tahrip etmekten çekinmiyor mezar hırsızları. Kapağı kırılıp parçalansa da birleştirip sandukanın üzerine konulmuş. Sandukanın yanında ise kocaman bir delik delinerek parçalanmış. İçerisi karanlık görünüyor. Arkeologlar kazıda buldukları bu lahitin parçalarını birleştirerek buraya, binanın içine konuşmuş. Gelenler insanların ne kadar acımasız olduğunu görsünler diye sergileniyor. (Bu resim 2017 de çekildi. Aradan iki yıl geçti ve 2019 yılında basit bir ağaç kesme yüzünden kazı yardımcısı bıçaklanarak katledildi. Gerçekten insanlar çok acımasız. Her şeyi, yaşamı yok ediyorlar. Ölen arkeoloğu rahmetle yeri gelmişken anıyorum.)

Lahidin yan kısmından resim çekiyorum. Kapağın yanında çıkıntılar var. Sanduka tarafında yanlarda simetri biçimde bir vazo ve yukarıya doğru uzamış sarmaşık oyulmuş, Ortada iki dikdörtgen çerçevenin birinde ay yıldız kabartması var. Diğer çerçevenin içi boş.

İleride, ağaçların arasında yüksek bir binanın epeyce yüksek kalın duvarı göğe yükselmiş. Duvarın köşesinde altıdan fazla delik bırakılmış. Duvarın sol tarafı düzgün ve bozulmamış, sağ taraf ise çoğu yıkık durumda.

Kaynaktan çıkan su artarak akmaya devam ediyor sık ağaçların arasından. Dere yatağı antik kentin yıkılmış taşlarından oluşmuş.

Dere akıp gitsin diye taşlar kanal biçiminde örülmüş. Ağaç dalları arasından süzülen güneş ışıkları akan derenin suyuna vuruyor. Taşların bazıları kahverengi renginde.

Kent kayalığa kadar gidiyor ve kayalığın üzerinde kale surları yapılmış. Kent savunmasında yardımcı oluyor surlar.

Yerlerde yatan, henüz kazılmamış halde duran sütunlar, işlenmiş kiriş taşları yarı toprak içinde. Sararıp kurumuş, kahverengiye dönmüş yapraklar ise gri renkli mermer parçalarının arasında renk uyumu oluşturmuş.

Dere kenarından patikaya ulaştım. Az ileride kemerli duvarları olan yapının önündeki geniş alanda oturuyoruz. Burası ağaçların gölgesi. Kahveyi burada pişireceğim suyun kaynağından aldığım taze su ile. Bisikletler park etmiş gölgede. Denizli den arkadaşım Halil İbrahim Kurt elinde bisikleti ile bana gülümsüyor. Hüseyin’i kahve içmeye davet ediyorum.

Neyse 30 santimlik bir yükselti duvara oturduk. Kahve takımlarımı çıkarıyorum. Taze doldurduğum sudan biraz içeyim dedim mataramdan. O da ne su içilmeyecek kadar acı. Tüh tüm sular acı, ne yapacağız kahve için. Şişe ve mataramı boşaltıyorum, içilecek gibi değil. Arkadaşların mataralarından su alıp kahveleri pişiriyorum. Yanımda 7 kişi var. İki kez kahve pişirerek içiyoruz muhabbet eşliğinde. Oturanlar soldan Halil İbrahim Kurt, Cem Tabanlı, ben, İlhan Balkan , Nafiz Sağdur ve Ali Kırbaş. aramızda tek kadın Dilek Koçyiğit ise aşağıda yerde oturuyor. Turuncu renk ile süslenmiş bisiklet önde duruyor. Bu bisiklet Dilek’in, turuncu rengini çok sever. Toplam sekiz kişiyiz. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Uzun saçlarımı salmışım omuzlarımdan aşağı. Önümde cezve, içinde kahve pişiyor ocakta. Dört fincan ve kahve kutu üzeri düz olan bir taşın üzerinde Saçlarım kumral, keçi sakalım neredeyse beyaza bürünmüş, siyah çok az. Saçlarımda ise beyaz yok.

Kahve molasını bitirip fincanları ve cezveyi yıkatıp toparlanıyorum. Yola çıkıyoruz, kavşakta bekleyen şeker portakalı gülümsemesi ile Halil Şenel bizleri karşılıyor elinde bir kasa armut ile. Bize yiyin yiyebildiğiniz kadar deyip kasayı uzatıyor. Mide hepsini almaz, sadece iki tane armut alıyorum. Elbette içlerinden en iri olanlardan seçiyorum. Halil’in kafasında kırmızı renkli bandana, tepesinden yukarı fışkırmış kıvırcık saçları ve uzamış siyah sakalı, güneş gözlüğü ile bana poz veriyor. Yüzünde deri parçası çok az görünüyor. Her tarafı kıl. Arkada takviyesini yapıp yola çıkanlar var.

Armut aldıktan sonra su takviyesi yapıyorum. Mataram ve su şişesini içindeki acı suyu temizlemek için tatlı su ile iyice çalkalayıp dolduruyorum. Önümüzde yine sıkı bir rampa var. Yanımda su olmalı. Takviyemi yaptıktan sonra yola çıkıyorum. Henüz rampa başlamadan solda bir deve heykeli görünce durup resmini çekiyorum. Devenin üzerinde bedevi bağdaş kurup oturmuş. İlginç olanı ise devenin kulaklarında kulaklık takılmış. Yani kulaklığından müzik dinleyerek yürüyen deveyi betimlemişler. Deveye kamp reklamı tabelası asılmış iple. Arkada çam ağaçları.

Tırmanış başladı, ağır tempoda tırmanırken bir çeşme görüyorum. Duvar yazıcıları çeşmenin aynasını yazı ile donatmışlar renkli sprey boyalarla. Yazılar üst üste, en son yazanın yazısı en üstte. Renkli yazılar çok olmasına karşın çeşmeden bir damla bile su akmıyor. Soldan plastik borular çeşmeye kadar gelmiş ama suyun kaynağında su yok demek ki. Çeşme kayanın dibine yapılmış, etraf çalılar ile kaplı.

Yavaş yavaş, tıngır mıngır çıkıyoruz, yolda yürüklerin işlettiği gözleme yerinde çay içiyoruz. Çay ucuz, kimisi acıkmış gözleme ısmarlıyor. Sonrasında tırmanmaya devam ediyoruz. Bahçenin birinde tel çitten taşmış üzümlerden koparmak için duran arkadaşları görünce ben de duruyorum. Arkadaşlar da Nafiz Sağdur ve Cem Tabanlı. Üzüm koparırken Nafizin bir ayağı birden bire toprağa gömülüyor. Ayağı boşa gidince kendini koruyup yere oturuyor öylece. Çok komik bir durum, hem Nafiz kendi haline gülüyor hem de biz gülüyoruz. Bir üzüm uğruna neredeyse ayağını kıracaktı Nafiz. Neyse ki biraz sıyrıkla atlattı. Üzeri naylon ile örtülüp toprakla kapatılmış çukur 40 santim civarında bir derinliğe sahip. Gizli bir tuzak gibi. Belki de bahçe sahibi böyle tuzaklar yapmıştır üzüm koparanlar için. Bilemiyorum, aklıma bu gibi düşünceler geliyor. Bu duruma epeyce gülüyoruz. Nafiz’in bir ayağı dizine kadar çukurun içinde. Kendisi de yola oturmuş durumda. Arkada bahçenin çit telleri ve üzerinde asma yaprakları.

Nafiz ayağını çukurdan çıkarırken çekiyorum bir poz.

Çukurdan ayak çıkınca kontrol ediyoruz. Bu arada ayakkabı ve çorap ta çıkıyor. Burnumuzu tutarak kokan ayağı inceliyoruz. Neyse ki bir şey yok. İri gövdesi ve uzun boyu ile kapı gibi olan Nafiz dengeli oturunca ayağına bir şey olmadı. Ağır gövdesi yana doğru devrilseydi ayak kırılırdı. Nafiz bizle beraber hala gülüyor. Yerde kopardığı üzüm salkımı duruyor. Düşerken elinden düşürmüş olmalı.

Ayağında bir şey olmadığını anlayınca çorap ve ayakkabısını giyerek ayağa kalkıyor Nafiz. Alt tarafı bir – iki salkım üzüm ne hale getirdi bizi. Neyse ki neşeli insanlar olduğumuz için gülerek atlattık bu durumu. Allah beterinden korusun. Cem’in elinde bir salkım siyah üzüm Nafiz ile bir poz çekiyorum. İkisi de gülüyor resim çekilirken. Arkada çit tellerine sarılmış asma üzümü, bahçede nar ağacı, narlar kırmızı renkte henüz koparılmamış.

Yola devam ediyoruz, ana yolda bize greyfurt suyunu buz gibi ikram ediyorlar. Zorlu tırmanıştan sonra bunu hak ettik. Mehmet Ali Akyüz bize çubuk dondurma ikram ediyor. Çikolatalı dondurmaları yiyoruz. Nafiz iki taneden fazla yiyor. Anca doyuyor mübarek. Artık zirvedeyiz ve bundan sonra 7 Kilometreden fazla sadece ineceğiz. O yüzden üzerime rüzgarlığımı giyiyorum ve kendimi bırakıyorum yer çekiminin kuvvetine. Zaman zaman 60 Kilometre hızı geçiyorum inerken. Hız yüksek olunca kısa sürede Tekirova’ya gelip kamp alanına vardım. Hemen su donumu giyerek denizde yıkanıp duşumu aldım. Kuru elbiseleri giyip akşam yemeğini beklemeye başladık çadır alanında. Nafiz de çiğ köfte ısmarlamış bir tabak. Çiğ köfteyi hep birlikte yiyoruz. Cem Tabanlı da çok leziz diyerek yiyor çiğ köftelerini, üzerine limon sıkarak marul yaprağı ile beraber. Nafiz çaktırmadı, sonra söyledi çiğ köfte et ile yapılmış diye. Cem Tabanlı vejeteryan olduğu için et yemiyor. Uzun süredir et ve et ürünlerini yemediği için ağzına leziz geldi çiğ köftedeki et. Neyse ki et yemese de bizler için ve Cem  için bir anı olarak kaldı.

Akşam yemeğini yedikten sonra kamp alanındaki sahnede dans gösterileri başladı. Masalara oturup izliyoruz dans gösterisi yapan grubu. Sahnede kadınlar önde, erkekler arkada dans figürleri yapıyor. Kimileri cep telefonu ile video çekiyor dans edenleri. Sahnenin altında Kemer Belediyesi yazan pankart var.

Dans gösterileri bir süre devam ediyor. Bittikten sonra festivali düzenleyen arkadaşları tanıtıp tek tek sahneye davet ediyorlar. Hepsi sahneye çıkınca el ele tutuşup oynuyorlar. Toplam 12 kişiler.

Gecenin ilerleyen saatlerine kadar eğleniyoruz. Zamanla birer ikişer çadırlarına çekilenler ortalığı sakinleştiriyor. Ben de uykum gelince çadırıma çekilip uyku tulumunun içine girerek tatlı bir uykuya dalıyorum. Uyumak gibisi yok

Bu gün toplam 52 Kilometre civarı yol yaptık. Zorlu çıkışlar ve bir o kadar inişlerle.
Aşağıda yaptığımız yolun haritası

Powered by Wikiloc

Antalya Manavgat – Mersin Bisiklet Festivali 3. Gün

3 Ekim 2015 Cumartesi

3. Gün

Manavgat – Aspendos – Manavgat

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

maviyi soruyordun, gözlerimden yüzüme yayılan maviyi mi

bir renk değildir mavi huydur bende

ve benim yetinmezliğimdir

ve herkesin yetinmezliğidir belki

denecektir ki bir süre

ve denenecektir

bir akşamüstünü düşünmek bir akşamüstünü düşünmekten başka nedir ki.

 

gelecekten utanarak dönen bir sevinçliyim

ya sizler

ey sırasını beklemeden gelen akşamüstleri.

 

Edip Cansever

 

Öne çıkan görsel, sabahın serinliği, henüz Güneş doğmamış, alaca karanlıkta Toros dağları. Önden arkaya doğru üç sıra dağ.

Sabahın seheri Güneş doğmadan önce Toros dağlarından denize ulaşırken Dünyaya ve bana hayat veriyor. Akdeniz’in en güzel sabahlarından biri daha başlamak üzere. Güneşin doğuşunu izlemek üzere çadırımdan uykumu almış olarak çıkıp hazırlıklarımı yapıyorum. Sabahın hazırlığı ve Güneşin doğuşu kahve ile kutlanmalı. Alacakaranlıkta henüz aydınlanmış gökyüzü Toros sıra dağlarının uzayıp giden tepeleri üç sıra, kademeli olarak siluetleri gayet net biçimde görüyorum. Dün bu sıra dağların ikincisinin ardına gitmiştik.

Güneş henüz doğmamış, alaca karanlık. Önde Manavgat çayı, ardında sıra dağlar üç kademe art arda. Sıradağlar siluet halinde ufuk çizgisinde çizgileri belli oluyor. Bu resmi öne çıkan görsel olarak seçiyorum.

Cezvemi ocağa sürüyorum pişsin diye, Güneş kızıl ışınlarını birazdan ufukta dağların ardında gösterecek. Manavgat çayı dingin su yüzeyinde sakin ama alttan aktığı belli olmasa da biliyorum aktığını. Ağaçların yansıması durgun sularda görünüyor.

İlk ışıkları dağların doruklarını aşmaya başladı.

Ve Güneş görünmeye başladı.

Saniyeler geçtikçe yükselmeye başladı. Işınlar içimi ferahlatıyor kahvemi yudumlarken. Sabah kahvesinin tadı güneş doğarken bir başka oluyor. Güneşin doğuşu bana bir müjdeli haber gelmesine neden oluyor. Festival başkanı Ceyhun yanıma gelerek müjdeyi verdi. Devrim aramıza katılmasına karar vermişler. Bu haber güne daha da mutlu başlamama neden oldu. Esma’nın çabaları sonucunu gösterdi. Devrim tek başına bisiklet sürerek Manavgat’a gelecek.

Güneş tamamen kendini gösterdi, yansıması Manavgat çayında.

Dedim ya bu gün başka bir güzel ve çevremdeki nesnele daha değişik geliyor. Kamp alanında bulunan heykeller bile gözüme göründü. Daha önce gözüme ilişmemişti. Heykellerin tarihi bir önemi yok, yeni yapılmış ama güzel bir çalışmanın ürünü.

İki dikdörtgen sütun, sanki üstteki kemeri yıkılmış gibi yapılmamış. Arkasında, içinde dikdörtgen mermere sadece başlar yontulmuş. Öndeki sütunda yazılar var.

Uzun kuyruk her sabah olduğu gibi kahvaltıda sıramızı beklememize neden oluyor. Kahvaltıyı yaptıktan sonra herkes bisikletlerini hazırlayıp kamp çıkışında beklemeye başladı.

Herkes hazır olunca hareket ediyoruz. Bisikletliler yola çıktı.

Yolun karşı tarafından geçen bisikletlilerin resmini çekiyorum.

Arkadan gelenleri de çekiyorum.

Epey kalabalığız, üç yüz kusur kişi var. Arkalarından çekiyorum.

Denize paralel şehrin mahallelerinden gidiyoruz ve ilk molayı veriyoruz. Yerde yeşil sprey bola ile bisiklet, Mola yazısı ve ok işareti çizilmiş. Gideceğimiz yönü belirtiyor. Ok sağa gidin diyor. Burada mola vereceğiz.

Mola yerinde sedirler, minderler, yer sofraları var. Pek turist olmadığından ortalık bize kaldı. Molayı çay içerek değerlendirip dinleniyoruz.

Yer minderinde  bağdaş kurarak oturuyorum. Tahta çitlerle oturma yerleri birbirinden ayrı bölmelerle ayrılmış birbirinden. Önümde kare bir masa, köşede sehpa, üzerinde eski bakır sürahi.

Molanın ardından köy yollarından sakin bir şekilde gidiyoruz. Bir kişi yolda bisiklet sürüyor. Çam ormanı içindeyiz.

Ardımda yol sola kıvrılarak hafif inişli. Kıyılarda tarlalar var. Bir grup bisikletli bana doğru geliyor.

Gelen grup önümden geçip gidiyorlar.

Daha önceki Büyük Taarruz bisiklet turunda bulduğum plastik dinozor oyuncağını bisikletimin gidonunda aylarca taşıdım. Babası ile birlikte katılan bu minik çocuğa dinozor oyuncağımı veriyorum hareket halindeyken. Çocuk, ilk önce şaşırdı ama elimden oyuncağı alıp seviniyor. Babası teşekkür edip sevincini belli ederek yoluna devam ediyor.

Babası ile bisiklete binen çocuk. Önde kadro demirine oturak yapılmış.

Önümden sürekli bisikletliler geçip gidiyor.

Aynı yerdeyim sürekli resim çekiyorum bisikletçiler geçtikçe.

Bisikletin bir güzelliği varsa o da çevrende gördüğümüz yeşillikler olsa gerek. Bu fırsatı değerlendirmek için de sürüyor olabiliriz.

Ekilmemiş tarla yeşil ot bürümüş. Sağda kargılardan oluşmuş saz kümesi. Hafif bir bayır, ağaçlar ve çalı ile kaplanmış durumda.

Az önce resim çektiklerim benden uzaklaşmış gidiyorlar.

Kırsal alan bitti, çam ormanları başladı.

Ağaçlar bazı yerde tünel olmuş, en sevdiğim görsellerden biri. Geçmeden önce resmini çekiyorum.

Yol kıyısındaki sazlıkların arasında bir geçit gözüme ilişiyor. O da bir köpeğin sazlıkların arasına girince fark edebiliyorum. Arkasında olasılıkla bir tarla var.

Akdeniz iklimi biraz sıcak bu aralar, su molası vermek gerek. Yerde beyaz boyanmış çeşme ve SU yazılmış.

Yolumuzun üzerinde köyler var, köylüler yaz boyu yetiştirdikleri ürünleri toplamış. Bu ürünlerden birisi de darı. Güneşte kurutup yemlik olarak kış aylarında hayvanlarına verecek. Büyük bir naylon yere serilmiş. Üzerinde sarı renkte darılar yapraklarından sıyrılıp kurumaya bırakılmış. Kenarda koçan yaprakların yığını. Ümit köylü ile poz veriyor bana.

Köyün içinde giderken arka tekerleğim oturuyor birden bire. Aylardır lastiğim ilk defa patlıyor. Daha doğrusu lastikleri taktığımdan beri ikinci defadır patlıyor. Çantaları çıkarıp bisikleti ters çeviriyorum. Lastiği söküp dış lastiği kontrol ediyorum, bir cisim batıp çıkmış. Yedek iç lastik ile değiştirip pompa ile şişirmeye başladım.

Lastik tamiri bittikten sonra yola çıkıp öndekilere yetişmek için basıyorum pedallara. Daha çok ana yolda olduğumuzdan Aspendos yol ayrımına vardım bile. Aspendos’a gelmeden önce Köprüçay üzerindeki taş köprüye geliyoruz.

Ümit köprüden öteye bakarken ardımdan çekmiş uzun saçlarım omuzlardan aşağı sarkmış durumda.

Köprüçay sakin sakin akıyor, uzun bir yoldan gelmiş. Yorgun ve dingin, Denizlerden buharlaşıp buluta karıştıktan sonra yağmur olarak yağacak. Çağlaya çağlaya kayaları, dağları aşıp gelmek o kadar kolay değil. Aradan uzun zaman geçmiş, belli ki denize kavuşmadan önce tekrar sakinliğine bürünmüş.

Köprü girişinde çay durgunluğunu yitirmiş taşların üzerinde çağlamakta.

Dingin sular son defa kayalarda çağlayıp şöyle bir silkindikten sonra tekrar sakince akmaya devam ediyor.

Bisikletim KUZ ise her zaman olduğu gibi sakince beni bekliyor köprünün üstünde.

Aspendos harabelerini gezmeden önce yemek yemeli diyerek yemeğimizi bir an önce almak için kuyruğa dahil oluyorum. Resimde gördüğünüz gibi menüde balık var.

Yerde balık resmi çizilmiş beyaz boyanmış. Ok işareti kırmızı dikdörtgen içinde siyah çizilmiş.

Eline fıs fıs boya tüpü olunca Ant bis Festival logosunu çizmişler yere. Fena olmamış yani. Bisiklete binmiş çizgi figür, deniz ve güneş.

Yol boyunca beni yalnız bırakmayan Ümit ile beraberim. Ümit’i bisikleti ile çekiyorum.

Yemekten sonra zamanımız olduğundan hemen şortlarımı giyip köprüçayın serin sularında yıkanıyorum. Kurulandıktan sonra giyinip Aspendos antik tiyatroyu bir dolaşıyorum. İlkbahar sonunda gelip görmüştüm Ferdimen ile birlikte. Giriş kapısı yüksek kemerli yapılmış. Onun üstünde küçük kemerli pencereler.

Kemerli tünelden geçiliyor tiyatronun içine. Çoğu yer onarılmış, yeni olduğu belli. Tünelin ucu aydınlık, içinde insanlar girip çıkıyor.

Tünelin ucundayım, dışarısı aydınlık. Güneş dik vurduğundan ışık bol.

Aspendos tiyatrosunun orijinal mavi renkte çizimi ve yanında tiyatro hakkında bilgi yazılmış.

Tiyatronun oturma düzen çizimi.

Tiyatronun oturma yerlerinin bir bölümü. Meydanda insanlar etrafa hayranlıkla bakıyor. Seyirci oturma yerleri orijinal mermer ile yenilenip restore edilmiş. Eski mermerlerin rengi solmuş, yıpranmış. Yenileri ise rengi çok açık, renk uyumu sağlamıyor.

İçeri giriş tünelinin ağzı, mermer bloklardan yapılmış.

Seyircilerin inip çıkılması için basamaklar yapılmış.

Seyirci oturma yerlerinin tepeden aşağı bakışı. Sahne ve meydan.

Eski ve yeni merdiven mermerleri. Renkler o kadar farklı ki. Ama aynı mermer, biri yeni, biri eski, hem de çok. Sadece yüzeylerinde zaman farkı var.

Festivale katılanlar toplanıp bir hatıra resmi çekiliyor, ben de kareye alıyorum hepsini bir arada. Gerçi sayı olarak eksik ama ne yapalım idare edeceğiz.

Daha uzaktan çekiyorum merdivendekileri.

Bu kez daha da uzaktan kemerli tünelin içinden çekiyorum bir poz. En üstte sütunlu kemerli revaklar sundurma olarak yarım daire biçiminde. Oturma yerlerinde onarılan yerler alacalı renkte.

Sonra ben de aralarına karışıp resim çekiliyoruz. Yandakileri çekiyorum.

Resimden resim çekiyorum tiyatronun yukarıdan çekilmiş halini.

Dönüşte taş köprüden değil de normal yoldan inip yeni köprüden taş köprüyü çekiyorum uzaktan.

Geri dönüşümüz serbest olarak ana yoldan kamp alanına gideceğiz. Bu arada Devrim’i arıyorum yolda olduğunu söylüyor. Dikkatli gelmesini söyledim. Kız tek başına ilk defa şehirlerarası yol yapıyor. Ana yol olunca fazla mola vermeye gerek yok deyip Manavgat’a kadar bir çırpıda geldim. İlk sapaktan Sorgun Titreyen göl yönüne saptım.

Artık gölgeler iyice uzamaya başladı. Asfalta düşen uzun gölgemin resmini çektim.

Yok kıyısında mazgallar hem derin hem de yönü bisiklet tekerleğini içine alacak şekilde konulmuş. Belediyenin bisikletten haberi olmadığı kesin. Bisikletim KUZ’un ön tekerleği mazgalın içinde.

Turistlerin ilgisini en çok deve çekiyor olmalı ki para kazanmanın en iyi yolu. Otellerin bile devesi var. Ne demeli…

Her zaman olduğu gibi Güneşin batışını kaçırmıyorum. Güneşin parlak ışıkları ağaçların tepesinde olunca alt kısım karanlık çıkıyor. Gökyüzü aydınlık açık mavi renkte.

Kamp alanına geldikten sonra hemen çeşmedeki hortumdan duşumu alıp ter kokusundan sıyrılıyorum. Yemek sonrası Antalya Bisiklet Festival komitesi bizler için ta Afrika dan gösteri ekibi getirtmiş. Çeşitli akrobasi hareketleri çevik hareketlerle bizlere sunuyorlar. Birisi yere paralel sırt üstü duruyor, diğeri ters yönde aynı pozisyonda alttakinin dik duran ellerinde omuzları. Onun üstünde yine ters ve elleri ile birine daha destek olmuş. Hepsinin üstünde amuda kalkmış biri elleri ile altındaki kişin ellerinin üzerinde değişik kule yaptılar.

En kuvvetli olanı  ayakta, iki kişi de üst üste omuzları üzerinde dik duruyor.

Yeni bir gösteri daha başladı, yere biraz büyükçe sandalye konuldu. Üstünde iki ayakları kıyıda yan yatırılmış arkalığa dayanmış olarak ikinci sandalye konuldu. Üzerinde de biri elleri üstünde amuda kalkmış.

Sonra yan yatık olan sandalyeye dört ayağı dik oturtuluyor. Adam bir kat daha yukarı çıkmış oldu.

Üstüne tersine başka bir sandalye daha konuyor. Her seferinde kule üzerindeki adam ile yükseliyor.

Bir sandalye daha ikinci sandalye gibi yan yerleştiriliyor.

En son üzerine tabure yerleştirildikten sonra kulenin tepesinde amuda kalkmış biri.

Yeni bir gösteriye başlandı, Limbo dansı. Sopanın altından müzik eşliğinde geçme dansı. Sopa alevler içinde, en hareketli olan altından geçerek gösterisini sunuyor. Her geçişten sonra sopa giderek alçalıyor.

Baldırları üzerinde biri ayakları üzerinde başka birini dizlerinden tutarak destek almış. Onun üzerinde elleri üzerinde amuda kalkmış birini tutuyor. En altta en güçlüleri, en üste ise minyon tipi, zayıf kadın var.

İki kişi ayaklarını açmış, bacakları biraz kıvrık karşılıklı durmuş. Dizlerinin üstünde ayakları ile iki kişi yine karşılıklı. En alttaki elleri ile dizlerinden tutarak destek almış bir durumda.. Üstteki iki kişinin elleri üzerinde kadın amuda kalkarak kuleyi oluşturmuş.

İki kişi sırt üstü yerde ayakları ile birisi ayaklarını başka birinin sırtına destek olmuş. Ayakları açık olarak yere basıyor. Ellerinin üzerinde amuda kalkmış. Ayakları açık olanın dizlerine ellerini dayamış amuda kalkmış birisi. Buna da ikinci yerde sırt üstü yatan ayaklarının üzerinde omuzlarını dayamış. Yerde sırt üstü yatanları elleri dik birer kişi amuda kalmış. İlginç bir yapı oluşturdular.

Aynı pozisyonu daha az kişi ile yapıyorlar.

Öyle hareketliler ki birbirleri üzerinde atlayıp zıplıyorlar

Öncekilere benzer başka bir pozisyon yapıyorlar.

Birbirine ters düz destek yaparak amuda kalkıyorlar.

Üç katlı bir kule oluşturdular bu kez.

En kuvvetli olanın beline dört kişi ayakları ile sarılıp yana doğru açıldılar.

7 Kişilik grubun nefes kesen gösterisi bitiyor. Gösteri sonunda bizleri selamlıyorlar alkışlar arasında.

Gösteriler bitince Devrim telefonla beni arayıp Manavgat’a geldiğini haber verdi, onu karşılamaya gidiyorum. Karşıladıktan sonra birlikte kamp alanına gelip çadırını kurmasına yardım ediyorum En son Salda gölü festivalinde görüşmüştük. Yerleşme bittikten sonra bisikletçi, karikatürcü, yazar aynı zamanda bisikletin manifestosunu yazmış olan Aydan Çelik ile oturup kahve pişiriyorum.

Yanımda şanslı olan üç kişi kahvemi içebiliyor. Esma, Devrim ve Aydan Çelik.

Aramıza beşinci olarak Işıl girmeye çalışıyor. Neyse ona da kahve pişiriyorum ama sağa sola gidip gelmekten doğru dürüst kahvesini içemiyor.

Aydan Çelik bana kitabını imzalıyor sağ olsun. Kahveyi hak etti nasıl olsa. Torpil geçmek gerek.

Kahve ile beraber güzel sohbetler yapıyoruz çadırların önünde. Herkes kendi hikayesini anlatıyor. Ben de kahve pişiriyorum sürekli. Kahve bol nasıl olsa. Durum kahve pişirilmesi olunca bana neden bir kahve dükkanı açmıyorsun diyorlar. Ben de dükkanla, müşterilerle uğraşamam, böyle daha iyi kahve yapıyorum diye dileklerini geçiştiriyorum.

Bunu söylerken de kafama gerçekten bir mekan, kahve pişirebileceğim bir yer düşünmeye başladım. Kahve para ile satılmayacak, dükkan kirası, vergi gibi ıvır zıvırla uğraşmadan bir yer. Bakalım İzmir’e dönünce iyice düşünüp hayata geçirmeliyim bu fikri. Hele bir döneyim de öyle düşünürüm.

Sahilde akşam ateşi yine yanıyor, ateş başını sevenler toplaşıyoruz. Türkücü dostumuz Nevzat sazı ile bizlere türküler çalıyor. Biz de ona eşlik ediyoruz. Devrim de güzel sesi ile muhteşem türküler söylüyor yıldızların altında. Türkülere ateşin yalımları çıtırtıları ile türkülerini fısıldıyor.

Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadık bile. Hiç birimiz sohbetin bitmesini istemiyor ama sabah yeni bir tur başlıyor ve uyumak gerek.

Bu gün yaptığım yol yaklaşık olarak 86 Kilometre civarı.

Powered by Wikiloc

Antalya Manavgat – Mersin Bisiklet Festivali 2. Gün

2 Ekim 2015 Cuma

2. Gün

Manavgat – Oymapınar Barajı – Manavgat

(Kör arkadaşlar için betimleme yapılmıştır)

 

bir başka bakışında da gökyüzleri vardır, düz

kuş sürüleri vardır, eğri

bir sana bir ayak bileklerine bakanların dünyası da vardır ki

ister kıyıları çekine çekine döven sulara benzet

ister ağır ağır yanan yaprak kümelerine

anlıyor musun

anlıyorsun elbette

ne yaparsan yap yürürlüktedir yetinmezlik.

Edip Cansever

 

Öne çıkan görsel, durgun akan çayın etrafı ağaçlarla kaplı. Üç gözlü kemer ağaçlarla beraber.

Nefis bir uykunun ardından erkenden, daha güneş doğmadan önce uyanıyorum. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra kahve takımımı hazırlayıp Manavgat çayının kenarına konuşlanıyorum. Cezveyi ocağa sürüp güneşin görsel olarak ağır devinimi ile doğuşunu izlemeye başladım. Harika bir güne güneşin ilk ışıkları ile başlamak bulunmaz bir fırsat benim için. Sadece anı yaşıyorum kahvemi yudumlarken güneşe bakarak. Güneş gözlerimi yakmıyor, çıplak gözle rahatça bakabiliyorum. Manavgat çayı da Akdeniz’e Aşk ile karışmaya az kalmış, hasreti bitiyor uzun yolculuğun son noktasında.

Güneş dağların ardından ilk ışıklarını göstermiş, sakin akan Manavgat çayına yansıyor. Ufukta dağların üzerinde bir parça bulut serpiştirilmiş. Önümde tel çit Manavgat çayını kare kare gösteriyor.

Çitin ardından Güneşin doğuşunu pürüzsüz resmini çekiyorum.

Uzaklarda Toros dağları tüm azametiyle muhteşem görünüyor kendi gölgesiyle.

Kahvemi içtikten sonra güneş iyice yükseldi. Kahve takımlarımı toplayıp bisikletimin çantasında yerini alıyor. Kamp alanında gece ve sabah gelenlerle epey kalabalık oluyor. Kalabalık olunca da kahvaltı kuyruğu da uzayıp gitmiş. Ben de sıraya girip beklemeye başladım. Ünlü fotoğrafçı Mustafa Gültekin habire durmadan resim çekip duruyor. Ben de çaktırmadan onun çekerken resmini çekiyorum

Uzunca bir süre kuyrukta bekledim, az kaldı sayılır. Bu arada beni gören selam verip selam alıyor. Tanıyan çok olunca selam devamlı geliyor sağdan soldan. Çoğunu tanımıyorum bile ama onlar beni tanıyor ve benim tanımamamı hoş görüyorlar. Sohbetimiz daha sıcak oluyor böylece. Sıram gelince kahvaltımı alıp boş masalardan birine oturup afiyetle yiyorum.

Kahvaltı bittikten sonra kamp alanı çıkışında toplanıp başlangıç verilince yola çıkıyoruz. Bir süre Manavgat sokaklarında gittikten sonra sonunda şehirden çıkıyoruz. Artık doğanın içinde köy yollarında Manavgat barajı ve Oymapınar barajına doğru pedal basacağız.

Manavgat çayının üzerinden köprüden geçenlerin resmini çektim. Kıyılarda köprünün korkuluk demirleri, çayın kıyısında söğüt ağaçları ve ardında çam ağaçlarının yeşil rengi.

Gizli kalmış çayın eski mi eski taş köprüsü. Yeni köprü yapılınca eskinin hükmü kalmamış ama asaletiyle görüntüsü yetiyor bana. Taş köprünün yansıması durgun akan Manavgat çayının suyuna aksettirmiş. Kıyılarda söğüt, kavak ağaçları ve sazlıklar bulunmakta. Bu resmi öne çıkan görsel olarak çekiyorum

Hala gelenler oluyor ve köprünün üzerinde resim çekiyorum.

Çay durgun görünüyor, sanki akmıyormuş gibi. Suyun üzerindeki yansımalar kıpırtısız.

Köprü üzerinde resim çekmeye devam ediyorum beş bisikletçiyi.

Kavşaktan sola Manavgat barajına doğru yöneliyoruz. Yöneldiğimiz yerde tabelalar yönleri belirtmiş. En üstte büyük kahverengi boyalı Erymna Antik Kenti ve Düğmeli evleri. Antik kenti anladım ama Düğmeli evlerini aynı yere yazmaları biraz garip. Antik kentlerin tabelaları her yerde kahverengi zemine yazılır. Böylece ne olduğunu herkes anlar. Belki de Düğmeli evler antik bir değer taşıyordur. Altta beyaz zemine siyah yazı ile Dikmen mahallesi, Sevinç mahallesi yazılarak ok ile yönleri belirtilmiş. Onun da altında mavi zemine beyaz yazıyla Yayla Alan, Ürünlü, Kahverengi zemin boyalı Altınbeşik mağarası, Ormana ve İbradı yönünü gösterir ok işareti tabela.

Köy yolları hep sakin ve ormanın içinden geçtiğinden gayet rahat gidiyorum. Tabelalardan sonra gideceğimiz yönün resmini çekiyorum iki bisikletçi ile.

Uzaktan bir kemer kalıntısı görüyorum, yoldan uzakta olduğundan ne olduğunu anlayamadım. Belki antik bir kent kalıntısı olabilir. Ya da su kemeri. Erymna Antik Kenti olasılığı yüksek. Kalıntılar taşlık, biraz yüksekçe eğimli bir tepede. Çalılar ve çam ağaçları arasında.

Manavgat çayı sakince akıp gidiyor. Ses çıkarmadan usul usul. Sanki çok uzun yoldan gelmiş te denize kavuşmadan dinginliğe erişerek yorgunluğunu çıkarırcasına. Bisikletim KUZ park etmiş.

Manavgat çayının tersine, yukarıya doğru akan bisikletçiler de aynı devinim içinde sanki. Sessiz ve sakin.

Resmini çektiğim iki bisikletçiden kırmızı kıyafet giymiş, önde olan resim çekerken kolunu kaldırarak selam veriyor bana.

İlginç kaya yapıları ilgimi çekmiş durumda. Kayalar plakalar halinde katmalara bölünmüş. Bitkiler de yavaş yavaş kayalıkları kaplamak üzere.

Yolda boyanmış işaretler bize nereye gideceğimizi göstermiş. Kaybolmanın olanağı yok. Beyaz tekerlekli kadrosu kırmızı renkte sprey boya ile boyanmış asfalt üzerine. Ok işareti sağa gideceğimizi belirtiyor.

Çam ormanın içinde gölgelerin gücü ile gidiyoruz.

Manavgat çayının üzerinden bir daha karşı tarafa geçiyoruz. Geçerken durup bir kaç resim çekmeden olmaz. Paslanmış köprü korkuluğu, ardında Manavgat çayı Çam ağaçları arasında. Bisikleti KUZ da bana poz vermiş.

Manavgat çayının aşağıya akan kısmı köprü üzerinden çekilmiş resmi. Buradan çayın hafif akıntısının izlerini görmekteyim.

İlk önce Manavgat barajın olduğu yere geldik. Çam ağaçlarının arasından ara sıra kendini gösteriyor.

Biraz çıkmak gerekse yapacak bir şey yok çıkıyoruz 1. vitese takarak. Önüm yokuş, iki bisikletçinin ardındayım.

Yol kıvrımlarından yolun sonu görünmüyor. Çam ağaçları ormanın ana ağacını oluşturmakta.

Çeşme olur da suyu içilmez mi? elbette içilir. Yolda her çeşmeden su içmezsen yolculuk yapmamış olursun. Hiç bir şey görmemişsin demektir. Çeşme çamların gölgesinde kalsa da ışık hüzmeleri yine kendine yol buluyor. Bunu görmek bile yola değer kattığına inanıyorum. Çeşmenin yapısı tuğla gibi dikdörtgen kahverengi fayanslar ile döşenmiş yatay olarak. Yanları ise üç sıra dikine döşenmiş ayrı bir görünüm oluşturmuş. Fayans araları beyaz derz çekilerek dikdörtgenleri meydana çıkarmış. Bisikletim KUZ ve çeşme.

Yokuşun sonuna vardık sayılır, son yokuş diyoruz ya bisikletçiler arasında işte burası da öyle. Son yokuş.

Sonrasında iniş başlıyor, kendimizi salıyoruz yokuş aşağı. İki bisikletçinin resmini çekiyorum. Birisinin kadrosunda çocuk var. Baba oğul bisiklete binmiş.

Yeryüzü yapısı gereği buralarda da kat kat kaya tabakalarını görüyorum. Böyle katlı kayalıkların arasından yağmur sularının sızması olanaksız gibi. Yolun sağ tarafı 2 metre yüksekliğinde kaya katmanları gölgede kalmış. Sol tarafta çam ağaçlarına güneş ışınları ile aydınlık içinde.

Hava sıcak olunca gölgede dinlenmeler başlıyor. Yamacın gölgesi altında bisikletçiler durmuş, dinleniyorlar.

Baraj göletinin kıyısında inişli çıkışlı çam ormanı içinde yol almaktayız.

Baraj göletini besleyen çaylardan biri, gerçi çay akmıyor ama yağmur yağdığı zaman bolca aktığı belli yatağından. 50 metre ötesi gölet suyunun başladığı yer.

Yemek zamanı yaklaşıyor, bir de işaretini de görünce iyice acıktığımı hissediyorum. Asfaltın üzerine beyaz sprey boya ile iki gözü ve ağzı olan yuvarlak yüz. Altında yemek yazısı.

Yemek yenecek yer yolun aşağısında. İnerken ilginç bir incir ağacı dikkatimi çekti. Ağaçta incir var ama hiç yaprağı yok. Buna bir anlam veremedim doğrusu. Diğer incir ağaçlarında yaprak var normal olarak. Bu ağaç kelaynak gibi kalmış.

Grubun sonlarında olduğum için geç gelince yemeğin sonlarına yetişebildim. Öyle olduğu halde kalabalık olunca hala kuyruk vardı ve bir süre kuyrukta beklemem gerekti. Çoğunluğu yemeğini yemiş, bitirmiş sohbet ediyordu.

Gölet manzarasında yemeğimi yiyorum, ağaç gölgeleri altında.

Masalcımız Esmavi ile yemek sonrası sohbetimiz iyi oluyor. Antalya dan Devrim’i çağırmaya karar verdik. Gerçi sonradan katılımcı kabul etmiyorlar ama katılması için Esma komiteyi ikna edecek.

Yemek arasından sonra tekrar yola çıkıyoruz, bir tarafımız gölet.

Diğer tarafımız ise yalçın kayalıklarla kaplı dağlar.

Yolumuzun üstünde küçük yerleşim birimleri, bağ bahçe evleri var. Köy olacak kadar toplu değiller. Elektrik direkleri evlere enerji getirmiş.

Gölet bitti, Manavgat çayı buralardaki eğimden dolayı akıntısı kuvvetli.

Akıntı kuvvetli olduğu iyice belli buradan. Rengi de yeşilimtırak, maviye kaçar bir tonda.

Mola yerindeyiz, burada su ve meyve takviyesi alıyoruz. Asfalta mola yazısı beyaz, kıyıları ince kırmızı renkte. O harfi de beyaz, sadece alt kısmı kırmızı yarım olarak boyanmış tıpkı sakal gibi. İçinde de güleç iki göz ve ağız. Altta ise bisiklet çizilmiş. Beyaz tekerlekli kırmızı gövdeli bisiklet. Gidon, sele ve pedal sarı renkte.

Oymapınar barajının gövdesinin olduğu yerdeyiz. Yol oraya doğru gidiyor.

Çay gürül gürül akıyor yeşilimtırak, buz gibi.

Vadi burada daralıyor ve baraj gövdesi en dar yerde yapılmış. Doğal kayalıklar set halinde. Yer seçimi güzel yapılmış. Bendin sağında su seviyesinde bir tünel ağzı kayalıklara oyulmuş durumda. Sol tarafta ise eğer su seviyesi bendi aşarsa boşa aksın diye betondan dikine iki kanal yapılmış. Yol yukarı doğru sağdan gidiyor.

İşte böyle sular beni cezbediyor, kendine çekiyor adeta. Ama zamanımız yok girip yıkanmaya. Gövdenin yukarısına çıkmam gerek buraya kadar gelmişken.

Gövdenin yukarısına çıkmak biraz sert olmuş ama yılmak yok. Çıktıkça güzellikler artmaya başlıyor. Manzara muhteşem.

Yukarı azimle çıkan bir bisikletçinin resmini çekiyorum.

Yol virajlı, tatlı bir eğim olmasa da arada sert çıkışlar var. Dönüşler U şeklinde.

Yamaçlar öylesine dik ki yol gölgede kalmış. Devamında yamaç güneş ile aydınlık yeşil çam ağaçları tepeye kadar.

Yavaş pedallarla çıkıyoruz yukarıya doğru.

Ve yukarıdayım sonunda, yaşasın düzlüğe geldim.

Eh pistonlar ısındı, yatak sarmadan soğutma çalışmaları başladı. Soğuk su kaslarıma iyi geliyor, sanki masaj yapmışlar gibi. Kırmızı tuğla ile yapılmış borudan devamlı akan bir çeşme. Önünde 40 cm küçük bir havuz. Dizlerime kadar su içindeyim. Üzerimde elbise yok sadece şortum var. Öylece poz verdim kamera karşısında.

Buraya bir tünel yapmışlar, gölet tarafına gidiyor. Tünelin önünde Bisikletim KUZ, güneş tünelin ağzını aydınlatmış. İçerisi karanlık ve tünelin ağzı masmavi göletin suyu aydınlık içinde.

Baraj gövdesinin en yukarısına çıkıyorum, burada pek tahmin edemediğim hayvanları görüyorum birden bire. Develer! buraya nasıl çıkarmışlar zavallı hayvanları. Para kazanmak için açgözlü insanların yapamayacağı şey yoktur. Bu kadarı da olmaz dedirttiler bana. Deve sakin bekliyor müşterilerini hiç bir şeyin farkında olmadan.

Baraj göleti buradan harika görünüyor. Derin ve geniş bir havzası var. Karşıda daha yüksek dağlar görünüyor.

Yalçın tepeler daha da yüksekte.

Baraj gövdesi büyük su kütlesini tutacak şekilde içe doğru kavisli  beton duvar ile yapılmış. Karşıda elektrik santralına su alınan bölüm yer alıyor. Elektrik santralinin kurulu gücü : 540 MWe, yılda yaklaşık olarak 1207 GWh elektrik üretmekte.

Sivri yükselen yalçın kayalıklar, kayalarda çam ağaçları tek tük, baraj gövdesinin içe dönük beton bloğu muazzam. Gövdenin yanında yukarıdan aşağı taşkın kanalı yapılmış.

Aşağısı geldiğimiz yer 25 metre denizden yüksekliği. Bulunduğum yer ise 190 metre. Azıcık kuş bakışı ile Manavgat çayının aktığı vadiyi izliyorum.

Benim gibi resim çekmek için çıkanlar habire resim çekmekten kendini alamıyorlar. Eee manzara güzel olunca çekmeye doyamıyor insan.

Baraj bendinin diğer tarafı da kayalık tepeye doğru gidiyor. Burası çıktığım yer. Develer sakince oturmuş geviş getiriyorlar.

Beni de çekenler oluyor. Arkamda baraj göleti ve dağlar.

Gölet manzarası her yerden değişik olunca bana da resmetmek düşüyor. Burası tünelin diğer yanı, yol buradan devam ediyor.

Tünelin ucunda ışık göründü, ışığa doğru gitmeli. Tünelin içi karalık yine, sol tarafta kayalara birisi kırmızı sprey boya ile UNUTAM diye yazmış. Yazıyı yazarken ya boyası bitmiş yada görevliler tarafından yakalanmış yazıyı tamamlayamadan. Yazıyı yazan sevdiğine UNUTAMAM SENİ diye belirtmek istemiş herhalde.

Tünelin ortasında karanlık içindeyim ama tünelin ucu aydınlık.

Baraj gövdesinden aşağı iniyorum. Aynı yoldan dönmüyoruz, köprüden geçip diğer yoldan Manavgat’a ineceğiz.

İniş çabuk oluyor düzlüğe. Köyün birinde çay molası verdik. Üstü kapalı bir mekanda plastik masa sandalyelerde oturup çay, soda, ayran içerek dinleniyoruz.

Burada ayrıca köylüler bazlama da açıyor. Acıkanlar birer bazlama ısmarlayıp yiyor. İki kadın, önündeki kare sofrada oklava ile hamur açıyor. Kadınlardan birisi ocakta odun ateşinde sacı üzerinde bazlama pişiriyor.  Dördüncü kadın da servis ediyor pişen bazlamaları. Yörük köylü kadınları işletmeyi çekip çeviriyor bazlama pişirerek. Köylü kadıların üzerinde penye uzun kollu tişört, altlarında çiçekli donlar, başlarında da türban değil baş örtüsü.

Lybre yada Seleukeia Antik kente giden bir tabela görüyoruz ama yolumuzun ters yönünde olduğundan gitmeye niyetimiz yok.

Manavgat belediyesi henüz bisikletçilere alışkın olmadığı için mazgallar tehlike yaratıyor bizler için. Gerçi Türkiye genelinde mazgalların çoğu bunun gibi yada buna benzer şekilde. Yollar daha çok otomobiller için yapıldığından henüz bisikletçiler için yol ve mazgallar yapılmıyor. Daha çok anlatmamız gerek belediyeye bisikletlilerin de trafikte olduğunu. Mazgalda ön tekerlek girecek kadar aralık var.

Yolda güneş batmaya başladı, durup izliyorum batasıya kadar. Kamp alanına yaklaştık sayılır. Güneş ile sabah kahvesinde buluşacağım. Güneş tam ufuk çizgisinde değdiği anda resim çekiyorum.

Kısa sürede kamp alanına geliyorum. Sevimli işaretler kamp alanına gelişimizi daha neşeli yapıyor. Yuvarlak sevimli yüz işaretinde bu kez kulaklar ilave edilmiş.

Kamp alanına geliyoruz ve hemen çeşmedeki hortum ile duşumu alıyorum. Sıcak su var ama sıra beklemektense soğuk çeşme suyu daha iyi geliyor. Hem sıra beklemek te yok. Sonrasında terli olan çamaşırları durulayıp kuruması için asıyorum ipe. Yemekten sonra sahilde ateş yanıyor. Ateş severler ateşin başında toplaşıyoruz. Esma bu arada Devrim’in kamp alanına davet ettirmeye çalışıyor festival yönetimine. Bakalım yarın ne olacak. Kamp ateşi kızıl alevler yalım yalım ortalığı aydınlatıyor.

Neşeli şarkılar, oyunlar oynanıyor. Laz horonlarını Karadeniz den gelen arkadaşlar oynuyor. Ben sadece izlemekle yetiniyorum, izlerken de nasıl oynadıklarını bilahsa ayak hareketlerini öğrenmeye çalışıyorum. Elbet bir gün Karadeniz horonlarını öğrenip oynayacağım. Önde ateş alevli, içinde odunlar, ardında horon tepen Karadenizli gençler.

Halil şenel beni koltuğa oturtarak değişik bir oyun oynadılar. Halil ne yaparsa diğerleri aynısını yapıyorlar. Eh benim elimi de öptüler sırayla. Güzel bir oyun ve neşeli, güle oynaya oynandı. Ateşin başında olanlar eğlendi, çoğu kişi katılmadığından eğlenemedi. Ne yapalım eğlenmek istemeyenin kendi tercihi. Bence böyle festivallerde hep birlikte eğlenmeli. O ayrı, bunlar ayrı yerde gruplaşmaları insanların birbirini tanımama, birlikte zaman geçirmeme sonucu oluşan durum. Biraz da bencillik sonucu olsa gerek. Festivallerin bir amacı da insanların kaynaşması olmalı. Ateş son demlerinde yanarken birer ikişer sayımız azaldı. Fazla geç olmadan ben de gidip yatıyorum.

Bu gün yaptığımız yol toplam 72 kilometre civarı.

Yaptığımız yolun haritası aşağıda

Powered by Wikiloc